Akıl Savunması – 2 Zihniyetlerin Zindanından Akletmenin Özgürlüğüne / Hamdi TAYFUR

Print Friendly, PDF & Email

Cabiri “Arap Aklının Oluşumu” isimli eserine “Aklın eleştirilmesi, her yeniden yapılanma projesinin öncelikli ve ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Hiç silkinip kalkmamış bir akılla; daha doğrusu işleyiş biçimi, kavramları, genel tasavvurları ve dünya görüşü kapsamlı bir şekilde yeniden ele alınmamış bir akılla bu yeniden yapılanmayı gerçekleştirmek mümkün müdür?”[1] diye sorarak başlar.

Değişimden, dönüşümden, oluşumdan ve yeni projelerle yeniden yapılanmadan bahsederken önceliğin aklın eleştirilmesine verilmesinin önemini vurgulamak için sorulan bu soru kadar önemli olan başka bir soruyu, bir durum saptaması yapmak için sormamız gerekmektedir. Henüz aklın ne olduğu, akletmenin ne anlama geldiği, akletme ile insana ait fonksiyonların ilişkisinin ne olduğu, insani davranışlarda akletmenin önceliğinin ne olduğu, niçin akletmemiz gerektiği, akletmekle bilginin ilişkisinin ne olduğu, daha da önemlisi aklın tanımının ne olduğu gibi hususlar açıklığa kavuşturulmadan “aklın eleştirisi”nden bahsedebilir miyiz?

Dikkatli bir okuyuş, Cabiri’nin sorusunda geçen “akıl eleştirisi”ndeki “akıl” kelimesi ile sorduğumuz sorudaki “akıl” kelimesinin iki ayrı olguya işaret ettiğini hemen ortaya çıkaracaktır.

Ne demek istediğimizi daha iyi açıklayabilmek için Cabiri’nin, Lalande’dan ödünç alarak yaptığı akıl tasnifi ile kelamcıların akıl tasnifinden bahsetmemiz gerekiyor:

Lalande “akıl”ı “oluşturucu veya fail akıl”, “oluşturulmuş veya egemen akıl” olarak ikiye ayırmıştır. Oluşturucu akıldan kasıt, düşüncenin araştırma ve inceleme yaparken gerçekleştirdiği, kavramlar bulan ve ilkeler koyan zihni faaliyettir. Başka bir ifadeyle, “İnsandaki, varlıklar arasındaki ilişkilerden herkes tarafından aynı kabul edilen külli/tümel ve determinist ilkeleri çıkarsayabilme melekesidir.” İkincisi yani Oluşturulmuş Akıl ise “Çıkarsamalarımızda dayandığımız kural ve ilkelerin toplamıdır.” Bunlar değişmezmiş gibi görünmelerine karşın çağlar içinde farklılaşmalar arz ederler. Hatta bireyler arasında dahi farklı farklı olabilir. Lalande der ki: “Oluşturulmuş ve belli ölçülerde dahi olsun değişebilir olan akıl, belli bir tarih diliminde var olan akıldır. Bu akıldan tek başına ‘akıl’ şeklinde söz ettiğimizde ondan, bizim zamanımızda ve bizim uygarlığımızda temel alınan akıl anlaşılmalıdır”. Başka bir ifadeyle o; “herhangi bir dönemde onaylanan, kabul gören ve o dönemde kendisine mutlak değer izafe edilen kurallar dizgesidir.”[2]

Görüldüğü gibi, “akıl”dan bahsederken daha işin başında Lalande’ın adlandırdığı gibi “oluşturucu akıl” ve “oluşturulmuş akıl” şeklindeki iki ayrı olgunun varlığının farkında olmamız gerekmektedir ki, neyin savunmasını neyin de eleştirisini yaptığımız net bir şekilde ortaya çıksın.

Kelamcılar da aklı genel olarak ikiye ayırırlar; asıl/garizi akıl ve füru/müktesep akıl[3]. Asıl akıl; garizi akıl, fıtri akıl, matbu akıl, bilkuvve akıl, kuvve-i müdrike, müfekkire, mümeyyize şeklinde de isimlendirilmektedir. Füru aklın ise; müktesep yani kazanılmış akıl, mesmu akıl, bilfiil akıl, müstefad akıl, tecrübi akıl şeklinde farklı isimlendirilmeleri vardır.

Asıl/garizi akla ekollerin getirdiği farklı tanımlar vardır. Bunların ayrıntısına girmeden garizi aklın ne olduğunu ortaya koyabilmek için bu kavramın Kur’an’da kullanılışına en uygun tanımı yaptığını düşündüğümüz Haris el-Muhasibi’nin tanımını vermekle yetineceğiz:

Muhasibi aklı, temelini insanın varlık yapısının bütünlüğü içinde bulan, insanın varlığı dışında kendisine varlık yüklenemeyen[4] ve doğuştan gelen bir kabiliyet olarak görür.[5] Akıl, bilginin kendisinde meydana geldiği ve Allah’ın insanların tabiatına koyduğu bir garize/yetenektir. Her insan bu içgüdüyü doğuştan getirir. Ergenlik çağına gelen ve imtihana tabi tutularak kendilerine bir takım sorumluluklar yüklenecek olan kimselere Allah, akılları yönünden hitap eder, akıllarından dolayı onlara vaat ve vaidde bulunur, emreder, nehyeder, bazı şeyleri tavsiye ve bazı şeyleri de teşvikte bulunur.[6]

Görüldüğü gibi Muhasibi aklı bir yetenek, kendisi olmadan teklifin gerçekleşemeyeceği bir özellik, insanın Allah’ı bilmesini ve O’na şahitlik etmesini sağlayan ve buna göre kendisine yararlı ve zararlı olan şeyleri bilmesini sağlayan bir kabiliyet olarak görmüştür. İnsan, içindeki bu garize/yetenek sayesinde Allah’ın birliğini, iyi ve kötüyü, güzel ve çirkini, faydalı ve zararlı olanı bilir ve ayırt eder. Bu yeteneğe sahip olma açısından hiç kimse diğerinden farklı değildir. Tüm insanlar eşittir. Herkes bu yeteneğe sahiptir. Herhangi bir nedenle bu yeteneğini yitirenler veya buna sahip olmayanlar -örneğin çocuklar ve deliler- teklifin ve sorumluluğun muhatabı değildirler.

Arap dilindeki kelime anlamıyla örtüşen ve Kur’an’daki kullanımlarına denk düşen bu akıl tanımı, bizim yazı dizimiz boyunca benimseyeceğimiz ve aksini ifade etmedikçe “akıl” veya “akletmek” kelimesini kullandığımızda kastettiğimiz anlam olacaktır.

Kelamcıların genel akıl tasnifinde ikinci akıl çeşidi olarak ifade ettikleri “kazanılmış akıl” ise, daha çok bilgi ile alakalıdır. İnsan akledebildiği yaşa geldiğinde kendi gayretiyle edindiği bilgiler,  çevresinin ve içinde yaşadığı toplumun ona verdiği bilgiler, toplumsal yargılar veya dayattığı hususlar ve oluşan ön yargılarla oluşan referans sistemine dayanarak hayatını biçimlendirmesini “kazanılmış aklı” sayesinde gerçekleştirir. Kazanılmış akıl, ne kadar “garizi akıl”ın sesine kulak veren ve onu işleten bir akılsa, aynı oranda varlığının amacına uyan bir yaşamı sürdürme imkanını da elde edebilir.

Görüldüğü gibi “fıtri akıl”/“kazanılmış akıl” ayrımları Cabiri’nin Lalande’dan ödünç alarak yaptığı “oluşturucu akıl”/“oluşturulmuş akıl” ayrımlarına çok benzemektedir.

Bir vakıa olması bakımından bu ayrıma özde bir itirazımız olmamasına rağmen, Kur’an’da geçen “akıl” kelimesinin anlaşılmasını zorlaştırdığı için ikinci çeşit olarak belirtilen “kazanılmış akıl” veya “oluşturulmuş akıl” çeşitlemesinin “akıl” kelimesiyle terkip yapılarak oluşturulması, benimsemediğimiz bir adlandırmadır. Çünkü Kur’an’da olumsuz anlamıyla kullanılmayan nadir kelimelerden olan “akletmek”, bu ayrımdaki isimlendirmeden kaynaklanan karışıklık nedeniyle günlük dilde olumsuz anlamlarda kullanılmakta ve hatta birinci çeşit olan “fıtri akıl” zemmedilip küçümsenebilmektedir.

Cabiri’nin “Arap Aklının Eleştirisi” ve Arkoun’un “klasik İslami akıl”[7] diye isimlendirip eleştirdiği husus, yukarıdaki ayrımdan ikinci çeşide yani “kazanılmış/oluşturulmuş akıl” çeşidinin eleştirilmesine girer. Bu çeşidi, aklın bir çeşidi olarak görmek yerine akılla alakası olan ama daha farklı bir olgu olarak görmek gerekmektedir. Bu olguyu ortaya koyan en uygun ifadelendirme, yukarıdaki isimlerin hepsinin ötesinde “zihniyet” kavramıdır. Yani bizce, aklın ikinci çeşidi olarak söylenen “kazanılmış/oluşturulmuş akıl”, aklın bir çeşidi değildir. “Akletmek”  kendi başına, ikinci bir çeşidi olmayan, insana ait tek bir olgu veya özelliktir. Aklın ikinci çeşidi olduğu söylenen “kazanılmış/oluşturulmuş akıl” ise, “akıl” değil “zihniyet”tir.

“Akletmek” derken neyi kastettiğimizin daha iyi anlaşılabilmesi için “zihniyet” kelimesinden ne anladığımızı öncelikle ortaya koymamız gerekmektedir. Çünkü zihniyet ve akletmek birbirleriyle çok yakından ilgili kelimeler olmalarına rağmen çoğunlukla karıştırılmakta ve birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Çoğunlukla, “zihniyet” kelimesiyle anlatılması veya eleştiri konusu yapılması gereken pek çok olgu, içinde “akıl” kelimesi geçen ifadelerle isimlendirilerek veya aslında zihniyetteki yanlışlıklar nedeniyle üretilen hatalı düşünce ve tavırlar “akıl”a hamledilerek kavramlar karıştırılmaktadır. Kavramlardaki karışıklık olguların da karıştırılmasına yol açmakta, karşı çıkılması ve eleştirilmesi gereken pek çok husus şiddetle savunulmakta, olmazsa olmaz insani bir faaliyet olan “akletme” işi küçümsenmekte ve eleştirilmektedir.

Örneğin yukarıda bahsettiğimiz Cabiri’nin İslam coğrafyasında ortaya çıkan ana zihniyet yapılarını[8] eleştirirken “Arap Aklının eleştirisi” tabirini, Arkoun’un da “klasik İslami akıl” tabirini kullanması, kastettikleri “fıtri akıl”ın eleştirilmesi olmadığı ve özde doğru bir eleştirel yaklaşım olduğu halde, isimlendirme nedeniyle okuyucunun zihnini yanlış yönlendirmektedir. Oysa önerdiğimiz doğru isimlendirme, “Arap zihniyeti” ve “klasik İslami zihniyet” tarzındaki tabirlerdir. Zihniyetten ne anladığımızı ve bunun akletmekten farkını ortaya koyarsak iddiamız daha anlaşılır hale gelecektir.

 “Akletmek”le ilişkisi bakımından “zihin” ve “zihniyet”ten ne anlaşılmalıdır?

“Zihin” kelimesinin ifade ettiği anlamı, Mehmet Yolcu “Kur’an’ın Zihniyeti Değiştirmesi” isimli kitabında özlü bir biçimde ortaya koymaktadır:

“Türkçe sözlüklerde kuvve-i müfekkire, düşünme ve anlama kuvvet ve istidadı diye tanımlanan ‘zihin’; anlayış, kavrayış, bilinç, dimağ, bellek, hafıza gibi anlamlarının yanında yaşantıları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü anlamına da gelmektedir.”[9]

“’Akıl(akletme)’ ve ‘zihin’ ya da ‘anlama yetisi’ genel olarak insanın tinsel iki özelliği olarak kabul edilmektedir. Çoğunlukla aynı anlamda kullanılan bu ifadeler, aslında birbirinden farklı fonksiyonlara sahiptirler; bunlardan akıl (akletmek), ‘insanın en yüksek tinsel gücü’ olarak görülürken, zihin ise, onun mantıksal düşünmesini ya da objeleri tam/bilinçli olarak idrak etmeğe yarayan bağlantıları-ilişkileri kuran bir meleke/yetisi olarak karşımıza çıkmaktadır.”[10] Zihin ile akletmenin birbirinden farklı iki ayrı sürece işaret ettiğine dair Kant’a ait bu tespitten çok daha öncesinde Nazzam ve Kadı Abdulcebbar gibi İslam kelamcıları benzeri görüşleri öne sürmüşlerdir. Meselenin detayları önemli olmakla birlikte, biz ana konumuzdan uzaklaşmamak için sadece “zihin” ve “zihinsel süreç”ten ne anlamamız gerektiğinden kısaca bahsedeceğiz.[11]

“Akletme” ile “zihin” ya da “zihinsel faaliyet”in birbiri ile karıştırılması, akletmeye karşı olumsuz yaklaşımların ortaya çıkmasının geri planında yatan önemli sebeplerdendir. “Akletmek”, zihinsel faaliyetin zirvesi veya Kant’ın ifadesiyle “insanın en yüksek tinsel gücü”dür. Zihin veya zihinsel faaliyet ise duyu organları vasıtasıyla elde edilen algıların insanın iç alemine aktarılması (algı) ve, ya bir tasavvur haline dönüşmesi ya da zihinde var olan tasavvurlarla yeni algının karşılaştırılması (tasavvur) suretiyle bir denkliğin kurulması (anlama), böylece bir bilginin üretilmesi veya var olan bilgiden yeni bir bilgiye gidilmesi (bilme) ve bunun zihinde depolanmasıdır (hafıza).

Görüldüğü gibi “zihin” veya “zihinsel faaliyet” dediğimiz de mutlaka bilmemiz gereken hususlar; algı, tasavvur, anlama, bilme ve hafıza kelimeleridir. Algı; duyu organlarımız aracılığıyla nesnelerden elde ettiğimiz verilerin seçilmesi suretiyle zihne aktarılmasıdır. Duyu organlarımıza gelen her veri algıya dönüşmeyebilir. Tasavvur; algıladığımız şeylerin zihindeki karşılıklarıdır. Eğer algıladığımız şeyle ilk defa karşılaşıyorsak bu, tasavvurun oluşma aşamasıdır. Eğer tasavvur belleğimizde zaten mevcutsa var olan tasavvurla dışarıdan gelen algıları karşılaştırırız ve bir denklik kurarız. İşte bu da “anlama” olarak isimlendirilebilir. “Tasavvur” kelimesinin dildeki karşılığı “terim”dir. Bizler zihnimizdeki “tasavvurlar” ve dildeki “terimler” aracılığıyla düşünürüz. Bunlar arasındaki ilişkileri kurarız. Düşünerek sebep-sonuç, öncelik-sonralık, eser-müessir, amaçlılık, özdeşlik, çelişmezlik vs. gibi ilişkileri oluştururuz veya bu tür düşünce ilkelerinden yararlanarak sonuçlar çıkartırız. Çıkarttığımız bu sonuçlar ürettiğimiz veya edindiğimiz bilgilerdir. Böylece kavramış ve bilmiş oluruz. Bunun sonucunda üreyen bilgiler, edindiğimiz tasavvurlar ve bunların dildeki karşılığı olan terimler belleğimizde depolanır. Bu da zihnin en önemli özelliklerinden olan “hafıza” özelliğine karşılık gelir.

Öz olarak “zihin”; “anlama”, “bilme” ve “bellek” kuvvetidir. Zihinsel faaliyetin hızı zekanın derecesini gösterir. Eğer zihinsel süreç çok hızlı gerçekleşiyorsa bu durum “üstün zeka”ya, inanılmaz bir hıza karşılık geliyorsa “deha”ya işaret eder. “Akletmek”, zihinsel faaliyeti de içeren ama onu aşan, insanın en yüksek tinsel gücü ya da daha ötede bir faaliyeti olduğundan, her “üstün zekalı” veya her “dahi” aynı zamanda insanların en akıllıları demek değildir. Yani “dahi olmak” akıllı olmak anlamına gelmez. Zihinsel süreci yavaş işleyen sıradan zekalı bir insan bir “dahi”den çok daha akıllı olabilir. Aşağıda “Akletme” konusuna tekrar geri döneceğiz. Şimdi “zihniyet” kelimesinden ne anlaşılması gerektiğini açıklayalım.

“Türkçe sözlüklerde, bir toplum ve gruptaki fertlerin alışkanlıklarıyla inançlarının tümü, zihin durumu, düşünce ve kafa diye tanımlanan ‘zihniyet’in bir takım nüanslarla ‘Bir toplum veya topluluktaki bireylerde görüş ve inanış etmenlerinin etkisiyle beliren düşünme yolu, düşünüş biçimi’ ve ‘Belirli bir görüş, inanış ve alışkanlıkların tesiriyle oluşan düşünme tarzı, kafa’ şeklinde tanımlandığı gözlemlenmektedir.” Belli davranış, tutum, yaklaşım ve inançların altında yatan temel düşünceyi bir zihniyet olarak değerlendirebiliriz.[12]

’Zihniyet’, bir toplumsal grubun örtük referans sistemidir. Buna göre, söz konusu edilen toplumsal grup, paylaşılan ortak anlayış sayesinde türdeş olacaktır. Doğal olarak referans sistemi, eşyanın ve olayların belli bir biçimde görülmesini dolayısıyla bu anlayışla uyumlu tepkiler ve davranışlar gösterilmesini öne çıkaracaktır.”[13]

Görüldüğü gibi zihniyet, zihnin çalışmasına alt yapı oluşturan ve kendisine dönülerek yargılar ve belli davranış biçimleri üretilmesini sağlayan bir tür referans sistemi olarak anlaşılmalıdır. İnsanın bakış açısını belirleyen, yargılarına kaynaklık eden ve davranışlarında itici rol oynayan zihniyet, ait olunan toplum tarafından ya öncekilerden devralınarak veya gelişmelere ve koşullara göre genel kabule bağlı olarak yeniden üretilmesi suretiyle oluşturulur. Bir toplumun bireyleri, doğduklarında bir referans sistemi olması itibariyle baskın bir zihniyeti hazır olarak bulurlar. Çok azı dışında çoğunluk bu zihniyeti sessizce onaylar, kabullenir ve artık sonraki her türlü zihinsel faaliyetinde ve davranışında buradan yaptığı referanslarla kendine yol çizer, toplumsal ilişkilerine biçim verir.

Dikkat edilirse burada bireyin düşünce ve davranışlarında doğruluk ve yanlışlık için ölçü olan, kabullendiği zihniyetin doneleridir. Bunlar kendilerini söz ve deyimler halinde ya da telkin yoluyla ifade eder. Zihniyetin doneleri çoğu zaman ezbere tekrarlanan kaide ve kuralların toplamından ibarettir.[14]

Zihniyet insanın iç dünyasına yerleşen ve düşünce ve davranışlarda çoğunlukla farkında olunmayacak bir biçimde kendisini refere eden bazı ön kabullerin toplamı olarak da ifade edilebilir. İnsan düşünürken bu ön yargılar, insanın iç dünyasında, arkalarda bir yerde düşünceyi biçimlendirecek bazı veriler halinde kişinin zihninde uçuşur. Bu verileri insan her seferinde tekrar tekrar hatırlayıp bunları doğru mu, yanlış mı diye değerlendirmeye tabi tutmaz. Bunların o andaki düşünceye etkisi genellikle bilinç dışıdır. Kişi düşünürken sadece davranış ve yargısının üzerinde yoğunlaşır. Karar verme mekanizmasını etkileyen bilinç dışı olarak çalışan zihinsel faaliyetleri ve bu yolla gelen ön kabulüne mazhar ön yargıları düşünmez ve değerlendirmeye tabi tutmaz. Böylece yargılar önceki yargıların paralelinde yeniden üretilir ve davranışlar biçimlenir. Aynı zihniyete mensup kişilerin davranışları da birbirine benzer şekilde tezahür eder.

Zihniyetin akletmekle ilişkisine ve birbirlerinden farkının ne olduğuna geldiğimizde, akletmek; insan varlığının derinliklerinde yatan ve varlığın özüyle uyumlu, değişmez hakikatleri seçebilme yeteneğini harekete geçirmek suretiyle yargılarda bulunmak ve davranışları bu yolla biçimlendirmektir. İnsanın iç dünyasının derinliklerinde bir yerlere Allah, doğru ile yanlışı ayırt etme yetisini yazmış ve yerleştirmiştir. Akleden insan, iç dünyasının derinliklerindeki bu ayırt etme yeteneğinin farkında olan, bunları kullanma iradesini gösteren ve karşılaştığı her durumda bu yeteneğini harekete geçirerek önündeki meseleleri çözüme bağlayan insandır. Oysa zihniyetin zindanlarından çıkamayan ve zihniyet tarafından oluşturulmuş ön yargıları kendisine referans alarak düşünen birisi, meseleleri iç dünyasındaki değişmez doğrulama mekanizmalarıyla bağlayamadığı için akledemeyen veya akletmeyen bir insandır.

Meseleyi bilgisayar örneği üzerinden izah etmeye çalışalım: Bilindiği üzere bilgisayarın bir BİOS’u, bir belleği, bir işletim sistemi ve bunların üzerinde çalışan programları vardır. Çok küçük bir kapasiteye sahip olan BİOS bilgisayarın en temel bilgilerini barındıran bir yongadır. BİOS’u, insan fıtratına Allah tarafından yazılmış olan değişmez doğrulama özelliğine ve bunlar aracılığıyla doğru ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü ayırt etme yeteneğine (fıtri akıl) benzetebiliriz. Dolayısıyla BIOS’u olmayan bilgisayar, bilgisayar olma özelliğini kazanamayacağı gibi, fıtri akla sahip olmayanlar da -çocuklar ve deliler gibi- teklife muhatap olup sorumlu birer insan kabul edilemezler.  Bilgisayar’ın belleğini insan hafızasına, işletim sistemini beynin de içinde yer aldığı sinir sistemine, ön yüzde çalışan ve kullanıcının faydasına sonuçlar üreten programları da, hakkında karar vermek zorunda olduğumuz meseleleri çözmek için düşünmemize benzetebiliriz. Nasıl, bir bilgisayarda bir programı çalıştırıp bir hesap yaparken, arka planda çalışan programların ve söz konusu programın kodlama sisteminin farkında olmazsak; aynı şekilde düşünürken, iç dünyamızdaki hareketin ve bilinç dışı zihnimize üşüşen ön verilerin farkında olmayız, bunları tahlil etmeyiz ve bunları kullanarak bir karar veriveririz. Oysa çalışan programların veya onların arkasında çalışan art programların ve sonucu üreten kodlama sisteminin içinde bir hatanın olması mümkündür ve bu BİOS’la uyumlu değildir. Oysa biz bunu ancak bilgisayar iflas edip çalışmadığında fark ederiz.

Aynı şekilde insan, zihniyet şeklinde zihnimizi işgal etmiş olan ve BİOS’umuz yani fıtratımızdaki doğrulama sistemiyle uyum sağlamayan ön yargıları akletmediği sürece fark etmez ve kati hakikatler gibi bunlara sarılır ve bunlara göre kararlar verir. İşte Kur’an’ın bizden istediği akletmek eylemi, zihniyetimizden kaynaklanan tüm ön yargıları yıkarak iç dünyamızın derinliklerinde bir yere yerleştirilmiş olan doğru ve yanlışı belirleme merkezince onaylanan hakikatlere dönme eylemidir. Aynı cümleyi bilgisayar örneği üzerinden kurarsak akletmek; BIOS’la uyumlu olmayan programları işleterek yanlış sonuçlar üreten programların hatalı programlar olduğunun bilincine erip, bunları silerek, BIOS’a uygun programları yeniden üretme eylemidir.

Bu nedenle Kur’an, insanı bir taraftan akletmeye çağırırken diğer taraftan zihniyetlerin refere ettiği ön yargı ve yanlış bilgileri yıkmaya, asılsız ve temelsizliklerini ortaya koymaya dönük deliller sunar. Bu çağrıya katılan insan akletmiş olurken, katılmayan ise sefih ve hevasının esiri olmuş olur. Akletmeyen de en az akleden kadar zihinsel faaliyetlerde bulunduğu halde bu eylem Kur’an tarafından asla akletmek olarak isimlendirilmez.

Burada yanlış değerlendirmelere yol açmamak için bir hususu aydınlığa kavuşturmamız gerekmektedir; zihniyetlere eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmak akletmenin en önemli koşullarından birisidir. Ancak bu, tüm zihniyetlerin kötü olduğu veya zihniyetler tarafından insan zihnine yerleştirilen ön verilerin tümünün kötü olduğu anlamına gelmez. Çünkü bilgi sürekli üretilen bir şeydir. Sadece insan fıtratında mevcut kendiliğinden var olan değişmez hakikatleri kullanarak sürekli değişen koşullara çözüm üretmek mümkün değildir. Önemli olan ürettiğimiz bilginin bu değişmez temel onaylama merkeziyle bağlantısının koparılmaması ve onunla çelişmemesidir. Bu şart sağlandığında üretilen bilgi, belli koşul ve durumların bir ön verisi ve referansı olabilir. Ancak belli koşullarda doğruluğu ve faydası onaylanmış ve işe yararlığı kanıtlanmış bir verinin değişen koşullarda hala bir ön veri olarak kullanılmaya devam edilmesi, zihniyetin aklın önüne geçmesi ve bir engele dönüşmesi anlamına gelecektir.

Bu nedenle değişen koşullara göre değerlendirmeye konu her verinin tekrar tahlil edilip üretilmesi, ön verilerin kendi içinde öncelik ve sonralık sırasının dikkate alınması ve bu silsile içinde en iç noktadaki onaylama merkezine kadar götürülerek bağların kurulması, akletme faaliyetinin olmazsa olmaz koşullarıdır. Akletmek de ancak böyle mümkün olacaktır.

Kur’an indiği dönemde topluma hakim olan zihniyetle hesaplaştı ve boş ve batıl temellerine esaslı darbeler indirerek insanı akletmeye çağırdı. Peşi sıra, peygamber özelinde toplumsal zihniyetin tekrar üretilmesinin ve inşa edilmesinin mücadelesinin örneğini gösterdi. Ancak sonraki süreçlerde ilk döneme ait inşa edilmiş bu zihniyet, yeni koşullara göre kendisini yeniden üretemeyince akletmenin önünde engel olan toplumsal bir zihniyete dönüştü. Arkoun’un “klasik İslami akıl”, Cabiri’nin “Arap/İslam aklı” diye isimlendirdiği husus işte bu zihniyete işaret etmektedir. Yüzyılların ağırlığı, akletmeden bu zihniyete yeni referanslar kattı. Ve bu zihniyet bugün çok büyük bir kısmıyla işlevsel olmayan ve eleştiriye tabi tutulup aklederek yeniden üretilmedikçe insanlığa hiçbir fayda sağlamayacak olan bir durumu temsil etmektedir.

Bu zihniyetin mensupları, zihniyetin yıkılacağı korkusundan “akletme”yi hiç hoş karşılamamakta ve ne zaman akledilmekten bahsedilse küçümseyici ve dudak büken bir tavırla saldırıya geçmektedir. Bizim çalışmamıza “akıl savunması” ismini vermemizin en temel gerekçesi budur. Evet, akıl savunulmaya muhtaç bir haldedir. Asıl eleştirilmesi gereken durum ise akletmek değil zihniyetlerin zindanında esir olmaktır.

“Akletmek”ten ne anlaşılmalıdır?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi “zihinsel faaliyet süreci ile akletmek süreci aynı süreçler değildir ve her zihni faaliyet akletmek değildir”.  “Akletmek”, içinde birçok zihinsel faaliyetin yer aldığı bir süreçtir. Bu sürecin zirve noktasıdır. Bu süreç ancak belli bir tarzda sonuçlanırsa ve hedefine ulaşırsa bu olgu “akletmek” olarak isimlendirilebilir. Aksi durumda, yani bu sürecin akletmekle sonuçlanmaması durumunda bir bilgi üretimi söz konusu olsa da, bir yargı ve sonuç üretilse de, üretilen netice, fıtri aklın ortaya çıkarak doğru ile yanlışın ayırt edilmesini, eldeki verilerin doğruluk ve yanlışlık olarak kritiğe tabi tutulmasını ve kişiyi kendisi için zararlı olan hususlardan korumasını ve faydalı olan şeylere yöneltmesini sağlamadığı için, zihinsel faaliyetler aktif olduğu halde, “akletmek” olarak adlandırılamaz.

Zihinsel süreç kişinin duyu organları aracılığıyla elde ettiği verilerle düşünmesi, sonuçlar ve bilgiler üretmesidir. Ancak akletme sürecinde tüm bu faaliyetlerin yanı sıra akletmeye konu olan husus sadece duyusal verilerle sınırlı değildir. Konu, somut hususlarla birlikte çok daha soyut meseleleri de içerir. Toplumsal ilişkilerden ontolojik ve varoluşsal problemlere kadar uzanır. İşin içine irade, sorumluluk, ahlak, takva, menfaat gibi hususlar da girer. Problem, teknik bir sorunun çözülmesi değil bir varoluş problemidir.  Basit bir zihinsel faaliyetin ötesinde “akleden” insan sadece düşünme mekanizmalarıyla hareket etmemekte, bir yönüyle ahlaki zorunluluklar, takva ve sorumluluklar; diğer bir yönüyle de uzak ve yakın menfaatler, hırs, ego, heva, iç ve dış baskılar, çevresel faktörler ve daha da önemlisi zihniyet yapısı kişiyi etki altında bırakmaktadır. İş, bir zihinsel problem veya bilimsel bir araştırmanın sonuçlarını değerlendirmekten ötede her türlü olumsuz etkinin karşısında irade gösterebilme meselesidir. Bu nedenle “akledebilmek” aynı zamanda ahlaklı olmayı, takvayı ve sorumluluk bilincini gerektirdiği gibi, tüm dış ve iç etkenlere karşı kesin bir irade ile kararlılık göstermeyi göze alabilmeyi de gerektirir.

Bu savımızın en temel gerekçesi, “akıl” kelimesinin Kur’an’da kullanılan anlam çerçevesidir. Çünkü Kur’an insanlara olan davetini akıl üzerinden yürütür. Muhataplarından öncelikle akletmelerini ister. İman etmenin birinci koşulunu akletmeye bağlar. Muhatap öncelikle ayetlerin kendisine sunduğu delilleri kalbinin derinliklerine, yani iç dünyasına yerleştirilmiş olan saf ve esaslı doğrulama merkeziyle karşılaştırmaya sevk edilerek doğru-yanlış, iyi-kötü, hak-batıl, güzel-çirkin ikilemlerinden birisini tercih etmekle karşı karşıya bırakılır. Akletmenin buradaki fonksiyonu, sunulan delillerin hakikatinin kalbin derinliklerinde yer tutmuş olan fıtri ön kabullerle bağlantısını kurmaktır. Sonraki fonksiyonu ise, kişiyi ayan beyan ortaya çıkarttığı hakikatin getireceği en son noktadaki fayda ve zarar açısından tercihe yönlendirmektir. İşte tam bu noktada akletmeye engel hususlar kişinin tercihini olumsuz yönde etkilemezse irade, iman etme veya kabul edip onaylama ve buna göre hayatına yön çizme yönünde ortaya çıkacaktır. Aksi halde iradi tercih, iman ve kabul yönünde değil inkar yönünde ortaya çıkacaktır. Görüldüğü gibi burada akletme, muhtelif zihinsel süreçlerin olumlu bir şekilde sonuçlanması ile kendini göstermektir. Bu zihinsel süreçlerin varlığına rağmen iradenin muhtelif nedenlerle inkar yönünde ortaya çıkması, ya kişinin bu sebeplerin baskısından kurtulamayarak akletmemesi, yani kendisi için nihai noktadaki fayda ve zararın ne olduğunu tam olarak idrak edemeyip/etmeyip meseleyi buna bağlayamaması veya daha baştan ön yargıları nedeniyle akletme sürecini bile başlatmamasından kaynaklanmaktadır.

Gramatik açıdan “akletme” kelimesi Kur’an’da özel bir dil formuna sahiptir. Akıl kelimesi Arapçada temel iki anlama işaret eder; bunlardan birincisi “bağlamak”, ikincisi ise “engellemek veya korumak”tır.[15] Bağlamak ve korumak/engellemek kelimelerinin ifade ettiği anlam, derinlemesine düşünüldüğünde her iki kelimenin aslında ortak bir yöne işaret ettiği görülmektedir. Bağlamak, zaten ya bağlananı engellemektedir/korumaktadır veya bağlananın karşısında yer alan bir şeyi engelleyip korumaktadır. Örneğin, Arap dilinde devenin bağlandığı ip veya devenin bağlanması, akıl kelimesi ile ifade edilir.

Muhasibi’nin “garizi akıl” tanımını aktarırken ifade ettiğimiz gibi akletmek, insanı insan yapan özgün bir yetenektir. Bu yetenek sayesinde insan, hakla batılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, faydalı olan ile zararlı olanı ayırt edebilir ve seçebilir.  Bu anlamda akıl bir ölçü aletidir. Temel bir insani özellik olması hasebiyle tüm reşit insanlarda eşit olarak var olan akletme yeteneği, kişinin onu kullanmayı irade etmesiyle işlevsel hale gelir ve eğer insan akletme sürecini sonuna kadar tamamlama iradesini gösterirse iyiden, güzelden, faydadan, haktan yana olan doğru yargı/hikmet ortaya çıkar ve kişi bu yargının gereği ameli (salih amel) işlemeye yönelir.

Akletme sürecinde insan, değişik şekillerde kendisine ulaşan bilgileri, düşünmenin süreçlerini gerçekleştirerek muhtelif zihinsel faaliyetlerle değerlendirmeye alır; ya yeni bilgiler üretir veya var olan bilgileri, fıtratında yazılı olan doğrulama merkeziyle karşılaştırarak yani dışarıdan aldığı veriyi iç derinliklerinde yatan hakikatlere bağlayarak doğru-yanlış, iyi-kötü, hak-batıl, güzel-çirkin yargılarında bulunur. Ardından irade ortaya çıkarak, verilen yargıya göre dış dünyadaki hareket tarzına veya nasıl bir eylem içinde olacağına karar verip bunu uygulamaya başlar.

Sıraladığımız bu süreci reşit olan her insan, kendi iç dünyasında gerçekleştirebilecek yani akledip doğruyu bulabilecek bir yetenekte yaratılmıştır.

Akletmek; gözlem, düşünme, duyular ve diğer etkenlerle gelen bilgi ve verileri alma, bunları sentez, analiz, kıyas, tümdengelim, tümevarım, tahlil ve mantık kurallarına vurma gibi yöntemlerin kullanılmasıyla değerlendiren, dış ve iç etkenlerin etkisinden sıyrılarak asli olanla irtibatını kurup bağlayarak ve nihai noktadaki faydayı gözeterek karara varmayı içerir.

Örneğin İbrahim peygamberin ayı, yıldızları ve güneşi gözlemlemesi ve ardından tüm bunların Rab ve ilah olamayacağına karar verip ortaksız Rabbin Allah olduğunu söyleyerek meseleyi Allah’a bağlaması, ardı sıra da babası ve toplumuna karşı onların alışılagelmiş davranış biçimlerinden beraat etmek suretiyle yeni bir eylem şeklini tercih etmesi, tipik bir akletme sürecidir.

Kur’an’da “akletme” kelimesi, tamamıyla olumlu formda ve fiil olarak kullanılır. Kur’an kelimeleri içinde “akletmek”, olumsuzuyla kullanılmayan istisna kelimelerden birisidir. Kur’an şeytanın vahyetmesinden[16] bahseder ve “vahiy” kelimesini bile şeytanın vahyetmesi örneğindeki gibi bazen olumsuz olarak kullanır; ama akletme kelimesini asla olumsuz formda kullanmaz. Örneğin, şeytanın veya kafirlerin akletmesinden bahsetmez. Şeytanın ve kafirlerin yaptıkları şeyleri akıllarına uydukları için yaptıklarını söylemez. Aksine, özellikle sapkın insanların akletmemelerini zemmeder, kötüler ve eleştirir. Bunun böyle olması, insanın insan olarak varlığını, varoluşunun amacına uygun olarak sürdürmesinin ve yeryüzündeki fonksiyonunu icra edip sorumluluğunu yerine getirmesinin yolunun akletmekten geçmesidir. İnsan akledecek, yolunu seçecek, soru ve sorunlarına cevaplar üretecek, bilgiyi üretecek, doğru ve yanlışı ayırt edecek, hikmete uygun hükümler verecek, yeryüzünü imar ve ıslah edecek ve böylece varoluşunu, daha doğru bir ifadeyle varoluş amacını gerçekleştirmiş olacaktır.

Allah’ın insan için yeryüzündeki planı böyledir. Bu planda akıl veya akletmek en merkezdeki özelliktir. Çünkü insanın özgür iradesinin ortaya çıkabilmesi yani insanın seçebilmesi için seçeceği şeylerin iyilik ve kötülüğünün, doğruluk ve yanlışlığının kendisi açısından ayan beyan ve net olabilmesi akledebilmesi sayesinde mümkün olacaktır. Kişiyi amellerinin sonucundan sorumlu tutabilmek de ancak akledebilme yetisinin varlığı ile mümkündür.

İnsanın Kur’an’da sürekli akletmeye, düşünmeye, çaba ve gayret göstermeye, yani yetenek ve imkanlarını seferber etmeye teşvik edilmesinden de anlıyoruz ki Allah, söz konusu özelliklerle donatarak yeryüzüne gönderdiği ve orada kendisine bir misyon biçtiği kuluna güvenmektedir. Çünkü insan bu misyonunu gerçekleştirmesi, varoluş amacına ulaşabilmesi için gerekli her türlü donanıma sahiptir ve bu özellikler onun için yeterlidir.

Tam bu noktada sorulması gereken önemli bir soru vardır: Mademki insan özellikleri itibariyle yeterli bir donanıma sahiptir ve bunlarla misyonunu tamamlayıp amacını gerçekleştirebilir, öyleyse Allah niçin peygamberler göndermiş ve vahiy indirmiştir?

Bu soru özlü bir biçimde cevaplanmadan “akletme”nin mahiyeti anlaşılamayacağından burada kısaca bu soruya cevap vermeye çalışacağız. Bu yazı dizisinin devamındaki yazılarda akıl-vahiy konusunu daha geniş olarak ele alacağız.

Akıl varken vahiy niçin indi?

Öncelikle bilmemiz gerekir ki; Allah hiç peygamber göndermeseydi ve hiç vahiy indirmeseydi, aklı ve yaratılışındaki özellikler sebebiyle insanlığın bir kısmı gene de sorumlu bir varlık olma özelliğini koruyacak ve hem Rabbini ortaksız olarak bilmek ve onaylamak konusunda, hem de yeryüzünde ıslaha dönük olumlu ve iyi işler/salih ameller yapmak konusunda mesuliyetine uygun davranışlar sergileyecekti. Nasıl, vahiy indiği halde ve vahye muhatap olmalarına rağmen insanların büyük bir kısmı varoluş amacının dışında hareket ediyor ve insanlık dışı davranışlar sergiliyorsa, vahyin hiç inmediğini farz ettiğimiz bir durumda da özlerine uygun davranışlar sergileyen bazı insanlar mevcut olacağı gibi, böyle davranmayan insanlar da var olacaktı. Çünkü imtihanın tabiatı bunu gerektirmektedir. Ama zannedilenin aksine, bu asla tüm insanların şaşkın ve yolunu bilmez bir vaziyette toptan, insanlığının dışında, tamamıyla hayvani bir kütleye dönüşecek biçimde bir davranışın içine gireceği manasına gelmeyecektir.

Farz edelim ki vahiy hiç gelmedi, böyle bir durumda insanlığın hali asla ormandaki hayvan topluluklarının oluşturduğu vahşi ve bilgisizliğin doruk noktaya çıktığı gayri medeni bir şekilde olmayacak, insanlık tarihsel gelişiminde belli bir düzey tutturacaktı. Çünkü insanlık, diğer varlıklardan farkı olan “akletme” yeteneği nedeniyle gelişme göstermekte ve esasen “akletme” ile birlikte bir dizi özelliği nedeniyle teklife muhatap olmakta veya sorumluluk sahibi olmaktadır.

Vahyin inişi, ne bu sorumlulukların startını veren noktadır, ne de insana vahyin inişiyle fıtratında var olan özellikler ilk defa yüklenmektedir. Bu nedenle vahyin inişini sorumluluğun gerekçesi kılmak, meseleye özünden yaklaşmak değildir. Çünkü işin özü insanlığın varlığı, özellikleri, fonksiyon ve amaçları ile ilgilidir.

Bizler vahiy indiği için sorumlu birer varlık haline dönüşmedik. Sorumluluğumuz varlığımızla alakalı bir meseledir. Vahyin inmesi veya inmemesiyle değil. Vahyin yaptığı husus, inerek bizi sorumlu varlıklar haline dönüştürmek değil, fıtratımızda ve varlığımızda zaten var olan sorumluluk duygusunu bize hatırlatmaktır. Allah vahyi, dişi aslan yavrularıyla ilgileniyor, kendisinden ilgiyi kesti diye kendi yavrularını parçalayan erkek aslana değil, çocuklarını diri diri toprağa gömen insana indirdi. Neden? Çünkü aslanın varlığı, yavrularını parçalamamayı gerektiren bir sorumluluk duygusunu içermediği halde, insanın varlığı çocuklarını diri diri toprağa gömmemeyi gerektiren bir sorumluluğu içermektedir.

Vahyin inmesiyle yerine getirdiği fonksiyon, akletmesi ve fıtratında var olan özellikleri kullanarak varoluş amacını gerçekleştirmesi gereken insana, aklederek ve kendi cehti ile ürettiği, farkına vardığı akla uygun değerlere bir alternatif üretmek değildir. Bu değerler zaten vardır. Vahyin inişiyle bunlar yeniden üretilmiş olmaz.

Vahiy akla rağmen ve aklın değerini düşürmek için inmiş değildir. Ne akıl vahyin rakibidir, ne de vahiy aklı ortadan kaldırmak için inmemiştir. İslam düşünce tarihinin en büyük talihsizliklerinden birisi, akılla vahyi karşı karşıya getiren ve sanki aklı vahyin, vahyi de aklın rakibiymiş gibi gösteren tartışmalardır.

Oysa vahiy tam da akla yani akletmenin icra merkezi olan kalbe inmiştir. “O alemlerin Rabbinin bir indirişidir. Onu Ruhul Emin uyaranlardan olasın diye senin kalbine indirdi.”[17] Vahiy baştan sona insan aklına bir hitaptır, fıtrata uygun insani fonksiyonların icra edilmesini sağlamak için bir uyarıdır. Doğru davranışların, zaten insanın özü itibariyle onayladığı hakikatlerin bir hatırlatmasıdır. Bu nedenle vahiy zikir olarak da isimlendirilir.

Vahiy bu hatırlatma işini insan tarafından zaten yapılması gereken fonksiyonları hızlandırmak suretiyle yerine getirir. Bu fonksiyonların merkezinde akletmek vardır. Bu nedenle vahiy akletmeye çağırır. Yaptığı şey akla sınırlama getirmek değildir. Aklın önünü olabildiğince açmak, onu özgürleştirmek ve daha iyi işlemesini sağlamaktır. Bunun için ona gözünün önünde var olan örnekleri birer birer sıralar, afaktan ve enfüsten deliller getirir. Bunları derinliklerde yani fıtratta var olan doğrulama merkeziyle bağ kurdurup burayı canlandırmak suretiyle akletmeyi sağlayarak ve hızlandırarak yapar. Üzeri örtülmüş ve susmuş olan iç dünyayı uyandırmaya çalışır. İnsanın kendisinden, nazar ettiği tüm dış dünyadan, alışageldiği için artık normal ve olmazsa olmaz kabul ettiği ahenkli işleyişten, geçmiş topluluklardan apaçık örnekler vererek, bunlarla düşünmeye teşvik eder. Ve verdiği her delilin ardından sorar; “Hala akletmeyecek misiniz?”[18]

Olay sadece imana konu olan meseleleri hatırlatmakla sınırlı değildir. Toplumsal konularda da, doğru bir davranış ve ilişki biçiminin ve adaletin ortaya çıkması, sağlıklı ilişki temeli üzerinden yürüyen bir toplumsal yapının ortaya çıkması için, akletmeden verilen hükümlerin hükmünü batıl kılacak gerekli delilleri insana sunar, bazen de doğru hüküm vermenin örneklendirmesini yapmak için hükümler indirir. Bunları açıkladığında da hemen ardından da şunu söyler; “Bunlar Rabbinizin tavsiyesidir. Umulur ki akledersiniz.”[19]

Akletmek, doğru yargılarda bulunmak için yapılan bir eylem olduğuna göre, zaten açık olan hükümler Rabbimiz tarafından ayetlerde sıralandıktan sonra, bunların insanın “akletme”si umularak açıklandığının söylenmesi, bizi önemli bir noktaya getirmektedir: Akletmek ve aklederek toplumsal veya bireysel yargılar üretmek insanca bir davranıştır ve esas önemli olan, varılan yargıların varlığın özüne aykırı yargılar olmamasıdır. Bunu, yani yargıların doğru ve yanlışlığını ortaya koyabilmek ve doğru yargıları üretebilmek ise insanın akletmesi ve söz konusu yargıların varlığın özüyle uygunluğunu ortaya çıkarabilmesiyle mümkündür. Allah bazı hükümleri Kur’an’da beyan ederek, insan aklının doğru yargılar üretmesinin örnekliğini göstermekte ve aklın önünü açmaktadır. Hükümleri Kur’an’da verilen hükümlerle sınırlamak ve aklın yeni yargılar üretmesini engellemek gibi bir amaç olsaydı, Allah ayetlerin arkasından insanın akletmesinin umulduğu yönünde esaslı vurgular yapmazdı. Yani Allah Kur’an’da hükümler koyarken bile, bu örneklerle insanın akletmesini ummuştur. “Umulur ki akledersiniz” ifadesi bunu anlatmaktadır.

Kısacası vahiy akla bir rakip olsun diye inmemiş, aklını kullanmayan insanı akletmeye teşvik etmek, düşünmesini sağlamak, akletmesi ve öğüt alması için ona deliller sunmak, daha da önemlisi akletmeyi engelleyici ve onu örten her türlü etkeni ortadan kaldırıp aklı özgürleştirmek için inmiştir. Vahiy aklı özgürleştirmeyi, onun üstünü kapatan, çalışmasını ve işlevsel hale gelmesini engelleyen tüm etkenlerle hesaplaşarak yapar. Bunların her biri ortadan kalktığında insan, aklıyla doğru yargılarda bulunur ve en temelli mesele olan iman konusunda inkar yerine tasdik etmeyi seçerek,  doğru işler/salih ameller işlemeye koyulur.

Bu noktada vahiy akla sunulan delillerden/ayetlerden ibarettir. Ve aynı ayetler insan nazarına her taraftan sunulmaktadır. Önemli olan, insanın bu ayetleri/delilleri görmeyi bilmesi ve aklederek değerlendirmeye almasıdır. Vahyin sunduğu delillerin/ayetlerin bu delillerden farkı; Allah’tan gelen deliller olması hasebiyle kesin sonuca daha kolay ve hızlı bir şekilde ulaştırmasıdır. Ancak bilmek gerekmektedir ki, akla sunulan vahiy bile, bu vahyin Allah’tan gelip gelmediğinin kabulü veya inkarı açısından aklın değerlendirmesine muhtaçtır. İnsan vahyin kendisine sunduğu delillerden ikna olur ve sonra da bunun Allah’tan gelen bir vahiy olduğunu kabul eder. Bu nedenle Kur’an hiçbir hakikati insan aklını yok sayarak öne sürmez.

İslam düşünce tarihinin en büyük talihsizliklerinden birisinin, vahiyle aklı karşı karşıya getiren ve adeta birbirlerinin rakibi olarak gören anlayışların yerleşmesine sebep olan akıl-vahiy tartışmalarının yapılması olduğunu söylemiştik. İnsanla kendi nefsi, insanla yaratıcısı, insanla evren, insanla toplum arasında kurulacak doğru ilişkilerin temelinin kurulmasını vahyin inişine bağlayan ve bu ilişkinin hakikatini, yaratılmış evrenle sınırlı olan insan aklı aydınlatamaz diyerek ne aklın ne de vahyin fonksiyonlarını tam olarak takdir edemeyen yaklaşım biçimleri, akılla vahiy arasında kesin hatlı çizgiler çizmekte ve akılla vahyi ayrı kategoriler olarak görmektedir.

Bu yanlışlık, vahyin adeta insana sınır çizmek, onu kendine hapsetmek, aklı dizginlemek için geldiği gibi bir izlenimi beraberinde getirmektedir. “Öncelikle Kur’an’ı en ince detayına kadar kavrayıp hem bir inanç hem de bir hüküm kaynağı haline getirdikten sonra buna göre akletmek” gibi bir sınırlama ve kategori oluşturma, vahyin çağırdığının aksine bizi “önce sorgusuz iman etmek, sonra da akletmek” gibi hristiyanvari bir noktaya sürüklemektedir. Oysa Kur’an önce akletmeye çağırır ve en temelli imani konularda bile akla hitap eder. Çünkü akletmenin iman etmekten başka gidebileceği bir nokta yoktur. Yani imanın şartlarını saymak istersek, birinci şart Allah’a iman etmek değil, önce akletmek sonra da Allah’a iman etmektir.

“Vahyin bilgisine bağlı kalmayan akıl, akletme fonksiyonlarını yitirir” tarzındaki bir tespit, kendi içinde tuzak yanılgıları barındıran bir önermedir. Akleden bir insanın veya akıl sahibi olan ve bunu kullanma niyetindeki bir insanın bu faaliyetiyle ulaştığı neticelerin vahiyle derin bir çelişki içinde olacağı gibi bir algıyı üreten bu tarz fikirler, vahyin ancak akledebilen insanlara tesir edebileceğini ihmal etmektedir. Oysa vahiy insan aklına bir sunumdur. Vahyin yaptığı şey belirttiğimiz gibi, aklı faaliyete geçirmeye çalışmaktır. Aklı hep vahiyden koptuğunda, yaramaz bir çocuk gibi olmadık işlere imza atacak bir şey olarak görenler, sürekli aklı vahyin kuyruğuna bağlama çabası içerisindedirler.

Vahiy-akıl ikileminde öylesine bir izlenim ortaya çıkmaktadır ki, sanki vahyin indiği süreçte akıl devre dışıdır ve orada akıl susmakta vahiy konuşmaktadır. Oysa vahyin indiği dönemlerdeki kadar, -sonucu ne olursa olsun- insanların akla ve sağduyuya yöneltildikleri hiçbir dönem olmamıştır.

Akla rağmen vahiy niçin gönderildi sorusunun cevabını birazda Rabbimizin insanın yeryüzündeki fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için ihtiyaç duyacağı her türlü donanımla donatmasında aramak gerekmektedir. Rabbimiz insanı, imtihanını gerçekleştirebilmesi için her türlü ihtiyacını karşılayacak imkanları önüne sermiştir. Yeryüzünü onun hizmetine sunmuş, kendisine akıl, kudret ve yetenekler bahşetmiştir. İnsanda var olan akıl ve fıtri yetenekler asgari ölçüde yeryüzündeki fonksiyonlarını icra etmesi için yeterli olmasına rağmen, üstüne rahmetinin bir işareti olarak vahyini de indirmiştir. Bu, insanın amacını gerçekleştirmesi için Allah’ın gerekli her şeyi eksiksizce verdiğinin bir göstergesidir.  Akıl gibi aydınlatıcı bir nura sahip olan insanoğlu, vahye de muhatap olarak önemli bir imkana daha kavuşmuştur. Bu adeta nur üstüne nurun yağması gibidir.

Buradaki anahtar kelime “Rahmetullah” kelimesidir. Bir açıdan baktığımızda Allah öylesine büyük bir rahmetin sahibidir ki, varlıklarına rahmet yağdırmanın arkasını asla kesmemektedir. “Size akıl verdim, onunla yetinin”, deyip geri çekilmemektedir. Başka bir açıdan ise “tevhit”, “kesret” ve “sorumluluk” kelimeleri niçin bunun böyle olduğuna ilişkin ciddi açılımlara kapı aralamaktadır. “Allah’ta aslolan tevhit iken, alemde aslolan kesrettir.”[20] Yani çokluktur. Ama bu çokluk anarşiyi getiren bir çokluk değil, sürekli etkileşim ve iletişim ile mükemmel bir harmoniyi meydana getirmesi gereken bir çokluktur. Buradaki anahtar kelime de, kesret halindeki varlıkların her bir bireyinin var olma hakkını kendisine veren adil davranışı esas alan “sorumluluk” kelimesidir. Her bir varlık birer özne olarak diğer varlığın var oluş hakkına riayet edecek bir sorumluluk anlayışıyla hareket etmelidir.

Bu anlamda varlıklar içinde “mutlak varlık” olan Rabbimiz Allah’ın sorumluluğu, sadece onları yaratarak geri çekilmek değil, kevniyatta sürekli bir iş üzerinde olması gibi, insanlığın var oluş sürecinde de onlara yol göstermek, onların sorunlarına bigane kalmamak, etkileşim halindeki diğer varlıklara karşı üzerine düşeni yapmaktır.[21] Yani Allah, kainatı yaratıp, insanı yeryüzüne gönderdikten sonra, Yunan tanrıları gibi tatile çıkmamıştır. Tarihe ve kevniyattaki oluşa karşı müdahale ederek sorumluluğunu devam ettirmektedir.

Allah’ın diğer varlıklarla açılan bir penceresinin olmadığını ileri sürerek, gök katına hapsetmek O’na yapılmış en büyük saygısızlıktır. Tanrı’nın var olma hakkını yok saymaya kalkışmaktır. Vahyin neden gerekli olduğunun cevabı burada saklıdır. Vahiy, Allah’ın insan aklını yok saydığının, akla rağmen gönderildiğinin veya aklın kötü etkilerini ortadan kaldırmak için indirildiğinin değil, Allah’ın yeryüzünün sorunlarına ve insanlığın çektiği acılara bigane kalmadığının göstergesidir. Adeta insanlıkla birlikte yürümektir. Allah, vahyi indirerek düşünen, akleden, özgürlük sahibi bir varlık türü olarak insanoğlunu uyanışa çağırmakta ve onu uyarmaktadır.[22] Kısacası Rabbimiz, vahyi indirerek varlığın varoluş sürecine Tanrı olarak katılmaktadır. Ancak bunu, aklı ezerek ve susturarak değil, onu işlevselleştirerek yapmaktadır. Çünkü çağrının özü, İnsanlık tarafından hiç bilinmeyen şeylerin inen vahiyle yeniden üretilmesi değil, çeşitli sebeplerle örtülmüş hakikatlerin üzerindeki örtüleri kaldırmaktır.

Görüldüğü gibi vahyin iniş gerekçelerinin hiç birinde vahyi aklın alternatifi kılmak, insanı aklın güya kötü tesirlerinden uzaklaştırmak, akılla vahyin arasını ayırmak yoktur.

Aklı değersizleştirme çabasına girerek, “akıl yeterli olsaydı vahiy indirilmezdi” türünden temelsiz önermeler öne sürenler, vahyin inmesini aklın fonksiyonlarına indirgemek gibi ciddi bir yanılgının içine düşmektedirler. Oysa buraya kadar sıraladığımız ve aşağıda da vereceğimiz gerekçeler üzerine dikkatle düşünülürse bunların hiç birisinin “aklın yetersizliği” gibi bir sebebe dayanmadığı açıkça görülecektir. Üstelik aslı safsata olan bu tarz önermeler kurarak vahyin inmesinin de gereksiz olduğunu, vahiy tarafından emredilen şeylerin lüzumsuzluğunu ispat eden(!) önermeler kurmak mümkündür.

Örneğin şöyle bir önermede bulunalım: “Vahiy insanları hidayete çağırmak için inmiştir.” İkinci önermemiz de şu olsun: “Vahye muhatap olan pek çok insan hidayete ermemiştir.” Bu iki önermeden de şöyle bir yargıya varalım: “Öyleyse vahiy insanları hidayete erdirme konusunda yetersizdir(!), yani vahiy yetersizdir.(!)” Mantık kurallarına göre iki öncül cümleden çıkartılan üçüncü yargı cümlesi doğru bir cümledir. Ancak, bu mantıksal dizgede atlanan ve yargıyı safsataya dönüştüren asıl husus, insanların hidayete ermesi için birçok farklı fonksiyonun rol oynaması ve mantıksal dizgede bunlara hiç yer verilmemesidir. İşte yukarıdaki “akıl yeterli olsaydı vahiy indirilmezdi” yargısı da aslında ne aklın fonksiyonunu, ne de vahyin indiriliş amaçlarını hiç dikkate almadan, hatta hem vahyin hem de aklın Kur’an tarafından kullanılışına bile saygı gösterilmeden, eksik ve yanlış öncüllerle oluşturulmuş ve söylene söylene galat-ı meşhur haline gelmiş bir safsatadır.

Vahyin iniş amaçlarından bir tanesini ve bu inişin başlangıcındaki insanlığın içinde bulunduğu koşulları aşağıdaki ayet ortaya koymaktadır:

“İnsanlar tek bir ümmetti. (Sonra ayrılığa düştüler) Allah (da), müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar(vahiy) indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan ‘azgınlık ve kıskançlıkları’ yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.”[23]

Ayette insanların tek bir ümmet oldukları dönemle kastedilen, aralarında ihtilafların ortaya çıkmadığı ilk dönemler olmalıdır. Muhtelif sebeplerle ihtilaf etmeleri ve bu ihtilafların insanlar için zarar oluşturacak şekilde problemlere yol açması ilahi rahmetin harekete geçmesine, yani kitaplarla birlikte peygamberlerin gönderilmesine yol açmıştır. Ancak bu da yeterli olmamış apaçık ayetler karşısında bile “aralarındaki azgınlık ve kıskançlık” nedeniyle anlaşmazlıklarını sürdürmüşlerdir. Oysa kitap zaten tam da bu anlaşmazlıklara son vermek için inmişti. Görüldüğü gibi ayette, vahyin gönderilmesine aklın kullanılmasının oluşturduğu zararlar gibi bir gerekçe değil, insanların ihtilaf etmeleri ve sonrasında da azgınlıkları nedeniyle anlaşmazlıklarını sürdürmeleri sebep olarak gösterilmiştir. İhtilaf durumunda iki taraf vardır ve genellikle bir taraf haklı olmaya diğeri ise haksız olmaya daha yakındır. Haklı olanlar akledenler, haksız olanlarsa akletmeyenlerdir. Demek ki vahyin asıl amacı, haksız olanların haksızlıklarını açığa çıkarmak, haklı olanlara da destek vermektir. Burada açık bir biçimde vahiy ile aklını kullananlar arasında bir paralellik ve birliktelik göze çarpmaktadır. Vahiy akledenlerin yanında, aklını kullanmayanların karşısındadır. Öyleyse vahyin akla rağmen ve ona ket vurmak, onu sınırlamak için indiğini iddia etmek ayetin kendisiyle de çelişen ve vahyin iniş amaçlarını kavramaktan aciz akılsızca bir yaklaşım tarzıdır.

Vahyin iniş amaçları arasında saymamız gereken diğer önemli bir konu da, Rabbimizin vahyi indirerek insanların hesaba çekilecekleri günde “kendilerinin açıktan uyarılmadıkları” gibi bir mazereti öne sürmelerinin önüne geçilmesidir.

“Eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, bütün toplumların en doğruları olacaklarına dair olanca güçleriyle Allah’a yemin ettiler.”[24]

“Yaptıklarından dolayı, başlarına bir felaket geldiğinde: ‘Rabbimiz, keşke bize bir resul gönderseydin de, senin ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık’ demesinler diye (seni gönderdik)”[25]

“Bütün resulleri, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik ki, resullerden sonra insanların Allah’a karşı bir hüccetleri kalmasın. Allah Azizdir, Hakimdir.”[26]

Ayetlerde ifade edildiği gibi Rabbimizin vahiy göndermedeki amaçlarından bir tanesi de hesap esnasında ortaya çıkabilecek tüm mazeretlerin bertaraf edilmesidir.

Vahyin indirilmesinin diğer önemli amaçlarından bir tanesi ise, insanın yaratılmış bir varlık olarak sınırlılığı nedeniyle, bilgisine ulaşamayacağı bazı hususların bu yolla bildirilmesi olduğunu söyleyebiliriz. “Kainatın yaratılış prosesi, Dünya’mızın ve ilk insanın var edilmesi, varoluşun hikmet ve gayesi, varlıkların ve insanların akıbeti, ölüm ötesi gerçekler… Bütün bunlar, yaşamakta olan insan için tecrübe ve müşahedesi imkansız olan konulardır. Ve işte bütün bunlar yaratıcımızın ilminde olan (gaybi) gerçeklerdir ve ancak O’nun, peygamberlerine -vahiy yoluyla- bildirdikleri kadarını bilebiliriz.”[27] Hikmet Zeyveli’den yaptığımız bu alıntıda, “varoluşun hikmet ve gayesini” anlama noktasının vahiy olmadan akıl tarafından anlaşılmayacağı iddiasına bir muhalefet şerhi koymak şartıyla, özellikle kainatın ve insanın ilk defa yaratılması, varlıkların ve insanoğlunun akıbeti, ölüm sonrası gerçekler, ilaveten cennet ve cehennemin nasıl olduğu hakkında verilen bilgiler gibi hususların insanın tecrübe ve müşahede yoluyla elde edemeyeceği gaybi bilgiler olduğu hususuna katılıyoruz. Böylelikle Rabbimiz bizi gerekli tüm bilgilerle donatarak emanet teklifine muhatap kılmıştır. Böylece eksiksiz ve geçerli hiçbir mazeretin söz konusu olamayacağı bir imtihan süreci yaşanacaktır.

Tüm bu sıraladığımız sebeplerin yanı sıra akıl bağlamında vahyin gönderilişinin en temel sebebi, aklın uyarılarak harekete geçirilmesi ve akletmenin önündeki engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Vahiy indiği her toplumda baskın zihniyetle hesaplaşır ve aklın üstüne bir perde çekmeye çalışan bu zihniyetleri alabildiğince eleştirerek, kişi ile aklı arasına giren bu engelleri kaldırıp akletmeye davet eder. Vahyin bunu nasıl yaptığını daha iyi anlayabilmek için akletmenin önündeki engellerin neler olduğunu sıralamamız gerekiyor ki böylece Kur’an’ın bu engelleri ortadan kaldırma yöntemi ortaya çıkabilsin.

Akletmenin önündeki engellerin konumlandığı merkez kalptir. Akletmek de Kur’an’ın ifadesiyle kalple mümkün olmaktadır. Bu nedenle “aklın önündeki engeller ve zihniyetin akletmeye olumsuz etkisi” meselesini izah etmeye geçmeden kalp kavramının ne anlama geldiğini ve akletmedeki fonksiyonunun ne olduğunu izah etmemiz gerekmektedir.

(Devam edecek)

NOT: Bir sonraki yazı başlığı: “Çoklu Etkilerin Mücadele Sahası: KALP”

 

 

[1]  Muhammed Abid el-Cabiri Arap-İslam Aklının Oluşumu sf:7

[2]  Muhammed Abid el-Cabiri age. Sf:18

[3]  Ramazan Altıntaş, age, s:151

[4]  Dolayısıyla bir cevher olmayan…

[5]  Hatice Cerrahoğlu, Kur’an’da Akıl ve Kalp, s:26

[6]  Ramazan Altıntaş, age, s:133

[7]  Muhammed Arkoun, İslami Akıl Kavramı, Söz ve Adalet dergisi sayı 6-7 s:38

[8]  Beyan, İrfan, Burhan ve siyasal akıl

[9]  Mehmet Yolcu, Kur’an’ın Zihniyeti Değiştirmesi, s:41

[10] Özcan Taşcı ,“Kant’ın vernunft (akıl) ve verstand (zihin) arasında yaptığı ayrımın kelamdaki izlerine dair bir araştırma”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi VI (2006), Sayı: 1

[11] Daha fazla bilgi edinmek isteyenler Özcan Taşçı’nın “Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi VI (2006), Sayı:1”de yayınlanan ilgili yazısına müracaat edebilirler.

[12] Mehmet Yolcu, age, s:42

[13] Mehmet yolcu, age, s:45

[14] Mehmet Yolcu, age, s:45

[15] Ragıb el-İsfehani, Müfredat, ilgili madde

[16] Enam, 6/121

[17] Şuara, 26/192-194

[18] Örn: Enam, 6/32

[19] Enam, 6/151-153

[20] İhsan Eliaçık, Adalet Devleti, s:442

[21] İhsan Eliaçık, age, s.434

[22] İhsan Eliaçık, age, s.435

[23] Bakara, 2/213

[24] Fatır, 35/42

[25] Kasas, 28/47

[26] Nisa, 4/165

[27] Hikmet Zeyveli, Akıl ve Nakil Üzerine

Check Also

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 2 “Medine İslam Devleti”: Bir Model mi, Bir Örnek mi? / Nuri YILMAZ

İmtihanı sadece, dua, zikir, ibadet gibi dini merasimlerin yerine getirilmesi olarak algılayan tasavvuf ekolünü saymazsak, ...

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 3 Nasıl Bir Devlet? / Nuri YILMAZ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının[1] ve “komünist” ideolojinin dünya siyaset arenasından çekilmesinin ardından, “kapitalist” sistemin de çatırdamaya ...

Çağdaş İslam Siyaset Düşüncesi: Üç Evrilme / İhsan ELİAÇIK

(Bu makale, R. İhsan Eliaçık tarafından kaleme alınmış olan ‘Adalet devleti’ kitabının aynı başlıklı bölümünden, ...