Anayasa / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

Anayasa konusu, Türkiye’de zihinleri en fazla meşgul eden ve konuşulan/tartışılan konulardan biri oldu her zaman. İlki 1921’de olmak üzere, 1924, 1961 ve 1982 de dört kere yeniden yazıldı, üzerinde onlarca kere de değişiklik yapıldı, ama bir türlü toplumu tatmin eden bir nitelik kazanamadı. Aksine var olan çarpık devlet anlayış ve yapısının, toplum içindeki etnik, dini, mezhebi ve siyasi çatışmaların, devlet kaynaklı baskının, zulüm ve acıların müsebbibi olarak görüldü, görülmeye de devam ediyor.

Bir kız öğrenci başını örterek okula girmek istediğinde, anayasa dikildi karşısına bir engel olarak. Bir Müslüman dinini öğrenmek, öğretmek ve yaşamak istediğinde de.

Kürtler “Türklere hak olanlar bize de hak olmalı” dediğinde anayasayı buldu karşısında,

Aleviler, Sünnilerin sahip oldukları hakları kendileri için talep edince yine anayasa çıktı karşılarına.

Rumlar ruhban okulu açmak istediğinde de,

Birileri resmi ideoloji dışında fikre sahip olup da fikirlerini zikre döktüklerinde de,

Velhasıl etnik, siyasi, dini, fikri her türlü farklılık anayasayı buldu karşısında.

En doğal ve insani talepler bile anayasa engeli ile karşılaştı. Ana dilini konuşmak isteyen de, inancının gereklerini yerine getirmek isteyen de “anayasaya aykırı” ifadesini buldu karşısında. Hakkını arayan, hukuk ve adalet diyen de anayasa duvarına tosladı; özgürlük, eşitlik diyen de. İnsanlar için anayasa, aşılamayan bir duvar oldu; memleket de koskoca bir hapishane. O kutsaldı, karşı gelinemez, eleştirilemez, bazı maddelerinin değiştirilmesi teklif bile edilemezdi. Onları değiştirmeyi, düşünmek bile tek başına suçlu olmak için yeterli sebepti. İnsanlara, itaatten, boyun eğmeden ve onun istediği gibi olmaktan başka bir seçenek bırakılmadı.

Devlet, yaptıklarında kendini o kadar anayasaya yasladı, onu bir baskı ve sindirme aracı olarak kullandı ki; o, en kutsal metinden bile daha kutsal bir nitelik kazandı. Devlet onunla özdeşleşti. Devlet adına anayasa dayatıldı, devleti korumak için anayasa öne sürüldü. Halk onun belirlediği sınırlarda yaşamaya ve düşünmeye mecbur ve mahkum bırakıldı. En doğal farklılıklar ve en insani talepler bile “anayasaya aykırı” olarak nitelendi. Arkasından yasaklar geldi. Yasaklara uymayanlar için de yaptırımlar. Kitap toplatma, hapsetme, üzerine asker gönderme, legal ya da illegal yollarla başını ezme…

Hakların ve özgürlüklerin teminatı olarak tanımlanan, halkı/bireyi devlete karşı koruması ve kollaması gereken anayasa,  devletin elinde bir sopaya, bir silaha dönüştü.

Bu durum bize İslam ülkelerinde zalim diktatörlere karşı gerçekleşen hak arama çabalarını hatırlatıyor. Oralarda hak arama çabalarının ve değişimin önünde diktatörler vardı, burada ise anayasa.

Mevcut anayasanın sorun çözme kabiliyeti olmadığı açık. Kendisi sorunların kaynağını oluşturuyor. Zira bu topraklara ait değil, dar geliyor, sıkıyor, bunaltıyor, can yakıyor, sorun üretiyor. O halde değişmeli. Ve bilinmeli ki; mevcut sorunların çözümü için anayasanın aradan çekilmesi ve değişmesi gerek, o değişmeden de sorunlar çözülemeyecek.

2006 seçimlerinden sonra AKP hükümeti yeni bir anayasa yapma girişiminde bulundu, ancak çok ciddi engellerle karşılaştı, başaramayacağını anlayınca da erteledi. Anayasa, mevcut sistemin teminatı olarak görüldüğü için sistem sahiplerince çok sıkı korunuyordu. Sivil bir meclisin/istenmeyen kişi ve grupların (hem de muhafazakar bir parti liderliğinde) onu değiştirememesi için her türlü tedbir alınmıştı. Başta anayasa mahkemesi olmak üzere, sistemden nemalanan kurumlar (asker, yargı, üniversiteler) partiler, dernekler ve medya; meclisin yasa yapma, değiştirme yetkisini kullanamaması için var güçleri ile harekete geçmişti.

Hükümet mevzi kazanıp muhalifler mevzi kaybettikçe, yeni anayasa konusunun gündemdeki ağırlığı arttı. Anayasanın yaşanan değişimlere karşılık veremediği, değişen toplumun değişen ihtiyaçlarını karşılayamadığı iyice anlaşıldı. 2011 seçimlerinde AKP’nin birinci vaadi olarak gündemin başköşesine yerleşti. Bunun AKP için önemi, yapmaya çalıştığı reformların ve açılımların anayasa değişikliği ile tamamlanacak ve ancak o zaman başarıya ulaşacak olmasındadır. Yoksa kazanılan mevziler ya da yapılan reformlar yarım kalacak ve kolayca bir işe yaramaz hale getirilebilecektir.

Hükümetin bu yaklaşımı “anayasanın değişmesi gerekir” diyen kesimlerin seslerinin daha da yükselmesine ve özellikle halkta da anayasa değişimi beklentisinin artmasına sebep oldu. Bu beklenti ile AKP 12 Haziran seçimlerinde %50 oy alarak iktidara geldi. Sivil toplum kuruluşları da bu konuyu gündemlerine aldılar. Yeni anayasanın nasıl olması gerektiğinin tartışıldığı platformlar oluşturuldu. Çeşitli sivil toplum kuruluşları TÜSİAD, TESEV, Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) hazırladıkları anayasa ve anayasa raporlarını toplumla paylaştılar. Öyle ki, muhalefet partileri bile halkın talepleri karşısında direnemediler, ister istemez yeni anayasayı gündemlerine aldılar ve hatta önerilerde bulundular.

Nerede ise yeni bir anayasa fikrine karşı duran kimse kalmadı.

Nasıl değişecek ve ne değişecek ya da nasıl bir mantıkla yapılacak, nasıl bir içeriğe sahip olacak konuları tartışılmaya devam ediyor ve asıl kavga sebebini oluşturuyor. Zira anayasa değişikliğinden herkes aynı şeyi anlamıyor, aynı sonuca varmak istemiyor. Aslında herkes anayasayı kendisine göre değiştirmek istiyor, kendi emelleri için bir araç olarak görüyor, kendi anayasasını yapmak istiyor. CHP ve MHP mevcut anayasanın değişmez maddelerinin kalmasını ve değişimlerin olabildiğince sınırlı tutulmasını amaçlıyor. Atatürkçüler yine Atatürkçü/Kemalist bir anayasa istiyor. Devlet aygıtında kilit rol sahipleri pozisyonlarını değiştirmeyecek, İş adamları menfaatlerine hizmet edecek bir anayasa bekliyor. Liberaller liberal, Müslümanlar şeriatı öngören bir anayasa talep ediyor. Ve herkes kendi dinini, meşrebini, mezhebini, düşüncesini öne çıkarıyor, kendi haklarını/çıkarını önceliyor. Türklerin Türklüğü, Kürtlerin Kürtlüğü, Sünni ve Alevilerin mezhepleri; Kemalistlerin, Liberallerin, Solcuların, Müslümanların ideolojileri öne çıkıyor.

Yanlış yaklaşımlardan doğru bir sonuç çıkmayacağı açık. Mevcut anayasanın problemi bir grubun, bir kimliğin, bir ideolojinin kendini diğerlerini yok sayacak şekilde öncelemesi, yok sayması ve kendini dayatmasıydı. Şimdi ise öncelenenin kimliğini değiştirmek sorunu çözecekmiş gibi yaklaşılıyor. “Ne mutlu Türk’üm yerine”, “Ne mutlu Kürt’üm diyene, Ne mutlu Müslüman’ım” diyene öneriliyor. Öncelenen veya yok sayılan Türk değil de Kürt olduğunda, Laikler değil Müslümanlar olduğunda, Sünniler değil Aleviler olduğunda sorun çözülmüş olacak mı acaba? Belirleyenin kimliği değiştiğinde bütün sorunlar çözüme ulaşacak mı?

Hayır, sadece kayırılan ya da hakkı yenenler yer değiştirecek.

Mağdurlar mağrur olacak, yeni mağdurlar ortaya çıkarılacak.

Oysa bir toplumda birilerinin hakkı elinden alınıyorsa orada kimse hak sahibi değildir. Birileri mutsuzsa kimse mutlu olamaz. Hak yemek, görmezden gelmek, yok saymak, üzere bir toplum inşa edilemez. İnkarcı ya da kayırmacı yaklaşımlarla sorunlar çözülemez ancak yeni sorunlar üretilir.

Mantık değişmedikçe, egemen ideolojiyi/dini/mezhebi/etnik kimliği değiştirmekle sorunu çözmüş ve yeni bir anayasa yapmış olmazsınız. Mesele adil, özgür ve eşit bir ortamda birlikte yaşamayı temin etmekse, bu ancak toplumsal mutabakatla, herkesin aynı haklara, aynı derece ve aynı şekilde kullanma imkanına sahip olması ile gerçekleşir. Yoksa yeni yanlışlar, yeni zulümler bizi beklemektedir.

Yapılmak istenen yeni anayasada yanlışa düşmemek için her şeyden önce anayasanın ne olduğunu, tabiatını ve ruhunu bilmek gerekir.

Biz de ilk yazımıza anayasanın tarifi ve tarihi ile başlayacak, Batı’da onu ortaya çıkaran dinamikleri tespit etmeye ve sonrasında da bizim topraklara nasıl geldiğini ortaya koymaya çalışacağız.

İkinci yazımızda, Türkiye Cumhuriyeti anayasalarını masaya yatırarak sorunun kaynağını tespit etmeye ve sorunu gidermenin yollarını aramaya çalışacağız. Özellikle de Müslümanların anayasa ile ilişkilerini, “Kur’an bir anayasa mıdır? Din ile anayasa arasında nasıl bir ilişki vardır? Müslümanlar, yaşadıkları toplumlarda nasıl bir anayasaya ile razılaşabilirler?” vb. sorular ışığında tartışmak niyetindeyiz. Umarım hayırların çoğalmasına katkısı olur.

Anayasa Nedir?

Anayasa, genel olarak siyasal ve toplumsal yapıya ilişkin temel tercihlerin açık kurallar halinde yer aldığı üstün hukuksal belge olarak tanımlanır. O, devleti ve devleti ifade eden kurumları/erkleri tanımlar; görevlerini, yetkilerini, sınırlarını, işleyişini, aralarındaki ilişkiyi belirler ve onları bağlayan temel hukuk kurallarını ortaya koyar. Ayrıca devlet karşısında vatandaşların, hem bireylerin hem de toplumsal grupların temel hak ve özgürlük alanlarını belirlerler, teminat altına alır, gelişmesini sağlar. Anayasa bir toplumun hukuk sistemi içindeki “en üstün” yasadır. Diğer bütün yasalar onunla uyumlu olmak zorundadır. Hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz. Kişi ve kurumlar ona aykırı uygulamalar/davranışlar içine giremezler.

Anayasanın bir diğer tanımı ise onun toplumsal bir sözleşme olması şeklindedir. “Toplumu oluşturan unsurların/bireyler ve grupların beraber yaşamak için bir çerçeve çizmeleri gerekir. Toplum doğal olarak çoğulcu bir yapıya sahiptir. Dil, felsefi görüş, menfaat, kültür bakımından muazzam bir çeşitlilikle karşı karşıyadır. O zaman nasıl beraber yaşayacağız? Bir de siyasi yönetime ihtiyacımız var. Hepimizi ilgilendirecek bazı ortak kararların alınması lazım. Cezalandıracak bir organizasyonun kurulması lazım. Bundan dolayı anayasa özü itibariyle toplumsal bir sözleşmedir,[1] toplumun üzerinde anlaşmaya vardığı, tabi olmayı kabul ettiği temel ilkeleri ifade eden bir sözleşme.

Görüldüğü gibi anayasanın iki temel konusu vardır. Birincisi yöneten güç, iktidar ya da devlettir. İkincisi ise yönetilen yani bireyler ve gruplar halinde bulunan halktır. Bu iki unsur sürekli bir çatışma halindedir. İktidar güçlüdür, korur, kollar, düzene koyar, yönetir, yönlendirir. Toplumda gücü kullanma hakkına sahip tek meşru makamdır. Vatandaş ise zayıftır, korunmaya, kollanmaya muhtaçtır. Devletin vatandaşına yaklaşımı ödev merkezlidir, ondan itaat etmesini, boyun eğmesini bekler. Vatandaşın yaklaşımı ise hak ve özgürlük merkezlidir. Hem korunmak ve kollanmak ister hem de hak ve özgürlük alanlarına dokunulmasın ve hatta genişlemesi sağlansın. Bu ilişki de sözü geçen, dilediğini gerçekleştiren taraf genelde iktidarlar, mağdur taraf ise halklardır. Zira iktidar ile birey/halk güçleri arasında bir orantısızlık vardır. Her türlü güce ve onu kullanma hakkına sahip iktidar karşısında birey çaresizdir.

Tarihin ilk devirlerinde beri iktidar sahipleri güçlerini dilediklerince kullanmalarının önünde bir engel yokmuşçasına davrandılar, yöneten-yönetilen ilişkisinin kurallarını yönetilenlere söz hakkı vermeden belirlediler. Tabii ki belirlenen kurallar hep yönetenin lehineydi. Sahip oldukları güç ve iktidar onları şımarttı, azgınlaştırdı, keyfiliğe sevk etti, yönetilen üzerinde hakim, otorite ve belirleyici olmaya itti. Kur’an’da anlatılan Nemrut’un tebaasına karşı “Ben de öldürür ve diriltirim”, Firavun’un “Ben sizin en yüce Rabbiniz değil miyim” iddiası yönetenlerin sahip olduğu psikolojiyi ortaya koyan güzel iki örnektir. Güç sahibi/yöneten bazen bir kral ya da sultan oldu, bazen bir meclis, bazen de bir dini ve etnik kimlik. Nasıl kral kendini ve mensubu olduğu aileyi merkez alarak yönettiyse toplumu, hakim olan kimlik de kendini önceleyerek ve diğerlerini ya yok sayarak ya da köleleştirerek yönetmeyi tercih etti. Yönetilenlerde çoğu kere bu duruma rıza gösterdi, yöneteni tanrılaştırdı, kutsallaştırdı ve kalplerini onlara mahkum ve mecbur hissiyle doldurdu. Zira kendilerinin hak sahibi olduklarına dair bir bilinçleri yoktu. Yönetenin tanrılık ve egemenlik davasına kalkıştığı, yönetilenin de kulluk ve köleliğe razı olduğu sistemlerin yeryüzünde ortaya çıkardığı tek sonuç; hukuksuzluk ve zulmün artması oldu.

Bu sorunu ilk fark edenler ve ilk çözüm arayanlar peygamberlerdi. Onlar, had bilmeyen güç ve iktidar sahiplerini sınırlama, kurala bağlama, adalet ve hukuku üstün kılma ve hak sahibi birey fikrinin bilinen ilk bayraktarları oldular. Son peygamber Hz. Muhammed de getirdiği ilkelerle yöneten-yönetilen, zalim-mazlum, güçlü-zayıf ilişkisinde, yönetilenin, mazlumun, mustazafın yanında yer aldı; güçle şımarmanın, azgınlaşmanın, keyfiliğin karşısında durdu ve karşısında durmaya çağırdı; gücü hukuka bağlamanın yollarını önerdi.

“Onlara eğer yeryüzünde iktidar, mevki verirsek namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar”[2] diyerek yönetimi bir sorumluluk makamı olarak tanımladı.

“Haddi aşmayın”[3] diyerek onları kanunlara uymaya davet etti.

“Allaha isyanda itaat yoktur”[4] ilkesi ile itaatin sınırlarını çizdi.

“Emri bil maruf ve nehyi anil münker” –iyiliği emr ve kötülükten nehy- ilkesi ile ve “cihadın en efdali zalim hükümdara söylenen hak sözdür” diyerek yönetileni yönetenden sorumlu kıldı.

“Kanun karşısında eşitlik” ilkesi ile yönetenin ayrıcalıklarını ortadan kaldırdı ve gerçek manada hukukun üstünlüğünü ilan etti.

İlan ettiği gibi uygulamaya da koydu.

Bununla da kalmadı, “Medine vesikası” örneği ile etnik, dini ve fikri farklılıklarıyla insanların bir hukuk oluşturarak birlikte mutluluk ve huzur içinde yaşayabileceklerine dair örnek de sundu. [5]

O gün için dünyanın yabancı olduğu “hak sahibi birey” ve “iktidardan üstün hukuk” fikri Müslümanları çağdaşlarının önüne geçirdi ve bu sayede hem kalpler hem de kapılar İslam’a açılıverdi. İnsanlar topluluklar halinde İslam’ı kabul etti, birçok belde/şehir de kendi iradeleri ile Müslümanların yönetimi altına girdi. Mesela Kudüs dindaşları yerine Müslümanların yönetimini tercih etti, şehrin anahtarları devrin halifesi Hz Ömer’e teslim edildi.

Ancak Müslümanlar bu ilkelere sadık kalma ve geliştirme yerine kutsal yönetici, kutsal devlet fikrine geri dönünce; dini, mevcut durumu belirleyen değil onaylayan konumuna düşürünce; hayatın sosyal, siyasi, ekonomik alanlarından uzaklaştırıp ibadetlere ve “ahvali şahsiye”ye indirgeyince; belli bir dönemde İslam adına ortaya çıkan uygulamayı kutsallaştırınca; günü okuma ve güne uygun çözümler üretme, dolayısı ile de gelişme imkanını kaybettiler. Toplumlar değişti, yönetim anlayışları gelişti, ancak onlar yerlerinde saydılar, gelişen dünyanın gerisinde kaldılar. Anayasa fikrine ulaştıracak alt yapıya sahip olmalarına rağmen bu konuda hiçbir mesafe katedemediler. Bireyi devlete karşı koruyacak mekanizmalar üretemediler. Uzun yıllar sultanların/şahların egemenliği altında hak ve özgürlükleri olmadan, sınırlı hak ve özgürlüklerle yaşadılar.

Batı ise bireyi devlete karşı koruma sorununun çözümü için anayasa fikrini üretti, geliştirdi ve insanlığa hediye etti. Kavram iktidar sahiplerinin ellerindeki güçle topluma ve toplumu oluşturan unsurlara, topluluk ve bireylere karşı keyfi davranış ve uygulamalarına engel olma, yöneteni sınırlama, denetleme ve kurala bağlama arayışlarının bir neticesi olarak ortaya çıktı. Yönetene karşı yönetilenin, devlete karşı bireyin hak/haklar sahibi olduğu fikri geliştikçe de gelişti.

Modern Anayasanın Doğuşu

Bugün insanlığın sahip olduğu siyasal alana ait fikirler, modern devlet anlayışları ve devletle ilgili kavramlar, bu yazının konusu olan anayasa kavramı da dahil Batı tarafından üretildi, tanımlandı, onun yaşadığı tecrübe ve gelişmeler ışığında şekillendi. Ve doğal olarak onun sorunlarına, zaaflarına, hassasiyetlerine göre de biçim kazandı.

Batı dine ve özellikle de İslam’a karşı sahip olduğu “düşmanlık ruhu” ile Müslümanların tarihe yaptığı katkıyı yok saydı, “yöneteni sınırlama” arayışlarına Müslümanların katkılarını görmedi/görmek istemedi.

Hal böyle olunca da Batı, anayasa kavramının köklerini atası bildiği Antik Yunan (Aristo’nun Politeiası)’da aradı. Bunun tek sebebi Aristo’nun hukukun üstünlüğüne yaptığı vurgudur. Hukukun üstünlüğü ilkesine Roma İmparatorluğu’nda iktidarı paylaşım çabaları eklendi. İktidar, konsüller, senato ve halk meclisleri arasında bölündü, İmparator yetkilerini meclisle paylaşmayı ve meclis denetimini kabul etti. Bu süreç feodal toplumun doğuşu ile devam etti. Zira feodal beyler kralın iktidarına ortak oldular. Feodallerle krallar arasında, kralın feodal beyleri korumak ve kollamakla yükümlü olduğu, feodal beylerin ise özellikle askeri alanda hizmet etmeyi taahhüt ettiği bir sözleşme vardı.

Görüldüğü gibi yaşanan süreç esasta iktidarın paylaşımı ile ilgiliydi. Henüz devletin keyfi gücünü sınırlama ve bireysel haklar ve özgürlükler alanında kayda değer bir çalışma yoktu. Zira siyasi iktidara karşı hak sahibi birey, özgür birey (bireysel özgürlük) henüz ortalıkta yoktu. Onlar bu fikre yabancıydılar. Bireye ait özel alan ya tanınmamış ya da küçümsenmişti. Özgürlük katılım demekti, birey devlete karşı sorumlu idi ve bu sorumluluklarını yerine getirmesi en üstün erdem kabul ediliyordu. Hukukun üstünlüğü alanındaki gelişmeler bireyi ya da her bireyi ilgilendirmiyordu. Mesela Roma İmparatorluğu’nda bütün kanunlar hak ve hukuk sahipliği Romalılara aitti. Hukuk üstündü, ama Romalılar içindi ve Romalılar daha üstündü. Geri kalan halklar ise Romalıların isteklerini yerine getirmek zorunda olan hizmetkarlardı/kölelerdi. Ne hakları vardı, ne de hukukları.

Batılı kaynaklarca kabul edilen ilk anayasal nitelikteki belge ”MAGNA CARTA” (1215 Büyük Özgürlükler Sözleşmesi )’dır. Bu belge, toplum güçleri arasında bir paylaşımı, bir denge arayışını, kralın sonsuz olan yetkilerinin, din adamları ile halk adına sınırlanmasını ve kanunlara uygun davranmasını, hukukun kralın arzu, isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini de içeriyordu. Onun önceki dönemlerden farkı ise özgür ve hak sahibi bireyden bahsediyor olmasıydı. Magna Carta’nın 39. Maddesi şu şekildedir; “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak ya da hapsedilmeyecek ya da mal ile mülkünden yoksun bırakılmayacak ya da kanun dışı ilan edilmeyecek ya da sürgün edilmeyecek ya da hangi biçimde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.” Ancak bu yazılanlar da halkı değil derebeylerini, bir avuç seçkini ilgilendiriyordu.

Devletin iktidarını sınırlandırarak yönetimde keyfiliğin önlenmesi süreci küçük adımlarla devam ederken kilise, tarih sahnesine çıktı. Dini otoritesini kullanarak en üstün siyasi otorite oldu. Kralları bile kendine boyun eğdirdi, Avrupa’yı elindeki güç ve yetki ile haksız ve hukuksuzluğun hüküm sürdüğü bir karanlık dönemin içine soktu. Üstelik bu dönemde İnsan/birey üzerindeki baskı meşrulaştı. Zira Hıristiyan inancında “insan doğuştan günahkârdı, kötülüğe meyilliydi ve bu yüzden hareketlerinde serbest bırakılmamalıydı. Davranışları “iyilik” değil, “kötülük” belirlerdi. Siyasi otorite onun hareket alanını kısıtlayarak,  onun kötülüğü işlemesine engel olmalıydı.

İşte modern anayasa böylesine sağlıksız bir zeminde, yaşananlara/dayatılana karşı ortaya konan tepkilerin gelişmesiyle ulaşılan bir sonuç oldu.

Önce dinin hayattaki belirleyiciliğine ve din adamlarının siyasi iktidardaki etkinliğine son verildi. Bireyi yok sayan dini anlayışa karşı bireyi merkeze koyan yaklaşımlar öne çıktı. Liberal düşünceler gelişti ve dinin alternatif olarak kabul gördü. Kilisenin tanrısının yerine, insan/birey kondu. Onun hakları olduğu, özgür olduğu, onu sınırlayan değer ve bağların olamayacağı kabul edildi. Din ve ahlak bir değer ve bağ olma vasfını kaybetti.

Dinin yerini alan liberal felsefelerin siyasi alanı belirlemesi, kapitalizm ve burjuvazinin yükselişi ile gerçekleşti. Kiliseden sonra ortaya çıkan iktidar mücadelesinde feodal beyler ve krallar yeni zengin sınıf karşısında tutunamadılar. Yeni zenginler, iktidarda söz/pay sahibi olmak için bu süreci kendi önlerini açacak şekilde yönlendirdiler, yeni iktidar anlayışının liberal yaklaşımların ışığında şekillenmesini sağladılar.

Temel değişim, yaklaşım biçiminde oldu: İktidar merkezli yaklaşım yerini birey merkezli yaklaşıma bıraktı. “İnsan hak ve özgürlüklere (başlıca hayat, özgürlük ve mülkiyet hakları) doğal olarak henüz sosyal ve siyasal yapılar oluşmadan önce sahipti. Yönetim doğal haklara riayet etmekle yükümlü ve hatta onları korumak için var olmalıydı.[6] Ve sadece riayet etmek ve korumak değil iktidarın bireysel hak ve özgürlükleri tehdit etme ve çiğnemesinin önüne geçilmeli, tedbirler alınmalıydı. Bu kaygı karşılığını Montesquieu’nun “kuvvetler ayrılığı” ilkesinde buldu ve bu ilke anayasanın olmazsa olmazları arasına girdi. Bu ilke ile güç ve yetki farklı organlar arasında pay edilerek yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirlerinden ayrıldı. Ve bu alandaki gelişmeler yönetenin yönetilen tarafından seçildiği demokrasilerle zirveye ulaştı.

Anayasa J. Locke’un “hak ve özgürlük sahibi birey” ve Montesquieu’nun “güçler ayrılığı” ilkelerini kendine merkez ve dayanak kılarak tarihi yürüyüşüne başladı. Kavramın kullanılması ise daha yakın bir zamanda 18. yy.da başladı.[7] Avrupa’da devlet gücünün sınırlanması ve denetlenmesi için yollar aranırken ilk kez Amerikalılar 1787’de bu teknikleri anayasa olarak adlandırdılar;[8] devletin temel organlarını, bu organların yetki ve görevlerini düzenleyen bir takım kuralları açıkça tespit edip bir araya getirerek yazılı bir metne dönüştürdüler ve adına da anayasa dediler. ABD Anayasası’nı Fransız İhtilali’nin ürünü olan 1791 Fransız Anayasası izledi.[9] Onları 1789 yılında Hollanda Anayasası, 1812 İspanyol Anayasası, 1815 ve 1848 İsviçre Anayasaları, 1830 Belçika Anayasası, 1849 Danimarka Anayasası, 1850 Prusya Anayasası, 1867 Kuzey Almanya Birliği Anayasası takip etti. Amerika Kıtası’nda ise Meksika Anayasası 1857’de, Arjantin Anayasası 1860’ta, Brezilya Anayasası 1891’de kabul edildi. Anayasa yapmak 1920’lerden sonra da bütün dünyada yaygınlaştı, varlığı gelişmişlik/çağdaşlık ölçüsü haline getirildiği için modalaştı.[10] Bütün bu anayasalarda Amerikan-Fransız Anayasalarının etkisi ile liberal yaklaşım esas alındı.

1917 yılında Rusya’da gerçekleşen “Ekim Devrimi” ile yeni bir anayasal model ortaya çıktı. “Sosyalist anayasal model”. Bu anayasa modelini liberal anayasalardan ayıran temel unsur “merkezi planlama” ve “kamu mülkiyeti”ne dayanan ekonomik sistem tercihleridir. 1918 yılında Sovyetler Birliği’nde ilan edilen bu anayasa, Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’nin etki alanına giren Doğu Avrupa ülkeleri Anayasalarını etkiledi ve Arnavutluk 1946, Bulgaristan 1947, Romanya ve Çekoslovakya 1948, Macaristan 1949 ve Polonya 1952 yıllarında art arda anayasalarını ilan ettiler.[11]

  1. Dünya Savaşı sonrasında milletlerarası alanda insan hakları konusunda önemli ilerlemeler gerçekleşti. Uluslararası anlaşmalarla garanti ve uluslararası kurumlarla da koruma altına alınıp desteklenen “evrensel insan hakları” anayasaların vazgeçilmezleri arasına girdi. Böylece “liberal anayasal model”, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa’da nihai olarak kabul edilen anayasal model oldu. 20. yüzyılın son çeyreğinde Sosyalist Blok’un çökmesi ile Batı tarzı demokrasileri tercih eden ülkeler bir biri ardına anayasalarını yaparken “liberal anayasal model”i tercih ettiler.

Anayasanın içeriği de süreçte gelişti. Önceleri iktidar odaklı bir yaklaşımla iktidarı sınırlayan bir belge olarak kabul edilirken zamanla bireysel haklar ve özgürlükleri merkez almaya başladı ve bireye genişleyen, çeşitlenen ve güçlenen özgürlük alanları yaratan, özgürlükleri teminat altına alan bir belge niteliğine büründü. Hak sahibi, özgür birey fikri geliştikçe, haklar arttıkça, özgürlük alanı genişledikçe ve toplumun bütün kesimlerine yaygınlaştıkça da adım adım gelişti.

Yakın zamanlarda ise anayasanın işlevleri arasına toplumsal bütünleşmeyi sağlama işlevi de eklendi. Toplumsal bütünleşme için başlangıçta izlenen yol farklı olanı yok sayma, güç ve baskı ile farklılığını ortadan kaldırma şeklinde iken; bugün farklılıkların birlikte barış içinde, eşit şartlar ve haklar çerçevesinde birlikte yaşamasını temin etme şeklindedir. Anayasanın yeni misyonu farklı etnik, siyasi ve dini kimlik sahiplerinin birlikte huzur içinde yaşamalarını temin etmektir. Artık anayasa kavramı devlet iktidarını sınırlayan, devletin örgüt yapısını da gösteren, kişisel özgürlükleri güvence altına alan, farklılıklarına rağmen bireyin, azınlıkların, hak ve hukukunu hem devlete hem de çok olana karşı teminat altına alan hukuki bir belge olarak anlaşılmaktadır. O tam anlamı ile toplumsal huzurun kendisine bağlı olduğu bir “toplumsal sözleşme”yi ifade etmektedir.[12] O, toplumun/toplumu oluşturan unsurların üzerinde anlaşmaya vardığı, tabi olmayı kabul ettiği temel ilkeleri ifade eden bir hukuki metindir.

Görüldüğü gibi anayasa kavramı iktidarı sınırlandırma arayışları ile başladığı yolculuğuna bireysel hak ve özgürlük alanlarını genişletme ve güçlendirme ile devam etmiş ve birlikte huzur içinde yaşamak için gerekli alt yapıyı kurma misyonu üstlenmiştir.

Anayasa bir toplum için olmazsa olmazlar arasındaki yerini almış bulunuyor. Artık iktidarların meşruiyetini anayasa belirliyor. Yapılanlar/yapılacaklar için anayasaya uygunluk aranıyor. İnsanlar hak ve özgürlük taleplerini anayasaya dayandırma ihtiyacı hissediyor. Yönetenlerin sınırlarını aşmaları karşısında halk anayasaya dayanak yaparak karşı çıkıyor, gücünü anayasadan alıyor. Anayasa iktidara çeki düzen verirken toplumu belirliyor, yönlendiriyor, sorunları çözüme kavuşturuyor.

Anayasanın geçirdiği süreç ve geldiği nokta bize şunları anlatmaktadır:

  1. Anayasanın gelişim süreci devam etmektedir. Yarın anayasanın daha farklı misyonlar da üstlenmesi ve içerikler kazanması mümkündür.
  2. Anayasanın gelişimi siyasal alandaki gelişmelere, beşerin ufkuna bağlı ve paralel bir seyir izlemektedir. Dün insan için hak olarak kabul edilmeyenler bugün anayasaların en başında yazmaktadır. Bireyin hak sahibi kabul edilmesi gibi; insanların ırk, renk ve cinsiyet farklılıklarına rağmen eşit olması gibi, yönetimin bir hizmet makamına dönüşmesi gibi.
  3. Anayasalar bir dönemin anlayışını, ufkunu ve tecrübe birikimlerini yansıtırlar. Her anayasa kendi zamanının ve toplumun ihtiyaçları ve şartları ile sınırlıdır. İhtiyaç ve anlayışların değişmesi ile değişmeleri, kendilerini yenilemeleri kaçınılmazdır. Bir döneme ait tanımlar ve çözümler başka bir dönemdeki sorunlarının çözümünde yetersiz kalabilir. Ya da ortaya çıkan yeni sorunlar için yeni çözümler gerekebilir, problem eski bile olsa yeni ve daha etkili bir çözüm bulunabilir.
  4. Anayasalar değişmez kutsal metinler değildir. Değişmezlik belli maddeler için bile kabul edilse sorunlar ortaya çıkaracaktır. Değişen ve başkalaşan ihtiyaçları, sorunları, değişmeyen kurallar karşılayamaz. Bu 3 yaşındaki bir çocuğu 13 yaşında da aynı elbisenin içine sokmaya benzer ki bu mümkün değildir. Ya elbise patlar ya da çocuk elbiseyi giyince hareket edemez hale gelir.
  5. Anayasalar toplumdan topluma da değişkenlik gösterir. Her toplumun anayasası öncelikle kendisi içindir, diğer toplumlara ya dar gelir ya da bol ki, bu ikisi de farklı sorunlar doğurur. Toplumlar birbirlerinin anayasasından ancak yararlanabilir.

Anayasa İhraç Çalışmaları

Anayasa kavramı, insanın hak ve özgürlükler sahibi bir birey olarak kabul edilmesine, hak sahibi değilken hak sahibi, söz sahibi değilken söz sahibi olmasına katkı yaptı. Cinsiyet, milliyet, renk ve din merkezli yaklaşımların ortaya çıkardığı ayrımcılığın sona ermesine, siyahların beyazlarla, kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olmasına, insanın eşitliği ilkesine hizmet etti. İnsanın insan olması sebebi ile onur, hak ve özgürlük sahibi olması kabul edilen bir değere dönüştü. Kolay olmadı şüphesiz. Her hakkın ya da özgürlüğün kazanımı ancak uzun uğraşlardan sonra, adım adım gerçekleşti. Netice de bireyin hak sahibi olması ve iktidarların meşruiyeti için hukukun temel bir şart haline gelmesi anayasadaki gelişmelere paralel gerçekleşti.

Ancak bir kavram ne kadar iyi/doğru misyon üstlense de sahip olduğu içerik ve onu kullananların/yapanların niyetlerinden bağımsız ele alınamaz. Doğru ellerde, doğru bir içerikle insanlık ve toplum adına hayırlar ortaya çıkarken; yanlış ellerde ise sadece yıkıcı sonuçlar ve mağduriyetler ortaya çıkar doğal olarak. Nitekim anayasa kavramındaki gelişmelerin hak ve özgürlük alanındaki kazanımlara katkısı ortadadır. Kavramın halklar nezdinde kazandığı itibar ve gördüğü ilginin sebebi de budur. Ve bu kazanımların artması da mümkündür.

Ne yazık ki kavramın halklar nezdinde gördüğü itibar emperyal niyetlerle hareket edenler tarafından bir fırsat olarak görüldü ve onlar tarafından dünyayı dizayn etme çabalarında kullanılan bir silaha dönüştü. Hedef toplumlarda varoluş gerekçesi hilafına roller üstlendi. Hak ve özgürlükleri geliştirmesi gerekirken kısıtlama işlevi gören, hukuku üstün kılıp iktidarları sınırlandırması gerekirken, iktidarın her türlüsünü (seçileni, darbeciyi, zalimi, diktatörü) meşrulaştıran ve muhalefeti sınırlandıran bir metne dönüştü. Sorunlu devlet yapılarının oluşmasına, sorunlu toplumlar inşa edilmesine hizmet etti. Bir anayasa ile sorunların çözüleceğini bekleyenler hayal kırıklığına uğradılar.

Bir kere anayasa, Batı’nın geçirdiği tecrübelerin, fikri, siyasi ve ekonomik gelişmelerin bir sonucudur. Onun altında burjuva sınıfının elde ettiği gücü ve oluşturduğu kapitalist sistemi iktidara karşı koruma güdüsü yatmaktadır. Ve bu sonuçlar Batı’ya hastır, başka toplumlara uymaz.

İkincisi, Batı anayasa ihracında art niyet sahibidir. Amaç hak ve hukuk götürmek değil terbiye etmek, hizaya sokmak, sömürülebilir hale getirmektir. Nitekim O, söz sahibi olduğu ülkelerin coğrafi sınırlarını belirlediği gibi anayasalarını da belirlemeye, onlar için neyin iyi ve gerekli olduğuna karar vermeye kalkıştı. Bizzat yaparak[13] ya da model olarak/önererek anayasa ihraç etti.[14] Ve tabii ki yapılan anayasalarla, toplumun huzur ve barışı bulması değil sorunlara boğulması ve sömürüye açık hale gelmesi amaçlandı. Batı’yı insan hakları ve özgürlük alanındaki kazanımlar değil, ne olursa ve nasıl olursa sömürü çarkının işlemesi ilgilendirdi. Anayasalar, halkları terbiye ederek, menfaatlerini temsil eden iktidarları ayakta tutarak sömürü çarkının sürekliliğini sağlamak için yapıldı.

18 yy dan itibaren Batı tarafından önerilen anayasalar, milliyetçilik ideolojisinin gölgesinde oluşan faşizan anayasalardır. Bu dönemde bağımsızlık kazanan bütün devletler ulus-devlet, yazılan bütün anayasalarında faşizan bir nitelik taşıdılar. Milliyetçilik bir kimliğin öne çıkarak diğerlerinin yok sayılmasıdır. Bu halkların kardeşliğine, toplumların birlik ve bütünlüğüne ve birlikte yaşama imkanına indirilen esaslı bir darbe oldu. Onunla, bir yandan toplumların bölünüp yutması kolay parçalar haline gelmesi (Osmanlı’da olduğu gibi) öte yandan yeni sorunlar oluşması ve sorunların kangrene dönüşmesi sağlandı.

Batı, güce sahip olur olmaz toplumların iradelerine ipotek koymaya ve kendine mahkum ve mecbur bırakmaya kalkıştı. Başarılı da oldu ki, kendi başlarına ayakta durma inançları kalmayan toplumlar anayasalarını da Batı’dan devşirdiler. Aslında bir anayasanın gerekli olduğuna da kendileri karar vermediler, esen rüzgara kapıldılar. Bir anayasa olması gerektiğine ikna edildiler. Yapılan anayasalar da toplumun ihtiyaçlarından, yapısından özelliklerinden hareketle gerçekleşmedi. Ölçü alınmaksızın dikilen elbisenin giydirilmeye çalışılması gibi bir yerlerde birileri tarafından hazırlanan anayasalar, dar veya bol oluşuna bakılmaksızın toplumlara giydirilmeye kalkışıldı. Ve tabi ki bunun sonuçlarını da Batı değil o toplumdakiler yaşadılar ve hala da yaşamaya devam ediyorlar.

Özgür iradeleri ile kendi anayasalarını yapana kadar da, anayasa bir sorun olmaya ve sorunlar üretmeye devam edecek.

– BİTTİ –

 

 

[1]  http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=971

[2]  Hacc Suresi 41

[3]  Maide Suresi 87

[4]  H.Ş

[5]  M. Hamidullah, Medine vesikasını yazılı ilk anayasa olarak kabul eder. “Devlet reisi ve vatandaşların vazife ve haklarının bir anayasa metni içerisinde ilk defa Müslümanlar tarafından bir araya getirildiğini söylemektedir. Bizzat devlet başkanı tarafından yazdırılan ilk anayasa, hicri birinci yılda okuma yazma dahi bilmeyen Hz. Peygamberin (a.s.) Medine’de kurduğu kent devlet tarafından ilan edilen elli üç maddelik anayasadır.” M. Hamidullah, “İslam Anayasa Hukuku”, s. 18

[6]  John Locke

[7]  Teziç E., Anayasa Hukuku, Beta Yayınları, 1998 s.134

[8]  Tarihçiler, genel olarak, yönetsel ve politik bütünlüğü sağlayacak bir dil oluşturan ilk anayasanın, 1638 Connecticut Temel Yönergeleri olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Öte yandan, “anayasa” kelimesinin kullanıldığı ilk anayasa ise 1776 tarihli Virginia Anayasası’dır. http://turkish.turkey.usembassy.gov/media/pdf/anayasallasma.pdf

[9]  Fransız Devrimi’nden hemen sonra aydınlar tarafından “Anayasa dostları Cemiyeti” (Jakobenler) kuruldu. 1 Ekim 1791’den günümüze kadar uzanan bu hareket anayasa bilincinin gelişmesine ve bütün dünyaya yayılmasına çalıştı.

[10] M. Erdoğan, Anayasal Demokrasi, shf 8

[11] http://www.anayasaplatformu.net/s/anayasa-nedir-ne-degildir

[12] http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=344&makale=Anayasa Hukuku ve Gerçekliği

[13] Amerikan sömürgeciliği, yüzyılın dönümünde, daha geniş anayasallaşma hareketlerine yol açtı. Küba, Panama ve Filipinler Amerikan tarzı ulusal anayasalar yaptılar. Aynı sömürgecilik, Donanma Bakan Yardımcısı Franklin D.Roosevelt tarafından yazılan metniyle, Birinci Dünya Savaşı öncesi Haiti anayasasına da yol açtı… İkinci Dünya Savaşı’nın sonra ermesiyle birlikte, Amerikan etkisi, Batı Almanya ve Japonya’daki yeni temel yasaların hazırlıklarına da egemen olmuştur.” http://turkish.turkey.usembassy.gov/media/pdf/anayasallasma.pdf

Mesela Alman ve Japon anayasaları Amerikan işgal kuvvetlerinin gözetim ve denetiminde, dayatma altında yapılmıştır.

[14] ABD ANAYASASI, Amerika’nın en önemli ihracatıdır. Yürürlüğe girdiği ilk günlerden bu yana, bu anayasanın etkisi bütün dünyada hissedilmektedir… Thomas Jefferson, Anayasa’yı, kalıcı bir anıt ve diğer insanlar için kalıcı bir örnek gözüyle görüyordu. http://turkish.turkey.usembassy.gov/media/pdf/anayasallasma.pdf

Check Also

İslam Günümüz Dünyasına Ne Öneriyor? / Nuri Yılmaz

Hayat uzun bir yol gibidir, sürekli farklı ortamlardan ve farklı şartlardan geçer. Ortam ve şartlar ...

Adalet Üzerine / M. Kürşat Atalar

“Bu makale yazarın, ‘On Tez’ isimli kitabından alınmıştır. İlk olarak ‘İktibas Dergisinde’ yayınlanmıştır.”   Adalet, ...

Kur’an’da Adalet Kavramı / Nasr Hamid Ebu Zeyd

iSLAMİ Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma Bu konuşma, “Kültürlerarası Felsefe Forumu 3 (2001)”te gerçekleştirilmiştir.   ...