Akıl Savunması 1 / Hamdi TAYFUR

Print Friendly, PDF & Email

GİRİŞ

“Akıl insanın içindeki peygamber, peygamber insanın dışındaki akıldır” (İmam Cafer)

“Allah akletmeyenleri rezilliğe mahkum eder.”

“Derler ki: ‘Keşke dinleseydik veya akletseydik, şimdi ateş ashabı içinde olmazdık.’”

Niçin Akıl Savunması?

“Akıl” kelimesi, tüm düşünce tarihi boyunca hakkında pek çok şey söylenmesine, pek çok tartışmalara konu olmasına rağmen, üzerinde ortak bir tanımın yapılamadığı ilginç kelimelerden bir tanesidir. Batı düşüncesi, epistemolojik düzlemde Yunan kültür sisteminin ilk düşünürlerinden Heraklitos ve Anaksagoras’tan başlamak üzere günümüze gelinceye kadar düşünce metotlarını “akıl”a yaklaşım biçimlerinin üzerine kurmuştur. İslam düşünce tarihinde de tüm ekollerin akla bir yaklaşım biçimi vardır.

Kur’an’daki hitap da insan aklınadır. Kur’an, vahyin akletmenin merkezi olan kalbe indiğini net bir biçimde söylemiş ve tüm insanları öncelikle düşünmeye ve akletmeye davet etmiştir. Kendisinden akıl dışı mucizeler talep eden Arap müşriklerine Allah’ın cevabı daima menfi olmuş ve insandan akledemediği hiçbir hususu kabul etmesini istememiştir.

“Akletme” kelimesi Kur’an’da 49 yerde fiil formunda geçmektedir. Bu kavrama yakın anlamlardaki kelimelerin ve “akletmenin çevre kavramları” diyebileceğimiz kalp, sadr, lübb, fuad, basar, nazar, tefekkür, tezekkür, tedebbür, tefakkuh, fehm gibi kavramların pek çok ayette kullanıldığını dikkate aldığımızda Kur’an’ın bu meseleye ne kadar çok önem verdiğini daha iyi anlamaktayız.

Kur’an’ın akletme kelimesi, bu kelimeye yakın anlamlı kelimeler ve akletmenin çevre kavramları ile oluşturduğu anlam düzlemi, sonraki süreçlerde korunamamıştır. Merkezinde iktidar kavgaları, kabile taassubu, ganimet-mal tutkusu, dış etkenler gibi faktörlerin yer aldığı çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde, kendilerini herkesçe onanan ve otoritesi tartışılmayan kaynaklarla haklı kılma çabasına giren muhtelif akımların mensupları akıl-vahiy, nakil-rey ikilemlerini üreterek “akletme” kavramını vahiy tarafından ortaya konan anlam dünyasından uzaklaştırmışlardır. Akletmek vahyin karşısında yer alan, vahyin alternatifi olan, serbest kaldığında veya işlevsel hale geldiğinde vahye muhalif olacağından korkulan bir kötülük kaynağı gibi algılanır olmuştur.

Öyle ki akletmekten bahsetmek şeytanı savunmak gibi görülmeye başlamış ve “ilk akledenin şeytan olduğu ve düşünüp aklettiği için saptığı” gibi anlayışlar iyice yerleşmiş, akla tabi olmak, şeytana uymakla veya hevaya kapılmakla bir tutulmaya başlanmıştır. Kur’an’da hiçbir yerde “aklın ilahlaştırılması” kullanımı mevcut olmadığı ve akletme’nin geçtiği her yerde bu kelime olumlu anlamda kullanıldığı halde Casiye suresinde geçen “hevanın ilahlaştırılması” tabiri “aklın ilahlaştırılması” gibi görülmüş ve heva ile akıl bir tutulmuştur. Oysa akıl ilahlaştırılamaz. Çünkü Kur’an’ın insandan istediği akletme eyleminin onu götüreceği nokta Allah’a imandan başka bir şey olmayacaktır. Oysa ayette de ifade edildiği gibi ilahlaştırılan şey hevadır ve heva akıldan çok farklı bir özelliktir. Hatta Razi’nin de ifade ettiği gibi aklın tam zıt anlamı “heva”dır.

İslam toplumlarının tümünde yaygın bir biçimde akletmeyi küçümseyici ve engelleyici bir tavır hakimdir. “’Akıl şeytandandır.’, ‘Kim Kur’an hakkında reyi ile söz söylerse, isabet etmiş olsa bile hata etmiş olur.’, ‘Akıl şeytandan, aşk ise Adem’dendir.’ (Mevlana)” gibi bazıları hadis olarak ifade edilen aklı küçümseyen pek çok söz yaygın olarak kullanılmaktadır.

Akletmeyi ve düşünceyi ön plana çıkartmaktan korkan ve ürken Müslümanlar, onun başıboş kalabileceğini, başıboş kalınca da (sanki İblis gibi) isyankarlığa sapacağını düşünerek aldanıyorlar. Oysa insanı saptıran, başıboşluğa sürükleyen, dalalete düşüren akletmesi değil akletmemesi ve hevasının tesirine girmesidir. Dalalete düşmenin faturası akletmeye değil akletmemeye kesilmesi gerekirken genelde buradaki suçlu akıl olarak gösterilmektedir. Oysa akletme ile ilgili ayetler dikkatle incelenirse bu işin hakikatinin hiç de böyle olmadığı görülecek ve Allah’ın hidayete dönmeleri için insanlardan ısrarla akletmelerini istediği ayan beyan anlaşılacaktır.

İslam düşünce tarihinin ilk dönemlerinde farklı akımların etkisi nedeniyle oldukça canlı, üretken, yenilikçi ve icatçı olan dönemler, “nass”a yaslanan ve “Allah ve peygamber konuşurken reyin, düşüncenin ve aklın ne hükmü olabilir?” yargısı ile rakiplerini sindirip kesin otoritesini ilan eden baskın zihniyet yüzünden yerini, geçmişin kültürel mirasını tekrar ve taklide dayanan, zihniyeti dogmalaştıran ve her türlü çözümün geçmişte zaten üretildiğine inanan dönemlere terk etti.

Nasslara bağlılık, çoğunlukla reyin ve düşüncenin ötelenip sindirilmesi ve lafızların arasından dinsel otoritelerin delillerini çıkartarak vereceği fetvalar anlamına gelir oldu. Keşke bu zihniyet iddia ettiği gibi vahyin kastettiği anlamda nasslara bağlı kalsaydı. Vahye Allah’ın bizden istediği şekilde bağlı olmak “akletme”nin anlam düzlemini kavrayıp buna göre hareket etmek anlamına gelmektedir. Bu ise taklidi yok sayan, aklederek meseleleri çözen ve akla aykırı hiçbir hususu asla kabul etmeyip tabi olmayan bir davranışı beraberinde getirmektedir. Böyle davranmak, aklederek vahiyle çelişmek değil tam da vahyin bizden istediğini yerine getirmek anlamına gelmektedir.

Klasik baskın zihniyet, kendi otoritesini sağlama almak için hükümlerini nasslara dayandırmak zorundaydı. Esasen insanın kendi verdiği bir hükmü nassın bir lafzına bağlama zihniyeti özü itibariyle akıl dışı davranışı beraberinde getirmektedir. Çünkü vahyin temel amacı, insanlık tarihi boyunca karşılaşılacak problemlerin tümüne uzanan referansları bir kerede vermek değildir. Vahiy insanı akletmeye, yola düşmeye, insanca ama dalalette olmayan davranışlar sergilemeye, tarih, tabiat ve toplum karşısında sahip olduğu erklerle doğru hükümler verip doğru işler yapmaya teşvik etmektedir. Vahyin onadığı hükümler bile esasen insan aklına bir sunumdur. Çünkü Kur’an hiçbir hükmünü akla muhalif olarak vermemektedir.

Oysa klasik zihniyet nasslara dayanarak ve her hükmüne nasslardan bir delil bulma çabası ile yöneticinin siyasal erkini, kadıların hukuki erkini, ulemanın entelektüel erkini kutsal düzleme çıkartıp meşrulaştırmaktadır. Verdikleri her fetvayı nassla refere eden bu ricalin otoriteleri tartışılmaz kılınmış ve adeta Tanrı’dan cevaz almış otoritelere dönüştürülmüştür. Karşınızda Tanrısal otoriteler varken aklederek ve aklın referanslarını kullanarak karşı çıkmanız mümkün değildir. Siz aklederek ve reyinizle bir şey söylerseniz aklınızı yani hevanızı putlaştırmış ve şeytana uymuş olursunuz(!)

İslam düşünce tarihinde aklın vahiy karşısında kategorize edilerek iki ayrı rakip gibi değerlendirilmesi, akletme eylemini pek çok kişinin işlevselleştirmesini engellemiştir. Allah’tan gelen vahiy karşısında bir kaynak olarak konumlandırılan aklın, böylesi bir otoriteye rakip olabilmesi zaten beklenemezdi. Üstelik bütün insanların dertlerinin çaresinin kitapta yer aldığı tartışma götürmez bir öngörü haline geldikten sonra, akıl için sadece kitabı okuyup doğru olarak anlamaktan başka bir çıkar yol kalmamaktadır. Bunun uzmanlarının kim olduğu da zaten ortadadır. Onlar okuyacak delilleri bulacak ve her derde şifa kitaptan çözümleri sergileyeceklerdir.

Belirttiğimiz gibi vahiy akla bir gönderme, hitap ve teklif olduğu halde, akla rağmen insanoğluna bir dayatmaymış gibi görülmesi onun bir dogma gibi algılanmasına yol açmıştır.

“Vahyin akla, aklın da vahye bırakmak zorunda olduğu alanlar vardır.” deyip iki alan ayrımı yapmak da meseleye çözüm olmamakta hatta meseleyi karıştırmaktadır. Çünkü aklın ilgi alanı da vahyin insan aklını yönlendirdiği ve akletmeye yönelmesini istediği alan aynı alandır. Yani vahiy de akıl da esasen aynı sorunu sorun etmektedir. Akleden bir bireyin gideceği yer vahyin onu yönlendirdiği yönden farklı bir yön olmayacaktır.

Rasyonalizmin etkisi

Akletmeye karşı menfi yaklaşımın önemli gerekçelerinden bir tanesi de özellikle son birkaç yüzyılda rasyonalizmin gerek batı ülkelerinde gerekse diğer toplumlarda ürettiği olumsuz tablolardır. Akıldan yana tavır almak ve akletmek bir tür rasyonalistlik olarak görülmüştür. Ne zaman bir düşünür akletmekten, düşünmenin öneminden bahsetse ona takılacak payanda bellidir: Rasyonalist(!) Oysa Kur’an’daki “akletme” kelimesi kesinlikle Aydınlanma (felsefesi) ile tanımlanan rasyonel aklın karşılığı değildir. İslam’ın akla yükledikleriyle Aydınlanmanın yükledikleri bambaşka şeylerdir. Modern rasyonel akıl, yeri ve yapısı itibariyle Kur’an’daki “akletmek”ten farklıdır. Modern akıl beyin kabuğunun bir fonksiyonudur; yaptığı iş de hesap etmek, mantık yürütmektir.

Rasyonalizm özde, fizik ötesi alemi reddeder ve tüm gerçekliği insanın duyularıyla idrak edebildiği alanla sınırlar. Oysa Kur’an’ın tavsiye ettiği akletme, tam da duyularla idrak edilebilen delillerden yola çıkarak duyu ötesini anlayabilme ve bu alemdeki görünen hakikati, görünmeyen hakikatle bağlayabilme işinin adıdır. Batıdaki rasyonalizm insanı Allah’tan kopartırken, Kur’an’daki “akletme” eylemi tersine olarak Allah’a daha çok bağlar.

“Çünkü Batı’da ‘akıl’ denile gelen şey ‘pozitivist’ bir akıldır. Yani temel boyutları koparılıp alınmış, kötürüm bir akıl. Bu akıl artık gayeler problemini hiç ortaya atmaz, sadece vasıtalar problemiyle uğraşır. O kadar ki, herhangi bir gaye ve hatta cinayetle ilgili bir gayeye erişmek için bile bugün elimizde devasa imkanlar bulunmaktadır. Sadece nasıl sorusunu sormak ve niçin sorusunu asla sormamak suretiyle pragmatizm, eylem felsefesiyle karıştırılmıştır. Bu yolda bilim; bilimcilik, teknik; teknokrasi, siyaset de Makyavelizm şeklinde yozlaşır, soysuzlaşır. Kötürüm pozitivist aklın bu sapmaları, vasıtaların olmayışından değil, gayelerin olmayışından ötürü, dünyayı ölüme sürüklüyor. Bugün batıda karşılaşılan temel problem budur: Öncelikle gayeler, değerler, mana problemi… Sadece bilimler ve tekniklerin imkanları ve metotlarına değil, fakat her şeyden önce gayelere dayanan bir derin düşünce lazım.” 

Görüldüğü gibi batının rasyonalizmi insani değerleri ve gayeleri hiçe sayan, Tanrısız, varlığı gördüğü ve ölçebildiği ile sınırlı zanneden bir tür körlüktür. Batıda akıl (ratio), duyusal alanda elde edilen sonuçlara sonsuz imanken; Kur’an’da akıl, duyuların ayetleri müşahedesi ile bunu önce gayba bağlamak ve ardından uzun erimli faydayı gözeterek seçim yapmak doğrultusunda karar verip buna göre hareket etmektir. Rasyonalizm ise akletmek değil, ahmaklıktır. Çünkü rasyonalist kafa gözünün önündeki apaçık ayetlerin kendisine gösterdiği derin hakikatleri görememekte ve bu alanda elde ettiği sebep-sonuç ilişkilerini, uhrevi alanı yok sayıp pragmatik amaçları için kullanmaktadır. Kısa erimli menfaatlerini, uzun erimli menfaatlerinden üstün tutmakta ve sınırlı zevkleri için teknik yönden mümkün olan her tür imkanı ahlaksızca kullanabilmektedir.

Batı düşüncesine tepki olsun diye Kur’an’daki akletmeyi batının rasyonalizmi ile özdeş gören ve bu yüzden akletmeye karşı çıkanların tavrı, tarihte İslam filozoflarının kendilerini Aristo aklıyla temellendirmesine karşı ortaya çıkan Selefi refleksin, felsefeye saldırırken akla da saldırmasına ve bu durumun felsefeye olduğu kadar “akletme”ye de bir düşmanlığın oluşmasına yol açmasına ne kadar da çok benzemektedir. İşte modern dönemde rasyonalizme karşı çıkılırken benzer refleksler yeniden ortaya çıktı ve Kur’an’ın önerdiği “akletme”, rasyonalizme kurban edildi.

Seyyid Kutup’un etkisi

Giriş bölümüne, “akıl savunması” yapma ihtiyacı hissetmemizin buraya kadar sıraladığımız gerekçelerine bir tanesini daha ekleyerek son verelim:

Seyyid Kutup, “İslam Düşüncesi” ismindeki kitabının birinci bölümünde metodunu açıklarken, akla yaklaşım biçimini Abduh, Reşid Rıza, Mağribi ve İkbal’e eleştiriler getirirken ortaya koyar. Ve “Belirli bir sapmayı yahut noksanlığı ele alarak izale etmeye çalışmak, İslam düşüncesinin gerçeklerini sadece onu karşılayacak şekilde tanzim etmek ve bir anti-tez gibi sunmak çok tehlikeli bir yöntemdir. Böyle bir davranış, İslam düşüncesinde meydana gelen eski bir sapmayı düzeltmek isterken yeni yeni sapmalara yol açmak demektir” diyerek, bu düşünürlerin buna benzer bir tavır sergilediklerini iddia eder.

Abduh’a yaptığı eleştiri şudur: İslam dünyasında aklın dumura uğradığı, batıda ise bilimsel gelişmelerin had safhaya ulaştığı ve müsteşriklerin İslam düşüncesine büyük çaplı bir taarruza giriştikleri bir dönemde yaşayan Abduh, müsteşriklerin kaza ve kader inancının müspet bilimler hususunda insan aklını ve potansiyelini dumura uğrattığını yüksek sesle söylemelerine karşı aklın değerini ispatlamaya girişti. Aklın dinde ve hayatta önemli bir yer işgal ettiğini savundu. Ancak bunu yaparken, hidayete erme hususunda beşer aklına vahye eşdeğer yüksek bir mevki verdi. Oysa vahiy hiçbir şekilde akılla kıyaslanıp bir tutulamaz. 

Kutup daha sonra akıldan ne anladığını ortaya koyar. Daha doğrusu vahiy karşısında aklın değersizliğini vahyin ise üstünlüğünü ispat etmeye çalışır: Akıl ile vahyin eşdeğerde olamayacağı göz ardı edilmemelidir. Vahiy her bakımdan yüksek ve kapsamlıdır. Vahiy aklın başvuru kaynağı olmak üzere gönderilmiştir. Demek ki vahiy; aklın fikir, kavram, ilke ve delillerini kendisine vurabileceği bir mihenk taşı olup sapma ve hatalarını ona göre düzeltir. Bu esaslar dahilinde bu ikisi arasında bir uyum bulunduğu şüphesizdir; ancak bu, denk ve eş oldukları manasına gelmez. Hem vakıalar dünyasında kusursuz ve noksansız bir akıldan bahsetmek mümkün değildir. Bu ancak ideler alemi için bahis mevzu olabilir.

Abduh ve talebelerinin bu görüşten etkilendiklerini ve hatta akla uydurabilmek için nassların tevil edilmesi gerektiğini birkaç yerde söylediklerini ifade eden Kutup, bunu tehlikeli bir yöntem olarak bulur ve “Akıl kelimesi, sözcüğü realitenin ötesine taşır. Bir kere benim aklım, senin aklın; onun, bunun, şunun aklı gibi ortalıkta birçok akıl mevcuttur. Kur’an ayetlerinin, ilkeleri doğrultusunda değerlendirilme konusu edilebileceği, noksanlıklardan, cehaletten, şehvetten, nefsin emel ve arzularından etkilenmeyen mutlak bir akıldan bahsedilemez” der.

Kutup’un burada yapmaya çalıştığı şey her ne olursa olsun, aklın kendi başına bırakılamayacak bir özellik olduğunu ve mutlaka vahyin şemsiyesi altına girmesi gerektiğini ispat etmeye çalışmaktır. Vahiy akla göre tevil edilmeyecek ve insan, nassların tevilsiz muhkem hükümlerine bağlı kalmakla yetinecektir.

Kutup’un akla yaklaşım biçimi, yaşadığı dönemden bugüne kadar İslam dünyasındaki pek çok görüşü ve hareketi etkisi altına almıştır. Esasen bu yaklaşım tarzının kökenleri akıl-vahiy, nakil-rey tartışmalarının yapıldığı ilk yüzyıllara kadar uzanır. Ve Kutup bu tartışmada Selefi zihniyeti günümüze taşıyarak Neo-Selefi bir yaklaşım üretmektedir.

Kutup akıl-vahiy ikileminde vahiyden yana taraf olduğu için tartışmaya daha baştan güçlü bir argümanla -yani vahyin ilahiliği dolayısıyla yanılmazlığı, aklınsa insaniliği dolayısıyla noksan ve eksik olduğu argümanıyla- tartışmaya katılmaktadır.

Oysa Kutup, tartışma boyunca “akıl” kelimesini Kur’an’da kast edildiği manasıyla kullanmamakta, tarihte ortaya atılan akıl-vahiy ikileminin varlığını peşinen onaylamakta, bunu şiddetle savunmakta ve hem akla ve hem de vahye ayrı alanlar tahsis etmektedir.

Kutup “akıl”ı her an sapmaya meyilli, doğru ile yanlışı ayırt etmede istidatsız, vahiy olmazsa doğruyu asla bulamayacak olan ve ancak vahyin nasslarını anlayıp kabul etme gibi bir fonksiyonu olan basit bir insani özellik olarak görmektedir. Yani vahyi okuyup doğru anlamak ve bu sınırdan öte geçememek aklın olmazsa olmaz fonksiyonudur. Bu zaten Selefiye’nin akla yaklaşım biçimidir. İbni Teymiyye de akla, peygamberi görevlendirdikten sonra kendini azletmek gibi bir rol biçmektedir. Akıl, Resul’ü veli göstermiş sonra da kendisini azletmiştir. Gazali de benzer bir söz söyler: “Akıl, peygamberin doğruluğuna delalet eder, sonra kendini azleder.”

Kutup’un akıl karşısında vahyi savunurken düştüğü temel yanılgısı, aklın Kur’an’da hangi kavramsal çerçeve içinde kullanıldığını dikkate almaması veya peşinen kabullendiği Selefi zihniyeti savunmak için, bunu görmek istememesidir. Oysa Kur’an akletmeyi, Kutup’un yaptığı gibi ne olumsuzlamakta, ne onu sınırlandırmakta, ne de akletmeyi engellemek için buna dönük bir eleştiri yapmaktadır. Tam tersine akletmeyi önermekte ve bunu emretmektedir. Kur’an akletmekten kaynaklanan tek bir yanılgıdan söz etmez. Daha da önemlisi tüm delil ve önerilerini akla takdim eder. Aklın bunları anlamasını ve kavrayarak kabullenmesini ister.

Kutup’un iddiasının tersine akıl ve vahiy iki ayrı alanın olguları değildir. Vahyin ve aklın alanı, insana ait olan ve insanın varlığı ve Allah’ın ona verdiği imkanlarla anlayıp, buna göre kendisini biçimlendireceği hayat alanıdır. Eğer gayba ait olan hakikatleri insan anlayamayacak ve bunları keşfedip onaylayamayacak bir kapasitede yaratılmış olsaydı, vahyin gelişi de bu hakikatlerin insan açısından ortaya çıkışını sağlayamayacaktı. Oysa bu istidat insanda vardır. Vahyin gelişi insanın bu hakikatleri anlamasını daha kesin delillerle hızlandırır. Ama alan, gene aynı alandır. İnsanın nazarına konu olan ve bu alandaki delillerle akıl sayesinde nazar ötesi hakikatlere gidilmesi alanıdır. Tabii ki insanı ilgilendirmeyen mutlak gayb alemi, akletmenin ötesindedir. Ancak zaten dediğimiz gibi bu alan insanı ilgilendirmemektedir.

Vahiy akla yardımcı olmak, onun önünü açmak, apaçık delilleri insanın akletmesine sunmak, onu aydınlatmak ve yeryüzündeki yürüyüşünde insana akli faaliyetlerini yerine getirmesi suretiyle fiiliyatına hız katmak için inmiştir. Aklı sınırlandırmak, akla rağmen alternatif üretmek, “bu ana kadar aklediyordunuz, büyük yanılgılara düştünüz, artık akletmeyi bırakıp vahyin kesin çözümlerine teslim olun” demek için inmemiştir.

Oysa Kutup aklı her an yanılma ihtimali olan kaypak bir haslet olarak görmektedir. Onun bu anlayışı Kur’an’ın tanımladığı kelimeler arasında “akıl” kelimesine değil, “heva” kelimesine karşılık gelmektedir. Çünkü insan aklına değil hevasına uyduğu için sapar. Ve insanın iç dünyasında “akletmek” ve “hevaya uymak”, birbirinin tam zıddına iki ayrı özelliğe karşılık gelmektedir.  Ve Kutup’un eleştirip yerden yere vurduğu “senin aklın, benim aklım…” dediği husus akla konu olan husus değildir, hevaya konu olan husustur. Kutup bu cümleyi şu şekilde kursaydı doğru olurdu: “Senin hevan, benim hevam, hangimizin hevasına uyalım?”

Kur’an bu yüzden, akletmesi nedeniyle insanın sapmasından hiç bahsetmeyip ancak aklederek hidayetin mümkün olabileceğini söylerken, hevasına tabi olanları kıyasıya eleştirir ve bazılarının hevalarını ilahlaştırıldığını söylerken asla “aklın ilahlaştırılması”ndan bahsetmez.

Kutup’un “senin aklın, benim aklım, hangimizin aklı?” sorusuyla meseleyi temellendirmeye çalışması, metodunun aksine hiç de “nassların muhkem hükümlerini en son hüküm olarak almak” olarak görülmemektedir. Yaptığı tam olarak mantıksal bir çıkarımdır. Aynı mantıkla şöyle bir önermede bulunmak da mümkündür: “Senin aklın, benim aklım; hepimizin aklı birleşince güçlü ve doğru bir akıl olur.”

Dediğimiz gibi yanılgının başlangıç noktası, akıl-vahiy ikilemini kabul etmektir. Oysa vahiyle aklın birbirlerine karşı konumu denklik, eşlik, üstlük, altlık, birbirlerinin alternatifi olma, biri meydana çıkınca diğerinin ortadan silineceği bir ilişki durumu değildir. Akıl hep vardır. İnsanın varlığının olmazsa olmazıdır. Sorumluluk aklın varlığı nedeniyle vardır ve insan aklederek hakikati bulur, anlar ve onaylar. Hatta vahyin Allah’tan mı, şeytandan mı olduğunun seçilebilmesi için bile akletmeye ihtiyaç vardır. İnsan akletmediği zaman tasdik gelmez, heva ortaya çıkar ve inkar devreye girer. Bu nedenle vahyin en temelli iniş amacı aklı harekete geçirmek, açık ve kesin delilleri akla sunmaktır.

Vahiy dogmatik kurallar dizisi değildir. Eğer o bu amaçla inmiş olsaydı, yani dogmatik kuralları insana dayatmak ve aklın fonksiyonunu ortadan kaldırmak amacıyla inmiş olsaydı; bu, insanın seçme hürriyetini ortadan kaldıran ve sorumluluğunun gerekçelerini yok eden bir durum olurdu. İbni Teymiyye’nin ifadesiyle, peygambere gelen vahyi vekil tayin edip kendini azleden bir akılla ne insan tam sorumluluğunu idrak edebilir, ne de yeryüzündeki varoluş amacına uygun hareket edebilir.

Allah’ın Kur’an’dan çıkan ifadelerinden anladığımız kadarıyla, “akletmek” bağlamında nasıl bir insan istediğini ve bunun gerek Kutup, gerekse Selefi öncülerinin anladığı akıldan farkının ne olduğunu ortaya koyabilmek için bir misal verelim:

Sahibi tarafından çok geniş bir arazi üzerinde bina yapmak üzere birçok mimarın görevlendirildiğini farz edelim. Arazinin sahibi mimarlara bina yapmaları için gerekli her türlü imkanı hazırlamıştır. Onlardan istediği ise kendi zevkine en uygun binayı yapmalarıdır. Herkes patronun beğenisinin derecesine göre bir karşılık alacaktır. Önlerine sunulmuş açık imkanları suiistimal edip yolsuzluk yapanlar ise cezalandırılacaktır. Patronun ne tür bir bina sevdiğini, zevkinin nasıl olduğunu çıkarsamak ise arazide daha önceden yapılmış muhtelif eserleri incelemek yoluyla olacaktır. Patron sürekli yapıları kontrol etmekte ve zaman zaman zevk ve tercihinin ne olduğu hususunda tavsiye ve yönlendirmelerde bulunmaktadır. Ama bu yönlendirme, yarışmanın mantığını ortadan kaldırmamak için asla kesin bir planın-projenin sunulması şeklinde olmamaktadır. Bunlar yarışmanın zaten bilinen ilkelerini hatırlatma ve patronun zevkinin ve amacının ne olduğunun muhtelif işaretlerini verme ve mimarları alacakları mükafatla teşvik, yapabilecekleri yolsuzluklara karşı başlarına gelecek cezayla uyarma şeklindeki hatırlatmalardır.

Burada yarışan mimarlara düşen, gerek çevrede serpiştirilmiş delillerden, gerekse patronun zaman zaman yaptığı uyarılardan yola çıkarak özgün planlarını oluşturmak ve amaca en uygun binayı yapmaya çalışmaktır. İşte tam bu anda mimarlardan bazılarının patrondan gelen ikazları, kendilerine ayrılan köşedeki binanın en uygun plan ve projeleri olarak algılaması ve bu sözlerin derinlikli anlamlarından planlar üretmeye çalışması, tam da Kutup tarafından da onaylanan Selefi akıl ve zihniyetin yaklaşımına denk düşmektedir. Oysa kendilerinden beklenen vakıayı çözüp, her yere serpiştirilmiş delillerden kendi üretkenlikleri ile vahyin ikazlarını da dikkate alarak varoluşlarını gerçekleştirmeleridir.

Oysa onlar, plan yapmayı ve uygulamayı patronun kendilerine yaptığı uyarılarda, gizli mesajlarda aramakta, etraflarında var olan pek çok delil üzerinde düşünmeyi ise ya patronun zevkini ve zenginliğini övmek için, ya da onlara karşı cömertliğinin büyüklüğünü hatırlamak için kullanmayı yeterli görmektedirler.

İşte Kutup’un önerdiği akıl ile Kur’an’da ifadesini bulan “akletme” eylemi arasındaki fark, örnekteki iki ayrı mimar tipinin davranışları kadar birbirinden farklıdır.

Kutup’un bu akıl anlayışı, birçok İslami oluşuma sirayet etmiş ve ne zaman akla dair bir konu olsa, “senin aklın, benim aklım, hangimizin aklı?” sorusu dillere pelesenk edilmiştir. Bu zihniyet sebebiyle İslami oluşumlarda akletmek, cemaatin ortak aklına uymak olarak algılanır olmuştur. Eleştirel akıl ortadan kalkmış, her yapılan iş güya vahyin kılavuzluğunda cemaat önderlerinin vereceği karara bağlanmıştır. Bu ise sorgulamayan, eleştirmeyen ve aklını başka akıllara emanet eden ucube ilişki biçimleri ortaya çıkarmıştır. Oysa emanet edilen sadece akıl değildir. Akılla birlikte irade ve imtihanın doğru bir biçimde gerçekleşme koşulları da ortadan kalkmıştır.

Aklın içine düştüğü bu durumlar göz önünde bulundurulduğunda “akıl savunması” yapmanın ne kadar gerekli ve öncelikli bir durum olduğu ortaya çıkmaktadır. Aklı tatile gönderip, vahyi aklın vekili ilan eden zihniyetlere karşı, Kur’an özelinde bu kavramın ifade ettiği anlam çerçevesi ortaya konmalıdır. Bunu yaparken yöntemimiz, öncelikle konuyu temellendirmemizde esas teşkil eden bazı kelimelerden ne anladığımızı ortaya koyarak başlamak olacaktır. Özellikle zihniyet kelimesi ve bunun akletmekle ilişkisi ve akletmekten farkı, akletmekten özde neyi anladığımız, akıl-vahiy ilişkisi, “vahyin niçin indiği” sorusu bağlamında akletmekten ne anlamamız gerektiği, kalp kavramı, akletmenin önündeki engeller ve heva kelimesi gibi hususlardır. Çünkü bu gibi kavramları hangi anlamda kullandığımız ve sıraladığımız, hususlardan neyi anladığımız ortaya çıkmadıkça “akletme”nin çerçevesi de çizilemeyecektir. Ardı sıra, akla ilişkin tartışmaların nereden başlayıp bugüne nasıl geldiğinin daha iyi anlaşılması için tarihsel arka planı ortaya koymaya çalışacağız. Tüm bunlar okuyucunun kafasında netleşince Kur’an’da “akletmek” kavramının anlam panoramasını, bu kelimeye yakın anlamlı kelimelerle ve çevre kelimelerle oluşturmaya çalışacağız.

(Devam edecek)

NOT: Bir sonraki yazı başlığı:  ‘Zihniyetlerin zindanından akletmenin özgürlüğüne’

Check Also

Atasoy Müftüoğlu İle “Dergiler ve Dergicilik” Üzerine / Metin YILMAZ

SORU: Türkiye’de İslami dergiciliğin oldukça uzun bir geçmişi var. Siz bu uzun geçmişi bir değerlendirmeye ...

“Kur’an’ı Yeniden Okumak” DOSYASI Üzerine / İslamiYorum

İlk sayımızın ana konusunu ‘Kur’an’ı Yeniden Okumak’ olarak seçtik. Bu başlıktan ne anladığımızı ortaya koymak ...

Kur’an’ı Yeniden Okumak / Yusuf İMAMOĞLU

Kur’an’ı okumaktan kast edilen şey, herhangi bir kitabı okumak gibi değildir. Kur’an, insan hayatının hidayet ...