Akıl Savunması – 4 Kur’an’ın Işığında Akletmeye Engel Hususlar / Hamdi Tayfur

Print Friendly, PDF & Email

Bir önceki yazımızda, Kur’an’da insanın dış dünyasındaki tüm davranışlarına yön veren iç dünyasının ‘kalp’ kelimesi ile ifade edildiğini ve kalbin farklı tesirlere açık bir savaş arenası gibi olduğunu söylemiştik. Bu arena, yani kalp, insanın iç dünyasına ait müspet tesirlerin altında kalabildiği gibi, menfi tesirlerin altında da kalabilir. Bu nedenle insan öncelikle kalbini olumsuz tesirlerden kurtarıp akletmeye başlayarak sorumluluklarının bilincine varır, iman eder, takva üzeri hidayete yönelerek gayet makul bir istikamette yürüyebilir. Tersi durumda ise kalben hevasının tesirine girerek eğrilip kayabilir, inkarı tercih edebilir ve günah üzerine kurulu bir istikamete yönelebilir.

Bu nedenle insanın dış dünyası itibariyle biçimlendirilmesi, kalbe yapılacak tesirle mümkündür. Kalbe yapılan bu tesirlerin menfi olanları akletmeye engel hususları oluştururlar. Çünkü akleden ve kendisine tesir eden menfilikleri ayırt edip bunların tesirinden kurtulan bir insanın yolu aydınlık ve istikameti düzgün olur. Bu yüzden çok net olarak diyebiliriz ki, akletmek aynı zamanda akletmeye engel hususların farkında olmak ve bunları ayırt etmeyi ve bunlardan uzak durmayı bilmektir.

Akletmeye engel hususlar, başta fiziki engeller olmak üzere; delillerin yeteri kadar açık olmaması veya delillere ulaşmada yeterli çabanın gösterilmemesi ile apaçık delilleri görmede yetersiz kalınması, zanları ve tahminleri asli deliller gibi görme, aymazlık; hevanın tesirinden kurtulamama; günahkarlık, sefahat, ihtiras, nankörlük, küfür, şirk, zulüm ve dünyeviliğin tesiri altında kalma; cehalet; gelenek ve atalar dininin etkisinde hareket etme; taklit; kin, buğz, kıskançlık, düşmanlık, asabiyet gibi duyguların tesirinden kurtulamama gibi hususlardır.

Aynı şekilde galat-ı meşhur haline gelmiş mantık yanlışlıkları; gelenekten, eğitimden, aile ve toplumdan miras alınan zihinsel kotlar veya zihniyet; sürü psikolojisi, cemaatçilik, kültler, yüceltilmiş lidercilik, fanatizm gibi toplumsal etkileşim veya eğitimle kazanılarak ortaya çıkan akletmeyi engelleyici hususlar da örneklerle ortaya koyacağımız meseleler olacaktır.

1-Fiziki Engeller:  

Allah insanoğlunu, doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilecek bir özellikte yaratmıştır. Yani insanlar akıl sahibi oldukları için, emaneti yüklenmişler, sorumluluk sahibi olmuşlar ve yaptıklarından hesaba çekilmek üzere imtihan sürecinin içine sokulmuşlardır. Eğer insan fiziki olarak akledebilme ve tercih edebilme/irade özelliğine sahip olmasaydı; emaneti yüklenmesi, sorumluluk sahibi olması, yaptıklarından hesaba çekilip karşılığını görmesi anlamsızlaşacaktı. Akletme özelliğine sahip olmayan ve özgürce seçme hakkını/iradesini kullanamayan bir insanın sorumluluk ve hesapla karşı karşıya olması ona yapılan bir zulüm olurdu.

İnsan vahyin inmesinden dolayı değil, temel vasıfları itibariyle akledebilmesi ve özgür iradesi nedeniyle sorumlu kılınmıştır. Vahiy insana sorumluluklarını hatırlatmak ve akletme, irade gibi temel vasıflarını kullanmasına engel olan hususları batıl kılmak amacıyla Rabbimizin insanın varoluşuna bir katkısıdır.

Eğer insan, insan olması itibariyle bazı eksik özellikler taşıyorsa, bu aynı zamanda onun üzerindeki sorumluluğu da ortadan kaldırır. Çünkü bu özellikler, onun akletmesini ve özgür irade ile hareket etmesini engellemektedir.

Örneğin, reşitlik çağına gelmemiş çocuklarda, bedensel bazı özellikler gelişme sürecinde olduğu gibi, bazı akli özellikler de gelişme sürecindedir. Bu süreç tamamlanmadan çocuklar sorumlu kabul edilmezler. Çünkü akıl olgunlaşmamış ve doğru ile yanlışı seçebilecek bir yeterliliğe sahip olamamıştır. Aynı şekilde, delilik veya aklın örtülmesi anlamında mecnunluk, yaşlılık veya hastalık nedeniyle aklı kullanamayacak şekilde bunamak veya kendinden geçmek de akletmemenin geçerli mazeretleridir.

Ancak aklı tesiri altına alan, onu örten ve çalışmasını engelleyen başka bazı durumlar da vardır ki, bunlar nedeniyle insanın mazur görülmesi mümkün değildir. Örneğin içki, uyuşturucu gibi bağımlılık yapan kötü alışkanlıklar bu cinsten engellerdir. Bu tür alışkanlıklar insan bedenini tesiri altına alıp aklı örter ve çalışmasını engeller.

Bu nedenle değişmez değerler olması açısından bu türden alışkanlıkların dinen yasaklanması ‘aklın korunması’ ilkesi ile doğrudan irtibatlıdır.

2-Delillerin Yetersizliği ve zan:

‘Akletme’ konusu ile ilgili yazdığımız önceki yazılarda da ifade ettiğimiz gibi, akletmek aslında bedenin muhtelif uzuvlarıyla başlayıp zihinde sürdürülüp sonuçlandırılan bir süreçtir.  Göz, kulak ve diğer uzuvlarla edinilen muhtelif verilerle, hafızada var olan bilgiler bu süreçte yoğrularak zihinde olgunlaştırılır. İnsan doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yeteneği sayesinde, olgunlaşan bu bilgiler veya deliller üzerinden yargılarda bulunur. Eğer kalp olumsuz tesirlerden kendini kurtarabilmiş ve irade müspet yönde çalışabiliyorsa akletme gerçekleşir.

İşte bu süreçte uzuvlar veya duyu organları aracılığıyla afaktan ve enfüsten edinilen delillerin yeterliliği ve sağlıklı oluşu akletmenin sonucunu etkileyen en önemli hususlardandır.

Bu durum iki şekilde vuku bulabilir. Birincisi; kişi afakta ve enfüsteki delilleri/ayetleri aramak için yeterli çabayı göstermez, gözünü ve kulağını açmaz; tam bir aymazlık ve gaflet içinde olabilir. İkincisi ise; delillerin devşirildiği kaynaklar sağlıksız kaynaklar olabilir. Birinci durumun çaresi, kişinin silkinerek kendine gelmesi ve bilinçlenmesi iken, ikinci durumun çaresi, bilgi nereden gelirse gelsin bunun çok iyi bir tetkike tabi tutulmasıdır.

Bir meseleye ilişkin yeterli deliller toplanmadan sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Oysa çoğunlukla, yeterli deliller peşinde koşmadan eldekilerle yetinerek, sağlıklı mantıksal ilkeleri izlemeden ve derinlikli tahliller yapmadan kesin yargılar verilebilmektedir. Oysa akletmek, öncelikle doğru delillere ulaşmakla mümkündür. Bu mümkün olmuyorsa doğru delillere ulaşılıncaya kadar ceht etmek ‘akletme’nin olmazsa olmaz koşuludur.

Bu nedenle Kur’an delilsiz konuşmayı, tartışmayı ve peşin yargılarda bulunmayı şiddetle kınamaktadır. Hakkında hiçbir bilgi ve belgeye sahip olmadan, tartışan müşrikleri haksız bir kibirlenme içinde olmakla suçlamaktadır.

Kendilerine gelmiş herhangi bir delil olmadan Allah’ın ayetleri konusunda tartışanların gönüllerinde, asla ulaşamayacakları büyüklenme arzusundan başka bir şey yoktur.”[1]

Kur’an baştan sona insan aklına bir deliller sunumudur. Onun surelerini oluşturan bir veya birkaç cümleden ibaret bölümlerin her biri ‘ayet’ olarak isimlendirilir. Ayet kelimesi “Bir şeyin ve bir amacın mevcudiyetini gösteren alamet, delil, ibret ve işaret”[2] anlamına gelmektedir. Kur’an kesinliği ve güvenirliliği açık muhkem ayetlerden[3], yani doğru bilgilere ulaşmak için gerekli delil ve işaretlerden oluşmaktadır.

Bu nedenle Kur’an insana dayatma ve zorla kabul ettirme yöntemiyle değil, akla uygun delilleri/ayetleri insan idrakine sunma yöntemiyle hitap eder. Örneğin Hz. İbrahim’in Yahudi mi yoksa Hıristiyan mı olduğunu tartışan ehl-i kitaba “Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında birbirinizle niçin tartışıp duruyorsunuz? Halbuki Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir? Hiç akletmiyor musunuz?”[4]  diye seslenerek, doğru delille akletmenin yöntemini öğretmektedir.

Aynı şekilde doğru delillere ulaşmak için yeryüzünde gezip dolaşmayı tavsiye etmekte[5], tabiattan, tarihten, geçmiş toplumlardan, insanların kendi varlıklarından ve iç dünyalarından birçok deliller sunmaktadır.

Delillerle alakası bakımından akletmeye engel önemli bir diğer kelime de ‘zan’ kelimesidir. Kur’an’da birçok yerde kullanılan bir kelime olan ‘zan’, “Bir emareden hareketle ulaşılanın (bilginin, düşüncenin, tahminin, sanının ya da varsayımın) adıdır. Bu emare çok güçlü olduğunda, bir bilgiye götürür, çok zayıf olduğunda ise ‘vehim’ sınırını aşamaz.”[6] Vehim ise kuruntudan ibarettir. İlimden hiçbir şey taşımaz. Tanımdan da anlaşılacağı üzere zanni bilgi, kesinlik oranı en düşükten en yükseğe doğru değişebilecek bir bilgidir. İlim, yakin derecesinde yani duyu organlarımızla müşahede ediyormuşuz gibi kesinliği olan bilgileri içerdiği halde, zan kesin olmayan veya yeteri kadar güçlü olmayan delil veya emarelerle ortaya çıkana verilen isimdir. Zanla elde ettiğimiz sonuçlarda kullandığımız veriler güçlü ise ortaya çıkan şey ilme yakınken, veriler zayıf ise zan ilimden uzaklaşır, vehme yaklaşır.

Kur’an’da zan kelimesi, bu temel anlama uygun olarak birkaç şekilde kullanılır. Bu kullanılışlardan bir tanesi ‘neredeyse kesin derecesinde bilgi’dir. “Onlar, şüphesiz Rableriyle karşılaşacaklarını ve (yine) şüphesiz, O’na döneceklerini zannederler[7] ayetinde ‘zannederler’ kelimesi ‘bilirler’ anlamında kullanılmıştır. Yani, müminler için öldükten sonra Rableriyle karşılaşacaklarına dair delil ve emareler çok güçlüdür. Bu nedenle onların zannı, kesin bir bilgi derecesindedir.

Yine ‘tahminde bulunmak’ da bir zandır. Bir durumun gelişme veya sonuçlanma ihtimalleri belli, fakat bu ihtimallerden hangisinin olacağına dair kesin bir emare veya delil yoksa bunlardan olabileceği düşünüleni seçerek zan ile hareket etmek ‘tahminde bulunmak’ olarak nitelendirilir. ‘Zan’ kelimesi Kur’an’da bu anlamda da kullanılır. Yusuf, zindanda rüyalarını yorumladığı kişilerden birisinin kurtulacağını zannetti,[8] yani tahmin etti. Allah İsrail oğullarının üzerine dağı kaldırdığında onlar üzerlerine düşeceğini zannettiler,[9] yani böyle tahmin ettiler. Boşanmış eşler, tekrar evlenmeyi düşündüklerinde Allah’ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanıyorlarsa[10], yani tahmin ediyorlarsa birbirlerine dönmelerinde bir sakınca yoktur. Ama birbirlerine döndüklerinde bu sınırları ayakta tutamayabilirler. Bu ihtimal her zaman varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle Allah’ın sınırlarını tutacaklarını tahmin etmeleri sadece bir zandır.

Diğer bir kullanılış şekli de ‘hisse kapılmak’ anlamındadır. “Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) çok az bir süre kaldığınızı sanacaksınız[11] ayetinde zannetmek, ahirette insanların dünyada çok az süre kaldıkları hissine kapıldıkları anlamında kullanılmıştır. “Davut, gerçekten bizim onu imtihan ettiğimizi sandı (bu hisse kapıldı)[12] ayetindeki kullanım da böyledir.

Kur’an ayrıca zannetmenin olumsuz tesirlerini ortadan kaldırmak için bir ‘zan ahlakı’ ortaya koyar. Buna göre bir yönde karar vermek, yargıda bulunmak, tavır ortaya koymak için güçlü emare ve deliller varken bunlara uyarak zanda bulunulmalıdır. Apaçık delillere rağmen, zayıf veya uydurulmuş delil ve gerekçelerle zannetmek ise gayri ahlaki ve yakışıksız bir tutumdur. Bu yüzden Kur’an’ın Mekki surelerinde müşriklerin söz konusu türden zanlarından bolca örnekler verilir. Müşrikler apaçık, doğru ve kesin bilgi ve emareler dururken; yalan, yanlış, uydurulmuş, tahmine dayalı şeylere tabi olarak zannederler. Bu zanları hayatlarını biçimlendirir.

Örneğin, Kehf suresinde bağ bahçe sahibi birisinin tutumundan bahsedilirken, sahip olduğu şeylerin ebediyen yok olmayacağını ve kıyametin de kopacağını zannetmediğine dair sözleri aktarılır.[13] Kıyametin kopmayacağını ve Rablerine döndürülmeyeceklerini ve tekrar diriltilmeyeceklerini zannetmek müşriklerin çoğunun ortak vasfıdır.[14] Bu nedenle peygamberlerin yalancı olduğunu zannederler.[15] Onların zannınca yeryüzü ve ikisi arasında bulunan şeyler batıl olarak yaratılmıştır.[16] Yaptıklarının birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanırlar.[17] Allah’ın, tapındıkları putlarla ilgili lehlerine deliller indirdiğini[18] ve O dilemese şirk koşamayacakları gibi, bir şeyi haram da kılamayacaklarını[19] zannederler. Yeryüzünde olanların çoğu aslında zanna tabi olmaktadır. Bu nedenle zanlara uyanlara tabi olmak kişiyi Allah yolundan saptırır.[20]

Mekki surelerde zannettiği için zemmedilenler müşrikler iken, Medeni surelerde zannettiği için dikkatleri çekilenler münafıklar, ehli kitap ve hatta Müslümanlardır. Ehli kitap oldukları halde kitaplarından habersizce asılsız şeyler peşinde koşup yalnızca zanneden Yahudiler[21] kitabı tahrif ederler. İsa’yı öldürdüklerini zannederler, oysa onu öldürmedikleri gibi asmadılar da.[22] Medine Yahudileri ihanet ettiklerinde kalelerinin kendilerini Müslümanlara karşı koruyacağını zannediyorlardı.[23] Münafıklar ise sefere çıkan peygamber ve müminlerin ailelerine ebediyen dönmeyeceğini zannederek seviniyorlardı.[24]

Müminlerden bazıları da zan konusunda yanlış tutumlara girdiler. Hz. Aişe’ye iftira edildiğinde bir kısmı su-i zanna uyup, haber sanki doğruymuş gibi dedikoduya başladılar. Oysa yapmaları gereken ‘su-i zan’ değil ‘hayır zannı/hüsnü zan’ idi. “Bu iftirayı işittiğinizde mümin erkekler ve kadınlar kendileri hakkında hayırlı bir zanda bulunup: ‘Bu apaçık bir iftiradır!’ demeli değil miydi?”[25]

Yine Uhut gününde ortaya çıkan ummadıkları sonucun nerden geldiğini anlayamayanlar, Allah’ın ta Mekke’den beri sakındırdığı cahiliye zannıyla hareket edip, olmadık fikirler ve laflar üretiyorlardı.[26] ‘Cahiliye zannı’ndan anlamamız gereken şey, Kur’an’ın Mekke boyunca müşriklerin kaypak düşünce ve yargılarına temel oluşturan ve hakikate göz yumup zayıf emareleri yüceltmek suretiyle dayandıkları zanlardır. Bu zan türü Medine İslam toplumunda karşı karşıya kaldıkları imtihanlarda içine düştükleri ümitsizlik/yeis halinde Allah’a güvenlerinin sarsılıp O’nun hakkında mesnetsiz zanlar üretmeleriyle yeniden ortaya çıktı.

Kur’an’da ‘cahiliye zannı’ndan başka  ‘su-i zan’[27] ve ‘hayır zannı’[28] çeşitlerinden de bahsedilir. Zannın ahlaki boyutu Müslümanlar hakkında su-i zandan yani kötü zandan kaçınmayı ve onlar hakkında olduğunca müspet zanlar/hayır zannı/hüsnü zan beslemeyi öngörür. Aynı şekilde delil ve emareleri araştırmak, zayıf iddia ve deliller yerine güçlülerini bulmak varken mevcutlarla yetinerek çokça zannetmeyi yasaklar. “Ey iman edenler!, zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.[29].  “Gerçekte zan, haktan yana hiçbir yarar sağlamaz.[30]

Cahiliye zannı ve su-i zan Kur’an’da yasaklanan ve kişiyi akletmekten uzaklaştıran zanlardır. Hiçbir bilgiye sahip olmaksızın veya çok zayıf emareleri yeterli görüp, apaçık delilleri görmezden gelmek ve ürettiği yargıda bunları dikkate almamak cahiliye zannıyla hareket etmektir. Böylesi bir tavır içinde olanlardan akıllıca davranmalarını beklemek mümkün değildir.

Akleden “bir insan, bir takım varsayımlara, doğrulanmamış söylentilere dayanarak meçhule doğru giden bir yaşama yolculuk macerasına giremez. Hiçbir akıllı ve mantıklı insan, doğruluğu şüpheli olan bir bilgiye kesin olarak güvenip, hayatını ona dayandıramaz.”[31]

3-Heva

Akletmeyi engelleyen önemli engellerin başında ‘heva’ gelir. Heva ve akletmenin varlığının veya hangisinin etkili olduğunun birbirine nispeti birinin varlığında diğerinin yokluğu şeklindedir. Yani insan hevasına tabi oluyorsa akledemez ve akıl devre dışıdır. Aynı şekilde akledebilmek için hevasının tesirinden kurtulmalıdır.

Arap dilinde heva kelimesi iki temel anlama işaret etmek için kullanılır:

1-Kelime, dördüncü babdan kullanımı olan ‘heviye-yehva’ fiili olarak kullanıldığında ‘sevdi ve meyletti’ anlamına gelmektedir.[32] Kur’an’da 14/37 ayetinde “Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara meylettir/tehva” denilirken kelime bu anlamda kullanılmıştır.

2-Kelimenin ikinci babdan fiil hali olan ‘heva-yehvi’ ise ‘boş oldu, yukardan aşağı düştü, yükseldi, koştu, indi, helâk oldu’ anlamlarına gelir.[33] 14/43 ayetinde “kalpleri bomboş/heveün”; 20/81 ayetinde “Gazabım kimin üzerine inerse helak olmuştur/heva”; 53/1 ayetinde “Battığında/hevaa necme andolsun” tarzındaki kullanımlar boş olmak, batmak, düşmek anlamlarına gelmektedir. Cehennemde bir çukurun adı olan ‘haviye’[34] kelimesi, bu çukurdaki korkunç derinlik ve boşluğa işaret ettiği için o yere verilen, ‘heva’ kelimesinden türemiş bir isimdir.

Bu iki temel anlam üzerinden yürüdüğümüzde, ‘heva’ kelimesinin ‘sevgi ve hevesle yönelmek ve iyi bir tutamak imkanını asla vermeyen, bu yüzden düşmeyi de beraberinde getiren büyük bir boşluk’ anlamlarına geldiğini söyleyebiliriz. Türkçede de kullandığımız Arapça asıllı ‘hava’ kelimesi ‘heva’ kökünden türeyen ve atmosfer boşluğunu ifade eden bir kelimedir.

Kur’an bu kelimeyi Arapçada ifade ettiği anlamı koruyarak geliştirmiş ve ‘insanın kötü arzular (şehevât)’a meyletmesi’[35] ne heva ismini vermiştir. Bu meyil itidali aşacak şekilde şehvet, öfke ve bencillikle insanı öylesine kontrolüne alır ki hiçbir hakkaniyet kabul edilmez, delil ve belgelerle, ölçüyle değil hevanın sürüklemesiyle hayat biçimlenir, ilişkiler belirlenir. Bu nedenle hevanın yönlendirmesinde korkunç bir boşluk ortaya çıkmaktadır. Tutamaklar ve yol işaretleri hiç dikkate alınmaz. Ölçüler yok edilmiştir, sağlam belgeler ve ilim/bilgi üzerinden değil menfaatler ve sınırsız arzular üzerinden konuşulur. Tek hedef nefsin aşırı istek ve meyillerini, şehvetini tatmin etmektir. Hevaya yüce mertebeden aşağılara düşme eşlik eder. Bu nedenle heva Kur’an’da geçtiği tüm ayetlerde olumsuz anlamda kullanılır. Kur’an’da ‘akletme’ kelimesinin bütün ayetlerde olumlu anlamda kullanıldığını hatırlarsak ‘akletme’ ile ‘heva’nın ne derece birbirleriyle zıtlık oluşturduğunu daha iyi anlamış oluruz.

Kur’an’da heva, açık belge ve delillere, muhkem beyana ve ayetlere tabi olmak yerine sınırsız arzulara uymak;[36] ayetleri, peygamberlerin getirdiği delilleri fütursuzca reddedip yalanlamak, hiçbir mantıki gerekçeye dayanmadan ahireti inkar etmek, belgeye ve gerekçeye dayanmadan haram kılmak;[37] yoldan çıkmak, dalalette olmak, dinde aşırıya gitmek, yaptığı işte (emr) hiçbir ölçüye uymamak, Allah’ın indirdiklerine tabi olmamak, adil davranmamak ve zulüm etmek[38] anlamlarında birçok ayette kullanılır. Doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün ve hayatlarındaki tüm davranışlarının yegane ölçüsünü ‘heva’ larına göre belirledikleri için onlar hangi dine mensup olduklarını söylerlerse söylesinler aslında hevalarını ilah edinmektedirler.[39] İnsanın keyfi ne istiyorsa onu elde etmeye ve engel tanımadan onu gerçekleştirmeye çalışması bu heva denilen puta tapınması demektir.[40]

Heva ile akletmenin ilişkisi birinin varlığında diğerinin ortadan kalkması şeklindedir. Denilmiştir ki; ‘heva tekaddüm ederse, akıl teahhur eder.’ Yani heva baskın çıkarsa akıl geriler, irtifa kaybeder.[41] Aynı sözü tersine de ifade edebiliriz. Yani, ‘Akıl tekaddüm ederse, heva teahhur eder.’

Hevasına tabi olanlar, akletmenin olmazsa olmaz gereği olan doğru belgeler, bilgiler, deliller, ayetler ve hakikate götürücü işaretler üzerinden değil nefsin süfli arzuları üzerinden yürürler. Hevanın insanlığı sürükleyeceği yer, egoizm, adaletsizlik, haksızlık, zulüm, kötülük, inkar, nankörlük, zarar ve eşitsizliktir. Çünkü hevasının tesirine giren insanın hakiki belgeleri ve delilleri anlaması, kendini değil, genel yararı ve maslahatı gözetmesi, adalet ile hükmetmesi, doğru yargılarda bulunabilmesi mümkün değildir.

Hevanın tesirindeki insan için önemli olan tek şey sınırsız arzuları ve şehvetidir. Her türlü hayra engel olur, çünkü o hevasının işine gelmez. Kişinin egosunu ön plana çıkardığı ve kendisini dünyanın merkezine koyduğu her durum, ahlaken fesadı getirir, toplumsal yapıdaki iffeti ve ilişki düzenindeki denge ve adaleti ortadan kaldırır. Bu tam da akla mugayir bir durumdur. Akılla heva bu noktada çelişir. Akleden insan, gözünü ve kalbini doğru delillere açık tutar. İnsanlığın genel yararına olan doğrulara uymanın, buna götüren işaretleri takip etmenin, toplumsal dirliği ve adaleti gözetmenin gereğini takdir eder. Buna göre yargılarda bulunur. Bu ise hevayı kökünden silip atar.

Genelde yapılan önemli bir yanlışlık akıl ile hevanın birbirine karıştırılmasıdır. Ayetler incelendiğinde çok net olarak görülecektir ki, Allah akledenleri, düşünerek hareket edenleri değil, hevalarına uyanları yermektedir. Çünkü ‘akletmek’ belirttiğimiz gibi, doğruya götüren bütün sahih delilleri derinlemesine araştırmak ve ilim yolunu takip etmek suretiyle çıkarımlar yapmak ve yargılarda bulunmaktır; nefsin sınırsız hevasına, arzu ve şehevatına tabi olmak değildir. Ancak akıl ile hevanın ifade ettiği anlamlar öylesine birbirine karıştırılmaktadır ki, bırakalım sıradan insanları, ilim peşinde koşan pek çok kişi bile aklı zemmetmekte ve onu hevadan saymaktadır. Halk arasında ‘akılları doğrultusunda gitmek’, ‘aklına uymak! (olumsuz anlamda)’, ‘aklını sevmek!’, ‘aklına esmek!’, ‘aklınca!’, ‘aklına uymuş gidiyor’, ‘akıllı köprü buluncaya dek deli suyu geçer’, ‘bir deli kuyuya bir taş atar, kırk akıllı çıkaramazmış’ gibi deyimler ve atasözleri aklı küçümseyici tarzda bol bol kullanılır. Birisi birazcık okumaya, sormaya ve sorgulamaya başlarsa yaftalar yapıştırılır, ‘çok düşünüyor yakında aklını yitirir!’ lafları edilmeye başlanır. Aslında dilimizde akletmeyi övücü çok sayıda deyim ve atasözü olmasına rağmen nedense küçümseyici tarzda olanlar çok daha fazla meşhurdur.

Oysa Allah Kur’an’da aklına uyanları, akılları doğrultusunda hareket edenleri, düşünenleri ve sorgulayanları değil hevasına uyanları yermektedir. Onları hevalarını ilah edinmekle suçlamaktadır. “O hevasını ilah edineni gördün mü?[42] ayetinde geçen hevayı ilah edinme hadisesi Kur’an’ın hiç bir ayetinde ‘O aklını ilah edineni gördün mü?’ şeklinde geçmemektedir. Oysa akıl üzerine ahkam kesenler insanları akıllarını ilah edinmekle suçlayıvermektedirler. Yapılan yanlışlık ‘akıl’ kelimesi kullanılırken aslında ‘heva’nın kastedilmesi ve bu iki kelimenin ifade ettiği anlamların nasıl birbirinin zıddı olduğunun farkına varılmamasıdır.

İslam Düşünce tarihi akılla vahyin ilişkisini kurmada oldukça sorunlu bir miras bıraktığı halde, iş akılla hevanın ilişkisini kurmaya ve aralarını ayırmaya gelince oldukça mahirdir. Ebu Bekir er-Razi, hissî, tabii ve hayvanî arzulardan ibaret olduğunu söylediği ‘heva’yı aklın karşıtı olarak göstermiş ve bu konuda sonraki dönemlere ışık tutacak görüşler ortaya koymuştur. Onun, hevayı insanın yapısından gelen arzu ve ihtiraslar diye niteleyen ve konuyu akıl-heva çatışması şeklinde ele alarak yüksek bir ahlaka ulaşmak için hevayı baskı altına almak ve her durumda aklın buyruklarına uymak gerektiğini savunan görüşleri kendisinden sonra da kabul görmüştür.[43]

4-Günahın alışkanlığa/hayat tarzına dönüşmesi

İnsan hata ile malul bir varlık olduğundan, ondan eksiksiz, mükemmel davranışlar beklemek abesle iştigal olacaktır. Her insan hata yapar, günah işler, yanlışlığa düşer. Önemli olan melekler gibi hatasız, masum, günahsız olmak değil, böylesi durumlarda iradenin insanın elinde olması ve istikameti kaybetmemesidir. Bu tür bir kararlılık, hayata doğruluk üzerinde dengeye getirir. Hataların telafisi kolaylaşır, iyilik topluma yayılır, kötülük ve adaletsizliklerin etkisi azalır.

İstikamet üzere kararlılıkta insana fayda sağlayan onu bu minvalde tutan en temel nitelik ‘akletme’yi terk etmemesidir. Şayet akletmek yerine ‘heva’yı tercih ederse, hatalar ve günahlar alışkanlıklara ve hatta bir hayat tarzına dönüşür. Bunun nedeni, akletmeyi bırakıp, yapılan işlerin sürekli murakabeye tutulmasının terk edilmesidir.

Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırt etme gayreti ortadan kalktığında, heva hakim olur; hatalar doğrulara, kötülükler iyiliklere, günahlar hayırlı davranışlara döndürülemez. Zeka ve tüm zihinsel faaliyetler, hayat tarzının meşrulaştırılması için kullanılır. Kötülük iyilik gibi, günah sevap gibi, zulüm adalet gibi, çirkeflik hayır gibi gösterilmeye çalışılır. Çünkü kötü olan her şey, kötü olarak bilindiği sürece kabul edilmesi mümkün değildir. Vicdan harekete geçer, aklı uyandırır ve olumsuzluklara tepkiler, hem kişilerin iç dünyasından hem de toplumsal bir refleks olarak ortaya çıkar.

Ancak günahkarlık bir hayat tarzına dönüşmüşse ve bunu meşrulaştıran muhtelif etkiler, mesela zihinsel kotlar, taklit edilen ve özenti duyulan idol şahıslar, atalar dini, nefsi temayüller günahın üstünü örtmüşse orada akıl devre dışı kalır. Günahkarlık, şirk, küfür, nankörlük, zulüm, sefahat, ihtiras, kıskançlık, istiğna, kin hayat tarzının unsurlarına ve akletmeyi engelleyen birer faktöre dönüşür.

Özellikle ihtiras, kıskançlık/haset, kin, nankörlük gibi kalbi sarmalayan hastalıklar insanı kör eder. Selim bir kalple olaylara yaklaşılmasını engeller. Sağduyu yitirilir. Böylesi bir halde aklın devre dışı kalmasından daha normal ne olabilir?

Günahı yaşam tarzına dönüştüren bir kişinin görüş ve gidişatında olgunluk ve sağduyu beklenemez. Her türlü işte düşüncesizlik, değerlere önem vermeme, hakkı gözetmeme, temkinsizlik ve hafiflik hakimdir. Tam bir ‘sefihlik’ hali ortaya çıkar. Kur’an’da ‘sefih/sefihler’ kelimesi münafıklar tarafından Müslümanlar için kullanılmıştır.[44] Bununla kastettikleri, peygamberin çağrısına kulak verenler, toplumun alt tabakasından oldukları için, iman etmenin ucu hafifliğe kaçan bir tür budalalık ve düşüncesizlik olduğudur. Oysa sefihlik tam da kelimenin ifade ettiği tutum ve gidişatta hafiflik, ciddiyetsizlik, budalalık ve akılsızlıktır. Kime sefihlik musallat olmuşsa ondan akletmesini beklemek mümkün değildir. Bu nedenle peygambere tabi olanlar değil bizzat o suçlamayı yapan akılsız münafıklar sefihtir.

İnsanlar akletmedikleri için mi günahı yaşam tarzına dönüştürürler, yoksa günah onların yaşam tarzı olduğu için mi akledemezler, sorusu sorulabilir. Bu esasen çift taraflı bir etkileşim sürecidir. Akılsızlık bir başladı mı hevanın devreye girmesiyle günahlar hayatı sarmalına alır. Onlar hayatı bu kadar kuşatınca tekrar akletmeye dönebilmek gittikçe zorlaşır. Ama her durumda, akletmeye dönüş bir imkandır. İnsan o onulmaz koşturmaca içinde bir an durmayı başarabilirse ve gözünü açabilirse, aklın tekrar devreye girmemesi için bir sebep yoktur. İnsan bu potansiyeli her durumda içinde taşır.

5- Taklit, Gelenekçilik ve Atalar Dini   

Taklit kelimesi, ‘Örnek alınması istenen davranış biçiminin bilinçli ya da bilinçsiz olarak olduğu gibi yinelenmesi’[45] anlamına gelir. “Deyimin asıl anlamı, başkalarının gidiş ve tutumlarını iradeli ve bilinçli olarak yinelemektir.”[46] “Taklit içtepisi, insanlarda doğuştan vardır. İnsanlar bütün öteki yaratıklardan özellikle taklit etmeye olağanüstü yetili olmalarıyla ayrılır ve ilk bilgilerini de taklit yoluyla elde ederler.”[47]

Taklit, öğrenmenin ve üretmenin faydalı bir yöntemidir. Bebekler konuşmayı çevrelerindeki büyüklerini taklit ederek öğrenirler. Bu nedenle sesleri çıkarma biçimi çoğunlukla ilk kazanıldığı şekliyle korunur. Kişi başka bir dil öğrense bile taklit ederek kazandığı ses çıkartma yöntemini kolayına değiştiremez. Aynı şekilde çıraklar ustalarını taklit ederek kendilerini geliştirip ustalıklarını elde ederler.

Sanat dediğimiz şeyin kökeni de esasen taklide dayanır. Ses sanatçıları kulağa hoş gelen melodilerin usta birer taklitçileridirler. Ressamlar, tabiatta veya duygularda var olan güzel tabloların bir anının taklidini tablolarına aktarırlar. Neredeyse sonsuza yakın çoklukta tekrar eden güzelliklere sahip olan gerçek dünyayı tümüyle taklit etmek imkansızdır. Bu nedenle sanat gerçeğin sadece bir anının taklidinden ibarettir.

Fotoğraf sanatçıları, ustalıklarını teknolojik imkanlarla birleştirerek, ilginç görüntü ve anların tıpatıp taklitlerini fotoğraf karelerinde sabitleştirirler. Gerçek hayatta vuku bulan veya vuku bulması mümkün olan olaylar, tiyatro ve sinema sanatçıları tarafından taklit edilerek sahneye veya beyaz perdeye aktarılır.

Hayatın bir parçası olması bakımından taklit kaçınılmaz bir davranış tarzı iken zararlı bir unsura da dönüşebilir. Taklit çoğu zaman akletmenin önüne geçerek onun yerini alır. Taklitçi taklit ettiği şeyin davranış ve sözlerini düşünmeden tekrar ederek bunu bir yaşam tarzına dönüştürür. Bu durumda taklit akletmenin önünde önemli bir engeldir. Akletmek, insanlık çizgisinde tırmanmayı, sürekli gayreti ve zorluklara göğüs germeyi gerektirirken, taklitçilik zorluk içermeyen kolaycılık ve alışkanlıkların peşinden sürüklenmek anlamına gelir. Bu nedenle taklit tembellerin, kopyacıların, kaçkınların sığınağıdır. Özoluşla beraber varoluş sürecine katılmak akletmeyi gerektirirken, var olanı sürdürüp, önceki örneklere uyup giderek teslim olmak taklit yoluyla mümkün olabilmektedir. Bu nedenle akletme ve taklit birçok hususta birbirlerine zıtlıklar içermektedirler.

Süregelen yapılarda, oluşan menfaat örgülerinin otoriter tesiriyle, akletme ile gelen değişim isteği bastırılır ve bu ortamlarda kişiden istenen sadece itaat etmesidir. Bu yüzden o, çaresiz olarak aklının sesini dinlemek yerine mevcut yapının değerlerini alıp, kendini ona benzetmeye çalışır. Böylece kendisini onunla özdeşleştirerek tabi olur. Taklit edilen fikir ve değerler benimsenir. Bir toplum içinde taklit, boyun eğdirici otoriteye mecburen itaat etmek, onu özdeşleştirmek ve benimsemek yoluyla gerçekleşir.[48] Böylece akletme devre dışı kalır.

Taklidin kurumsallaşmış ve topluma mal olmuş biçimi gelenekçiliktir. ‘Gelenek’, “bir toplumda, bir toplulukta, eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen tinsel ekin öğelerinin her biri”[49]ne verilen isimdir. Gelenek toplumun üyelerini birbirlerine bağlar, bireyler geçmişten gelen kökleşmiş bu alışkanlıklar nedeniyle aynı tip davranışları sergilerler. “Toplumsal kurumları ve inançları yalnızca geçmişten süregeldikleri için benimseyen, saygın tutan, destekleyen, yeni ekin öğelerini ise (sadece yeni oldukları için) değersiz sayan tutum”[50]a da ‘gelenekçilik’ adı verilir.

İnsanların ortak olarak yapa geldikleri davranış biçimleri zamanla alışkanlık haline dönüşmekte, hatta hayatlarını biçimlendiren ortak normlar haline gelmektedir. Toplum kendi dirliğini ve devamını sağlamak adına geleneğini korumaya çalışır. Çünkü gelenek aynı zamanda o toplumun ayırt edici karakteridir. Bu nedenle toplum geleneği, fertlere dayatır. Bireylerin esaret derecesinde uysal davranması pahasına, gerekirse iradi güçlerini baskı altına alır. Gelenek, varlığını sürdürebilmek için zamanla dini ve kutsal bir veçheye bürünür. Toplumların dinleri, inandıkları dinle birlikte geleneklerinin dinselleştirilmiş halinin bir karışımından ibarettir. Geleneğe bağlılık her zaman kötü bir şey demek değildir. Geleneğe körü körüne bağlılık da, gelenekten tümüyle kopuş da zararlıdır. Gerçek olan, geçmişin sağlam ve faydalı yanlarını içererek onu sürekli olarak geleceğe doğru aşmaktır.[51]  Bunun yolu ise gelenekten gelen uygulamaların doğruluğunun ve işlevselliğinin sürekli denetlenmesidir. Bu ise akletme yoluyla olabilir.

Ancak toplum veya bir toplumsal birim/topluluk/cemaat varlığını sürdürebilmek güdüsüyle geleneğini korumaktan yana güçlü bir direnç gösterir. Akıl yoluyla geleneğin unsurlarına yöneltilen yıkıcı eleştirileri baskı yoluyla kontrol altında tutmaya çalışır. Bunun yolu ise akletmeyi engellemektir. Bu direnç unsuru toplumsal alanda ferde baskı yoluyla vuku bulduğu gibi, bireyin iç dünyasında aklın yoluna uymak yerine alışılagelmiş olanı korumak tarzında da ortaya çıkabilir.

Kur’an körü körüne taklit etmeyi yasaklar. Taklit etmek yerine tahkik etmeyi, düşünmeyi ve akletmeyi emreder. Örneğin Ehl-i kitabın Üzeyr veya Mesih’in Allah’ın oğlu olduğuna dair şirk içeren sözlerinin aslında önceki inkarcıların sözlerinin kör bir taklidi olduğunu söyler.[52]

Aynı şekilde birçok ayette sunulan tablolar aracılığıyla bilinçsizce taklit etme yüzünden sapıp giden ve hakka tabi olmayı reddeden bu nedenle de azabı hak edenlerden örnekler verir. Taklit edenler cehennem azabına uğradıklarında kendilerinin sapmadığını, taklit ettikleri öncüler veya müstekbirler tarafından saptırıldıklarını, onlara tabi oldukları ve itaat ettikleri için hidayet üzere olamadıklarını, onlar olmasa mümin kimseler olacaklarken, etkileri altına girdikleri için cehenneme düştüklerini söyleyerek azaptan muaf tutulmak veya müstekbirlerden daha az cezaya uğratılmak isterler.[53] Oysa hidayet çağrısı onlara da ulaşmıştır. Ancak onlar Resullerin çağrısına uyarak, gözlerini afak ve enfüsteki delillere açmamışlar, kalplerini kapalı tutup akletmeden öylece öncülerine veya müstekbirlere tabi olmuşlardır. Böylece azabı en az müstekbirler ve öncüler kadar kendileri de hak etmiş ve hep birlikte cehenneme sevk edilmişlerdir.

Kur’an öncülere tabi olmanın veya onlar tarafından saptırılmanın asla geçerli bir mazeret olmadığını ortaya koyarak akletmenin önündeki engellerden birisini geçersiz kılmaktadır.

Yine akletmeyi ortadan kaldırması bakımından müşriklerce öne sürülen bir mazeret de atalar/babalar yoluna uymaktır. Müşrikler işledikleri fuhşiyat,[54] putlara tapma,[55] dinlerini terk etmeme,[56] hâkimiyetlerinin daim olmasını istemenin[57] gerekçesi olarak atalar yoluna uymayı göstermektedirler.

Onların nazarında atalarının bir uygulamayı yapıyor olması, doğruluğunun ve kendisine tabi olunmasının yeterli bir gerekçesidir. Atalarını üzerinde buldukları şeye düşünmeden, ölçüp biçmeden, bir alışkanlık olarak öylece uyup giderler. Oysa akletmenin, dolayısıyla hidayetin ve hak yola tabi olmanın önünde bir engel olan atalar yoluna körü körüne tâbiiyet, Kur’an’ın bizzat kaldırmak istediği hususlardandır. Bunu da müşriklere apaçık deliller sunarak yapar.

“Ama onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde bazıları: “Hayır, biz [yalnız] atalarımızdan gördüğümüz [inanç ve eylemler]e uyarız!” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?”[58]

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygamber’e gelin” denildiğinde onlar, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter” derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?”[59]

Müşriklerin atalar dinine tabi olmanın gerekli ve geçerli bir yol olduğuna dair temelsiz argümanlarına karşı ayetler, gayet esaslı bir delille karşı koymuş ve ataların uygulamalarının akla uygun ve bilgi temeline dayalı olduğunun hiçbir garantisi olamayacağını net bir şekilde ifade etmiştir. Aslında ayetler ataların uygulamalarını değil, ‘sırf atalar uyguladığı için bir şeyin doğru olmasının zaruri olduğu’na dair zihinsel kodu hedef almaktadır. Ataların isabet ettiği doğru uygulamalarla Kur’an’ın bir işi yoktur. Bu nedenle ayetlerde ‘ya babaları hiç bir şey bilmiyorsa’, ‘ya ataları akıllarını hiç kullanmamışlarsa’, ‘ya doğru yolu bulamamışlarsa’ tarzındaki ihtimalli ifadeler kullanılmıştır.

Bu yüzden atalar yoluna uymak ancak atalar doğruda isabet etmişlerse anlamlı olabilmektedir. Bu ise şansa kalmıştır. Dolayısıyla hakkın peşinde koşmak ve onda isabetli olabilmek, atalar yoluna uymakla değil, akletme ve ilme tabi olma yoluyla daha mümkün olabilmektedir. Bu nedenle Kur’an akletmeye, bilginin peşinde koşmaya ve hidayet yoluna/kitaba tabi olmaya çağırmaktadır.

Atalar yoluna uymanın karşısında akletme, bilme, hidayet çağrısına uyma yöntemi durmaktadır. Atalar yoluna uyan için akıl, bilgi ve hidayet devre dışıdır.

Kur’an taklit, gelenekçilik ve atalar yoluna tabi olma konusunda böylesine net bir çağrıya sahiptir. Resul de kendi hayatı ile doğruya tabi olmanın ve aklederek, istişare ederek, ilme ve doğru tecrübeye tabi olarak yargılarda bulunmanın en güzel örneklerini vermiştir. Ancak ondan sonra gelenlerden bir kısmı taklit etme ile örnek almanın arasını ayırt edememiş ve körü körüne taklit etmeyi peygambere tabi olmak olarak algılamıştır. Örnek almak, örnek alınan davranışın amaç ve güzelliğini anlayarak kendine uyarlamakken, taklit etmek amaçsız, hikmetsiz öylece uyup gitmektir.

Hz. Peygamber sahabesi ile ideal bir iletişim halinde olduğu halde, “sahabeden bazıları, onun sözlerini zaman zaman tamamen lafızcı bir yaklaşımla anlayabilmişlerdir. Onlar bu lafzî ve ve harfî yaklaşımlarında, Hz. Peygambere ait bir sözün zahiri neyi ifade ediyorsa, sadece onu anlamışlar, onun o söz ile ‘ne demek istediğini’ ve ‘neyi amaçladığını’ değil, yalnızca ‘ne dediğini’ esas almışlar ve bu anlayışla amel etmişlerdir.”[60] Aynı şekilde “Hz. Peygamberin yaptığı bir davranışı görüp müşahede ettikten sonra veya yaptığı bir şeyi duyduktan sonra, onun bunu hangi tasarruf cihetiyle yaptığına, davranışın sebep, illet, hikmet ve maksadına bakmaksızın, sadece onun yaptığını aynen gördükleri gibi yapma”[61] eğilimine girmişlerdir. Böylece gayet taklitçi yaklaşımlar sergileyebilmişlerdir.[62]

Sonraki gelenler içinde de bunlara aynen uymak yaygın bir geleneğe dönüşmüştür. Oysa Kur’an’ın bizzat değiştirmek için geldiği hususlardan birisi, bir şeyi birisi veya birileri -bunlar ister atalar isterse peygamber olsun- yaptığı için yapmanın önüne geçmektir. Yukarıda mealini verdiğimiz iki ayet çok net bir şekilde bunu söylemektedir. Kur’an tarafından önerilen yol, bir davranışı ancak sebep, illet, hikmet, maksat ve sağlayacağı maslahatı anladıktan sonra yapmak, eğer uygun düşmeyen bir şey varsa da onu terk etmektir. Bu, aklın yoludur. Kur’an bizi buna çağırır.

İslam tarihinde ortaya çıkan pek çok eğilim, Kur’an tarafından yerleştirilmeye çalışılan bu yaklaşımın aksine olarak gelişmiş ve taklitçilik ve gelenekçilik bunların esas unsuru olmuştur. Bunların taklit ettikleri atalar, -peygamber ve asar[63]– müşriklerin ataları gibi şirk ve dalalet yolunda değildir. Ancak gerek peygamberi, gerekse asarı körü körüne taklit etmek ve selefin oluşturduğu birikimin değerini tarihin üstüne çıkartarak evrenselleştirmek, kör bir gelenekselciliği sürekli hale getirmiştir. Akletme yolu, istihsan, içtihat, reyle hüküm verme küçümsenmiş; yeni olan her şeye bidat diye karşı çıkılmıştır.

“ ‘Gelenekselcilik’, lineer bir tarih anlayışının manyetik alanı içerisinde, ilk vazedilişinden itibaren dinin anlaşılması hakkında her dönemde belli bir düşünsel çizgi tarafından ileri sürülen, zaman içerisinde yığınlaşan -ve bazen farklı kaynaktan beslenebilen- görüşlerin, her zaman dilimi için geçerli olmak üzere dinin anlaşılmasında bir yere ve hatta otoriter bir yapıya sahip olduğunu veya en azından bir doğruluk payına sahip olduğunu ve bu sebeple süreklilik kazandırılması gerektiğini ileri süren bir yaklaşımdır.”[64] Sonrakilere düşen bu birikime aynen uymaktır. Bu birikimin değeri açısından ilk devir/asar en kıymete haiz olandır.

‘Peygamberle iletişim veya arkadaşlık halinde oldukları için, asara ait uygulamaların evrenselliği ve her devrin kaçınılmaz uygulamaları olduğu’ tarzındaki önerme ile gelen zihinsel kot, müşriklerin ‘sırf atalar uyguladığı için bir şeyin doğru olmasının zaruri olduğu’ tarzındaki zihinsel koda çok benzemektedir. Çünkü her ikisi de doğruluk ve yanlışlık, geçerlilik, bilgi, tecrübe, işlevsellik, maksat, illet, hikmet, maslahat üzerinden değil, değeri yüceltilen kişiler veya dönemler üzerinden belirleme yapmaktadır.

Fıkıh bilimi alanında içtihat, Müslümanların hayati bir meselesi olduğu halde, tarihin belli bir döneminden sonra, içtihat kapısının kapandığı söylenmiş ve avam için taklitten başka bir yolun kalmadığı ilan edilmiştir. Oysa müçtehitlerin halka kendilerini taklit etmeye çağırmak yerine -pek çok ilk dönem müçtehidinin yaptığı gibi- delillere ittiba etmeyi tavsiye etmeliydiler. Bu yapılmayınca yaşanan kırılmalarla ‘akletme’ işlevselliğini yitirmiş akıl atıl hale gelmiştir.

Böylece öylesine bir İslam anlayışı yerleşmiştir ki, bu anlayış sadece geçmişin kültürel mirasını  tekrar ve taklit etmektedir. Asara ait kültürel ve dini mirası doğmalaştıran ve sadece bunu tüketmekle iktifa eden skolastik İslam anlayışında akletmek, öcü gibi görülen, terbiyeye muhtaç, heva ile özdeş ve neredeyse ‘olmasaydı daha iyi olurdu’ denilecek kadar küçümsenen bir özellik olarak görülmektedir.

Oysa İslam toplumlarının bugünkü hali pür melalinin geri planında taklitçilik, gelenekselcilik ve aklı küçümsemeye dayalı bu skolastik zihniyet yatmaktadır. İyi ve doğru olanı bulabilmek için yeniden aklı işlevselleştirmeye dönmek kaçınılmazdır. Bazen yanılarak da olsa akletmeyi terk etmemek, düşünmeden geleneği taklit ederek doğruda tesadüfen isabet etmekten daha hayırlıdır. Çünkü akletmeyi terk etmeyenin yanılgılardan kurtulma ihtimali hep yüksekken, düşünmeyenin yanılması durumunda onu düştüğü çukurdan kurtaracak hiçbir faydalı yardımcısı yoktur. O zaman mecburen akletmeyi işlevsel hale getirmek zorunlu hale gelecektir. Bugünkü İslam Dünyası’nın hali kuyuya düşmüş insan metaforunu çokça andırmaktadır. Orada öylece ne yapacağını bilmez vaziyette beklemektedir.

Mengüşoğlu’nun dediği gibi, “Düşünce mekanizmasını işlettiğimiz halde erişemememiz, ulaşamamamız, düşünceyi işletmeksizin yani rastlantılar sonucu erişmemizin, ulaşmamızın yanında daha makbuldür. Çünkü biz düşündüğümüz için insanız. Düşünmek doğru olmaktan önde gelir.”[65]

6-Duygular

TDK’nın Ruhbilimler Terimleri Sözlüğünde ‘duygu’ “belirli nesne, olay ya da kişilerin bireyin iç dünyasında uyandırdığı izlenimler” olarak tanımlanmıştır. Dış tesirle iç dünyada oluşan pek çok duygudan bahsedilebilir.[66] Bu duygular insanın parçasıdır. Duygusuz bir insan varlığı tasavvur edilemez. 66 no.lu dipnotta duygulardan verdiğimiz örneklerin büyük bir kısmı insan varlığı için gereklidir ve yokluklarında derin boşluklar ortaya çıkacağı gibi, hem kişisel hem de toplumsal alanda çok büyük dengesizliklerin üremesine yol açacaktır. Acıması olmayan, sevgisiz, heyecansız, hayret etmeyen, öfkelenmeyen, acı çekmeyen, kızmayan, korkmayan, utanmayan, özlem duymayan, istemeyen, sabır etmeyen, sevinmeyen, üzülmeyen, sıkılmayan, şefkati olmayan, umutsuz, zevk almayan bir insan varlığından bahsedebilir miyiz? Bu ve benzeri özellikleri insanlardan çekip aldığımızı düşünelim. Geriye sadece bir posanın ve cesedin kaldığını görürüz. Hayvanların da kendi varlıklarıyla paralel duyguları vardır. Daha öte bir bilgi olarak botanikçilerin son dönemlerde yaptığı araştırmalara göre bitkilerin dahi duygulara sahip oldukları ortaya çıkartılmıştır.[67]

Ancak duygular kendi kendilerinin kontrolörü değildir. Duyguları frenleyen ve dengeye getiren esasen akletme yoluyla oluşan otokontrol sistemimizdir. Bu sistemin operatör koltuğunda akıl oturmalıdır. Ancak akıl bu koltuktan indirilir de yerine başka bir özelliğimiz oturtulursa, insan kontrolden çıkar ve ondan her türlü irrasyonel davranışın sadır olması mümkün hale gelir.

Duygusallık “duyumların ve duyguların ağır basması, aşırı bir biçimde insanı etkilemesi durumu”[68] dur. Duygusallık bazen, duyma, düşünme ve davranış alanlarında sanrı, sabuklama, duygu coşkunluğu veya kütlüğü gibi belirtilere dönüşen ve kişinin gerçeklerle ilişkisini azaltan bir hastalığa bile dönüşebilir.[69]

Duygusallık hali akletmenin yerine geçmemelidir. Çünkü bu durum doğru karar vermeyi, adaleti, ölçüyü, dengeyi ortadan kaldırır. İnsan, zihnine üşüşen şeylerin müdrike mi yoksa muhayyile mi olduğunu ayırt edemez hale gelir. Duygusallık aklın yerine padişah koltuğuna oturursa, duygularla verilen kararlar helak edici niteliğe dönüşebilir. Kontrolden çıkmış duygulardan akıl sadır olmaz.

Burada duygusal tavra örnek olarak peygamberin vefat haberini duyduğunda Ömer’in kendini kaybederek, “Hayır! O ölmedi. Münafıkların kökünü kazımadıkça o ölmez. Hiç kimseden ‘Muhammed öldü’ sözünü duymayayım. Muhammed öldü diyenin boynunu keserim”[70] şeklinde sözler sarf etmesini verebiliriz. Her ne kadar Ömer’in buradaki söylediklerinin Ebu Bekir’in gelişine kadar zaman kazanmak amacıyla bilinçli olarak söylenmiş sözler olduğuna dair yorumlar olsa da, biz şimdilik Ömer’in bu sözleri duygu hali nedeniyle söylediğini kabul edersek, duygusallığın Ömer gibi bir şahsiyeti bile nasıl kontrolden çıkardığını görmüş oluruz. Üstelik bir adım sonra Ömer’in kılıcı herhangi bir sahabenin kafasında da patlayabilirdi.

Tüm insanların aynı duygusal seviyede olmasını beklemek muhaldir. Önemli olan duygusallığın aklın kontrolünden çıkmamasıdır. “Dikkat edilmesi gereken husus duygusallıkla verilen kararların, ulaşılan sonuçların, akıl ürünü fikirler olduğunu sanıp yanılmamaktır. Çünkü fikrin haysiyeti ile duygunun haysiyeti çok farklıdır. Duygu, deyim yerindeyse insanın egosunun, kendine özgülüğünün tezahürü iken, fikir (akletme) insanın sosyal konumunu belirleyen, insanların hizasında ona yer verdiren kişiliğin teminatıdır.”[71]

Kur’an, akletmenin önünde bir engel olması bakımından kontrolden çıkmış duygularla karar vermeme hususunda uyarılarda bulunur. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizlik yapmaya sevk etmesin. Adil olun[72] ayetiyle Allah Müslümanlardan düşmanlarına karşı kararlarında bile kinlerinin yani duygularının ön planda olmamasını emretmektedir. Adil olmak, yani eldeki ulaşılmış en doğru verilerin gerektirdiği karar neyse onu verebilmek; kin, nefret, yakınlık gibi duygusal hususların verilecek akli kararda etkili olmaması, Müslümanların insani ilişkilerindeki en temelli düsturları olmalıdır.

Oysa duygusal taraftarlık düşünmeye gölge düşürmektedir. Asabiyet, bir şeye taraf olmada aşırılığa gitme anlamında bir tür duygusallık halidir. Asabiyet; aile ilişkilerinin getirdiği bağlılık/kan bağı, memleketçilik, ırkçılık, kabilecilik, mezhepçilik hatta dincilik şeklinde ortaya çıkabilir. Fanatik spor takımları taraftarlığı, particilik, cemaatçilik asabiyetin günümüzdeki muhtelif tezahürleridir. Bunlardan herhangi birisine mensup olmak normal bir durum veya bir hak olarak kabul edilebilir. Ancak ne zaman ki verilen kararlarda bu mensubiyetler ön plana çıkıp olumsuzluklar üremeye başlar, o zaman asabiyet aklın yerine geçmiş demektir. Bizim 5/8 ve 4/135 ayetlerinin bize öğrettiği düstur çerçevesinde mensubiyetimizi ve duygularımızı gayri adil bir tarzın temeline dönüştürme hakkımız yoktur. Benzer şekilde, Kur’an’ın ve peygamberin üstünlüğü sadece takvaya bağlayan ve her türlü kan ve akrabalık bağı, kabilecilik ve ırk üstünlüğü anlayışına dayalı asabiyeti geçersiz kılan çağrısı, seviyesiz üstünlük anlayışına dayanan köksüz duygu körlüğünü ortadan kaldırmaktadır.

“Ey insanlar! Hepinizin Rabbi birdir, babası birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem de topraktandır. Allah katında en şerefliniz en muttaki olanınızdır. Allah’ın emirleri ve yasakları konusunda en duyarlı olanlar muttaki olanlardır. Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”[73]

İnsanlık peygamberden sonra onun veda hutbesinde yaptığı bu çağrıyı aşabilen bir kardeşlik çağrısını bu güne kadar henüz işitmedi. İnsanların tamamıyla köksüz duygusal gerekçelerden kaynaklanan birbirlerine olan husumeti, aynı topraktan ve aynı atadan gelen kardeşlerin husumetinden başka bir şey değil. Bunun ortadan kalkması asabiyete dayalı duygusallıklardan kurtulup öze ve asla dönmekle mümkün. Bu ise ancak var olan hakikati tüm çıplaklığıyla görüp duygusallık da dahil tüm engelleri aşıp akletmekle gerçekleşebilir.

‘İstiğna’ da bir tür duygu esirliğidir. İstiğnanın girdiği bir kalpte akıl çoktan sürgüne gönderilmiştir. İstiğna kendini yeterli görmek, olduğundan çok daha büyük, zengin ve güçlü olduğunu zannetmektir. Oysa mutlak anlamda müstağni olan, yani yeterliliğin ve zenginliğin tüm anlamlarını barındıran tek varlık Allah’tır. Bu manada insan zengin/gani değil daima muhtaç/fakirdir. Bu yüzden asla kendisini tek başına yeterliymiş hissine kaptırmamalıdır. İstiğna duygusuna kapıldığında onu bekleyen tuğyandır, yani azgınlıktır. Bu nedenle Kur’an bu meseleye kökünden bir teşhis koyarak insanı uyarır: “İnsan kendisini müstağni gördüğü için tuğyan eder. (Bu yüzden) sakının![74]

‘Cehalet’ kelimesi her ne kadar günümüzde bilgisizlik anlamında kullanılıyorsa da, bu kelimenin Arap dilinde kullanılışı sadece ilmin zıddı anlamındaki bilgisizlik değildir. İnsan bilgi sahibi olduğu halde cahil olabilir. Çünkü cahil, Arap dilinde aynı zamanda duygu ve hırslarına yenilip, öfke seline kendisini kaptırıp giden, sathi düşünen insanlara verilen bir isimdir. Bu tarz insanlar olayların iç yüzünü anlamaya çalışmadan ilk duygusal patlamalarıyla tepkilerini ortaya koyarlar. Bu ise isabetsiz tavırlar geliştirmelerine yol açar.

Cehaletin Arap dilindeki bu kullanılışını göz önünde bulundurduğumuzda onun tam olarak ilmin zıddı anlamına gelmediğini anlamış oluruz. Arapların pek çoğu ve özellikle bedeviler duygularının tutkunuydular ve ne zaman duygularını kabartan bir durumla karşılaşsalar öfke seline kapılıp akıl dışı davranışlar sergilerlerdi. Bu davranışın tam zıddı hilm sahibi olmaktır. Hilm sahibi olmak veya halim olmak yumuşak başlı olmak değil olaylar karşısında kontrolü elden bırakmayıp teenni ile davranmayı becerebilmek ve aklın yolu neyi gerektiriyorsa onu yapabilmektir. Hilm sahibi, öfkeyi gerektiren bir anda, gücü yettiği halde kendini kontrol etmeyi becerir, duygularını kontrol eder. Bu nedenle hilm neredeyse akılla anlamdaş olarak kullanılmıştır. Çünkü o, aklın gereklerindendir.[75]

Buraya kadar daha çok Kur’an ayetlerinin bizi götürdüğü izleri takip ederek, akletmenin önündeki engelleri tespit etmeye çalıştık. Elde ettiğimiz bu izler çerçevesinde bir sonraki yazımızda vereceğimiz örneklerle, meseleyi biraz daha derinliğine tahlil edeceğiz. Mantık hataları, zihinsel kotların etkisi, kültler, cemaatçilik, sürü mantığı gibi örnekleri güncel sürümleriyle açıklayacağız.

NOT: Bir sonraki yazı başlığı: DİL PROBLEMİ, İFADELER VE İFADELERİN AYIRIMINDA YAŞANAN GÜÇLÜKLERİN AKLETME ÖNÜNDE OLUŞTURDUĞU ENGELLER

 

 

[1]  Mü’min, 40/56, ayrıca bkz. 50/35, 22/3, 22/8

[2]  T.D.V İslam Ansiklopedisi, 4.cilt s. 242

[3]  Al-i İmran, 3/7

[4]  Al-i İmran, 3/65

[5]  Hac, 22/46

[6]  Ragıp el-İsfehani, Müfredat, s.957

[7]  Bakara, 2/46, ayrıca bkz. 2/48, 2/249, 9/118, 18/53, 41/48, 69/20, 72/12, 75/26, 75/28

[8]  Yusuf, 12/42

[9]  Araf, 7/171

[10] Bakara, 2/230

[11] İsra, 17/52

[12] Sad, 38/24

[13] Kehf, 18/35-36

[14] Bkz. 28/39, 41/50, 45/24, 45/32, 72/7, 83/4, 84/14

[15] Bkz. 26/186, 28/38, 40/31, 7/66, 17/101

[16] Sad, 38/27

[17] Fussilet, 41/22

[18] Necm, 53/23

[19] Enam, 6/148

[20] Enam, 6/116

[21] Bakara, 2/78

[22] Nisa, 4/157

[23] Haşr, 59/2

[24] Fetih 48/12

[25] Nur, 24/12

[26] Al-i İmran, 3/154

[27] Fetih, 48/56

[28] Nur, 24/12

[29] Hucurat 49/12

[30] Necm 53/23

[31] Abdülbaki Güneş, İşlevsel Akla Verilen Değer, s. 59

[32] Yrd. Doç. Dr. Kadir Polater, “Kur’ân-ı Kerîm’e göre hevâ kavramı ve dalâletteki rolü” Atatürk üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi sayı: 2003/20 s.260

[33] Yrd. Doç. Dr. Kadir Polater, agm, s.262

[34] Karia, 101/9

[35] Izutsu, Kur’ân’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, 191

[36] Bakınız Kur’an’ı Kerim 2/87, 2/120, 2/145, 5/70, 6/119, 7/176, 28/50, 30/29, 42/15, 47/14, 47/16, 53/23, 23/71, 53/3, 54/3, 79/40

[37] Bkz. Kur’an’ı Kerim 6/150

[38] Bkz. Kur’an’ı Kerim 5/77, 18/28, 5/48, 5/49, 13/37, 28/50, 45/18, 4/135, 38/26

[39] Bkz. Kur’an’ı Kerim 25/43, 45/23

[40] Ramazan Altıntaş, Kur’an’da Hidayet ve Dalalet, s.152

[41] Ali Bulaç, Din-Felsefe vahiy-akıl, s.278

[42] Furkan, 25/43

[43] TDV İslam Ansiklopedisi, 17 cilt s.275

[44] Bakara, 2/13

[45] Özer Ozankaya, Toplumbilim Terimleri Sözlüğü, TDK

[46] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s.393

[47] Aristoteles, Poetika, çev. İsmail Tunalı s.7-8

[48] Mehmet Yolcu, Kur’an’ın Zihniyeti Değiştirmesi, s.92

[49] Özer Ozankaya, ag sözlük

[50] Özer Ozankaya, ag sözlük

[51] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s.125

[52] Tevbe 9/30

[53] Bkz. Kur’an’ı Kerim: 7/38-39, 34/31-33, 40/47-50, 41/29

[54] Araf 7/28

[55] Bkz. Kur’an’ı Kerim Enbiya 21/52-54, Şura 26/73-76, Sebe 34/43

[56] Zuhruf 43/22-24, Lokman 31/21

[57] Yunus 10/78

[58] Bakara 2/170

[59] Maide 5/104

[60] Doç. Dr. Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, s.151

[61] Mustafa Sibai, Sünnet s.53

[62] Bu konuyla ilgili çarpıcı örnekler için bkz. Doç Dr. Bünyamin Erul, age, s. 150-190

[63] ‘Asar’, peygamberden sonraki ilk dönemlerde yapılan uygulamalar anlamındadır.

[64] Fehrullah Terkan, “Dine Yaklaşımda Gelenekselciliğin Paradoksları”, İslamiyat, cilt 10 sayı 3 s.16

[65] Metün Önal Mengüşoğlu, Düşünmek Farzdır, s.82

[66] Duygularımızdan bazı örnekler: Acıma, aldırmazlık, anksiyete, arzu, asabiyet, aşağılama, aşk, başkasının zararına sevinme, beklenti, bıkkınlık, boşluk, böbürlenme, coşkunluk, dehşet, depresyon,  dikkat,  duyarlılık, duyarsızlık, duygusuzluk, düşmanlık, empati, endişe, fanatiklik, gıpta, gurur, gücenme, halinden memnunluk, haset, hayal kırıklığı, hayret, heves, heyecan, hışım, histeri, hoşnutluk, ıstırap, içine doğma, iğrenme, ilgi duyma, intikam, ilham, istek, kabullenme, kafa karışıklığı, kafaya takma, kaygı, kendine acıma, kınama, kıskançlık, kızgınlık, kin, korku, küçümseme, mahcubiyet, melankoli, merak, merhamet, minnet, mutluluk, nezaket, nefret, öfke, özlem, panik, pişmanlık, rahatsızlık, sabır, sempati, sevinç, sıkıntı, suçluluk, sükûnet, şaşkınlık, şehvet, şefkat, şüphe, taassup, umut, umutsuzluk, utanç, utangaçlık, üzüntü, vicdan azabı, yalnızlık, sevgi, zevk…

[67] http://plant.bowls-cafe.jp/about_en.php sitesinde ‘hoya kerri’(Japonca’da yeşil anlamına gelmektedir) türü bir bitkinin ruh hali özel bir teknikle yazı diline aktarılmaktadır.

[68] BSTS Felsefe Terimleri Sözlüğü 1975

[69] TDK Ruhbilimleri sözlüğü

[70] Celaleddin Vatandaş, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti Medine Dönemi, 2. Cilt s.567

[71] Metin Önal Mengüşoğlu, Düşünmek Farzdır, s.135

[72] Maide 5/8, ayrıca bkz. 4/135, 30/29

[73] Peygamberin veda hutbesinden, Buhari, Megazi 77, Bedu’l Halk 2; Müslim, Kasame 29

[74] Alak, 96/6-7

[75] Montgomerry Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi, s.114

Check Also

DEVRİMCİ DURUŞ “Tevhidi Duruş, İslami Duruş…” / Nuri YILMAZ

Devrimci duruş, “devrim” kavramından türemiş bir nitelemedir. Devrim, sözlük anlamı belli ve ne kastettiği açık ...

İslam Siyaset Düşüncesinde İlk Devrimci Ekol: Hariciler / Hamdi Tayfur

N.Abdulhalık Mustafa İslam siyaset düşüncesinde üç çeşit muhalefet ekolünün olduğunu söyler. Bunlar: Devrimci ekol, sabır ...

İslam ve Devrim Prensibi / Nevin Abdülhalık Mustafa

”İslam Düşüncesinde Muhalefet, Ayışığıkitapları Yayınevi, 223-232” kitabından tekrar tashih edilerek alıntılanmıştır.   Gerçek şu ki, ...