Başlarken Amaçlar, İlkeler ve İçerik Üzerine / Hamdi TAYFUR

Tarih 20. yüzyılı nasıl bir isimle anar bunu şimdiden tam olarak söyleyemiyoruz ama bugünden bildiğimiz açık bir gerçek var ki, bu yüzyıl tanık olunan en hızlı değişim yüzyılı oldu dersek çok da yanlış bir şey söylemiş olmayız. 20. Yüzyılda hem siyasi hem de teknolojik olarak çok hızlı değişimlere tanık olduk. Birkaç on yılda teknolojide yapılan keşifler, yüzyıllardır yapılanlardan sayı olarak kat be kat fazla oldu. Geçtiğimiz yüzyılda siyasi arenada baş döndürücü değişimler yaşandı. Bir taraftan imparatorluklar tek tek sahneden çekilirken Dünya ‘ulus devlet’lerle tanıştı.

Yüzyılın başında, diyalektik dönüşümlerle tarihin sonunun ‘komünal toplum’ olacağını iddia eden bir ideolojiden beslenerek kurulan bir devlet, henüz yüzyıl bitmeden paramparça oldu ve belki tarihin değil ama kendisinin sonunu getirdi. SSCB’nin dağılmasıyla iki kutuplu Dünyadan tek kutuplu Dünyaya geçildiğini ve tek süper güç olarak kendisinin kaldığını düşünen Amerika, zafer sarhoşluğu içinde tıpkı Marksist ideolojinin yaptığını kendisi yapmaya kalktı ve hakimiyetinin ebedi kalacağı zannıyla ‘tarihin sonu’ nu ilan ediverdi. Rakipsiz kalmanın mağrurluğu ile pervasızca işgallere ve saldırılara girişti. Milyonları katletti, kaynaklarına el koydu. İstediğini terörist diye esir aldı. Adaleti ve hukuku pervasızca çiğnedi.

Oysa, mağrurluğu içinde farkında olmadığı bir hakikat vardı ki, sahip oldukları ile kendilerini ebedi sayanlar için, en güçlü olduklarını zannettikleri anlar, genellikle sonlarının da en yakın olduğu  zamanlardır. 20. Yüzyıldaki süreçlerin henüz devam ettiği bugünlerde Amerika peş peşe krizlerle sallanmaya başladı. SSCB’yi dağıtan süreç Amerika ve kapitalist batı için de işliyor ve sistemlerini devam ettirebilmek için ultra maliyetli çözüm paketleri açıklıyorlar. Krizin esasında ekonomik bir kriz değil, bir zihniyet ve hayata bakış krizi olduğunu anlamamakta direnen batılı sistem yöneticileri ve beyinleri, önceden kendi iradeleriyle çıkardıkları krizlerde olduğu gibi, birkaç regülasyonla sorunun çözüleceğini düşünüyorlar. Oysa bu sarsıntı, sistemin ne kadar zayıf temeller üzerine oturduğunu ve işleyişin, varlığın özüyle ne büyük bir çatışma içerisinde olduğunu gözler önüne sermesi açısından önemliydi. Önemli bir kavşak noktasındayız. Her şey artık biraz daha çıplak ve görünür hale geldi. Mevcut Dünya sistemi yırtıklarını yamayarak ve açıklarını kapayarak daha ne kadar varlığını sürdürür bilemiyoruz ama sonun çok da uzakta olmadığı artık apaçık ortaya çıkmıştır.

Burada asıl cevaplanması gereken soru; Dünya sisteminin nereye evirileceği ve Müslümanların bu evirilmenin neresinde ne kadar yer alacağı sorusudur. 20. Yüzyılı ‘Bize ne oldu?’ ve ‘Ne yapmalı?’ sorularıyla geçiren ve kendilerini sadece İslam Dünyasının sorunlarıyla sınırlandıran Müslümanlar, Dünya bir kavşak noktasındayken hayatın daha  çok içinde yer almalı ve seslerini daha bir gür olarak çıkarmalıdırlar. Soru ve sorunlarımıza cevap olarak ürettiğimiz ‘Kuranın her şeye çözüm olduğu’ savı, sadece Kuran sayfaları arasında dolaşarak ve zamanın ruhunu keşfetmeden, hayatın ve Dünyanın problemlerini fark edip bunların üstüne gitmeden boş ve kulaklara hoş gelen bir sav olmaktan öte gidemeyecektir.

Kapasitemiz ve imkanlarımız ölçüsünde insanlığı ve bizi ilgilendiren her husustan haberdar olmakla mükellefiz. Eşyayı, hadisatı, toplumsal değişimi anlamak ve yorumlamak, sorumluluklarımız arasında yer alıyor. Daha da önemlisi problemleri yok farz etmemiz söz konusu problemleri ortadan kaldırmıyor, daha da derinleştiriyor. Bu nedenle ‘yüzleşmek’, ister kendimizle yüzleşmek ve kendi gerçekliğimizi tüm çıplaklığı ile fark etmek şeklinde olsun, isterse Dünyayı mevcut haliyle tanıyıp zamanın ruhunu yakalayarak açık bir dille neyin ne olduğunu ortaya koyma suretinde olsun, asla kaçınamayacağımız bir görevimizdir.

Dünya mevcut halindeyken, insanlığın problemlerine kayıtsız kalmamak, aklımızın erdiğince, dilimizin döndüğünce tahlil ve tespitler yapabilmek, olmazsa olmaz ihtiyaçlarımızdandır.

Amaçlar

Yukarıda çok öz olarak çizmeye çalıştığımız tabloyu ve bu tablo karşısında hissettiğimiz derin sorumluluk duygusunu göz önünde bulundurduğumuzda, dergi çıkartmanın, hissettiğimiz bu sorumluluğu bir nebze de olsa yerine getirmeye çalışmaktan başka bir amacı olabilir mi? İnternet üzerinden bir e-dergi çıkartmadaki amacımız, içimizdeki bu sızıyı dışa vurmaktan, derinlerden çektiğimiz ‘aah’ları daha güçlü ve daha çok insanla çekmekten başka bir şey değildir.

İnsana, akla, cana, eşyaya, doğaya, çevreye ve tüm varlığa karşı, onulmaz bir açlık ve saldırganlıkla tahribata girişen, düşünce, ideoloji, dogma, sistem, medeniyet ve gelenek alt yapılarıyla varlığını sürdüren, ordusuyla, teknolojisiyle, basın-yayın araçlarıyla, global şirketleriyle kısacası her türlü kurumsal yapısıyla fesadı makulleştiren (!) ve normalleştiren mevcut Dünya sistemine karşı düşüncelerimizi, eleştirilerimizi, alternatiflerimizi hatta protestolarımızı açık bir dille söylemek istiyoruz.

Amacımız asla protest bir dille, sırf karşı çıkmak için karşı çıkarak veya sistemi boykot etmenin kendisini kutsallaştırarak bunu yerine getirip kendimizi tatmin etmek değildir. Her ne kadar zalime zalim demenin ve ettiği zulümleri yüzüne faş etmenin yeri geldiğinde gerekliliğine inanıyor olsak da, öncelikle anlamayı, problemleri tespit etmeyi, bunları analiz etmeyi ve bunlarla ilgili varsa Dünyanın değişik bölgelerindeki farklı akıllar tarafından üretilen çözüm önerilerini veya kendimiz bir çözüm önerebilirsek bu çözümleri dillendirmeyi, bireysel ve toplumsal sorumluluğumuzun gereği olarak, atıl bir duruş içinde tıkanıp kalmadan, şahitliğimizin bir nişanesi olarak suskunluğu terk edip, söylenecek sözlerimizi duyurmayı amaçlıyoruz.

Böylesine geniş perspektifli bir amacın sadece bir e-dergi imkanıyla ve sınırlı bir ekiple  gerçekleştirilemeyeceğinin farkındayız. Değişimin komple toplumsal bir irade ve kararlılıkla ve Allah’ın o topluma verdiklerini değiştirmesiyle olacağının bilincindeyiz. Eğer bu değişimi gerçekleştirecek panoramada, eşsiz güzellikte bir çöl manzarası varsa ve kum yığınlarının içinde olmayan bir kum tanesi bu tabloyu eksik bırakıyorsa, oradaki o eksik kum tanesinin boşluğunu doldurabilmektir bizim amacımız. Tabloyu tamamlayan farklı kum tanelerinin yerlerini almalarıyla manzaranın olgunlaşacağına ve değişimi getiren iradenin ortaya çıkacağına inanıyoruz.  Bu nedenle içi doldurulmamış ‘Dünyayı kurtarma’ söylemlerinden ve toplumsal mühendislik yapma anlayışlarından uzağız.

E-dergi ile mevcut kadroda yer alan yazar arkadaşlarımızın ve okuyarak, yazarak, eleştirerek bizi destekleyecek olanların bu vesile ile araştırarak, düşünerek, okuyarak, tartışarak, analiz yaparak kendilerini geliştirmelerini bile büyük bir kazanç olarak görüyoruz. Öncelikle kendimizi geliştirme hedefiyle başlamak üzere ürettiklerimizi, benzer kaygıları taşıyanlarla paylaşmayı; eşyaya, hadisata ve akıp giden hayata dar pencereden bakmaktan kurtulmayı; perspektifimizi genişletmeyi ve bunun içinde farklı ama aynı sorunları sorun edinen düşünce biçimlerini dinleyip anlamaya çalışmayı hedefliyoruz.

Bugüne bakıyor olmamız, bizi dünden koparmıyor. Güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Buna karşı inkarcı bir tavır içinde olmak ve yok farz etmek kadar tümüyle kutsayıcı bir çizgide olmak da yanlıştır. Biliyoruz ki, günümüzde varlığını sürdüren gelenekçi, modernist, selefi, ıslahatçı, reformist ve başka hangi çeşitte olursa olsun her tür İslam’ı anlama ve yorumlama biçiminin geçmişe dayanan tarihsel kökleri, çıkış noktaları ve birbirleriyle irtibatları vardır. Yeni olarak takdim edilen hiçbir düşünce ne gökten zembille inmiş, ne de yerden türedi olarak çıkmıştır. Bunların tarihin derinliklerinde direkt olarak veya tersten okuma ile mutlaka bir kökeni vardır. Yeni olan pek çok şey de, mutlaka bir şeyleri kendisine dayanak yaptıktan sonra yeni olan yüzünü üretebilmiştir.

Çözümü kaynaklara yani ilk kaynak olan Kurana dönüşte arayan ama bunu yaparken aradaki yüzyılları yok farz eden İslamcı söylem, toptan inkar yolunu seçmekle hem kendisine, hem de inkar ettiği geleneğe haksızlık yapmıştır. Garaudy’nin ifade ettiği gibi ataların yaktığı ateşin küllerini eşeleyip, durmadan hayıflanmanın bir  mantığı yoktur ancak, o ateşte kalmış korları seçebilmek ve günümüze taşıyabilmek, bugünün ateşine fayda sağlayacaktır.

Bu nedenle tarihte ortaya çıkan ve bugüne de yansımaları olan -bu yansıma hem olumlu hem de olumsuz şekilde olabilir- düşünceleri, akımları, etkin şahsiyetleri inceleyip bunları aktarmak, Kuran üzerinde yapılacak derinlemesine analizlerle bu düşüncelerin irtibatını kurup  sonuçlar üretmek suretiyle güne uygun yeni yorum ve anlayışlara kapı aralamak amaçlarımızın  arasında yer almaktadır.

Günümüzde bu konularda yazılan eserlerin pek çoğu akademik çevreler tarafından yazıldığı için, genellikle akademik bir dil kullanılmakta ve gerçek okuyucu bu tip eserlerden genelde faydalanamamaktadır. Akademik dille, basit güncel dil arasında orta bir dil tutturulmadan faydalı eserler ortaya koymak ve geleneği herkesin faydasına ve değerlendirmesine açabilmek mümkün görünmemektedir. Bu nedenle faydalı sonuçlar üretmesi açısından, karmaşık dillerle anlatılan İslam düşünce tarihindeki yararlı olacağına inandığımız kimi fikirleri, daha sade bir dille aktarmayı deneyeceğiz.

Amaç olarak gördüğümüz önemli bir husus da, kendimize problem ettiğimiz meseleler üzerinde düşünen ve çözümler üretmeye çalışan tüm Dünyadaki düşünür ve çevrelerin çalışma ve tartışmalarını araştırarak sayfalarımıza taşımaktır.

Unutmamak gerekir ki, tarihte farklı dillerden yapılan tercümeler, düşüncelerde ciddi sıçramalara  yol açmıştır. İslam Medeniyetine Yunan felsefesinden yapılan tercümelerle ortaya çıkan düşünce hareketliliğine veya Rönesans’ın oluşmasında Endülüs’ün Avrupa üzerindeki etkisine bir bakmak, tercümenin ve başka diyarlardaki düşüncelerin taşınmasının önemini ortaya koyacaktır. Çok uzaklara gitmeye de gerek yok. Son on yıllarda neyi konuşup tartıştıysak mutlaka tercüme yoluyla gelen bir referansa işaret vardır. Tartışmaya konu olan fikirler çoğunlukla tercüme edilen eserlerden alıntı fikirlerdir.

Bu durumdan, yani dışarıdan ithal (!) fikirlerden yerlilik kaygılarıyla  uzak kalmaya çalışanların farkına varmak istemedikleri  husus ise, daha üç-beş nesil öncesinde yani şu andaki yerlilik ve yabancılık kavramlarının esamisi okunmuyorken, tercüme kaynakların geldiği topraklar bize tamamıyla yerli topraklardı. Suni olarak oluşturulan sınırların üzerinden yerlilik söylemi üretmek çok da mantıklı bir yol değildir. Bu anlamda biz olaya evrensel boyuttan bakıp, geldiği yer neresi olursa olsun, fikirlerin hakikatine bakmayı ve mümkünse bunları kendi özgün koşullarımızda yeniden üretmeyi ya da bunlarla hesaplaşmayı başarabilmeliyiz. Bu ise ancak, bize bugün suni olarak yabancı  da gelse, gerek doğuda gerekse batıda var olan düşünceleri tanımakla ve bunları tanıtmakla mümkün olacaktır.

Eğer yaşadığımız topraklardan çıkan, düşünceleri ve eserleri başka topraklara ihraç edilmeyi hak eden ve Dünyanın uzak köşelerinde takip edilen düşünürlerimiz yoksa veya çok azsa bu başkasının değil bizlerin suçudur. Ya dikkate değer bir düşünce üretememişizdir ya da düşüncelerimizi aktarmanın araçlarını yeteri kadar iyi kullanmamışızdır.

Bu nedenle yerli-ithal ayrımı yapmaksızın dikkate değer, ufuk açıcı yaklaşım biçimleri olan ve bu topraklarda az tanınan düşünürlere ait makalelerle birlikte, haklarında yazılan veya düşüncelerini, eserlerini tanıtıp bunları tartışan yazılara  sayfalarımızda yer vermeyi düşünüyoruz.

Bunların yanı sıra popüler gündemin arkasına takılıp kaybolmak kaygımız yüzünden, güncel olaylara daha uzun vadeli gündemleri içeren yazılarla yer vermek niyetindeyiz. Güncel olayları, toplumsal hadiseleri geniş bir perspektifle yorumlamak, akışı iyi okuyup geleceğe ilişkin olumlu ve olumsuz öngörülerde bulunabilmek amacındayız.

İlkeler

Dergi çıkarma amaçlarımızdan bahsederken ilkelerimizin neler olduğundan kısmen bahsetmiş olduk. Burada biraz daha ayrıntıya gireceğiz. İlkeler ve ilkeli olmak derken esasen kendi kendimizi hapsettiğimiz ve kendi ellerimizle etrafımıza ördüğümüz duvarlardan bahsetmiyoruz. Çünkü ilkelerin sınırlayıcı bir yönü olmakla birlikte, yapılan işi sürekli ve olması gereken mecrada tutması gibi asli bir değeri vardır. Bu nedenle ilkeler başlı başına bir amaca dönüşmemeli ve sahibini yaptığı işten engelleyen ve hatta mecrasından saptıran bir faktör haline gelmemelidir. Bu nedenle her ilkenin kendisine bağlı olduğu bir üst ilke veya değer vardır. İlkeli olmak ve söz konusu ilkeyi çiğnememek adına bu ilkelerin bağlı olduğu üst ilkeleri veya değerleri çiğnersek ilkeli davranmış olmayız.

İlkeler arasında öncelik-sonralık, nitelik-nicelik, kolaylık-zorluk, zaruriyet-keyfiyet, yer-zaman-durum, tedriç sıralaması ve istisnalar mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm ilkelerin üzerinde  bu ilkeler için asla feda edilemeyecek üst değerler vardır ki bunlar bizim hayat görüşümüzün, imanımızın, yaratıcıya, varlığa, tabiata ve insana bakışımızın temelini oluştururlar. Bunlar asla değişmezler ve hiçbir ilke için feda edilmezler. Bu silsile halinde devam eder. Bu nedenle Kuran, yasak ve emirleri koyarken istisnalarından ve bunlara ilişkin kolaylıklardan da bahsetmiştir. Örneğin, domuz eti haramdır ama zorda kalındığında aşırıya kaçmamak şartıyla yenilmesine izin verilmiştir [1]. Çünkü canın korunması, bir haramı işlememekten daha önemli bir değerdir.

Bu nedenle ilkesel davranıyoruz diye daha önemli ilke ve değerleri çiğniyorsak, bu asla ilkeli olmak değildir. Tüm bunları söylerken, ilkelerin muğlaklığından ve değişkenliğinden, onları dilediğimiz şekilde yorumlayıp değiştirebileceğimizden bahsetmiyoruz. Amacımız sadece ilkesel davranmak adına değerleri hiçe saymamak gerektiğine ve ilkelerin evveliyatına önem vermek gerektiğine dikkatleri çekmektir.

Yaratıcıya, hayata, varlığa, tabiata ve insana bakışımızı ortaya koyan temel ve değişmeyen değerlerimizi ve imanımızı asla kaybetmemek şartıyla, hangi işi yapıyor olursak olalım uymamız gereken en temel ilke ‘ciddiyet’ ilkesi olmalıdır. Pek çok prensibe sahip olmak, bilgiyle yüklü olmak, orijinal proje sahibi olmak, pek çok hedef ve sorumlulukları ortaya atılarak yüklenmek gibi durumlar ciddiyetten yoksunsa aslında hiçbir şey ifade etmezler. Ciddiyetten yoksunluk güncel hayata öylesine yerleşmiştir ki, doğru olan işleri yapmak neredeyse anormallik veya bir istisna haline dönüşmüştür. Doğruluğu üzerinde herkesin uzlaştığı pek çok konu, sadece yapılmalarının gerekliliği üzerinde edilen sohbetlerin birer konusu olmaktan başka bir şey değildirler. En basitinden çok yemenin ve sigara içmenin zararları, okumanın faydaları uzun sohbet konularıdır. Ama iş bunları uygulamaya gelince ciddiyetten eser kalmaz ve haklarında yapılan konuşmalar akıllardan uçar gider.

Ciddiyet kendisini, üstlenilen sorumluluğun amacına uygun olarak sürdürülmesinde, sürekliliğinde ve düzenli olarak yerine getirilmesinde gösterir. Bir derginin ciddiyetinden bahsederken de, sorumluluğumuzu amaçlarımıza uygun olarak sürdürmeyi, fayda sağladığı ölçüde derginin sürekliliğinin sekteye uğramamasını ve düzenliliğini kast ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki fikirler, düşünce sahiplerinin düşüncelerine ciddiyetle sarıldıkları oranda değer bulur.

Düşüncelerle pratik hayat arasında gördüğümüz bu derin bağlantı nedeniyle pratikte fayda sağlamayan soyut düşünce ve tartışmalardan uzak duruyoruz. Ele alacağımız her meselenin mutlaka esaslı bir problemin tespiti, analizi ve mümkünse çözümüne matuf olmasına dikkat edeceğiz.

Temel ilkelerimizden birisi de, Dünya görüşümüzü belirleyen asgari noktalarda uzlaştıktan sonra ‘farklılık ve ihtilafı zenginlik olarak görmek’tir. Bu nedenle, amaçlara uygun olduktan sonra, her türlü farklı düşünce ve yazıya sayfalarımızda yer vereceğiz. Çünkü düşünceler, aynı konudaki farklı görüşlerle karşılaşıp tartılmadıkça doğrulukları ve sağlamlıkları anlaşılamaz. İhtilaflar, düşünce sahiplerinin savundukları şeyleri derinlemesine tartmasına ve gerekçelerini güçlendirmek için daha çok tefekkür etmesine yol açar. Eğer savunulan şeylerin sağlam bir temeli ve hakikatten bir payı yoksa, karşılarındaki muhalif görüşler ve antitezler karşısında yıkılıp giderler. Eğer durum böyle değilse, yani düşüncelerin temeli sağlam ve sahipleri de kendilerinden eminseler, yaptıkları savunular ile tezlerini daha da güçlendirirler. Bu nedenle ihtilaflar, fikirlerin gelişmesine yol açan önemli bir rahmet kaynağıdır. Böylece fikir sahipleri doğruluğundan emin oldukları görüşlerini ezbere savunmaktan da kurtulmuş olurlar.

Ancak ihtilaflar, farklı fikirlerin birbiriyle karşılaştırılması ve delillerin değerlendirilerek doğru olanın tespit edilmesi çalışmasından, düşüncelerin bağnazlığına, doğma ve ideoloji haline gelen ekollerin çatışması haline gelirse ve belli ekolu savunmak asabiyete dönüşürse, orada olan durum ihtilaf değil tefrikadır. İhtilaf rahmetken tefrika zillettir. Çünkü ihtilafta kişiler iyi niyetlerini kaybetmedikleri ölçüde fikirlerin doğruluğu ve delillerin ne kadar güçlü olduğuyla ilgilenirler. Bu doğrultudaki cehtleri onları er ya da geç hakikate ulaştıracaktır.

Ancak fikirler fikrisabite dönüşürse ve bir fikri savunmak bağnazca bir ekolu savunmak anlamına gelmeye başlarsa, bu durum ancak tefrika ile adlandırılır. Tefrikada şahıslar fikirlerden çok birbirleriyle uğraşırlar. Hasımlarını mağlup etmek için olmadık yöntemlere başvururlar. Tefrika, çatışmaya dönüşür. Birbirleriyle uğraşmak yerine dışarıdan gelen saldırılara direnmesi gerekenler, enerjilerini rakiplerine saldırmak için harcadıklarından gerçek düşmanlarıyla mücadele edecek güçlerini hem bölmüş hem de israf etmiş olurlar. Böylece güçten düşerler ve dış saldırılara açık hale gelirler. Sonunda, tefrikaya düştükleri için zillet onlar için kaçınılmaz bir son haline gelir.

Bu nedenle, sadece bir e-dergi bünyesinde değil tüm hayatta, tefrikaya yol açacak, kişileri rencide edici, mezhepçiliği ve cemaatçiliği körükleyen söylemlerden, konuşmalardan ve yazılar yazmaktan uzak durmak, olmazsa olmaz bir prensip olmalıdır. İsimlerle, gruplarla, cemaatlerle, mezheplerle, fraksiyonlarla uğraşmak yerine, düşüncelerin kritiğini yapmak ve zihniyet tahlilleriyle yanlışları ortaya serip doğruları vurgulamak daha makul bir yoldur.

Tersinden bir yaklaşımla, bir cemaatin, bir grup ve hareketin veya öne çıkmış bir şahsın reklamını yapan bir yayın çizgisinde olmak da toplumun bir kesiminin lehte, bir kesiminin de aleyhte aşırılığa gitmesine yol açarak tefrikayı derinleştirmektedir.

Bahsettiğimiz sakıncalar nedeniyle, ‘hep biz doğru söylüyoruz, diğerleri yanlış yapıyor ve yanlış düşünüyor’ tavrından uzak kalınmalıdır. Biz de e-dergi bünyesinde yazdığımız yazıları konularında söylenecek son sözler olarak görmüyoruz. Gelecek uyarı ve eleştirilere şiddetle ihtiyacımız var. Öne sürdüğümüz bir görüşün yanlış olduğu delilleriyle ortaya konursa, bunları yok farz etmek yerine dikkate alıp sayfalarımızda yer vermek önemli bir prensibimiz olacaktır.

Olmazsa olmaz prensiplerimizden birisi de ‘indirgemecilik ve genellemecilikten kaçınmak’ olacaktır. ‘İndirgemecilik’; Tüm olguları, özellikle de karmaşık olanları,  nispeten daha basit ilkelerle, özellikle de tek bir nedene bağlayarak veya söz konusu alanla hiçbir ilgisi olmayan başka bir alana ait terimler ve yöntemlerle açıklama çabasını esas alan bir çözümleme biçimidir. “Bir alandaki olaylar, başka bir alandaki olaylara çok benzeyebilirler, oysa hiçbir zaman birbirlerine indirgenmemelidirler.”[2] Örneğin Freud’un insan davranışlarının tümünü libido ile açıklama çabası tam bir indirgemeciliktir.

‘Genellemecilik’ ise; tek bir olaydan veya örnekten yola çıkarak onu ona benzer tüm olaylara şamil kılmak, her şeyi  o olay veya örnekle  açıklama çabasına girmektir. Çok basit bir örnekle açıklarsak, kötü örneklik sergileyen bir müslümanın davranışını genele şamil kılarak ‘Siz Müslümanlar hepiniz böylesiniz!’ demek tam bir genellemeciliktir.

İndirgemecilik ve genellemecilik, araştırmalarda düşülen yanlışlıklardandır. Olguları açıklamadaki zorluk bazen araştırmacıyı, ortaya attığı veya genelde kabul gören sınırlı terim ve örneklerle sonuçlar üretmeye ve her şeyi bir şeyle izah etmeye sevk eder. Farklı bir şekilde de, genel hakkında bir yargıda bulunabilmek için bulunan bir örneğe can simidi gibi sarılınarak her şey -örneğin sonucunda ortaya çıkan durumla- genellenebilmektedir. Genellemecilik ve indirgemeciliğin ikisi de yanlıştır.

İlkeler bağlamında son olarak üslubumuz ve kullanacağımız dil hakkındaki temel ilkelerimizden de bahsetmeliyiz. E-dergide tutturmaya çalışacağımız dil protest, slogancı, salt savunmacı veya saldırgan, dışlayıcı, kategorize edici, güzellemeci, kutsayıcı, küçümseyici, tekfir edici, vaziyet edici, kendi anlayışına aykırı bulduğu her düşünme biçimini mahkum edici bir dil değil; anlamaya, anlam vermeye, analiz edip meselenin her yönünü ortaya koymaya, çözümlemeye dönük bir dil olacak. Ancak bu bizim doğruluğuna inandığımız düşüncelerimizi, kimseyi darıltmamak için söylemekten çekineceğimiz veya eğip bükerek, yumuşatarak aktaracağımız anlamına gelmemektedir. Durum onu gerektirdiğinde tam bir cesaretle yüksek sesle yazılacak yazılar, düşüncelerimizi sloganlaştırdığımız veya saldırganlaştığımız anlamında anlaşılmamalıdır. Bu tarz yazılar yazdığımızda bile dışlamak, kategorize etmek, küçümsemek, tekfir etmek, birilerine vaziyet etmek, anlayışımıza uymayan düşünceleri mahkum etmeye çalışmak gibi yöntemleri kullanmamaya gayret edeceğiz.

İçerik

E-derginin sayfalarında, yukarıda sıraladığımız ilkelere uygun olması şartıyla, dergi çıkartma amacımıza denk düşen makale, araştırma ve dosyalara yer vereceğiz. Her sayıda üzerinde bir kaç yazarın araştırma yaptığı ve tartıştığı bir ana konu olacak. Bu ana konunun paralelinde, bazı sayılarda soruşturmalar yaparak farklı seslerin bu konudaki düşüncelerini sayfalarımıza taşıyacağız. Ana konuya denk düşen farklı dillerden araştırma ve makaleleri tercüme edip yayınlayacağız.

Temel kaynağımız Kuran’da yer alan bazı kavramların, Kuranın indiği dönemde ifade ettiği anlam, tarihsel süreçte kavramların uğradığı erozyon ve bugün bizim için söz konusu kavramların anlam ve fonksiyonları üzerine kapsamlı Kurani kavram çalışmaları her sayıda yer alacak. Ancak bu, her sayıda ayrı bir kavrama yer vermek ve o sayıda söz konusu kavramı bir makale boyutuna sığdırmaya çalışmak şeklinde olmayacak. Birbirleriyle ilişkisi olan ve Kuranın bütünlüğü içinde düşünüldüğünde belli bir anlam örgüsünün parçası olan tüm kavramları bir arada inceleme yöntemiyle olacak. Bu kavramların tümünün tepesinde yer alan ana kavram esas kavramımız olacak. Örneğin bu sayıda incelemeye başladığımız ‘akıl’ kavramı; kalp, sadr, nuha,hicr, fuad, lübb, rüşt, tefekkür, tezekkür, Tedebbür, tefakkuh gibi bir dizi Kurani kavramla anlam ilişkisi olan bir kavramdır. Bu kavramlar bir anlam harmonisi içinde birlikte ele alınmaya çalışılacak. Bu nedenle kavram incelemeleri tek bir sayıda bitirilmeyecek, bir kaç sayı boyunca aynı kavramla ilgili yazı dizileri bulunacak.

Kuran üzerine yer alacak yazı ve araştırmalar sadece kavramsal çerçevede olmayacak. Konusal Kuran çalışmaları, ayet grupları üzerine yapılacak inceleme çalışmaları ve tefsir çalışmaları da Kuran araştırmaları başlığı altında yer alacak.

İslam Düşüncesini tarihsel derinliği ve çağdaş görünümüyle tanıtan makalelere bazen bir düşünce akımını, bir fırka veya mezhebi ya da tarihsel bir şahsiyeti tanıtma tarzında yer vereceğiz. Yakın dönem ve günümüz Dünyasına ait, az tanınan veya önemli bulduğumuz düşünce adamlarını, fikir ve tezlerini ve eserlerini tanıtıcı tercüme veya inceleme yazılarına her sayıda yer vermeye çalışcağız.

Türkiye ve Dünyadaki gündemi inceleyen ve değerlendiren yazılar, gündeme ilişkin uzun uzun alıntı ve haberler tarzında değil, önemli gördüğümüz bir veya birkaç olayın  değerlendirildiği haber yorum yazıları şeklinde olacak.

Derginin devamlı yazarlarının dışında zaman zaman yazmak isteyecek araştırmacı ve düşünürlerin yazılarına, okuyucularımızın görüş ve değerlendirmelerine -gönderdiklerini bazen doğrudan yayınlamak şeklinde, bazen de eleştiri, soru ve değerlendirmelerine cevaplar vermek şeklinde- yer vereceğiz.

İlk sayılardan itibaren, ‘Kuranı yeniden okumak’, ‘İktidar’, ‘Devrim yöntemi’, Demokrasi yöntemi’, ‘Mücadelede yöntem’ , ‘Değişen Dünya düzeni’, ‘Küresel kriz’, ‘Türkiye’de siyasetin ve Müslümanların seyri’, ‘Türkiye ve Dünyadaki Müslümanların iç sorunları’, ‘Birey ve toplum’, ‘Grupçuluk-ümmetçilik’ tarzındaki konuları ana konu olarak seçip analiz etmeyi ve soruşturmayı düşünüyoruz. Bu konuları veya bunların dışındaki paralel konuları gündemdeki gelişmeleri de göz önünde bulundurarak ya seçeceğiz veya erteleyip yerlerine daha önemli hale gelmiş konuları bunlara önceleyeceğiz. Bu noktada kesin belirlenmiş bir programla hareket etmeyi doğru bulmuyoruz.

İslam Dünyasındaki din, dünya ve siyaset algısı ve içice olunan problemler; Ulusal sınırlarla ortaya çıkan suni ayrılıklar ve baskıcı, adaletsiz, despotik, batı yanlısı yönetimlerin yarattığı sorunlar; ekonomik kaynakların Müslüman halkların kontrolü dışında oluşunun getirdiği talan, gelir dağılımındaki adaletsizlik, fakirlik, açlık, işsizlik, edilgen ekonomik yapı, bilgi ve bilimde gerilik ve bağımlılık, bilgiye Müslüman’ca bakışın ifade ettiği anlamın, ortaya çıkan yeni koşullara göre henüz net bir biçimde tanımlanamamış olması gibi sorunlar; milliyetçilik, ırkçılık ve mezhepçiliğin getirdiği suni problemler; bölgesel ve yerel sorunlar; Dünya düzeninin dönüşümü ve modernizmin ürettiği sorunlar; vahşi kapitalizmle ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik tablo, emperyalist, kapitalist yayılma, globalleşme, askeri, ekonomik ve kültürel işgaller; batının materyalist dünya görüşüyle türeyen hayat tarzının ürettiği suç imparatorlularının insanlar, toplumlar ve çevre üzerinde yaptığı tahribatlar; batı dünyasında yaşayan Müslümanların kendilerine özgü şartlarının ürettiği sorunlar; İslam Dünyası ile Batı Dünyası arasındaki ilişkilerin geçmişi ve bugünkü hali ile karşılıklı ilişki ve bakış açılarının ürettiği ‘öteki’, ‘İslamofobi’, ‘anti-İslam’, ‘Terörist Müslüman’, ‘şeriat’, ‘recim’ kavramları ve bir türlü makul bir temel oturtulamayan ironik bir biçimde kin ve hayranlıkla büyüyen ilişki biçimi tarzındaki konuların tümü ilgi alanımıza giriyor.

Ortaya çıkabilecek yeni durumlarla beraber tüm bu ve benzer meseleler üzerinde düşünüp analizler yaparak, tartışarak yazmak ve bunlara dergimizde yer vermek istiyoruz. Benzer amaçlara sahip, paralel konularda düşünceleri ve araştırmaları olanları şimdiden sayfalarımızda yazmaya davet ediyoruz.

 

 

[1] Kuranı kerim, Enam, 6/146

[2] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü,  sf:186

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir