Açılım / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

Her toplumda zaman zaman bazı kavramlar/sloganlar öne çıkar ve o gün olan biteni anlamamızı sağlar. Mesela, Menderes dönemi “her mahalleye bir milyoner sloganı” ile anılır. 12 Eylül bir “darbe” dönemidir. Serbest piyasa ve hayali ihracat Turgut Özal’ın literatürümüze kazandırdığı kavramlardır. İrtica ve irtica ile mücadele de 28 Şubat sürecini anlatır bize.

Ak Parti’nin seçimi kazanıp hükümet olduğu ilk yıllarını “iktidar ama muktedir değil” ifadesi adeta özetlemektedir. Sonraki yıllarda ise “açılım” bir kavram olarak gündemi, zihinleri, gazete ve TV ekranlarını meşgul etti ve yaşananların etrafında döndüğü merkez kavram haline geldi. Bugünlerde en çok tartışılan konu olmaya da devam ediyor. Öyle sanıyorum, uzun bir süre daha da gündemi meşgul etmeye devam edecek.

Bu yazıda “açılım”ın ne anlama geldiğini, neleri içerdiğini, hangi ihtiyaçtan kaynaklandığını ve ne yapılmaya çalışıldığını anlamaya ve ortaya koymaya çalışacağız.

Her şeyden önce “açılım”, bir değişimi, değişim niyeti ve isteğini ifade etmektedir.[1]

Mevcut durum, sorunlar içermektedir. Bu sorunları yok saymak, görmezden gelmek ya da olan bitenden/olumsuzluklardan başkalarını sorumlu tutmak bir devlet politikası haline gelmiştir. Belki de ilk defa iktidardan birileri sorunların farkına varıyor, kabul ve ikrar etme basireti gösteriyor ve çözüm arayışı içine giriyordu. Aslında Ak Parti de selefleri gibi davranabilirdi. Yani sorunları ile beraber mevcudu korumaya çalışabilir ya da pansuman tedbirler ya da kuru vaatlerle günü geçiştirebilirdi. Ancak O, sorunun adını koymayı, tartışmayı ve çözüm aramayı tercih etti (bunları ne kadar başardığı ya da başaracağı tartışmaya açıktır). Zira bu sorunlu yapı devam ettirilemez, bu sorunlu mantıkla bir yere varılamazdı.

Zira sorunlarla boğuşmakla geçen süreçte toplumun en değerli kaynakları, imkanları heder edilmişti. Sadece PKK ile silahlı çatışmaların başladığı dönemden itibaren kaybedilen kişi sayısının 30 bini, güvenlik mensubunun yaklaşık 5 bini bulduğu, 5 bin 887 vatandaşımızın yaralandığı, Bin 248 siyasi cinayet işlendiği, kaybolan 194 insanımızdan bir daha hiç haber alınamadığı, 20 yılda yaklaşık 300 milyar dolar harcandığı, 2 bin köyün yakılarak boşaltıldığı, yaklaşık 357 bin kişinin de göçe zorlandığı ifade edilmektedir. Bu rakamlar dahi bu sorunun büyüklüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca etnik, dini, mezhebi, ideolojik farklılıklar kullanılarak halk kamplara ayrılmış ve oluşturulan suni kamplar arasına husumet tohumları ekilerek birlikte barış içinde yaşama imkanları zora sokulmuştur.

Sorunlar her geçen gün küçüleceğine daha da büyümektedir. Önü alınamazsa toplum kendi kendinin kurdu olmaya adaydır.

Peki, sorun nedir ya da ne değişirse sorunlar ortadan kaldırılmış olacaktır?

Cevap hayati bir öneme sahiptir. Ve sorunun doğru teşhisi çözüme ilişkin ümitleri de artıracak, arkasından doğru adımlar atılması halinde de kangrene dönen sorun/sorunlar ortadan kaldırılabilecektir. Şüphesiz sorun nasıl insanlardan kaynaklanıyorsa çözüm de onların eli ile gerçekleşecektir.

Devlet erkânına/geleneksel devlet erbabına göre sorun bölgeseldir ve sorunun altında bölgenin/doğunun ekonomik ve sosyal anlamda geri kalmışlığı vardır. Ülkenin batısında ise her şey güllük gülistanlıktır. Zanlarınca karınlar doyar, insanlara iş ve aş verilirse, ağalık düzeni ortadan kalkarsa sorunlar da ortadan kalkar.

Sorun devleti parçalamaya çalışan/kendi devletlerini kurmak isteyen Kürtler, düzeni yıkmaya ve onu bir başkası ile değiştirmek isteyen aşırı sol gruplar ya da radikal Müslümanlardı.

Sorun PKK’nın varlığı ve estirdiği terördü.

Ülke içinde sorunu kendinde değil de başkalarında/farklılıkta gören bu yaklaşım uluslararası ilişkilerde de düşmanlar üretmekten geri kalmadı. Ve Türkiye üç tarafı denizle dört tarafı ise düşmanla çevrili bir ülke olarak tanımlandı. Komşularımız topraklarımızda gözü olan, bölmek parçalamak için fırsat kollayan ve sürekli karışıklıklar çıkarmak için düzenler kuran, terörü destekleyen düşmanlar olarak algılandı.

Devletin kendisinde, felsefesinde, devlet anlayışında, din ve millet anlayışında, hukuk anlayışında, komşuluk anlayışında sorun görmeyen bu yaklaşım, sorunun hep başkalarında olduğunu kabul ediyor ve bunun neticesidir ki, başkalarını kendine göre değiştirmeye dönük politikalar izliyordu. Farklılıkların düşmanı oluyor, kendini dayatıyor, baskı ile ikna etmeye çalışıyor, sopa gösteriyor, sürgün ediyor, hapsediyor… İkna edemediklerine, hizaya sokamadıklarına karşı ise yok etme politikaları üretiyordu. Tenkil[2], tehcir[3], köy yakma ve boşaltma, sürgün, sıkıyönetim, darbe, muhtıra, OHAL, koruculuk, ıslahat planları vb. pek çok yöntem süreçte uygulamaya konuyordu. Yeni cumhuriyet kendini gerçekleştirmek ve kökleştirmek için dayatmacı ve baskıcı yol ve yöntemleri tercih ediyor ve halkının dini inançlarına, fikrine ve hatta etnik kimliğine ve kültürüne düşman kesiliyordu.

İnançları, yapısı, ilişkileri yaşam biçimleri, etnik ve dini aidiyetleri ile bir toplum vardı. Kurtuluş savaşından muzaffer çıkan kadrolar, muasır medeniyet denilen Batı’dan aldıkları ilhamla yeni bir toplum inşa etme çabasına giriştiler. Batı’dan ithal ettikleri düşüncelerle yeni bir din, yeni bir devlet, yeni bir eğitim düzeni ve hukuk, kısaca yeni bir toplum inşa etmeye kalkıştılar. Yeni devlet/toplum:

Bir ulus devletti, Türk milletinin devleti idi.[4]

Laikti, din devlet işlerine karıştırılamazdı.

Kemalist’ti, Mustafa Kemal’in ilke ve devrimleri uyulması gereken temel ilkelerdi. Kendisi de, yaptıkları da sorgulanamaz,  eleştirilemez, erişilemez bir lider, ulu önderdi.

Yönetim biçimi olarak da cumhuriyet tercih edilmişti.

Ve devlet, ideolojisi ile yapısı ile sınırları ile kutsaldı. Kimse onu eleştiremez, daha iyi olsa bile alternatif getiremez, getirmeye kalkanlar vatan haini ilan edilip sakıncalı muamelesi görürlerdi, takibe alınır, hak mahrumiyeti, hapis, işkence ile cezalandırılır, daha da olmadı imha edilirdi. Devlet ebedi olarak yaşamalı, yaşarken de değişmemeli değerlerinden asla vazgeçmemeliydi. Zira bu değerler mükemmeli ifade ediyordu. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diye yola çıkan ve dine dogmatik olduğu gerekçesi ile karşı çıkan insanlar yeni bir dogma icat etmişlerdi. Her şey değişir, ama devletin laik, cumhuriyet, Kemalist, Türk devleti oluşu değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemezdi.[5]

Devlet kendini gerçekleştirirken militer tarzı benimsedi ve “halka rağmen” şiarı ile hareket etti. Halkın ne düşündüğünün, ne istediğinin, neye razı olacağının bir önemi yoktu. Zorla ve baskı ile de olsa ilke ve devrimler uygulanacak, halk istemese de benimsemek durumunda bırakılacaktı. İnsanın en doğal ihtiyaçlarına/tercihlerine, alışkanlıklarına, inancına, kültürüne, geleneklerine rağmen devlet kendini dayatacaktı. Herkes devletin istediği gibi inanmak, yaşamak, giyinmek, konuşmak zorundaydı. İnançlar değişecekti, yaşam biçimleri değişecekti, dil değişecekti, kültür, gelenek değişecekti. Bu dayatma o kadar ileri gitti ki, bir ırkın varlığı, Kürtlük inkar edildi, Kürtlere Türklük dayatıldı. Analarından Kürt olarak doğan ve yüzyıllardır biz Kürt’üz diyen insanlara siz Türk’sünüz dendi. Ve ana dillerini konuşmaları engellendi. İnançlara müdahale etmeye kalkışıldı. Müslümanlara devletin, beş şarttan ibaret olan İslam anlayışı dayatıldı. Her tür farklılığa düşman kesilen devlet, farklılıkları ortadan kaldırmak ve tekleştirmek, toplumu homojenleştirmek için kısa ve uzun vadeli birçok plan yaptı ve uygulamaya koydu.[6] Demokrasi militer bir şekilde uygulandı,[7]tesis edildiği iddia edilen özgürlükler fikir, inanç, seçme, seçilme vb. hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmedi.

Yeni nesiller yetiştirmek için oluşturulan eğitim sisteminde sırf dinle, geçmişle bağ kalmasın diye alfabe değiştirildi ve öğretmeye değil dayatmaya, ezberletmeye dayalı bir eğitim uygulandı. “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesi dağlara taşlara kazındı ve her sabah çocuklara tekrarlatıldı.[8]

“Biz doğruyuz ve mükemmeliz” mantığı, dayatmadan başka bir neticeye ulaşmaz. Ve mantık değişmediği sürece de baskıcı tutum devam eder. Baskıcı ortam ise kaçınılmaz olarak tepkilerin yeşermesi ve büyümesine zemin oluşturur. Tepkilere karşı dayatmacı politikalara devam edilmesi bir devletin ya da sistemin kendi sonunu hazırlaması anlamına gelir. Tarih, zulüm ve dayatmayla hüküm sürmeye çalışanların hazin sonlarını çokça yazmaktadır.

Cumhuriyet tarihi adeta bir yönüyle devletin dayatmalarına karşı ortaya konan mücadeleler tarihidir de. Ve bu süreçte sorunlar azalacağına artmış, küçük yaralar derinleşerek kangrene dönüşmüştür. Zira kendini dayatan devlet, tepkiler karşısında da koruma içgüdüsü ile hareket etmeye başlamış, duygusal bir şekilde muhaliflerini ezmenin uğraşı içine girmiştir. Hem de acımasızca, hukuksuzca. Kutsallaştırılan devleti korumak adına yapılan her şey meşru kabul edilmiştir. Bu içgüdü ile hukuku birçok kere rafa kaldırmış, içinde illegal birimlerin oluşmasına müsaade etmiş, tetikçiler yetiştirmiş ve tehlikeli gördüğü kişi ve hareketlere karşı onları kullanmış, özellikle gençleri sağ ve sol olarak, toplumu da alevi-Sünni, laik-şeriatçı, Türk-Kürt vb. şekillerde kamplara ayırarak birbirine düşürmüştür. Her zaman bütçenin en büyük kısmını askere, silah ve teçhizata ayırmış, 10 yılda bir yol verdiği askeri darbelerle, askerin sivil yöneticileri ve halkı hizaya getirmesini sağlamaya çalışmıştır. Güç kullanmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş, tam tersine caydırıcı olsun, ibreti alem olsun diye asi başları ezmek için çoğunlukla ona başvurmuştur, vatandaşına karşı orantısız güç kullanmaktan imtina etmemiştir.

Uluslararası ilişkilerde de komşuları ile arasına hep mesafe koymuş ve bir sorun varmış gibi davranmış, kendisi dostça bir tutum takınmadığı gibi hep de düşmanlık beklemiştir. Yunanlılarla Kıbrıs’tan, Suriyelilerle Hatay’dan, Irak’la Kerkük’ten, Ermenilerle soykırım iddialarından kaynaklanan ve son dönemde de terör örgütü PKK’ya destek olma iddiasıyla sürdürülen gerginlikler yaşanmıştır. Bu sorunların çözümünden değil devamından fayda beklenmiş ve içerdeki sorunlara karşı, özellikle de milliyetçi eğilimleri güçlendirmek, canlı ve diri tutmak için kullanılmıştır. Öte yandan dünyayı dizayn eden güçlere karşı bir irade ortaya konulamaması ve onların politikalarına mahkum olunması bir sorun olarak görülmemiş, Amerika ve Batı hep dost ve müttefik kabul edilmiştir.

Onca yaşanana ve yaptıklarına, yapılanların ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlara rağmen devlet hala kendini sorgulamaya, sorunu kendinde arama ya da sorundaki payını tespite yanaşmamaktadır. Kutsal olanda sorun olur muydu hiç?

Akşam gazetesinden Özlem Çelik: “Dersim’de doksan binden fazla insan öldürüldü. Masum insanlar da vardı aralarında, siz bunları yok mu sayıyorsunuz?” diye sorduğunda CHP’li Onur Öymen şöyle cevap veriyor.  “Ben mi bastırdım Dersim isyanını? O zaman Atatürk niye böyle davrandı? Celal Bayar Başbakan’dı. Fevzi Çakmak da Genelkurmay Başkanı. Onlar da mı faşistti? Biz kimseyi üzmemek için bildiklerimizi kendimize saklıyoruz. Kimseyi rencide etmemek için tarihi kurcalamıyoruz… Biz orada kimin ne yaptığını anlatmıyoruz. Atatürk ne dedi yaşananlarla ilgili, söylemiyoruz. Hiçbir şey bilmiyoruz anlamına gelmiyor bu.”

Oktay Ekşi “22 Kasım 2009” de hürriyet gazetesindeki köşesinde meseleye şu şekilde açıklık getiriyordu: “Çok muhtemelen Menderes dahil kimse, …1938 öncesinin sayfalarını açmazdı. Çünkü o dönemin insanları, 19 Mayıs 1919-10 Kasım 1938 arasındaki devletin, “Devrim Devleti” olduğunu bilirdi. Devrim sürecinin, “hukuk”la değil, “aldığı sonuçla” değerlendirilmesi gerektiğini takdir ederdi. Eleştiriler de o yüzden 10 Kasım 1938 sonrasına yani “Kanun Devleti” dönemine yöneltilirdi. Onu 1961 Anayasası ile başlayan “Hukuk Devleti” dönemi izledi.”

Sorun başkalarında olduğuna göre değişmesi gerekenler de başkaları idi.

Açılım da bu mantıkla okununca ortaya şöyle bir tablo çıkıyordu. PKK silahı bırakmalı, terörden vazgeçmeli ve hatta teslim olmalı, Müslümanlar devletin izin verdiği kadar Müslüman olmaya razı olmalı, düşünen kafalar devletin istediği şeyleri söylemeli, Kürtler biz Türk’üz demeli, aleviler dersimden ders çıkarmalı, Ermeniler soykırım iddialarını terk etmeli, Rumlar Kıbrıs’ı Türklere bırakmalı, ıraklılar şunu yapmalı Suriyeliler bunu, Araplar şöyle davranmalı, İranlılar böyle… Değişen bir şey yok yani. Devlet, değişime, kendini değiştirmeye direniyordu.

Bu konuda en ileri düşünenler bile açılımda taraflar olduğunu ve açılımın devamı için karşılıklı adımlar atılması gerektiğini kabul ediyor ve buluşulması gereken orta bir nokta tasavvur ediyorlar. “Ben bir adım attım hadi sen de bir adım at” yaklaşımı yani.  Adımlar karşılık bulmayınca ya da karşılık gecikince de açılımın bitmesi bekleniyor ya da fazla taviz verildiğinden bahsediliyor.

Evet, başkalarının kendini değiştirmesine yönelik beklenti ve planların her zaman boşa çıkması muhtemeldir. Ancak değişmesi gereken kimdir/nedir diye sorduğumuzda vereceğimiz cevap başkaları ile değil bizzat devletin kendisi ile ilgilidir. Değişmesi gereken öncelikle yapısı, işleyişi, ilişkileri, vatandaşlarına ve komşularına yaklaşımı ile devletin kendisidir, açılım yapması gereken odur.  Bu yüzden değişim devlette başlamalı ve karşılık bulmasa bile devam etmeli, sorunlu olan ve sorun çıkaran neyi var ise; felsefesi, yapısı, yaklaşımı ilişkileri vb. onların tümünü değiştirmelidir.

Devlet kendini yeniden tanımlamalı, yeniden inşa etmelidir. Sorunların kaynağı olan kavramlar- ki bu kavramlarla devlet kendini tanımlamakta ve yaptıklarını meşrulaştırmak için bu kavramların arkasına saklanmaktadır- yeniden ele alınmalıdır. Yeni bir devlet tanımına ihtiyaç vardır, yeni bir demokrasi, yeni bir cumhuriyet ve yeni bir liderlik tanımına ihtiyaç olduğu gibi. Devletin dinle, fikirlerle, etnik ve siyasi gruplarla/kimliklerle, uzak ve yakın komşuları ile ilişkisi yeniden tanımlanmalı, yeniden dizayn edilmelidir. Yargı, yasama ve yürütme organlarının, askerin rolleri yeniden belirlenmeli, devlet ile tebaa arasındaki ilişki yeniden şekillenmelidir. Devlet içinde derin devletlerin oluşması engellenmeli, oluşanlar da Ergenekon gibi tasfiye edilmelidir.

Devlet ideolojiden arındırılmalı,

Kişiler, kurumlar, fikirler ve dönemler birer tabu olmaktan çıkarılıp tartışmaya açılmalı,

İnkar politikalarından vazgeçilmeli, küstürülen halkların gönlü alınmalıdır. Devlet halkı ile barışmalı,

Bir efendi gibi hükmeden, belirleyen, kendini dayatan olmak yerine tebaasının emrinde olmalı,

Hak ve adaleti temel ilkeler edinmeli,

“Farklılıklara rağmen, farklılıklarımızla beraber birlikte barış, adalet ve huzur içinde yaşamak mümkün” ilkesinden hareketle, etnik, dini, mezhebi ve fikri farklılıklara karşı dayatan ve taraf olan değil eşit mesafede duran olmalı, ayırım yapmamalı, birini diğerine üstün tutmamalı,

Eğer halkın talep ve beklentileri bu yönde ise çok hukukluluk gibi uygulamalara hazır olmalı,

Beşeri tecrübelerin gelişen sonuçlarına kendini açmalı.

Bunlar ilk etapta akla gelenlerdir. Bunlarla anlatmaya çalıştığımız şey şudur: Birlikte yaşamanın sağlıklı bir zeminde gerçekleşmesi için yeni bir devlet anlayışına ihtiyaç var. Var olan bütün anlayışlarda devlet bir gücü ifade ediyor. Bir etnik kimliğin ya bir ideolojinin ya da bir dinin, mezhebin, sınıfın temsilcisi gibi davranıyor. Ve tebaasına elindeki güç ile kendini, ideolojisini, dinini, hukukunu dayatıyor. Yaratanın irade verdiği insana ipotek koymaya kalkışıyor. Bir grup adına diğerleri üzerinde baskı kurup söz sahibi olmaya çalışıyor. Güçle beraber gelen zenginlik ve imkanlardan taraftarlarını alabildiğince yararlandırırken diğerlerini mahrum bırakıyor. Böyle bir devlet anlayışının toplumda huzur ve barışı gerçekleştiremeyeceği açıktır. Devlet tartışılmalı ve nasıl bir devlet sorusuna cevap aranmalıdır. Bu tartışma yeni zulümlere meydan vermemek için önemli. Bir dayatmadan kurtulup başka bir dayatan tesis etmemek için gerekli, hak sahibine hakkını teslim etmek ve hak yenmesini engellemek için önemli, toplumu fıtri temeller üzerine bina edebilmek için kaçınılmaz.

Devlet kendini değiştirmeye razı olmaz/edilemez ise ve doğru şeylere imza atmaz ise açılım, beklentilere cevap vermekten çok ama çok uzaklarda kalacağı, bir oyalama çabasından öte gitmeyeceği ve sorunlar çözülemez ise daha da derinleşeceği için önemli.

Nitekim görülen şey devletin değişime direnmekte olduğudur. Açılımın bayraktarlığını yapan hükümet, devleti değişime zorluyor ancak devlet içinde statüko sahipleri, menfaat odakları, devlet içindeki devletler, kemikleşen yapı direniyor, değişmemek için elinden geleni yapıp açılımın önünü kesmeye çalışıyor. Muhalefet partileri CHP ve MHP, asker, yargı ve bir kısım medya direnen safın en önünde yer alıyor. Ve projeyi vatana ihanet, ülkeyi bölme ve hatta satma projesi olarak adlandırmaya varacak kadar ileri gidiyorlar. Sürecin kendini bitireceğinin farkına varan PKK (Abdullah Öcalan), devlet gibi açılıma direniyor ve derin devlet ile derin işbirlikleri içine giriyor. Kürt halkının temsilcisi olma iddiasındaki DTP ise halkın değil örgütün temsilcisi gibi davranıyor ve liderin (Abdullah Öcalan) direktiflerinin dışına çıkamıyor.

Açılımın kendisi için yapıldığı halklara gelince, onların da sürece katılmadıkları, sorumluluk üstlenmekten kaçındıkları ve seyretmekle yetindikleri gözlenmektedir. Herkes kendi küçük dünyasında küçük sorunlarının hallolmasını bekliyor adeta. Ama katkı yapmayı ya da nasıl katkı yaparımı düşünen çok az. Hepsinin kendince mazeretleri var. Kimileri projeyi bir Amerikan projesi olarak gördüğü için, kimileri AKP’ye/devlete güvenemediği için, kimileri sisteme eklemlenme kaygısından, kimileri yapılmaya çalışılanı anlamadığı, kimileri de sahip olduğu şovenist düşüncelerden dolayı mesafeli durmayı tercih ediyor. Herkesin kendine göre bir mazereti var. Halkların projeye ortak olmaması, hem AKP’nin onları sürece dahil etmede zayıf kalması, açılımı yeterince anlatamaması ile ilgilidir, hem de halkların bizzat kendileri ile. Maalesef geçen süreç zihinlerde yıkımlar, tahrifler meydana getirmiştir. Bunun neticesidir ki milliyetçilik, mezhepçilik, herkesin farklılıkları konusunda içinde beslediği/biriktirdiği şovenizm[9] açılımın önünde bir engel olarak durmakta ve her kesimden birileri kolayca provoke edilebilmektedir.

En önemlisi de açılımla ilgili tartışmalar; kavramlar, ilkeler ve olması gerekenden çok günlük siyaset ve olaylar üzerinden yapılıyor. Bu da süreci provokasyonlara açık hale getiriyor. Ağızdan çıkan bir söz, bir eylem, sokak gösterileri, taşkınlıklar süreci sıkıntıya sokmaya yetiyor. Oysa açılımın; kısır siyasi tartışmaların, siyasi rantın, kişisel hırs ve menfaatlerin kurbanı olmaktan kurtarılmasında, anlaşılmasında ve anlayanlar tarafından tekrar tekrar anlatılmasında fayda var. Üstelik açılımı açacak, ufkunu genişletecek ve daha da geliştirecek diyaloglara, fikir alış verişlerine, derin tefekkürlere ihtiyaç var.

Yapılmaya çalışılan ne sadece etnik kimliklerle ilgilidir, ne sadece din ve inançlarla ve ne de komşularla. Bu yüzden ad koymada da bir belirsizlik yaşanmakta ve öne çıkan çalışmalara göre bazı isimler de öne çıkmaktadır. Bir gün Kürt açılımı, bir gün Alevi açılımı, başka bir gün de Kıbrıs ya da Ermeni açılımı adını almakta, genel bir isim olması açısından demokratik açılım adına sıcak bakılmaktadır. Aslında açılım çok yönlü ve boyutlu bir içerik taşımaktadır. Etnik kimliklerle ilgili açılım Kürt açılımı üzerinden,  din ve inançlarla ilgili açılımlar Alevi çalıştayları üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmakta, komşularla ilişki ise “sıfır sorun” sloganı ile yeniden düzenlenmektedir. Bir yandan AB’ye girme çabaları, öte yandan bugüne kadar sırt dönülen İslam coğrafyasıyla ilişkiler geliştirilmekte ve Türkiye İslam ülkelerine de yaklaşmaktadır. Bunun neticesidir ki bugüne kadar uygulanan vizeler teker teker kalkmaktadır. (Bu açılımların her birisi ayrı bir çalışma konusu yapılmaya değerdir.)

Açılımla ilgili yapılanlar şuna işaret etmektedir. Ortadan kalkmaya yüz tutan birlikte yaşama zemini daha sağlıklı bir şekilde yeniden inşa edilmeye çalışılmaktadır. Hem içinde yaşadığımız toplumda, hem de coğrafyada.

Sorunlu yapı sorunlar üretir. Sorunları kısmen çözmekle, ya da bir kısım sorunları ortadan kaldırmakla da çözüme ulaşılamaz. Yani sadece Kürtlere bazı hakların iade edilmesi yetmez, her etnik kimlik sahibi aynı haklara sahip olmalıdır. Sadece etnik ayrımcılığın sona ermesi sorunları çözmez, fikir ve inanç ayrımcılığı da bitmelidir. Ayrımcılık konusunun bitmesi de sorunu çözmez; hak, hukuk ve adalet de tesis edilmelidir, sosyal adalet de gerçekleşmelidir, kula kulluk da ortadan kalkmalıdır. Hiçbir kul/insan diğerinden daha fazla imtiyaza sahip olmamalı, kimse ırkından, dininden, inancından, fikrinden, mezhebinden, zenginlik veya fakirliğinden, makamından dolayı bir ayrımcılığa uğramamalıdır. Bu da yetmez, komşu toplumlara karşı da her türlü faşizan yaklaşımlar ve kompleksler terk edilmeli ki, sağlıklı ilişkiler gelişebilsin, birlikte yaşamak mümkün olsun.

Ulaşılmak istenen hedef göz önünde bulundurulduğunda kat edilmesi gereken mesafenin uzun, engellerin de çok olduğu görülecektir. Toplumsal değişimlerin tabiatı da belirli bir süreçte adım adım, yavaş yavaş gerçekleşmesidir. Her şeyin bir anda olup bitmesini beklemek boşuna, ama atılması gereken adımı geciktirmek de yanlıştır.

Şu anda açılım AKP’nin yaptığı kadar ilerlemekte, önüne çıkarılan engellerden dolayı da mesafe katetmekte de bayağı zorlanmakta, hatta zaman zaman tıkanma durumlarına gelmektedir. Değişime direnen odak o kadar çok ki. Üstelik sesleri de daha gür çıkıyor. Provoke etmeyi, sabote etmeyi de iyi beceriyorlar. İmkanları da oldukça geniş. Ve her an bir şeyler engel olarak öne çıkarılıyor. Bu yüzden süreç azim ve kararlılık istiyor, sabır istiyor ve en önemlisi de destek istiyor.

Ancak ne yazık ki, açılım AKP hükümetinin yaptıklarına ve söylediklerine endekslenmiş durumda. Ufku da onun ufku kadar. Hükümetin bu işe ön ayak olması önemli tabii. Ancak yeterli değil, yeterli de görülmemeli. İşte bu noktada daha adil ve daha iyi bir toplumda yaşama ve kendini topluma karşı sorumlu kabul eden insanların sürece sahiplenme, sürekliliğini sağlama ve hem fikren hem de fiilen daha ileri taşınması konusunda sorumluluk üstlenmeleri beklenir. Yapılmaya çalışılan şey-birlikte yaşamanın alt yapısını oluşturma- önemlidir/önemsenmelidir. Hem de gelip geçici bir hükümete, seçilme kaygıları olan bir partiye terk edilemeyecek kadar önemlidir. Üstelik AKP içinde bile açılımı anlama noktasında farklılıklar, yüzeysel yaklaşım sahipleri vardır. Bu durumdan sorumluluk sahibi her insan, parti, dernek, grup kendine pay çıkarmalıdır.

Bu durum özellikle Müslümanların açılım çalışmaları ile ilişkilerini gözden geçirmelerini zaruri kılmaktadır. Toplumun onların ufkuna, fikrine ve Asr-ı Saadet tecrübelerine ihtiyacı vardır. Farklı din, mezhep, fikir ve etnik kimlik sahiplerinin bir arada yaşayabilme formülü Allahın kitabında ve Resulün örnekliğinde bulunmaktadır.

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.”Rum 49/13

Ey insanlar! Şüphesiz ki sizin Rabbiniz birdir, babanız birdir. Dikkat edin, hiçbir Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, kırmızının siyaha, siyahın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” Hz. Muhammed Veda hutbesi

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.” Bakara: 2/256

“İşte bu (kuran) bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.” Müzzemmil: 73/9

Bu gerçeklerin hatırlanması ve hatırlatılması bile bir katkı olacak, toplumun faşizan yaklaşımlardan ve ön yargılardan kurtulmasına katkı yapacak, bir faşizmden bir başkasına savrulmanın önüne geçecektir. Zira hiç kimsenin bir başkasına ne ırkından dolayı ne de inancından ya da fikrinden dolayı bir üstünlüğü vardır. “Üstünlük ancak takva iledir” ve “Dinde zorlama yoktur”. İşte bu, tam da bugün, çokça tekrar edilmesi ve her platformda dile gelmesi gerekendir.

Açılımın kutsanmasından ve açılıma ya da AKP’ye eklemlenmeden bahsetmiyorum.

Zira Müslüman olarak, Hakk’ın arkasında durmaktan başka bir sorumluluğumuz olamaz. Kişiler ve kurumların kutsallaştırılmasına, en önce Müslümanlar karşı çıkar. Zalimin zulmüne son vermek için önce onlar atılır ve adaleti haykırırlar. Kula kulluğu ortadan kalkması için canla başla onlar mücadele ederler. Hem kendi aralarında hem de başkalarına karşı “emri bil maruf” ile eleştiri mekanizmasını sonuna kadar işletir, kimden sudur ederse etsin yanlışa yanlış demekten geri kalmazlar. Doğruya doğru – yanlışa yanlış dendiğinde, eksiğe eksik diye söylendiğinde, ilkeler öne çıkarılıp da onlara sadık kalındığında neye arka çıkmaktan, neye eklemlenmekten bahsedilebilir.

Oysa Müslümanlar bir yandan her şeyi devletten/hükümetten bekleme, öte yandan sisteme taviz verme ya da eklemlenme korkusuyla gelişmelere uzaktan bakma tavırları arasında sıkışıp kalmış durumdadırlar. Sunabilecekleri bir çözüm olduğu, sürecin sağlıklı bir şekilde işlemesine ve istenilen noktalara ulaşmasına katkı yapabilecekleri halde geri durmaktadırlar.

Evet, açılımın Müslümanlara dönük kısmı yok denecek kadar azdır/eksiktir. Onların talep ve ihtiyaçları gündemde yer almamakta, onların sorunlarını çözmeye dönük adımlar atılmamakta, atılan küçük adımlar ise boşa çıkarılmaktadır. “Beni kale almayanı bende almam” demek ve süreçten uzak durmak mümkün. Ama Müslüman’dan beklenen hayra öncü olmasından, hayırların çoğalmasına katkı yapmasından başka bir şey mi? İnsanların yanlış düşüncelerden kurtulmasına, ırkçılık gibi, mezhepçilik gibi, cahili taassupları aşmasına katkı yapması değil mi?

Devletin baskısından, ırkçılıktan, din ve fikir özgürlüğünün olmamasından en fazla zarar görenler ve mağdur olanlar Müslümanlardır. Açılımın hedefleri göz önüne alındığında toplumun ve Müslümanların hayrına birçok şey içermekte olduğu görülecektir. Irkçılığın aşılması, hem devlet hem de muhalif terör faaliyetlerinin sona ermesi, hukukun devletin de üstüne çıkması ve hakkıyla uygulanması, inanç ve fikirlere özgürlük tanınması, komşularla ve özellikle de İslam dünyası ile yakınlaşılması vs. bunlar Müslümanların da hayrına olan şeylerdir. Duvarların yıkılmasını, fikirlerin özgürce dile gelebilmesini en çok İslam ister. Herkese ulaşmak onun amacıdır ve o, ulaştığı kalplerde mutlaka bir etki bırakır. Çünkü O, Hak ve gerçek olandır, fıtrata uyandır ve bu yüzden hayırların ve bereketlerin kendisinden fışkırdığı membadır. Yeter ki o gündeme gelsin, konuşulsun.

 

 

 

[1]  “Açılım bir şeyin kendi mevcut ve sınırlı varoluşunun dışına taşarak kendini daha mütekâmil kategoride gerçekleştirme ve kendi varoluşundaki eksiklikleri tamamlayarak olduğundan daha iyi olmayı mümkün kılacak adımları atma çabası ve iddiasıdır.” Milay Köktürk (http://www.haber10.com/makale/ArticlePrint.aspx?id=18009)

[2] Uzaklaştırma. Herkese örnek olacak bir ceza verme. Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma. TDK

[3] Göç ettirme, göç etmesine sebep olma, sürme. TDK

[4] Madde 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Madde 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.
Madde 4.- Anayasanın 1 inci Maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci Maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü Maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

[5] Bunlardan birinde, Şark Islahat Planında yapılacaklar şöyle kararlaştırılmıştı.

“13) Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan berveçhi ati Malatya, Elaziz, Diyarıbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve sair mücssesat ve teşkilatta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan kullananlar evamir-i hükümete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler.

14) Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur, gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakarlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızları mekteplere rağbetlerinin suveri adide ile temini lazımdır.
Hassaten Dersim, tercihan ve müstacelen leyli iptidailer açılmak suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır.

16) Fırat garbındaki vilayetlerimizin bazı akvamında dağınık bir surette yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları behemehal men edilmeli ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları temin olunmalıdır.” 8 Eylül 1341 Tarihli Kararnameye Göre Teşkil Olunan Encümen’in Başvekâlet Vasıta sile Vekiller Heyetine Verdiği 24 Eylül 1925 Tarihli Rapor[dur].

[6]  Militar, bir sorunu çözerken, müzakereden ziyade zor araçlarına başvurarak sonuç alınacağına inanan kişidir. Militar, itaate, sadakate ve disipline inanır.

[7]  Her sabah tekrarlanan andın metni şöyledir. “Türküm, doğruyum… Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene.

[8]  Her sabah tekrarlanan andın metni şöyledir. “Türküm, doğruyum… Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene.

[9]  Her sabah tekrarlanan andın metni şöyledir. “Türküm, doğruyum… Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene.

 

Check Also

Atasoy Müftüoğlu İle “Dergiler ve Dergicilik” Üzerine / Metin YILMAZ

SORU: Türkiye’de İslami dergiciliğin oldukça uzun bir geçmişi var. Siz bu uzun geçmişi bir değerlendirmeye ...

“Kur’an’ı Yeniden Okumak” DOSYASI Üzerine / İslamiYorum

İlk sayımızın ana konusunu ‘Kur’an’ı Yeniden Okumak’ olarak seçtik. Bu başlıktan ne anladığımızı ortaya koymak ...

Kur’an’ı Yeniden Okumak / Yusuf İMAMOĞLU

Kur’an’ı okumaktan kast edilen şey, herhangi bir kitabı okumak gibi değildir. Kur’an, insan hayatının hidayet ...