Akıl Savunması – 3 Çoklu Etkilerin Mücadele Sahası: Kalp / Hamdi TAYFUR

Print Friendly, PDF & Email

“Kalp” Kelimesi ve kelimenin yakın anlamlıları

“Kalp” kelimesi Arapçada “Ka-Le-Be” fiilinden mastardır. Sözlükteki temel anlamı, “Bir nesneyi bir durumdan diğerine, bir işten diğerine; ve bir yönden diğerine döndürme(k)”[1] tir. Bu anlama göre “K-L-B” fiili Kur’an’da değişik türevleriyle kullanılmıştır. Örneğin “Ve biz elbette Rabbimize çevrilip-döneceğiz”[2] denilirken “münkalibun” olarak, kafirlerin şehirlerde dönüp dolaşmasından bahseden[3] ayette “tekallabu” olarak, “Zulmetmekte olanlar, (yakında) nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”[4] ayetinde “münkalabin” ve “yünkalibune” olarak kullanılmaktadır. Bu kelimenin kelime anlamı itibariyle kullanıldığı ayetlerin numaraları dipnotta[5] verilmiştir.

Kalp kelimesinin sözlüklerde ifade edilen ikinci bir anlamı daha vardır ki o da; “bir şeyin öz ve halis olanı”[6] dır. Bu anlamda Arap dilinde ağaç dalının ortasındaki yumuşak yere, ağacın ortası anlamında “kulb-uş-şecer” denilmektedir. “Kalib” ise bir şeyin içi ve özüdür.[7]

Bu iki temel anlama göre biz “Kalp” kelimesinin 1- Bir şeyin bir halden başka bir hale dönmesi/döndürülmesi veya çevrilmesi, 2- Bir şeyin özü anlamlarına geldiğini söyleyebiliriz.

[İnsan kalbi(nin)] “çok evrilip çevrildiğinden, bir ileri bir geri hareket ettiğinden” dolayı böyle adlandırıldığı söylenmiştir.[8]

Her ne kadar kalbe, bir ileri bir geri hareket ettiği, vücuda kan pompaladığı/kan çevrimini sağladığı için “kalp” ismi verilmiş olsa da, Kur’an’da kalpten bahseden ayetlerin hemen hemen tamamında maddi kalpten, yani göğüs boşluğumuzda yer alan organımızdan bahsedilmez. Kelime mecazen kullanılır ve kastedilen çoğunlukla insanın içi/özüdür ve insanın içi veya manevi yönü itibariyle çeşitli etkilere maruz kalarak değişim ve dönüşümlere uğramasıdır.

Hz. Peygamber “Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; bozuk olursa bütün beden de bozulur. İşte o kalptir!”[9] şeklindeki hadisinde kalbi hem maddi kalp hem de manevi kalp anlamında kullanmış ve maddi kalbimizin vücudumuzda oynadığı fonksiyondan yola çıkarak manevi kalbimizin sağlıklı olmasının önemine dikkat çekmiştir.

Kelimenin iki temel anlamını göz önüne alarak, kalbin insanın iç dünyasındaki her türlü idrakin, düşüncenin, hissiyatın; oluşum, etkileşim ve değişiminin gerçekleştiği “manevi bir duyu merkezi” veya “manevi bir organımız” anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Kur’an’da kalp kelimesine yakın anlamlı olarak kullanılan diğer kelimeler; fuad, sadr ve nefs kelimeleridir. Fuad ve sadr kelimeleri kalp kelimesine oldukça yakın bir anlamda kullanılırken nefs kelimesi, anlamındaki bir yönüyle bu kelimeye benzer bir manada kullanılmıştır.

Kur’an’da 16 kere isim olarak geçen fuad kelimesi, “F-E-D” kökünden türeyen Arapça bir kelimedir. Lügat manası, yanıp tutuşmak ve pişmektir. Kalp sözcüğüyle eş anlamlıdır, fakat eğer “tefe’üd yani gayret duygusuyla, ya da şevkle, arzuyla heyecana gelme, tutuşup yanma” anlamı göz önünde bulunduruluyorsa, o zaman (kalp yerine) fuad sözcüğü kullanılır.[10] Fuad kelimesine “için de içi” manası verilebilir. Köz nasıl içten içe yanarsa kalbin içi yani fuad da öylece kalbin içinde yanıp tutuşan ve kalbi canlı tutan bir merkez gibidir. Bu da fuad kelimesinin kalbe göre daha fazla duyarlı, kalbin de derinliklerinde yer tutan bir iç yönümüzü ifade ettiğini gösterir. Necm suresinde Hz. Peygamberin yaşadığı tecrübeden bahsedilirken “Fuad/gönül gördüğünü yalanlamadı”[11] denilmesi, peygamberin hissiyatının derinliğini göstermektedir. Öyle ki peygamber adeta gözüyle görür gibi bu tecrübeyi kalbinin derinliklerinde/fuadında yaşamıştır.

Sadr kelimesi, Arap dilinde vücudun boyunla karın arasındaki ön yüzünü ifade etmek için kullanılır. Maddi kalp göğsün içinde yer aldığı için, sadr kelimesi de mecazen kalp anlamında kullanılmaktadır. Ancak sadr bir tür örtü veya kapak görevi gördüğünden bu kelimenin Kur’an’da geçtiği yerlerde genelde içlerde saklanan kötü duygu, his, kin, şehvet, öfke, heva ve sıkıntı anlamlarında kullanılmıştır. Kalbimizdeki idrak duygusu açıldığında sadrımız açılmış demektir. Örtü kalkar ve göğüsler İslam’a açılır.[12] Bu tarz Kur’ani ifadelerden biz sadr kelimesinin kalbin daha çok menfi yönlerine işaret etmek için kullanılan bir kelime olduğu sonucunu çıkartabiliriz. Şu ayet buna bir örnektir:

“De ki: Sadırlarınızda olanı gizleseniz de, açığa vursanız da Allah bilir. Ve göklerde olanı da yerde olanı da bilir. Allah her şeye kadirdir.”[13]

Görüldüğü gibi fuad kelimesi ne kadar kalbin iç yönüne ve derinliğine işaret ediyorsa, sadr da iç de var olup da onu gizleyen veya hissiyatın dışa taşmasına/açılmasına engel olan dış engele işaret etmektedir. Bu engel aşıldığında sadr/göğüs açılmış olur, kişi Enam suresi 125. ayette ifade edildiği gibi göğsünü ya İslam’a açar ya da Nahl suresi 106. ayette ifade edildiği gibi göğsünü küfre açar. Yani sadırlar/kalpler sadece İslam’a değil küfre de açılabilir.

Kur’an’da kullanılan ve tıpkı kalp kelimesi gibi insanın iç dünyasına işaret eden diğer bir kelime de nefs kelimesidir. Bu kelime Arap dilinde değişik anlamlara işaret etmek için kullanılır. Bu anlamlardan bir tanesi de konumuzla ilgili olan “kalp, gönül, iç dünya” gibi anlamlardır.[14] Nefs Kur’an’da bu anlamlara gelecek şekilde kullanılmıştır. Örneğin; “Biz insanı yarattık, nefsinin ona neler fısıldadığını biliriz.”[15] ayetinde nefisle kastedilen insanın iç dünyasıdır. Yine “Onlara ayetlerimizi ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz”[16] ayetinde geçen nefisler, “kalpler” veya “kendi içleri” manasındadır.

Bu kelimelerin dışında lübb kelimesinin de “ulü’l-Elbab” formunda kalp kelimesine yakın bir anlamda kullanıldığı söylenmiştir.[17] Arap dilinde, kabuğu atılıp içi yenen çerez ve meyvelerin içi, her şeyin özü anlamına gelen bu kelime, “bir nesnenin halis, seçkin ya da en iyi kısmını ifade eder”.[18] İnsanda bulunan şeylerin en iyisi ve dolayısıyla insanın özü olduğu için akla lübb denilmiştir.[19] Kur’an’da bu kelime 16 yerde “ulü’l-Elbab” şeklinde kullanılır ve geçtiği her yerde anlamı olumludur. Bu yönüyle aklın Kur’an’da kullanılışıyla benzerlik arz eder.

Bazıları da lübbün, aslında aklın yeri olan kalbin ismi olduğunu söylerler.[20] Kur’an’da bu kelimenin geçtiği yerlerde bu vasıf; tezekkür sahibi(13/19), muttaki(2/179), Allah’ın ahdini yerine getiren ve misakı bozmayan(13/20), Allah’ın birleştirilmesini istediği hususları sürdüren, Rablerinden çekinip, kötü hesaptan korkan(13/21), Rablerinin rızasını isteyip sabreden, salatı ikame eden, infak eden, kötülüğü iyilikle savan(13/22) kişilere ait olarak gösterilmiştir.

Demek ki ulü’l-Elbab olmak, Allah’ın övgüsüne mazhar tüm özelikleri üzerinde toplamayı gerektirmektedir. Buradan çıkaracağımız sonuç; bu kelime kalp anlamına geliyorsa, kalbin ancak en müspet yönlerine işaret etmek için kullanılmaktadır. Yani kalbin icra ettiği olumlu fonksiyonlar “ulü’l-Elbab”a ait olabilir. Eğer bu kelime akıl anlamına geliyorsa, zaten sıraladığımız özellikler ancak akıl sahibi olmakla kazanılabilir. Yani “lübb” kalbin olumlu yönünü ifade etmek için de, aklı ifade etmek için de kullanılsa sonuç değişmemektedir.

Manevi/İç Duyu Merkezi: Kalp

Günümüzde duyular dediğimizde genellikle aklımıza beş duyu organımız gelir. Duyulara ilişkin bu sınıflandırmanın geçmişi, Aristo’ya kadar gitmektedir. Bu beş duyu, bilindiği gibi, görme, duyma, dokunma, tat alma ve koku alma duyularıdır. Aristo’ya göre insan duyu organları aracılığıyla gerçek dünyayı doğrudan algılama yeteneğine sahiptir. O bu saptamasıyla Platon’dan ayrılır. Platon’a göre, duyu organlarıyla algılananlar, nesnelerden bize yansıyan gölgelerdir. “İdea”lar aleminde, gölgelerini duyumsadığımız nesnelerin gerçekleri yer alır.

Bu ön bilgiyi vermemizdeki amaç, Aristo ile Platon’un karşılaştırmasını yapmak değildir. Amacımız, Aristo’nun duyularla ilgili sınıflandırma yaparken, pek çok görüş ve kavramını Platon’un görüşlerini çürütmek amacıyla geliştirdiğinden, materyalist/maddeci bir yaklaşımla duyu organlarını görünen ve maddi duyu organlarıyla sınırlandırma çabasına girdiğini ve iç duyularımızı da dış duyularımızın sınırlarına sokmaya çalıştığını ortaya koymaktır. Aristo’dan sonra genel olarak duyu organlarımız ve duyularımız denildiğinde beş duyumuz anlaşılır olmuştur.

Oysa biz bugün çok iyi biliyoruz ki, duyularımız beşle sınırlı değildir. Hatta dış duyularımızı algılayan duyu organlarımız bile beşle sınırlandırılamaz. Biz bugün tıptaki gelişmelere bağlı olarak, Aristo’nun yaşadığı zamanda bilmesinin mümkün olmadığı altıncı bir duyu organımızdan daha haberdarız. O organımız da orta kulağımızdır. Biz orta kulağımız sayesinde denge duyusuna sahip olabiliyoruz.

Aynı şekilde cinsel duyularımızı cinsel organlarımızla elde edebiliyoruz. Demek ki cinsel organlarımız da tıpkı tatma duyu merkezimizin dil organımız olması gibi, cinsel duyularımızın merkezi olmaktadır.

Yine çok açık bir hakikattir ki, bizler duyu organlarımızla edindiğimiz duyuların dışında, bunlarla bağlantılı veya bağlantısız, farklı duyulara da sahibiz. Bunların sayısı epeyce fazladır. Duyularımızın sayısının genelde bilinenden fazla olduğunu söylemekteki kastımız, altıncı his/duyu denilen ve belli şahıslarda/velilerde inkişaf ettiği iddia edilen özel yeteneklerin varlığını iddia edip ispat etme çabası da değildir. Biz her insanda bulunan duyulardan bahsediyoruz. Evet hepimiz acıkıyoruz, susuyoruz, korkuyoruz, seviyoruz, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz, heyecanlanıyoruz, nefret ediyoruz, kıskanıyoruz, endişe ediyoruz, acıyoruz, arzuluyoruz, tiksinti duyuyoruz, seviniyoruz, utanıyoruz, tasavvur ediyoruz, düşünüyoruz, düş kuruyoruz, inanıyoruz, karar veriyoruz, hatırlıyoruz, vehmediyoruz. Bunların her biri birer duyu veya iç dünyamızda gerçekleştirdiğimiz birer eylem/amel değil midir? Bunların birer duyu veya eylem olmaları hasebiyle görme, işitme, dokunma vs. gibi dış duyulardan veya dış organlarımızla yaptığımız amellerden bir farkı var mıdır?

O zaman şöyle bir soru sorabiliriz: Görme duyumuzu gözümüzle, işitme duyumuzu kulağımızla sağlayabiliyorsak; neremizle korkuyoruz, endişe ediyoruz, acıyoruz, seviniyoruz, utanıyoruz, heyecanlanıyoruz, düşünüyoruz, ya da hangi organımızla iman ediyoruz veya inkar ediyoruz? Tüm bu duyu, duygu ve yetilerimizin fizyolojik olarak bir merkezinin olması gerekmez mi?

Bunların beynimiz, sinir sistemimiz, beyin kabuğumuz (korteks), hatta bazı araştırmalara göre maddi kalbimiz ile bir ilişkisinin olduğu bilinmektedir. Ancak fizyolojik yapımız ile bu duyuların arasındaki ilişki, tıpçılar, psikologlar ve filozoflar tarafından bu yönde yapılan çalışmalar ve ortaya atılan teoriler olmasına rağmen, tam olarak açıklanabilmiş değildir.

Ama biz bir genel sınıflandırma yaparak tüm bu duyularımıza “iç duyular” diyebiliriz. İslam filozofları da benzer bir sınıflandırma yaparak duyuları “iç duyular” ve “dış duyular” olarak ikiye ayırmışlardır. İbni Sina iç duyulara tasavvur, hayal, hatırlama, düşünme ve vehmetmeyi dahil etmiştir.[21]

Biz olayın fizyolojik boyutunu ihmal ederek iç duyularımızın tümünün tek bir merkezde toplandığını farz edelim. Ve bunun maddi bir merkez değil de manevi bir merkez olduğunu öngörelim. Tüm bu duyuların toplandığı merkezin genel olarak “iç dünyamız” olduğunu kabul ederek buna mecazen “kalp” ismini verelim.  İşte Kuran da kalp kelimesini kullanırken iç duyularımız da dahil olmak üzere manevi dünyamızdaki tüm oluşum, etkileşim ve hareketleri tek bir manevi merkeze hamletmektedir. Orası soyut bir mekandır. Manevi duyu merkezidir. Yani kalbimiz bizim görünen maddi yapımızın dışındaki, bizi biz yapan veya insan olmamızı temin eden, aynı zamanda diğer varlıklardan da ayıran yönümüzü belirleyen her türlü müspet ve menfi özelliğimizin ortaya çıktığı içsel yönümüze işaret etmektedir.

Karıştırmaya yol açmamak için tekrar etmek gerekirse buradaki kalbin maddi kalp olmadığı dikkate alınmalıdır. Kur’an’da kalp kelimesi mecazen kullanılmaktadır. Bu nedenle duyuların, düşüncelerin veya akletmenin merkezi kalp midir, yoksa beyin midir, tarzında bir tartışma yapmanın fazla bir anlamı kalmamaktadır. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyuşu ve bizim yaklaşımımız itibariyle tüm bunların merkezi ne göğüs boşluğumuzdaki kalbimizdir, ne de kafamızın içinde yer alan beynimizdir. Tüm bunların merkezi, Kur’an’ın mecazen insanın iç dünyasını ifade etmek için kullandığı “kalp”tir.

Kur’an’da Kalp Kelimesi

Kur’an’da yaklaşık 160 ayette geçen kalp kelimesi, insanın insan olması itibariyle diğer varlıklardan farklı olarak sahip olduğu; duyumsama, anlama, kavrama, düşünme, akletme, eşyanın hakikatini araştırma ve bilme, ayırt etme, seçme ve irade etme yönünü ifade etmek için kullanılır. Ancak insanın diğer bir yönü, yani menfi yönü de vardır. Seçme ve ayırt etme özelliği, kişinin kendisi için iyi ve kötü olanı bilmesi şeklinde tebarüz eder. İşte bu yüzden kalp menfi bir yöne de sahiptir. Müspet ve menfi, insana ait her hal, onun iç dünyasında ortaya çıkar ve bunlar kalpte karşı karşıya gelirler. Kalp, Kur’an’ın ortaya koyduğu bu tabloda, adeta zıtların savaş alanı/arenası gibidir. İnsanı insan yapan, iç dünyasına ait hangi tür bir hal varsa, Kur’an bu durumu ifade etmek için kalp kelimesini ve bu kelimeyle benzer anlamlara sahip kelimeleri kullanır.

Bu nedenle insana nispetle sorumluluk kalbe yüklenmiştir.

“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bütün bunlar yaptıklarından sorumludur.”[22]

“Hata olarak yaptıklarınızda ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda vardır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”[23]

“Allah sizi, yeminlerinizdeki ‘rastgele söyleyiverdiklerinizden’ dolayı sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar.”[24]

İnsan kalben sahip olduğu nitelikler nedeniyle sorumludur ve ilahi hitaba muhatap olmuştur. Kalben onaylanmayan bedeni eylemlerin sorumluluk anlamında bir değeri bulunmaz. Bu çift yönlü bir durumdur. Yani kişi, kendine has özel sebeplerle, kalben onaylamadığı iyi davranışlara sahip olsa da bu durum sorumluluğun yerine getirilmesi anlamına gelmediği gibi; şartların ve dış tesirlerin dayatması sonucu kalben onaylamadığı olumsuz bir davranış içine düşen birisi yaptığından sorumlu tutulamaz. Tabii ki ideal olan kalbi eylem ile dış eylemin tam bir mutabakat içinde olmasıdır.

Bunun gerçek sebebi, kalbin insanı insan yapan, manevi amellerin merkezi bir organ niteliğine sahip olmasıdır. Kur’an kalpten, kendisiyle birçok amelin gerçekleştirildiği bir organ gibi bahseder. Bu eylemlerin el ve ayaklarımızla gerçekleştirdiğimiz işlerden bir farkı yoktur. Ancak bu eylemler maddi eylemlerimize temel oluşturan, iç dünyamızda gerçekleştirdiğimiz eylemlerdir. İnsanlar kalben nasıl bir eylemliliğe sahipseler, dış dünyalarını da buna göre biçimlendirip amellerine yön çizerler.

Kalbin yerine getirdiği bu amellere Kur’an’dan örnekler verelim:

Kur’an’a göre iman kalbe ait bir ameldir. Aşağıdaki ayetlerde imanın mekanı kalp olarak gösterilmektedir;

“…Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. …”[25]

“Bedeviler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak İslam (Müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.’”[26] 

İmanın merkezi kalptir, çünkü insan için hidayetin vuku bulması kalbi bir yönelişle olmaktadır. Yani hidayete yönelmek de kalple olur;

“Kim Allah’a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah her şeyi bilendir.“[27]

Hidayete yönelen ve iman eden bir kalp takvanın da merkezidir;

“İşte böyle; kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.”[28]

Kalp, hidayete yönelme, iman ve takva gibi olumlu eylemlerin merkezi olduğu gibi, olumsuz pek çok nitelik ve amelin de üreticisi veya merkezi olabilmektedir. Örneğin kalp eğrilir, kayar ve inkar eder;

“Eğer sizler (Peygamberin iki eşi) Allah’a tevbe ederseniz (ne güzel); çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi.”[29]

“Andolsun Allah, Peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi nerdeyse kaymak üzereyken ona güçlük saatinde tabi oldular.”[30]

“Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır.”[31]

Bu yüzden günahkarlık da kalbe atfedilir;

“Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, artık şüphesiz, onun kalbi günahkardır. Allah, yaptıklarınızı bilendir.”[32]

Nifak da kalpte vuku bulan bir özelliktir.

“Böylece O da, Allah’a verdikleri sözü tutmamaları ve yalan söylemeleri nedeniyle, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar, kalplerinde nifakı yerleşik kıldı.”[33]

Olumlu ve olumsuz, insanın dış dünyasında vuku bulan hayat biçimine, kalbinde yer eden hasletleri ve amelleri şekil vermektedir. İman, inkar, takva, hidayet, günah, eğrilik, nifak ve hidayet hep kalple gerçekleştirilen hallerdir.

Kur’an bize kalbin gerçekleştirdiği başka bir amel çeşidinden daha bahsetmektedir. Kalbin bu yönü bizim asıl konumuz olan “akletmek” meselesiyle ilgili amelleridir. Aslında hepsi aynı anlam düzlemine ait olan zikretmek, tedebbür etmek, fıkh etmek ve akletmek kalbe ait  özelliklerdir. Kur’an bize kalbi zikreden, tedebbür eden, fıkheden ve akleden organımız olarak tanıtmaktadır.

“Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.”[34]

“Öyle olmasa, Kur’an’ı iyice tedebbür etmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?”[35]

“Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla fıkhetmezler, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.”[36]

“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları olsun? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.”[37]

Kalbin düşünmeye ilişkin zikir, tedebbür, fıkh ve akletme gibi hasletlerinden bahsederken, Kur’an’da kalp kelimesinin kullanılışına ilişkin örnekler vermeye kısa bir ara verip, bu kelimenin yanlış kullanılmasına ilişkin bir açıklama yapalım. Zikir kelimesini Kur’an’da kullanıldığı anlamdan farklı manalarda kullanan tasavvuf erbabı, bununla bağlantılı olarak kalbe de olması gerekenden fazla manalar yüklemiş, aynı şekilde kalbin olumsuz yönlerini çoğunlukla görmezlikten gelerek, bu kelimeleri Kur’an’da kullanılan mana düzleminden uzaklaştırmıştır. Zikir Kur’an’da hatırlamak ve birinin hatırlatmasıyla düşünmek ve bundan öğüt almak anlamında kullanılırken, tasavvuf erbabı zikri, Allah’ın isimlerini dille veya kalple sürekli tekrar etmek olarak yorumlamış ve zikir çoğunlukla böyle anlaşıla gelir olmuştur.

Zikrin merkezi de kalp olduğu için mutasavvıflar kalbe büyük bir önem vermişlerdir. Onlara göre kalp, keşfin merkezidir. Bilgiye ancak bedeni yüklerden kurtulup kalbe önem vermek suretiyle elde edilecek kalbi makamlarla ulaşılır. “Mutasavvıflar, kalp tasfiyesi veya nefis tezkiyesi denilen bir yöntemle temizlenen kalbin dini ve ilahi hakikatleri doğrudan ve aracısız olarak bileceğine inanırlar. Kalbin gayb alemine bakan bir penceresi vardır. Buna kalp gözü denir. Üzeri günah kiri ve bilgisizlik pası ile örtülü olan bu göz mücahede ve riyazet denilen bir usulle temizlendiği takdirde manevi alemi ve oradaki gerçekleri görebilir. Bu yolla kazanılan bilgilere marifet, irfan, ilham, batıni ve ledünni ilim gibi isimler verilmiştir.”[38]

Mutasavvıflar akletmeyi kalbe göre önemsiz bir noktada görürler. Bilgi edinmenin nihai yöntemi kalp ile akletmek değil kalbetmektir. Kalbe yüklenen bu fonksiyon Kur’an tarafından onaylanmaz. Kalbin gayb alemini görmek gibi bir özelliği Kur’an’ın hiçbir yerinde geçmez. Gayba ait durumları bizi ilgilendirdiği kadarıyla anlamak, dış duyularımızdan bize gelen delillerin kalbimizdeki delillerle birleştirilmesi suretiyle akletmemizden geçmektedir. Yani mutasavvıfların önemsiz gördükleri “akletme” hasleti, bizim idrak dünyamızın en merkezi hususiyetlerindendir. Kalbetmek ve kalp gözüyle gaybı görmek ve buradan doğrudan bilgi almak ise, hakikati olmayan bir safsatadır.

Bu ara açıklamadan sonra tekrar Kur’an’da kalp kelimesinin kullanılışına dair örnekler vermeye dönelim. Kalbin bir iç duyu merkezi olduğunu söylemiştik. İşte Kur’an bazı ayetlerde kalbin kaynaklık ettiği veya ürettiği bu duyulardan ve hallerden bahseder.

Buna göre kalp; korku duyan (34/23, 33/26), titreyen, dehşete kapılan, ürperen (79/8, 23/60), kuşkuya kapılan (9/45), öfkeye kapılan (9/15), şefkat ve merhamete sahip olan (57/27), katılaşan ve yumuşayan (2/74, 57/16, 6/43, 39/23), muhtelif şeylerin sevgisiyle yoğrulan (2/93), tutkulara ve vesveselere sahip olan (114/5), içinde hayrı barındıran (8/70) bir organımızdır. Bazen boşluk içine düşer, sonradan pekişir (28/10), kalpler birbirleriyle uzlaşır (8/63, 3/103). Bazı kalplerde hastalık bulunur (74/31, 24/50, 5/52). Tabii ki bu hastalık koroner kalp hastalığı türünden bir hastalık değildir. Manevi bir hastalıktır. Kalpte olması gereken müspet hasletler ortadan kalkıp yerine kötü hasletler istihdam olunca kalp hastalanmış demektir. İyi özelliklerden uzaklaşan kalp gaflete düşer (23/63), pas tutar, kirlenir, (83/14). Bu nedenle hastalıklıdır. Kalbi bu durumdan kurtarmanın yolu onu bu gaflet, pas, kir ve hastalıklardan arındırıp temizlemektir. (3/154, 33/53) Böylece kalp selim bir kalp (26/89, 37/84) olma niteliğine, yani “her lekeden salim, Allah sevgisinde hâlis, tamamen ona teslim olmuş, şirkten, kinden, hasetten, isyandan, akîdevî ve ahlâkî noksanlıklardan arınmış, kendisinde eğrilik bulunmayan, kısaca bütün kötü duygulardan arınmış kalp”[39] olma özelliğine kavuşur. Selim bir kalp Rabbini sürekli zikreder, yani işlediği her amelde Allah’ı gözetir, O’nu unutmaz. Bu durum kalbin Allah’a yönelişidir, kişinin takvasıdır ve amellerinin sıhhatinin garantisidir.

İşte Kur’an bu haslete sahip kalbe Münib kalp ismini vermektedir. (50/33) “Münîb lügatte, yönelmek, tevbe etmek, taata dönmek mana-larına gelir.”[40] “Pusula ne tarafa yönelirse yönelsin, ibresi nasıl tek bir yönü gösteriyorsa kalb-i münib de her şeyden ve her taraftan yüz çevirip, Allah’a dönecek ve hayat boyu karşılaştığı her çeşit acı, tatlı hâdiseler arasında devamlı Yaratan’a yönelecektir.”[41]

Kalp böylece değişik haller içinde dönüp durmaktadır. Eğer Allah sürekli zikredilir, yani her amelde Allah hatırlanıp, sorumlu davranılırsa kalp selim kalır ve bu durum kalbi tatmin eder. (13/28, 22/54)

Vahiy ve Akletme ile Kalbin İlişkisi

Buraya kadar Kur’an’dan verdiğimiz örnekler gösteriyor ki, kalp sürekli etki altındadır. Gerek kalp tarafından üretilen duyular, gerek insanda var olan arzu ve istekler, gerekse hariçten gelen tesirler bu etkileşimin farklı yönleridir. Kalbe afaktan ve enfüsten birçok etkenler oklarını yöneltir. Kalp bu etkilerin mekanıdır. İslamoğlu’nun deyişiyle kalp, vücut ülkesinin başkenti olduğundan dolayı iman, ruh gibi dostlar da, şeytan, nefs gibi düşmanlar da orada örgütlenmeye çalışır.[42]

İnsanlardan ve cinlerden şeytanlar vesveselerini insanların suduruna/kalbine verirler.

“O sinsi vesvesecinin şerrinden ki o, insanların kalplerine/sudurlarına vesvese verir. (O vesvese vericiler) cinlerden ve insanlardan(dır).”[43]

“(Allah) şeytanın (kalplere) attığını, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri/iç dünyaları kararmış olan kimseler için imtihan aracı kılar.”[44] 

Bu nedenle vahiy de, insanları uyarsın diye tam da Resulün kalbine inmektedir.

“De ki: ‘Cibril’e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitabı), Allah’ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur.” [45]

“Uyarıcılardan olman için, (vahyi) senin kalbinin üzerine (indirmiştir).”[46]

Bu vahiy Resulün dilinden diğer insanlara ulaştığında asıl amaç bundaki örnek ve delillerle kalplere tesir etmektir.

“Hiç şüphesiz, bunda, kalbi olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır.”[47]

Akletmenin vahiy ve kalple ilişkisi tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. İçten ve dıştan gelen muhtelif duyu ve tesirler; heva, arzu ve istekler, insan ve cin şeytanlarından gelen her tür vesvese ve ilkalar kalbi olumsuz olarak tesir altına almaya çalışır. Tüm bunların en önemli etkisi, kalbin “akletme” başta olmak üzere olumlu fonksiyonlarını ortadan kaldırmaktır. İşte vahiy Resulün kalbine inip onun dilinden diğer insanlara ulaşırken asıl maksat kalpleri tüm bu olumsuz tesirlerden uzaklaştırarak kişinin akletmesini sağlamaktır. Vahiy, olumsuz tesirlerin sarmalında, hakiki fonksiyonunu yerine getiremeyen paslanmış kalplere elektro-şok etkisi yapar. Kişi vahyin çarpıcı mesajı karşısında biranda tüm olumsuz tesirlerden kurtularak akletmeye başlar. Akletmenin kişiyi ulaştıracağı yer ise hidayetten başka bir şey olmayacaktır.

Vahyin yanı sıra afaktan ve enfüsten gelen ayetler, tarihsel vakıalar kişinin kalbine olumlu olarak tesir eden önemli faktörlerdir. Ancak kişi tüm bunları gözleriyle görebilmeli, kulağıyla işitebilmeli ve kalbiyle/aklıyla değerlendirip anlayabilmelidir. Vahyin oynadığı esas fonksiyon da kişinin kalbine tüm ayetleri güçlü bir tarzda sunarak nasıl akledeceğini ona göstermesidir. Bunu bir yandan gerek afak ve enfüsten, gerekse tarihsel olaylardan çarpıcı deliller sunarak yaparken, diğer yandan da kalbe tesir eden ve kişinin akletmesine engel olan menfi etkileri tarumar ederek, onların ne kadar boş, hakikatten uzak, gayri akil durumlar olduğunu ortaya koyarak yapar.

Ancak bu söylediğimiz durum ölmemiş, mühürlenmemiş ve kilitler altına alınmamış kalpler için geçerlidir.

Kur’an’da Allah, örtülü, engelli, bağlanmış, paslanmış, üzerine kilitler ve mühürler vurulmuş kalplerden bahseder. Tüm bu ifadeler mecazen, insanın iç dünyasının iflah olmaz bir şeklide menfi tesirlerin etkisine mahkum olduğunu anlatmak için kullanılır. Tüm bu etkilere mahkum olan kalp esasen akletmeyen, öğüt almayan, derinliğine düşünüp fıkhetmeyen bir kalptir. Onu sarmalayan tesirler, kalbin akletme, öğüt alma, hidayete tabi olma, takva, iman gibi eylemler üretmesine değil, inkar, nifak ve günah gibi eylemler üretmesine yol açmaktadır.

Allah’ın kalp konusunda işleyen kanunları vardır. Rabbimiz bu kanunları Kur’an’da bize aktarırken fail olarak daima kendisini gösterir. Bunun böyle oluşu insan iradesinin de merkezine karşılık gelen kalbin kontrolünün tamamıyla insanın dışında olduğu manasına gelmemektedir. Allah bu ifadelerle insanın iç mekanizmasının kendi kanunları çerçevesinde yürüdüğünü söylemektedir. Bu ifadeler; Allah’ın kalpler üzerine örtüler ve engeller koyması (6/25, 41/5), Allah’ın bazı kalpleri çevirmesi (9/127), kalpleri bağlaması (10/88), Allah’ın kişi ile kalbinin arasına girmesi (8/24), kalplere kilitler vurulması (83/14), kalplerin mühürlenmesi (63/3, 9/87, 9/93) gibi ifadelerdir.

Bu ifadelerle Rabbimiz insanın mahkum olduğu cebri bir durumdan bahsetmiyor. Anlatılan kalbin muhtelif halleridir. Tüm haller sonuçta Allah’ın mutlak iradesi dahilinde olduğundan iflah olmaz hale gelmiş kalp sahiplerinin halleri de son kertede O’nun iradesi dahilinde mühürlenmekte veya kilitlenmektedir.

Kalpler üzerine yerleşen engeller, kalbin en önemli düşünme faaliyetlerinden olan fıkhetmeye engel olmaktadır.

“Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa biz, onu fıkhetmelerine (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi ‘apaçık-belgeyi’ görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: ‘Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir’ derler.”[48]

Kalbin üzerine tesir eden, örten ve onu kilitleyen bu durumlar asla aşılamaz ve ortadan kaldırılamaz haller olarak görülmemelidir. Zaten insanın imtihanı bir ömrü boyunca bu etkilerden kurtulması ve hangi hal ve durumla karşılaşırsa karşılaşsın akletmeyi, fıkhetmeyi, Allah’ı sürekli hatırda tutmayı (zikir) terk etmeyerek iradesini doğru kullanmasıyla amacına ulaşabilecektir. Aksi takdirde her akılsızca karar kalp üzerine eklenen yeni bir örtü, yeni bir kılıf ve akletmeye engel yeni bir set anlamına gelir. Ve bu böyle devam ettiğinde Rabbimizin kalbin işleyişine koyduğu yasalar gereği öyle bir an gelir ki kalp mühürlenir. Mühürlenen kalp artık tamamıyla, hevanın, inkarın, günahın, fıskın, insanlardan ve cinlerden gelen vesveselerin tesirine girmiş ve akletmeyi, fıkhetmeyi, Allah’ı zikretmeyi terk etmiş kalptir.

Kalpleri mühürlenenlerin kimler olduğuna dair Kur’an’dan vereceğimiz örnekler söylemek istediğimizi daha iyi ortaya koyacaktır.

Kalpleri mühürlenmiş olanlar; imanın ciddiyetini kavrayamayıp, bir iman edip bir de inkar edenlerdir(63/3), zengin/imkan sahibi oldukları halde savaştan kaçan ve geri kalanlarla birlikte kalmayı tercih edenlerdir(9/87, 9/93), günah işlemeyi hayat tarzı haline getirenlerdir(7/100), haddi aşanlar ve büyüklenen zorbalardır(10/74, 40/35), insanları köleleştiren önderler ve onun yandaşlarıdır (10/88), körü körüne düşünmeden inkar edenler ve sırt çevirenlerdir (41/5, 41/24, 18/57, 2/88), bildikleri halde hevalarını ilah edinenlerdir(45/23, 47/16), gaflet içinde olup, bilmeyen ve bilmek için çaba göstermeyenlerdir(16/108, 30/59), sürekli sözlerini bozanlar, peygambere ihanet edenlerdir(4/155).

Kalbe ve kalbin bir fonksiyonu/ameli olması açısından akletmeye ilişkin Kur’an’dan verdiğimiz bu örnekler bir hususu net hale getirmektedir: Kalbin Rabbimiz tarafından onaylanan doğru fonksiyonlar icra etmesini engelleyen etkenler içinde akletmek gibi bir yön yoktur. Yani insan aklettiği, tefekkuh, tedebbür ve tezekkür ettiği için kalbi paslanmaz ve kalp iman etmekten engellenmez. Tam tersine kalp ancak bu fonksiyonlarını icra ederek iman edip, hidayete erebilir ve kişi bu sayede dış dünyasını salih amellerle süsleyebilir.

Tersine olarak kalbin imana ve hidayete kapanmasına neden olan hususlar, heva ve nefsin sınırsız arzularına teslim olmak gibi içten gelen tesirler ve nefsi ayartmak ve kişinin aklına perdeler germek için kalbe çöreklenen dış tesirlerdir. Kişi aklettiği ve iradesini doğru kullandığı sürece hidayet üzere olacaktır. Tersi durumda ise inkar ve dalalet kaçınılmaz olacaktır.

İşte kişinin iradesini doğru kullanması için kalbin akletmek, tezekkür, tedebbür etmek gibi çok önemli hasletleri vardır. Eğer kişi bu yönünü, onun çalışmasını sağlayan afaktaki ve enfüsteki ayetlere ve bu ayetleri bir elektro-şok makinesi gibi insana sunan vahye açarsa muttakilerden olarak hidayete ulaşacaktır. Ancak kalp buna değil de menfi tesirlere açıksa tabii ki tersi durum gerçekleşecektir.

Bu nedenle, “akletme”nin ne olduğunu anlamak aynı zamanda, kalbin üzerine çöreklenen, onu perdeleyen, hatta mühürlenmesine yol açan akletmeye engel hususların neler olduğunu anlamaktır. Bu yüzden bir sonraki yazımızda “akletmeye engel hususlar”ı daha ayrıntılı olarak ortaya koyacağız.

Kalp konusunu bir hususa daha değinerek bitirelim. İslam düşünce tarihinde bazı akımlar ve düşünürler kalbin akıl, aklın da kalp anlamına geldiğini söylemektedirler. Bu tanımlama kalbin bir fonksiyonu olan akletmeyi ifade etmek için kullanıldığında doğru olmakla birlikte, genelleştirilmemesi gereken bir isimlendirmedir.

Yani kalp akletme fonksiyonunu da icra etmesi bakımından “akıl” olarak isimlendirilebilir. Aklediyor olması özelliğiyle kalbin akıl olması, görüyor olmasıyla gözün göz olması veya işitiyor olmasıyla kulağın kulak olması gibidir. Yani akletmenin kalbe nispeti, görmenin göze ve işitmenin kulağa nispeti gibidir.  Ancak buradaki fark gözün fonksiyonu sadece görmek, kulağın fonksiyonu da sadece işitmek iken, kalbin tek fonksiyonu akletmek değildir. Kalbin yukarıda saydığımız birçok fonksiyonu bulunmaktadır. Bu nedenle biz kalbe “akıl” ismini ancak akletme fonksiyonunu ifade ederken verirsek doğru bir isimlendirme yapmış oluruz. Aksi takdirde bu, kalbin diğer fonksiyonlarını görmemizi engelleyecektir.

 

NOT: Bir sonraki yazı başlığı: “KUR’AN’IN IŞIĞINDA AKLETMEYE ENGEL HUSUSLAR”

 

[1]  Ragıb el İsfehani, Müfredat s:1227

[2]  Zuhruf, 43/14

[3]  Mümin, 40/4

[4]  Şuara, 26/227

[5]  “Ka-Le-Be” fiilinin değişik türevleriyle kök anlamı ile Kur’an’da kullanıldığı ayetler: 24/44, 5/21, 9/48, 9/95, 7/119, 7/125, 26/50, 26/119, 26/227, 12/62, 40/4, 43/14, 18/18, 18/36, 18/42, 16/46, 67/4, 84/9, 29/21, 83/31, 22/11, 2/143, 2/144, 3/127, 3/144, 3/149, 3/174, 3/196, 33/66, 47/19

[6]  Asım Efendi, Kamus Tercemesi

[7]  Asım Efendi, age

[8]  Ragıp el-İsfehani, age, 1228

[9]  Buhari, “İman” 39, Müslim “Müsakat” 107

[10] Ragıp el-İsfehani, age, 1158

[11] Necm, 53/11

[12] Enam 6/125

[13] Al-i İmran 3/29

[14] Ahmet Ögke, Kur’an’da Nefs Kavramı, s:28

[15] Kaf, 50/16

[16] Fussilet, 41/53

[17] İslam Ansiklopedisi,24.cilt s:230

[18] Ragıp el-İsfehani, Müfredat, s:1315

[19] Mustafa Şentürk, Kur’an’da Akıl, s:105

[20] Mustafa Şentürk, age, s:106

[21] İslam Ansiklopedisi, cilt 10 duyu maddesi

[22] İsra, 17/35

[23] Ahzab, 33/5

[24] Bakara, 2/225

[25] Mücadele, 58/22

[26] Hucurat,49/14

[27] Tegabün, 64/11

[28] Hacc,22/32

[29] Tahrim, 66/4

[30] Tevbe, 9/117

[31] Nahl, 16/22

[32] Bakara, 2/283

[33] Tevbe, 9/77

[34] Rad, 13/28

[35] Muhammed, 47/24

[36] Araf, 7/179

[37] Hacc, 22/46

[38] İslam Ansiklopedisi, 24. Cilt s:231

[39] Hatice Cerrahoğlu, Kuranı Kerimde Akıl ve Kalp Kavramları ve Bunların birbirleriyle münasebetleri, Yüksek Lisans Tezi, s:97

[40] Hatice Cerrahoğlu, agt, s:99

[41] Mevdudi, Tefhimul Kuran 5. Cilt s:447

[42] Mustafa İslamoğlu, Yürek Devleti, s:54, İslamoğlu’ndan yaptığımız bu alıntıda kalbi zıtların örgütlenmeye çalıştığı bir mekan benzetmesine katılıyor olmamıza rağmen, nefsi tümüyle şeytanın safında gösteren yaklaşımına muhalefet şerhi koyduğumuzu belirtmeliyiz. Ayrıca imanın yanında “ruh” kelimesini “vahiy” anlamında kullanmıyorsa buna da katılmamız mümkün değildir.

[43] Nas,114/4-6

[44] Hac,22/53

[45] Bakara,2/97

[46] Şuara,26/194

[47] Kaf, 50/37

[48] Enam, 6/25, ayrıca bkz. İsra, 17/46,

 

Check Also

İslam’a Göre Din-Devlet İlişkisi / Nuri YILMAZ

Din-devlet ilişkisini sağlıklı bir şekilde kurabilmek için çözüm bulması gereken ilk problem, “Din nedir?” sorusuna ...

İslami Camiada “Din-Devlet” Tartışmaları / Hamdi Tayfur

“Din ve devlet” başlığı altında çıkarttığımız yaz–2010 sayısının ardından İslami camiada bu konuda muhtelif tartışmalar ...

İslam Devletine Kim İhtiyaç Duyuyor? / Dr. Abdulvahhab el-Efendi

İslami Yorum için Çeviren: Fatih Peyma   Bu yazı el-Efendi’nin Türkçeye “Nasıl Bir devlet?” ismiyle ...