Bir Depremin Hatırlattığı Ülke : Haiti / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

Tarih 12 Ocak 2010.
Günlerden Salı.
Saat 16.53

Haiti 7 şiddetinde bir depremle sarsıldı ve tam anlamı ile bir yıkım yaşadı. İki milyon insanın yaşadığı dünyanın en büyük gece kondu şehirlerinden biri olan başkent Port-au-Prince yerle bir oldu. Binlerce ev oturulamaz hale geldi. 200 binin üzerinde insan enkazların altında kaldı ve hayatını kaybetti. On milyon nüfuslu ülkede 3 milyondan fazla insanın yaralanmasına ve evsiz kalmasına yol açtı.

Bu hiç de sürpriz değildi. Zira Haiti’nin de içinde yer aldığı Hispaniola Adası deprem riski yüksek bir bölge idi ve her elli altmış yılda bir ciddi depremler yaşanmaktaydı. Haiti Kamu İşleri Bakanlığı’na bağlı olan Haiti Maden ve Enerji bürosunun internet sitesinde şunlar yazılıdır.  “Geçtiğimiz yüzyılların hepsinde Hispaniola’da en azından bir ciddi deprem gerçekleşmiştir. 1751 ve 1771’de Port-au-Prince’in yıkılışı, 1842’de Cap Haitien’in yıkılışı ve Port-au-Prince ve Cap Haitien’e ciddi hasar veren 1887 ve 1904 depremleri, Nagua bölgesinde bir Tsunami yaratan 1946 depremi bunlara örnektir”.

Her deprem sonrasında olduğu gibi konunun uzmanları değerlendirme yarışına giriştiler. Depremin ortaya çıkardığı yıkımın nedenleri üzerinde uzun uzun analizler yaptılar. “Deprem öldürmez, ihmal öldürür” dediler. “Bu deprem Japonya gibi, Amerika gibi depreme dayanıklı evlerin/inşaatların yapıldığı bir ülkede bu kadar vahim sonuçlar ortaya çıkarmazdı” nakaratını tekrarladılar. Yıkımın faturasını, depremin olacağı bilgisine rağmen tedbirler geliştirmeyen Haitililere kesmeye ve ortaya çıkan vahim tabloyu cehalete, vurdumduymazlığa ve hatta adadaki batıl inançlara bağlamaya kalktılar.

Görünürde söylediklerinde doğruluk payı da bulunmaktaydı. Nitekim 27 Şubatta Şili’de daha şiddetli bir deprem -şiddeti 10 kat daha fazla- olduğu halde hem maddi yıkım daha azdı hem de ölü sayısı.

Ama kimse sormadı, Haiti neresidir, orada kimler, nasıl yaşar? Ne yer, ne içer ve nasıl geçim temin ederler? İmkanları ve hayat standartları neye elverir? Neye güçleri yeter? Neden gelmesi kuvvetle muhtemel bir felakete karşı önlem almadılar? Almadılar mı, alamadılar mı? Alamadılarsa bu durumu neye borçlular?

Ne yazık ki, bu sorular sorulmadı, cevapların peşine düşülmedi.

İnsanlar küçük dünyalarında kendine has problemlerle uğraşırken Haiti büyük bir depremle sarsıldı. Birçoğu günlük hayatına bir şey olmamış gibi devam etmeyi hatta haberlerde karşısına çıkınca morali bozulmasın diye kanal değiştirmeyi tercih etti. Depremzede ülkeye ve depremzedelere ilgi bir türlü istenen seviyelere çıkmadı, çıkamadı. Haber değeri kalmayınca basının gündeminden de düştü. Ve Haiti kendi sorunlarına, yalnızlığına terk edildi.

Oysa duymak bir sorumluluktur. Haberdar olmak bir sorumluluk paylaşımını doğurmalıdır. Dertler paylaşılırsa azalır, sorunlar el ele verilirse daha kolay aşılır. Ve aynı mekan/dünyada birlikte yaşayan insanların elde olanı paylaşma, dertlere ortak olma, adalet ve barış için dayanışma, iyilik ve hayırları çoğaltma zemininde bir ilişki tasavvur etmeleri ve bu tasavvur üzere yürümelerinden daha doğal ne olabilir ki?

Hele asırlar öncesinde evrenselliği ilan eden İslam’a mensup olanların dünyada olan bitene kayıtsız kalmaları düşünülemez. Onlardan haberdar olmaları ve başkalarını haberdar etmeleri, katkı yapmaları, katkı yapmanın yollarını araştırmaları ve bu konularda da önde ve öncü olmaları beklenir.

İşte bu niyetle, biz de karınca kararınca katkı yapmak, bu ve benzeri olaylara yaklaşımda bir emsal oluşturmak için Haiti depremini değerlendirmeye değer bulduk.

***

Haiti dünyanın açlık ve sefalete mahkum edilen ülkelerinden biri, öyle ki, Kuzey Yarım Küre’nin en fakiri. Nüfusun %75’i günde 3 TL’nin altında, %56’sı ise günde 1,5 TL ile yaşamaya çalışıyor. Yaşam standardı denilen şey bu kadar. Ve bu gelir, onların ancak tek odalı, derme çatma, baraka türü evlerde barınabilmelerine ve günde tek öğün yemek bulmalarına imkan veriyor. Fakirlik ve sefalet en ileri düzeyde yaşanıyor. Halbuki üzerinde yaşadıkları bereketli topraklar sayesinde bir zamanlar dünyanın en büyük şeker ve kahve üreticisi olmuşlardı ve bu yüzden Antiller’in incisi olarak anılıyorlardı.

Haiti’nin sefaletinin arkasında; kaynaklarının kıtlığı, topraklarının verimsizliği ya da insanlarının tembelliği değil emperyalist güçlerin sömürgeci yaklaşımları bulunmaktadır. Onlar el ele vererek bu cennet adanın halkını ölüme, açlığa, zayıflığa ve fakirliğe mahkum ettiler. İliklerine kadar onları sömürdüler.

Oysa bundan dört yüz yıl öncesine kadar Haiti mutlu insanların ülkesi idi. Bu durum beyaz adam/Avrupalılar adaya gelene dek sürdü. O günden sonra da Haiti bir daha gün yüzü görmedi.

Önce adanın asıl sahipleri vahşice yok edildi.

“Kolomb adaya 1492’de ayak bastığında, Haiti’de bir milyona yaklaşan yerli nüfus yaşıyordu. Bu insanların hemen hepsi 50 yıl geçmeden ya katledildiler ya da Avrupalıların getirdikleri bulaşıcı hastalıklar yüzünden öldüler.

“17. ve 18. yüzyıllarda Haiti, Fransız deniz korsanlarının eline geçti. Fransızlar burayı önce İspanyol ve İngiliz gemilerini taciz etmek için kullandılar. Daha sonra, bu verimli topraklarda şeker ve kahve üretimine başladılar. Ancak adada gerçekleşen soykırımdan dolayı yeterli iş gücü kalmamıştı. Emek ihtiyacını karşılamak ve maliyetleri düşük tutmak için Afrika’dan köle getirmeyi bir yol olarak benimsediler. 18. yüzyılda Afrika’dan sadece Haiti’ye getirilen köle sayısı, 1 milyona yakındı. Eğer köleler Atlantik’i geçerken hastalıktan ölmezlerse veya intihar etmezlerse, adaya vardıklarında plantasyonlarda çalışmaya başlıyorlardı. Günde 18 saate yakın çalıştırılan, her türlü işkence ve aşağılanmaya maruz kalan bu köleler sayesinde, Haiti dünyanın en büyük şeker ve kahve üreticisi haline geldi, Avrupa’da tüketilen şekerin %40’ı, kahvenin ise %60’ı burada üretiliyordu.

Afrikalı özgür insanlar köleliği içlerine sindiremediler, kölelik ve sömürü düzenine karşı direndiler ve farklı direniş yöntemleri geliştirdiler. İntihar bunlardan biriydi. Böylece hem sahiplerine zarar veriyor hem de ölümden sonra “ruhlar Afrika’ya dönüyordu”. Bir diğer yöntem dağlara kaçmaktı. Bu dağlardan isyanlar başlatılıyor, düzlüklere inilip plantasyonlar yağmalanıyordu.

Bu direnişler 1804’te Haiti’nin bağımsızlığıyla sonuçlandı. Tarihte ilk defa köleler efendilerine ve sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesinde başarıya ulaşıyorlardı. Özgürlükleri çalınan insanların özgürlük talebi ile Haiti kuruldu.

Kölelerin efendilerine baş kaldırmaları ve sahiplerini alt ederek özgürlüğe kavuşmaları kabul edilebilir bir şey değildi. Hele burada yanan özgürlük ateşi, köleliğin yaygın olduğu diğer yerlere de sıçrayacak olursa tam bir felaket olurdu. Çünkü beyaz adam sistemini kölelerin varlığı ve karın tokluğuna, efendilerine hizmet etmeleri üzerine kurmuştu. Bu yüzden efendilerine baş kaldıranlar ibreti-alem olacak şekilde cezalandırılmalı, süründürülmeli ve asla başarılı olmalarına izin verilmemeliydi. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Haiti’nin başına gelenleri izah etmek ancak bu zeminde mümkündür.

Özgür adaya ilk darbeyi Fransa vurdu. Şeker ve kahve tarlalarını imha etti. Vahşi bir ticaret ablukası devreye soktu. Kimse onlara bir şey satmıyor, onlardan da kimse bir şey almıyordu. Eski tarla sahipleri Haiti’nin işgal edilmesini, halkının tekrar köleleştirilmesini talep ediyordu. Fransız Devleti bunun yerine yeni cumhuriyetin kanını iliklerine kadar emmeyi tercih etti. Bağımsızlığını tanıma karşılığında Haiti’den 150 milyon Fransız altını istedi. Kraliyet Fermanı, 150 topu olan 12 Fransız savaş gemisiyle desteklendi. Talepler pazarlığa açık değildi. Çiçeği burnunda cumhuriyet razı oldu, zira başka seçeneği yoktu. Haiti özgürlüğünün bedelini ödemek zorundaydı ve sonraki 122 yılda ödeye ödeye helâk oldu. Bu devasa borcu ödemek için Haiti ABD, Almanya ve Fransa bankalarından fahiş faizlerle borç aldı. Bütçenin yüzde 80’i borca gitti. Bu mali yükün altında ezilen Haiti, daha doğarken neredeyse iflas etmişti. 1900’de bütçesinin yüzde 80’i hâlâ borç ödemeleri tarafından yutuluyordu. İstikrarlı bir ekonomi için harcanabilecek olan para yabancı bankalara gidiyordu. Borç ödemeleri ancak 1947’de bitti. O güne gelindiğinde Haiti’nin ekonomisi iflah olmaz derecede bozulmuş, toprakları çoraklaşmış, sefalet ayyuka çıkmış, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık başını alıp gitmişti.

ABD ise, kölelerine kötü örnek olur diye uzun yıllar Haiti’yi tanımadı. 19. Yüzyıl boyunca Haiti’ye ambargo uygulandı. 20. yüzyılda ise Haiti’yi “arka bahçesi” olarak değerlendirmeye ve sürekli müdahalelerde bulunmaya başladı. 1915’te Haiti’yi “vahşi yaşama yönelik doğuştan gelen eğiliminden ve Medeniyete yönelik fiziki yetersizliğinden ötürü kendi kendini yönetme kapasitesine sahip olmadığı” gerekçesi ile işgal etti ve orada on dokuz yıl kaldı.

Adayı terk ederken de idareyi emirleri doğrultusunda hareket edecek diktatörlere teslim etti. Diktatörler yoksulluk ve sefalet içindeki halka kan ağlattılar. Onlar vasıtası ile Haiti halkı cezalandırılmaya devam edildi. Halk, her ne kadar diktatörlere razı olmasa ve onlardan kurtulmanın yollarını arasa da bir türlü kendi düzenini kuramadı. Kitlesel gösteriler, sokak çatışmaları, grevler hiç eksilmeden devam etti. Generallerin kendi aralarındaki iktidar çatışmaları, tekrarlanan ama derde deva olmaktan uzak seçimler, kısa süreli iktidarlar… Hiçbiri adanın sorunlarına çözüm olmadı.

Bu çözümsüzlükte efendilerin Haiti’ye olan kin ve öfkesi de etkili oldu. Onların çektiği eziyet ve çilelerden adeta mutluluk duydular ve onların hayatlarında gerçekleşecek küçük iyileşmelere bile razı olmadılar. Jean-Bertnard Aristide’nin deyimiyle “mutlak sefaletten onurlu açlığa geçişi yönündeki bütün çabalar şiddetle ve bilinçli olarak ABD hükümetleri ve onun kimi müttefiklerince engellendi.” Mesela 2004 yılında seçimle iş başına gelen Bertnard Aristide’nin ABD tarafından organize edilen bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılmasının iki temel nedeni vardı: 1- Yoksul halkın sağlık, eğitim vs. ihtiyaçlarına ve özellikle asgari ücreti iyileştirmeye dönük girişimleridir. Asgari ücretin 40 dolar (Latin Amerika ülkelerindeki en düşük ücret)  olduğu ada çok uluslu şirketler için bir ucuz emek cenneti idi. 2- Haiti’nin bağımsızlığının 200’üncü yıl dönümüne yaklaşırken, Fransa’nın sömürgeci tarihini sorgulayıp Fransa’ya karşı 21 milyar dolarlık bir “iade” davası açma planıydı. Bu talep de sadece Fransa’yı çileden çıkarmakla kalmadı, başta ABD olmak üzere kölelik ve sömürgecilik tarihi olan ülkeleri ciddi bir şekilde ürküttü ve hemen darbe yapıldı.

Darbeler, yolsuzluk ve suiistimaller, dayatılan IMF politikaları ile adada sefalet daha da katlanılamaz hale gelir. Haiti, kaçamayanların mecburen katlandığı bir ülkeye dönüşür.

Neticede ellerindeki güç alınır, imkanları ve kaynakları sömürülür, zayıf kalmaları sağlanır. Açlık ve sefalete mahkum edilirler. Açlığın dayanılmaz noktalara geldiği 2008 yılında aç halk kitleleri, “çamur kurabiyeleri” değil, insana yaraşır yiyecekler yemek talebi ile marketlere akın ederek yiyeceklere el koyar. Bunun üzerine harekete geçen BM, 47 ülkeden 9 bin asker ve polisin oluşturduğu askeri kuvvetle ABD’nin çıkarları doğrultusunda ülkeyi fiilen işgal eder. “Barış Gücü” adı altında Haiti’ye giren BM işgal gücü, ayaklanmaları bastırır ve egemenler lehine düzeni yeniden sağlar.

Deprem olduğu anda Haitililer;

Amerikan çıkarları doğrultusunda BM barış gücünün işgali altında idiler.

İşsizdiler.

Çalışanlar da Latin Amerika’nın en ucuz iş gücünü oluşturuyordu.

Günlük 2 dolar ve altında bir rakamla hayatlarını devam ettirmek zorunda idiler. Bu para ile ancak 1 öğün yemek yiyebiliyor, güçleri ancak yaşamak için derme çatma barakalar oluşturmaya el veriyordu. Başkent Port-au-Prince en büyük gecekondu şehri olmuştu.

Ve durumlarının iyileşmesine sürekli engel olunuyordu.

***

Deprem sonrasında yaşananlar daha az dramatik değildi maalesef. Aynı göğün altında yaşamalarına rağmen, insanların çok azı hariç yaşanan bu drama duyarsız ve ilgisiz kalmayı tercih ettiler. Aslında bu bir tercih de değildi. 20. yy insanı yalnızdı, dünyası kendinden ibaretti ve kendinden olmayana ne zihninde ne de hayatında yer yoktu. Kendi onun için ya menfaatini, ya aynı kanı taşıdıklarını ya da aynı topraklar üzerinde yaşadıklarını ifade ediyor, insanın nefsinden, ailesinden, köyünden ya da toplumundan/milletinden öte gitmiyor, fakat bir türlü insanı ya da insanlığı kuşatamıyordu. Başkasının dert ve sorunları ilgi çekmiyor ve bir türlü sorumluluk alanı içerisine girmiyordu. Bir ülkenin işgali, bir kıtanın açlık ve sefaleti, bir adanın depremle yaşadığı trajedi onu asla ilgilendirmiyordu. Kendi dünyaları onları o kadar meşgul etmekte idi ki, bu gariban adanın sıkıntıları, dertleri, garipliği hiç ilgilerini çekmedi. Zihinlerin uzaklığına mesafelerin uzaklığı da eklenince garip, garipliği ile kaldı. Ünlü bir ses sanatçısının Haiti için düzenlenen yardım gecesine katılmamasını eleştirenlere “Ben bu yardım işini anlamıyorum. Abuk sabuk yerlere yardım etme hevesi başladı. Bana ne Haiti’den, kendi insanım teneke çatının altında ölüyor. Açlıktan ağzı kokuyor. Adam Haiti’ye yardım ediyor.’’ şeklinde verdiği cevap adeta genel yaklaşımı ifade ediyordu.

İnsanlar o kadar kendi hayatlarına gömülmüşlerdi ki, yaptıkları tatil programlarını bile ertelemeye gerek duymadılar, hiçbir şey olmamış gibi lüks gemilerle Haiti sahillerinde gezmeye, eğlenmeye devam ettiler. 90 mil uzaklarında insanlar enkaz altında ya da açlık ve sefaletten can çekişirken eğlencelerinden zerre kadar taviz vermeyerek tarihe geçecek bir duyarsızlık örneği gösterdiler.

Tarihin ibret sayfalarına yazılacak bir örneği de Kanadalı kurtarma ekibi ortaya koydu. Kurtarılacak Kanadalı bulamayınca ekipmanlarını toplayıp geri döndüler. Kanadalı kendilerinden, Haitililer ise ötekilerdendi. Ve onlar, insanları değil kendilerinden olanı, Kanadalıları kurtarmaya gelmişlerdi. Bu yüzden enkaz altında Kanadalı olmadığını öğrenince yerin altında can çekişen ve çığlıklarıyla kurtarılmayı bekleyen Haitilileri bırakıp dönmeyi tercih ettiler. Giderken, yardım bekleyen insanlara bir de akıl veriyorlardı: “Yardım istiyorsanız, gelen yabancı ekiplere yıkıntıların altında yabancı uyruklu insanların olduğunu söylemelisiniz…”

Ne yazık ki onlar kimsenin umurunda olmadılar, kimse onları kurtarmaya da gelmedi. Ya niçin geldiler? Reklam için, imaj düzeltmek için, sonrasında tekrar Haiti üzerinde söz sahibi olmak için. Yaptıkları küçük şeyleri o kadar abartarak ortaya koydular ki, olayı takip edenler Haiti için her şeyin yapıldığını zannetti. Haiti’nin açlık ve sefaletinden sorumlu olanlar bu yarışta başı çektiler. Üstelik yapılan her şeyi kendileri yapmış gibi ortaya koymaktan da geri kalmadılar. Örneğin, Amerikan medyası deprem bölgesine ancak 15 gün sonra ulaşabilen askeri hastane gemisini bölgedeki tek hastane gibi ortaya koyarken, Küba’nın depremden sadece 3 saat sonra başkent Port-au-Prince’e 334 doktor ve 1000 kişilik hemşire ordusu indirmesini görmezden gelmiştir.

Yapılan yardımlarla ilgili gerçekler hiç de abartıldığı gibi değildi. Menfaatleri söz konusu olduğunda milyar dolarları harcayan devletler yoksul Haitililerin günlerce sokakta aç ve açıkta yaşamasına seyirci kaldılar.  Yardımların enkaza dönmüş yerleşim bölgelerindeki tüm afetzedelere erişmesi bir hafta, hatta bir haftadan da uzun sürdü. Ülkeyi işgal altında tutmak için 5 yıl boyunca 3,5 milyar dolar masraf yapmaktan kaçınmayan BM, Haiti’ye sadece 10 milyon dolar yardım gönderdi. Yıllarca Haiti’yi haraca bağlayan Fransa’dan gelen resmi bağışlar ise Britanya’dan gelenlerin yarısından azına tekabül ediyordu. Yaşananlar tam bir iki yüzlülüktü.

Aslında hemen hemen her felakette yaşanan trajedi burada da ortaya çıkıyordu. İnsan, insan olduğu için değil, renginden, mal varlığından, milletinden, dininden dolayı değerli idi. Ve bir birinci sınıf insan vardı, bir de ikinci. İkinci sınıf kabul edilen insanlar hep ölüme terk edildiler. 2 yıl önce ABD’de gerçekleşen Katrina kasırgasında zenginler, beyazlar kurtarılırken fakirler, zenciler ölüme terk edilmediler mi? Haitililer hem fakirdi hem de zenci. Üstelik efendilerine de isyan etmişlerdi. O halde kurtarılmaları gerekmezdi. Kurtarmaya çalışıyormuş gibi, yardım ediyormuş gibi yapmak yeterdi. Ve nitekim öyle oldu.

Bundan daha da adisi olmaz diye düşünürken yaşanan felaketi fırsata çevirme girişimleri basına yansımaya başladı. Ana babalarını kaybeden sahipsiz yetimleri kaçırma girişimleri ortaya çıktı.

Ve ABD… Depremi fırsat bilerek Haiti’yi işgal hazırlıklarına başladı. Yardım maksadı ile diğer ülkeler yardım kuruluşlarını ve STK’ları gönderirken O, askeri birliklerini adaya gönderdi. Amerikan medyası işgale zemin olsun diye deprem sonrasındaki yağmalama ve şiddet olaylarını abartılı bir şekilde gündeme taşıdı. Halbuki yağma olayları, Haitili fakirlerin kendi aralarında gösterdikleri güçlü dayanışmanın yanında sadece bir ayrıntıydı.

İster bir birey olsun isterse bir devlet, materyalist insanın yegane derdi menfaatidir. Menfaatçiliğin ortaya çıkaracağı tek sonuç da emperyalizmdir. O ise insanın insanlığını bir kurt gibi kemirir. Ne akıl kalır, ne vicdan, ne de iyilik yapma istek ve arzusu. Çıkarcılık her an her yerde ortaya çıkan içgüdüsel bir davranışa dönüşür. Felaketler bile ele geçen bir fırsat olarak görülmeye başlar. Birilerinin en zayıf ve yardıma muhtaç olduğu anlar, onlar için açılan yeni kapılar, öne çıkan yeni imkanlardır. Ve hemen değerlendirmek için harekete geçerler. Özellikle 1970’lerden sonra egemen güçlerin, her şey normal giderken kabul ettiremedikleri politikalarını kabul ettirmek için kriz ve felaket dönemlerini kullanmaları, nerede ise bir gelenek haline gelmiştir. Haiti de gerçekleşen felaketi de Amerika’nın, eline geçen bir fırsat olarak gördüğüne ve değerlendireceğine dair güçlü sinyaller gelmektedir. Depremin hemen ardından askeri hazırlıklara başlaması, 10 bin asker sevk etmesi, Kanada’nın 1000 askerle bu harekâta katılması ve Haiti’de yapılan ilk işin hava alanının işgali olması buna işaret eden olaylardır.

İhtiyaçları mı var? Haitililerden daha mı muhtaçlar, daha mı fakirler? Hayır, kesinlikle hayır! Aksine zenginler, dünya nüfusunun 1/20’si oldukları halde toplam tüketimin 1/3’nü yapacak kadar bolluk ve zenginlik içindeler. Ama ellerindeki onları tatmin etmeye yetmiyor, açlıklarını gidermiyor. Hep daha fazlasını istiyorlar. Ödenen bedel umurlarında değil, çünkü sadece kendi menfaatlerine odaklanmışlar. İnsanlar can çekişirken, nasıl yapar da bu işten karlı çıkarız hesabındalar. Belki bir el atsalar birileri daha kurtulacak, ama ölmeleri daha karlı. Biraz yardım etseler kanayan yaralar iyileşecek, ama kangren olması daha çok işlerine geliyor. Paylaşabilmeyi becerseler, bırak Haiti’yi dünyada açlık ve sefalet kalmayacak, ama o kadar açlar ki bir türlü doymak bilmiyorlar. Neticede yapılabilecek çok şey vardı belki, ama hiçbir şey yapmamayı tercih ettiler.

Önümüzdeki tabloya baktığımızda bu tabloyu oluşturanlarla hemcins olmaktan utanmaya başlıyoruz. Olan biteni yakıştıramıyoruz insana. Yaşananları arka arkaya koyduğumuzda hayal kırıklığı, karamsarlık, ümitsizlik kara bulutları kaplıyor dört bir yanımızı. Ve istemeden soru takılıyor zihnimize. Ne olacak bu dünyanın, bu insanlığın hali?

Bütün bu olumsuzluklara rağmen yüreğimize su serpen, ümitlerimizi yeşerten güzel örneklerde ortaya çıktı. Birçok ülke yardım kuruluşlarını ve STK’larını gönderdi. Nakdi ve maddi yardımlar ulaştırdı. Seyyar hastaneler, aşevleri kuruldu. Gönüllü doktor ve hemşireler bin bir zahmete rağmen oralara kadar gitti. Yetimler için bakım evleri kuruldu… Oradaki insanlar “İHH, Deniz Feneri, Yardım Eli, Kimse Yok Mu” gibi kuruluşların bu çalışmaları vasıtası ile beyaz ellerin kendilerine belki de ilk defa yardım için uzandığına tanık oldu.

Yapılan yardım çalışmalarından özellikle iki tanesi hatırlanmaya ve ders çıkarmaya değer nitelikte. Bunlardan ilki; yokluk içinde boğuşurken, elinde avucunda olanı paylaşarak süt, battaniye ve gıda maddesini Haiti’ye göndermesi için Kızılhaç yetkililerine teslim eden Gazze’dir. Orası yıllardır İsrail ambargosu altında yıkım üstüne yıkım yaşamış bir bölge, orada/Gazze’de yaşayanların can güvenliği yok, ibreler açlık sınırının çok altında bir düzeyi işaret etmekte. Orası, hayata ilişkin en büyük fantezisi onuruyla ölmek ve o zaman gelene kadar hayatta kalmak olan insanlardan mürekkep. Toplanan yardımlar doğal olarak sembolik düzeyde. “Yok”u “yok”tan çıkardığında geride ne kalmışsa… Kuşatma altında olduğu için o sembolik yardımın Haiti’ye ulaştırılabilmesi bile bir sorun. “İşgali Kır” Komitesi başkanı Cemal Kudary, “Bizim yardım toplamamız insanlara şaşırtıcı gelebilir. Ama biz sürekli İsrail depremi yaşadığımız için depremin ne olduğunu iyi biliyoruz, Haitililerin acısını anlayabiliyoruz” diyor ve ellerinden geleni büyük bir duyarlılık göstererek yapmaya çalışıyorlar. Normalde kendilerine bile yetmeyecek olanı paylaşabilme erdemini göstererek önümüzü aydınlatan bir ışık olup, insanlığın onurunu kurtarıyorlar.

Diğeri ise büyüklerin yapamadığını yapan küçükler. İngiltere’de yedi yaşındaki bir çocuk, Haiti’deki depremzedeler için bir günde 72 bin sterlin topladı. Türkiye’de bir ilköğretim okulu öğrencisi arkadaşlarına “simit paralarını Haiti’ye ayıralım” diyerek açtığı kampanya ile kısa sürede 528 TL topladı. Her iki para da depremzedeler için açılan hesaplara yatırıldı. Bilmediğimiz benzer başka olaylar mutlaka gerçekleşmiştir.

Zenginlerin yapamadığını fakirler yaptı, varlık sahiplerinin paylaşamadığını yokluk içindekiler paylaştı. Büyüklerin akledemediğini küçükler akletti. Vicdan sahipleri ellerinden geldiğince yardım için seferber oldu, ama yetmedi, yeterli gelmedi. Yapılabileceklerin yanında yapılanlar çok cılız kaldı. Haiti hala açlık ve sefaletle, depremin açtığı yaralarla boğuşuyor. Hala yardıma muhtaç, hala acziyet içerisinde. Ve birileri acıları azaltmak yerine yeni acılar oluşturma planı ve gayreti içerisinde.

***

Dünya üzerinde sadece bir belde/köy/şehir/ülke bile bu halde iken, kimsenin “bana ne, benim derdim değil” deme lüksü yoktur. Ve hele bu tablonun büyük kısmı insanların hırs ve zaaflarının neticesi olarak ortaya çıkıyorsa hiç yoktur. Zira yeryüzünde, insanların yaptıkları yüzünden bozulan denge ve düzen yine insanların çabaları ile tesis edilecektir. İnsanların sebep olduğu açlık, sefalet, zulüm, sömürü, işgal, katliam, anarşi vb. her ne kadar problem var ise, yine insanların eli ile çözülecektir.

Dünya artık eski dünya değil. Gelişen imkanlar sayesinde mesafeler anlamını yitirdi, uzak yerler yakın, eller konu komşu oldu. Toplumlar arası iletişim ve ona bağlı olarak da etkileşim öyle arttı ki, bir fikir çok kısa sürede her yere ulaşıyor. Yapılan bir yanlışa anında ve aynı anda dünyanın birçok yerinden tepkiler yükseliyor. Bir felakete anında en uzak yerlerden bile çok kısa sürede yardım eli uzanıyor. Bir yerdeki ekonomik kriz başka yerlerdeki krizleri tetikliyor, bir bölgedeki ürün bolluğu/darlığı bütün dünyadaki fiyatları belirliyor, birilerinin haksız zenginliği başkalarının açlık ve sefaletine sebep oluyor. Birileri öksürürse diğerleri nezle oluyor. Bir yerlerde esen rüzgar başka yerlerde fırtınalar kopartıyor. Artık sorunlarımız yerel değil küresel, yerel gözükenlerin bile arkasına bakabilenler küresel boyutların varlığını görebiliyor. Haiti’deki açlık ve sefaleti araştırdığımızda karşımıza Amerika ve Fransa çıkıyor. Beyaz adamın nasıl zenginleştiğini araştırdığımızda karşımıza, başta Afrika olmak üzere yer altı ve yer üstü kaynakları, emekleri sömürülen halklar çıkıyor.

Dünyanın küçülmesi, şayet insanların dünyaları büyürse bir anlam ifade eder. Artık bütün dünyada olan bitenden haberdar olmak çok daha kolay ve çok daha hızlı gerçekleşiyor. Küçülen dünya, insanların farklı coğrafyalarda da bulunsalar dayanışmalarını, yardımlaşmalarını, birlikte hareket etmelerini, el ele, omuz omuza vermelerini mümkün kılıyor. Yeter ki insan, alıcılarını açık tutsun ve sorumlu olduğunu unutmasın.

Dün insan ne kadar evrensel düşünse de imkanları sınırlı olduğu için olan bitenden haberdar olması, ona ulaşması, katkı yapması zor, hatta imkansızdı. Ama bugün isteyen için dünya gerçekten küçük. Filistin nere, Haiti nere. Ama bir bakıyorsunuz, onlar depremi duyar duymaz harekete geçiyor ve Haiti’ye yardım ulaştırmaya çalışıyor. Dünyanın birçok coğrafyasında vicdan sahiplerinde bir hareketlenme başlıyor ve yanı başındaki ABD’den çok daha önce depremzedelerin imdadına yetişiyorlar.

Öte yandan çağın vebası olan materyalist düşünce, insanları bencillik ve menfaat duvarları içine öyle bir hapsetmiş ki, kulakları var ama duymuyorlar, gözleri var ama görmüyorlar, güçleri ve imkanları var ama menfaatlerinden ve zevklerinden başka bir gerekçe ile harekete geçirmiyorlar. Kendilerinden başkasıyla ilgilenmiyor, kendi sorunları, idealleri, hayalleri, zevk ve eğlencelerinin peşinde ömür tüketiyorlar.

Dünya küçük ama insanların etraflarına ördüğü duvarlar öyle kalın, sınırlar öyle katı ki, onları aşıp da duymak ve görmek ne mümkün. Yerellikten kurtulamayan bu insanlar kendi köylerinin, mahallelerinin, ülkelerinin, soydaşlarının, dindaşlarının, grup ve topluluklarının sınırları dışına çıkamıyor, çıkmaya da çalışmıyor. Başkalarının ne sorunları, ne problemleri, ne de güzellikleri onların ilgisini çekmiyor. Kendi sorunları, kendi gündemleri onlara yetiyor.

Ne yazık ki, Müslümanların durumu da bu tablonun bir parçası olmaktan uzak değil.

Oysa onun bütün kalbi ile iman ettiği Allah, şunun bunun değil bütün alemlerin Rabbidir. İlham aldığı din, şu dönemin, bu coğrafyanın ya da belirli bir milletin dini değil evrensel olan İslam’dır. Kendisi belli bir coğrafyada değil yeryüzünde halifedir ve sorumluluğu belirli yerlerde değil, hiçbir yerde fitne, fesat ve zulüm kalmayıncaya kadar cehd etmektir. İnsana karşı sorumluluğu şu insana, bu insana değil sadece insanadır, bütün insanlaradır.

İlke ile vakıa arasında bir uyumsuzluk var. İslam’ın evrenselliği ile dünyaya bakışımız örtüşmüyor. Bu durum dünyaya bakışımızı ve ilişkimizi gözden geçirmemizi kaçınılmaz kılıyor. İslam’ın evrenselliğini, “yeryüzünden fitne kalkıncaya kadar cehd” hedefini anlamaya ve içselleştirmeye ihtiyacımız var. Küçülen dünyada, dünyamızı büyütmekten ve sınırları aşıp dünya vatandaşı bir Müslüman olmaktan başka çare yoktur. İki dünya yok, kendi dünyamızı gerçek dünya ile aynılaştırmak durumundayız. Filistin’in derdi derdimiz olmalı, Irak ve Afganistan işgali karşısında kendimizi işgal edilmiş hissetmeli, Afrikalı aç ve yetimleri yetimlerimiz kabul etmeli, Haiti’nin ve sefalet içindeki halkların sefaleti yiyeceklerin boğazımızdan geçişini zorlaştırmalı, uykularımızı kaçırmalı… Duydun, o halde kayıtsız kalamazsın, haberdar oldun bana ne diyemezsin. Gerçekler karşısında sağır, kör ve dilsiz kalmak diye bir tercih olamaz. Tam tersine bütün alıcılar sonuna kadar açık tutulmalı ve hayırların çoğalması adına güçler seferber edilmelidir. Dünya ile öyle bütünleşmeli ki, herhangi bir yerde zulüm varsa adaleti haykırmak, dertli varsa derman olmak, problem varsa çözüm üretmek sorumluluğumuz olmalı.

Emperyal niyetleri gerçekleşsin diye yeryüzünün ateşe verildiği, güçlü olanın zayıfı ezdiği, sömürdüğü, zayıf bıraktığı ve zaaflarından kurtulmamaları için her türlü düzeneğin kurulduğu günümüzde; olan bitenden haberdar olup da ilgisiz kalmak tam bir sorumsuzluk örneği ve hesabını veremeyeceğimiz bir durumdur. “Komşusu açken tok yatmamak” şiarı yeryüzünün her neresinde olursa olsun açlık ve sefaletten kendimizi sorumlu hissetmek şeklinde anlaşılmalı ve gereği yerine getirilmelidir. Filistinli kardeşlerimiz kendilerine bile yetmeyeni paylaşma erdemi göstererek ne de güzel örnek oluyor ve materyalist dünyaya ne de büyük bir mesaj veriyorlar. Böyle güzelliklere hem bizim hem de dünyanın ne de çok ihtiyacı var.

Öte yandan Kur’an nasıl bir sorumluluğa sahip olduğumuzu şöyle ortaya koyuyor:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” Nisa 4/75

Savaşmak ele silah almak değildir her zaman. Bir yetime sahip çıkmak, bir yoksulun elinden tutmak, bir yara sarmak, bir muhtacı ilan etmek, bir kötülüğü ifşa etmek, zalimin oyununu bozmak, zalime “dur” demek, hakkı haykırmak, kimden gelirse gelsin kötülüğe engel olmak, insanların ve toplumların köleleştirilip sömürülmesinin önüne geçmek de bu savaşın bir parçasıdır. Dünyanın bu savaşı verecek vicdanlara ihtiyacı var. Müslümanlar ise buna aday ve bunu hakkı ile yerine getirebilecek yegane topluluk. Zira sahip oldukları alt yapı (din) onlara tam da bunu söylüyor. Üstelik onlar yaptıklarına karşılık beklemeyen (Allah rızası onlara yeter) bir ahlaka sahipler.

Dünyanın vicdanı olmak, olan bitene karşı duyarlı olmak ve kendini sorumlu hissetmekle, evrensel doğrular çerçevesinde; kimden gelirse gelsin doğruya doğru ve kimden gelirse gelsin yanlışa yanlış demekle gerçekleşebilir. Cahiliye adını verdiği her şeye muhalif, cahil adını verdiklerinden ne gelse karşı olan bir tavırla değil. Zira bu tavırda bencilik/bizcilik var. Kendi sorunlarını merkeze alan ve ancak bizim yaptığımız doğrudur diyen yaklaşımların esaretinden kurtulmak şart. Müslümanlar ancak kendilerini sınırlandıran suni duvarları yıktıklarında dünyanın vicdanı olmayı başarabileceklerdir.

Ancak bunu başardığımızda vicdanlarına ses olunan insanların bu duruşumuza destek vermeye başladığı, yani vicdanlarının sesi olmamızı kabullendiklerini görebiliriz.

 

– BİTTİ –

Check Also

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 2 “Medine İslam Devleti”: Bir Model mi, Bir Örnek mi? / Nuri YILMAZ

İmtihanı sadece, dua, zikir, ibadet gibi dini merasimlerin yerine getirilmesi olarak algılayan tasavvuf ekolünü saymazsak, ...

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 3 Nasıl Bir Devlet? / Nuri YILMAZ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının[1] ve “komünist” ideolojinin dünya siyaset arenasından çekilmesinin ardından, “kapitalist” sistemin de çatırdamaya ...

Çağdaş İslam Siyaset Düşüncesi: Üç Evrilme / İhsan ELİAÇIK

(Bu makale, R. İhsan Eliaçık tarafından kaleme alınmış olan ‘Adalet devleti’ kitabının aynı başlıklı bölümünden, ...