Bir Devrimin Ardından – 2 / Metin Yılmaz

Print Friendly, PDF & Email

İran’da bir devrim gerçekleşmişti. Şah yenilmez denilen ordusuna ve Amerikan desteğine rağmen ülkeden kaçmış, destekçilerine rağmen mat olmuştu.

İktidar değişikliği İslam ülkelerinde normal karşılanabilecek bir durumdu. Hem henüz bir devlet geleneği oluşturamamış, hem de İslam ile Batılılaşma arasında, gelenek ile modernlik arasında sıkışık ve kararsız kalmışlardı. Ne yapacaklarını ve nasıl düzen kuracaklarını bilmiyorlardı. Üstelik emperyalist güçler çok etkindi ve bir şekilde kendilerine daha iyi hizmet vereceklerin iş başına/yönetime gelmesini sağlıyorlardı. Bu yüzden birçok İslam ülkesinde sık sık iktidar değişiklikleri (çoğunlukla askeri darbeler) yaşanıyordu. Ancak İran’da bir grup, bir sınıf ya da belirli bir güç odağı değil halk değişim talep ediyor ve sazı ele alıyordu. Kendini anlamayan ve sürekli kendini biçimlendirmeye çalışan zalim bir yöneticiyi ve bu yönetici tarafından kendine dayatılan değerleri, ekonomik, sosyal, siyasi sistemi alaşağı ediyordu.

Emperyalistler bu değişime rıza gösterebilirlerdi belki. Zira onlar için yönetenin kim olduğundan, nasıl yönettiğinden ziyade emperyalist ilişkilerin devamlılığı önemliydi.

Fakat o da ne!

Devrim “İslam”ı referans alıyor ve adını İslam devrimi, hedefini de İslam cumhuriyeti olarak ortaya koyuyordu. Reddedilen değerlerin yerini İslami değerlerin almasından ve mevcut sistemin yıkılıp yerine İslami bir düzen kurulmasından bahsediyordu. Üstelik “ne Doğu ne Batı yalnızca İslam” diyerek ne Amerika’ya ne de Rusya’ya ihtiyacı olmadığını ifade ediyor, bununla da kalmıyor antiemperyalist bir duruş sergileyerek onlara meydan okuyordu. Amerika büyük, Rusya da küçük şeytan olarak tanımlanıyordu.

Bu mümkün müydü?

Bu devirde, bu şartlar altında bir devlet sırtını ABD veya Rusya’ya dayamadan ayakta kalabilir miydi?

Tarihin sayfaları arasına gömülen, kalplere ve mescitlere sürgün edilen din yeniden hayat sahnesine çıkabilir, Şah’tan artakalan enkazı ayağa kaldırmaya güç yetirebilir miydi? 14 asır önce gelen bir din/İslam, modern bir toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilir, huzur ve mutluluğunu temin edebilir miydi?

Dünyada bunun mümkün olamayacağı kanaati hakimdi. İran’da bile devrime omuz veren milliyetçiler, solcular ve laik zihniyet sahibi gruplar; dinin Şah’ın ardında bıraktığı enkazı düzeltmeye güç yetiremeyeceğine inanıyor, ulemanın siyasi iktidarı kendilerine teslim ederek camiye ve medreseye geri döneceğini zannediyorlardı. Nitekim geçmişte ulema birçok kıyama öncülük etmiş, sonuca ulaşılınca da medresesine geri dönmemiş miydi? Ulema içinden birçokları (Ayetullah Şeriatmedari gibi) devrim sürecinde bile bu kadar yeter dememiş miydi? Şiiliğin devletin resmi dini olduğu 1501 tarihinden bu yana, ulema hiçbir zaman yönetimin kontrolünü ele almamıştı. Artık zalim Şah kaçtığına ve devrim gerçekleştiğine göre, ulemanın da işi bitmişti. Bundan sonrası modern eğitim almış teknokratların ve modern felsefelerin işiydi. Ulema ne anlardı devlet yönetmekten, siyasetten, ekonomiden. Dinin ne işi olurdu siyasetle, ticaretle. Beklenen, arzulanan ve gönüllerden geçen aynı şeydi.

Modern dünya/Batı dünyası din karşıtı bir zeminde oluşmuş, dine hayatta yer bırakmayan ideolojilerden beslenmişti. Onun için din misyonunu tamamlamıştı. Kul ile Allah arasında kalması, kilisenin dışına çıkmaması gerekiyordu. Hristiyanlığın dogmatik yapısını, ancak onu kiliseye sürgün ederek aşabilen Batı, bütün dinleri kendi diniyle/Hristiyanlıkla bir tutma yanlışına düşüp, dini hayatın dışına ve mabetlere hapsetmeyi evrensel bir politika haline getirince ve dünyayla olan ilişkisine emperyal bir nitelik kazandırınca, İslam dini önemli bir hedef haline geldi. Zira üzerinde emperyal planlar yapılan topraklar İslam topraklarıydı ve antiemperyalist mücadeleler hala İslam’ı referans almaya devam ediyorlardı. Emperyal planlarla planların realize olması arasında tek engel vardı ve onun da aradan çıkarılması gerekiyordu.

Batı kendi yaşayıp da kutsallaştırdığı süreci Müslümanlara da dayattı. İslam aşama aşama hayattan uzaklaştırılıp camiye ve vicdanlara mahkum edilirken, laiklik çağdaşlaşmanın ve modernleşmenin ön şartı haline getirildi. Ve Müslümanlara ancak dinin etkisinden kurtulup laik olmakla modernleşebilecekleri empoze edildi. İşgallerle, darbelerle, propaganda faaliyetleriyle laiklik yerleştirilmeye ve laik toplumsal düzenler inşa edilmeye çalışıldı. Bazen yönetici olarak atanan kral ve şahlar eliyle, bazen halka seçtirilen Batı yanlısı yöneticilerle bazen de darbelerle iş başına getirilen askerler eliyle halk hizaya sokulurken, toplumun sevk ve idaresi oluşturulan laik Batı yanlısı yandaşlara teslim edildi. İşler yolunda gidiyordu. Müslüman toplumlar her gün biraz daha dinden uzaklaşıyor, bu toplumların sahip olduğu zenginlikler Batı’ya transfer ediliyor ve bu çarkın sürekliliğini sağlamak üzere 20 yıllık, 50 yıllık planlar yapılıyordu ki, İran’da devrim gerçekleşti. “İslam” diyerek ortaya çıktı ve bütün ezberleri, planları bir anda bozuverdi.

Öldü sanılan, camilere ve vicdanlara gömülen İslam, canlılık emareleri gösteriyordu. Kendinden beklenmeyecek bir şekilde, önce emperyalist ilişkilere, zalim yönetime karşı gelişen bir devrime rehberlik yapıyor, sonra da devlet yönetmeye, ekonomiyi düzenlemeye, yeni nesiller yetiştirmeye, uluslar arası ilişkileri tanzim etmeye talip oluyor, tekrar ayağa kalkıyor ve hayata dönüyordu.

Bu tarihin seyrini değiştiren bir gelişmeydi.

Bu emperyal planların boşa çıkmasıydı.

Bu dünyanın başka türlü olabileceğinin bir işaretiydi.[1]

Uzun yıllar sonra Batı medeniyetinin Müslümanlar eliyle ilk mağlup edilişiydi.[2]

Ve kendilerini dünyanın sahibi ve tarihin yapıcısı görenlerin, uluslararası emperyalist güçlerin ve din karşıtı yerli güçlerin, bu duruma razı olması mümkün değildi. Devrimi zor ve meşakkatli günler ve çok yönlü bir mücadele bekliyordu. Devrim gerçekleşmişti ancak tamamlanmamıştı. Bundan sonra yapılacaklarda en az yapılanlar kadar önemliydi.

Üstelik devrimin vaatleri vardı. Bağımsız bir İran, daha fazla özgürlük, tam adalet, cumhuriyet ve İslam. Milyonlar hep bir ağızdan “Azadi, istiklal, ne Doğu ne Batı, İslam Cumhuriyeti, Ne Şia Ne Sünni illa İslam sloganları” atarak Şah’a karşı çıkmışlardı. Halkın bu vaatleri sahiplenmesi ile devrim başarıya ulaştı, şimdi sıra vaatlerin gerçekleştirilmesine gelmişti. Devrimin/devrimcilerin sınavı yeni başlıyordu. Zira benzer vaatlerle ortaya çıkan birçok mücadele başarıya ulaşınca vaatlerini unutuvermişti. Hak ve adalet için yola çıkanlar bir zalime, özgürlük çağrısı yapanlar baskı kuran bir despota dönüşmüştü. Cumhuriyet diyenler halkı kendilerine mahkum ederken İslam’ı da bir maske olarak kullanmışlardı. Gücün yoldan çıkarıcı bir özelliği vardı ve onun cazibesine kapılmak çok kolaydı.

Acaba İran’da ne olacaktı?

Şah’ın saltanatını yıkanlar yeni bir saltanat mı kuracaklardı?

Özgürlük diyerek insanları peşlerinden sürükleyenler, kendilerini dayatan ve halkı zorla yola getiren politikalar mı izleyeceklerdi?

Hangi İslam anlayışını ölçü alacak ve sahip olduğu mezhebi anlayışı ne kadar aşabilecekti?

Adalet ve soysal adalet tesis edilip örnek bir toplum inşa edilebilecek miydi?

Bütün bunlar meçhuldü, dünya İran’ı takip ediyor, merakla ortaya çıkacak sonucu bekliyordu.

Devrim Topluma Mal Oluyor

Devrim temelde iki aşamadan oluşur. Birinci aşamada zulüm üreten, köhnemiş eski düzen yıkılır, ikinci aşamada devrimin önüne koyduğu hedefler doğrultusunda yeni düzen kurulur. Birinci aşamada hakimiyet el değiştirir, yeni güç sahipleri topluma egemen olur. Devrime asıl rengini veren ikinci aşamadır. Devrime götüren ilke ve değerler tabana yayılır, toplumu biçimlendirir ve bu değerler doğrultusunda devrim kurumsallaşır.

İran’da devrimin ilk aşaması başarı ile tamamlanır, etnik ve ideolojik farklılıklarına rağmen insanların omuz omuza vermesi ile monarşi yıkılır, ülke zalim Şah’tan ve avenesinden kurtulur. Şimdi sıra yeni düzenin inşasındadır.

Ancak bir problem vardır. Bunu kim, nasıl yapacaktır?

Devrim sürecinde memnun olmadıkları sisteme/idareciye karşı farklılıklarına rağmen birleşen grupların devrim sonrasında aralarında iktidar mücadelesine girişmeleri kaçınılmaz bir durumdur. Çoğu kere bu süreç devrim sürecinden daha kanlı yaşanır. Ağır bedeller ödeyerek iktidarı ele geçirenler onu paylaşmak ya da rakiplerine kaptırmak istemezler. Muhaliflerine baskın gelerek sürece hakim olmaya, sindirerek ya da yok ederek devrimi/kendilerini korumaya çalışırlar. Tarihte gerçekleşen iki büyük devrimde, Fransız Devrimi ve Bolşevik Devrimi’nde (devrimden sonra) öldürülen insan sayısı yüz binlerle hatta milyonlarla ifade edilmektedir.

İran’da Şii kültür etkisi ile ulemanın toplumda özel ve etkin bir konumu vardı. Daha önceki birçok sosyal ve siyasi olayda olduğu gibi bu olayda da liderliği ulema üstlendi. Ayetullah Humeyni karizmatik kişiliği sayesinde bu süreci başarı ile yönlendirip devrimin gerçekleşmesini sağladı. Dini değerlere mesafeli duran solcu, milliyetçi ve laik kesimler bile onun bu doğal liderliğini benimsediler. Ortaya çıkan sonuç onların bile hayal sınırlarını zorlayacak nitelikteydi. Ancak zihinlerin arka planında dinin bundan sonraki süreci yönlendirmeye muktedir olamayacağı fikri hakim olduğu için, ulemanın rolünü sürdüremeyeceği ve bazı taleplerde bulunarak medresesine döneceği beklentisi taşıyorlar, sıranın kendilerine geleceği günü bekliyorlardı. Oysa farkına varmadıkları bir şey vardı. Ayetullah Humeyni ile devrim özdeşti. O, devrimin kendisiydi. Ve o, Velayet-i Fakih ilkesi ile Şah’tan sonra olacakların sinyalini çok önceden vermişti.

Humeyni’nin karizmatik liderliği ve kararlılığı sayesinde Şah’tan sonra bir iktidar boşluğu ve karmaşa oluşmadı. Devrimin başından itibaren halkı harekete geçiren, ateşleyen, yönlendiren, öncülük eden ve süreci belirleyen ulema, bundan sonraki süreçte de etkinliğini sürdürdü. İslami referanslar ışığında toplumunun yeniden inşasına yöneldi; devleti, ekonomiyi, siyaseti, hukuku, ahlakı, eğitimi vb. toplumsal hayat alanlarını İslami esaslara göre yeniden düzenlemeye girişti.

Genel hedef İran’ı İslamlaştırmaktı. Ancak bu hiç de kolay olmayacaktı.

İran halkı yıllarca İslam’dan uzaklaştırma politikalarına maruz kalmıştı. Geleneksel din anlayışı mistik öğelerin ve Batini yorumların etkisi altındaydı. Devrime, mücadeleye değil mehdi beklemeye odaklıydı. Hayattan uzaklaştırılan dinin yerini Batı kaynaklı değerler ve yaşam biçimleri almış; sol, liberal, milliyetçi ve laik düşünceler yaygınlık kazanmıştı. Toplum bu haliyle devrimi başarmış olsa da, daha ileri hedeflerin gerçekleşmesi mümkün gözükmüyordu. Zira her iki kesim de (gelenekçiler-modernistler) din ile devlet ve din ile hayat arasındaki ilişkiyi koparan bir mantığa sahipti. Ve bu değişmesi/değiştirilmesi gereken bir durumdu. Her ne kadar Humeyni’nin karizmatik kişiliği ve özellikle de mustazafları muhatap alan söylemleri halk üzerindeki etkinliğini sürdürmesini sağlıyorsa da sistem kurulmaz, kurumlar ve kadrolar oluşturulamazsa devrimin akamete uğrama ihtimali bulunmaktaydı.

Devrimci kadrolar açısından tablo şöyledir:

Devrime omuz veren fakat devrimci bilince yeterince sahip olmayan bir halk vardır.

Etnik ve ideolojik farklılıkların sorun olma ihtimali bulunmaktadır. Siyasi olarak milliyetçiler ve özellikle solcular, etnik olarak da Azeriler ve özellikle Kürtler ciddi bir problem teşkil etmektedir. Gizli gizli de olsa bir iktidar mücadelesi yaşanmaktadır.

Şah’ın ve ABD’nin de ümitleri tükenmemiştir. Şah, ABD sayesinde 1955’te olduğu gibi bir karşı darbe ile yeniden tahta oturacağı beklentisi içindedir. ABD ise kaybettiği İran’ı bir şekilde tekrar kazanma.

Yani yerleşmesi gereken bir devrim, devrimci bilince sahip kılınması gereken bir halk, sindirilmesi, hizaya sokulması ya da karşı devrimci olmaktan çıkarılması gereken bir muhalefet vardı.

* * *

Devrimin ilk yılları devrimin yerleştirilmesi/yeni toplumun inşası için atılan adımlarla ve kurumsallaşma çabaları içinde geçti.

Öncelik yeni yönetimin ve anayasanın oluşturulmasına verildi. Devrimciler kendilerinden önceki devlet yapısını/var olan fiili durumu bozmak/yıkmak yerine, ona yavaş yavaş sirayet etmeyi, amaçlarına adım adım ulaşmayı tercih ettiler. Bir yandan anayasa hazırlıkları başladı ve bu maksatla üyelerinin çoğunluğu ulemadan oluşan Uzmanlar Meclisi oluşturuldu. Diğer yandan geçici bir hükümet kuruldu, kurulan geçici hükümetin başına da muhalefetin tepkisini çekmeyecek bir isim, Ulusal Cephe’den Mehdi Bazergan[3]’ atandı. Ulemaya/devrime muhalif olması beklenen Halkın Fedaileri, Halkın Mücahitleri ve Tudeh bu hükümeti, anti-emperyalist “milli burjuva hükümeti” olarak destekledi.

İmam Humeyni, laik ve milliyetçi bir kafa yapısına sahip olan Bazergan’ı muhalefetle zıtlaşmamaya özen göstermek gerektiği için tercih etmişti. Sorunlar çıkacağı belliydi. İlk sürtüşme Mart ayının başlarında ülkede İslam Cumhuriyeti’nin kurulması konusunda “evet” ya da “hayır” oylamasının hazırlıkları yapıldığı sırada yaşandı. Bezergan halkın önüne üçüncü bir oy pusulası, Demokratik İslam Cumhuriyeti seçeneğini de koymaktan yanaydı. Humeyni bunu, “Ülkenin ihtiyacı olan İslam Cumhuriyeti, ne Demokratik Cumhuriyet ne de Demokratik İslam Cumhuriyeti. Batılılara ait ‘demokratik’ terimini ağzına alma. Böyle bir taleple ortaya çıkanlar İslamiyet hakkında hiçbir şey bilmiyorlar demektir.”[4] gerekçesiyle reddetti. Sonra da ekledi: “İslam’ın önüne demokratik gibi bir sıfat koymaya gerek yok. Çünkü İslam her şeydir, her şey anlamına gelir. Zaten kusursuz olan İslam sözcüğünün yanına başka bir sözcük eklemek hazin.”[5]

Diğer yandan da ulema içinden bir grup İslam Cumhuriyeti’nin nasıl bir devlet olacağı tartışmasına “halkın reyine ne gerek var, şeriatı uygulayan otoriter bir devlet olmak gerek” diyerek katıldı ve teokratik bir devlet telkin ve talebinde bulundu. Ancak Humeyni bunlara itibar etmediği gibi Mehdi Bazergan’ın etkin olmasına ve istediği politikaları uygulamasına da izin vermedi. Bazergan bu durumu şöyle itiraf eder. “Kağıt üstünde yetki hükümetin elinde; oysa gerçekte yetkiyi elinde tutan Humeyni, onun Devrim Konseyi, devrimci komiteleri ve kitlelerle ilişkisi… Elime bir bıçak tutuşturdular, ama bu bıçağın yalnızca sapı bende. Keskin ucuysa başkalarının elinde.”[6]

1979 Kasım ayında yapılan referandumla yeni anayasa halkın ezici çoğunluk oyları ile kabul edildi ve ülkenin yeni hukuksal ve siyasal yapısı oluşturuldu.[7]

İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nda ilk dikkat çeken şey, onun fıkhi veya kelami fetvaların bir ürünü değil, tamamen rasyonel bir metin olmasıdır. Şeriatın üstünlüğüne atıfta bulunmasına, siyasi otoritenin başına da Şii ulemayı getirmesine rağmen laik izler taşımaktadır. Her şeyden önce oylamanın meşruiyetine dayanmakta ve şeriat anayasanın yerini değil anayasa şeriatın yerini belirlemektedir. Anayasanın İslam Cumhuriyeti için belirlediği siyasi sistem, teokratik meşruluğun ve demokratik özgürlüklerin çakıştığı, karşılaştığı ve rekabete girdiği melez bir sistemdir. Başka bir deyişle demokrasi ile Şia “imamet” teorisinin bir sentezidir.[8]

İran Anayasası’nın 56. maddesine göre “bu yeni yapılanmada dünya ve insan üzerinde mutlak egemenlik hakkı Allah’ındır.” Allah’ın hakimiyetini temsil eden aslında 12. İmam’dır. Onun yokluğunda ise anayasanın 5. Maddesine göre “iktidar ve imamet adil, takva sahibi, zamanın icaplarını bilen, gözü pek, becerikli, tedbirli fakihin uhdesindedir.” 57. maddeye göre de “egemenlik güçleri; yasama gücü, yürütme gücü, yargı gücü Velayet-i Fakih denetimindedir Yasama, yürütme ve yargı güçlerini organize etmek ve rejimin genel politikalarını belirlemek Rehberlik makamının uhdesindedir.” Orduları kumanda etmek, güvenlik güçlerinin kumandanlarını atamak, cumhurbaşkanını onaylamak ve gerekirse görevden almak, yargının ve devlet radyo ve televizyonunun başını atamak gibi birçok önemli yetkiyi elinde bulundurur (Wilfried Butcha 2002: 46-55). Anayasa mahkemesi görevini gören Koruyucular Konseyi’nin (şûrâ-yı negahbân) on iki üyesinden ilmiyeye mensup altısını atama gücünü elinde bulundurur. Ayrıca devrim muhafızları ordusu olan Sepah ve paramiliter bir organizasyon olan Besic teşkilatı da doğrudan Rehber’e bağlıdır. 2000 yılı itibariyle bunlardan birincisinin 30 bin askeri, ikincisinin ise 90 bin kadar tam zamanlı görevlisinin yanı sıra milyonlarla ifade edilen gönüllüsü olduğu tahmin edilmektedir (Wilfried Butcha 2002: 66-68). Son olarak da aralarında çok büyükleri de olan, “Bonyad” denilen vakıflar da Rehber’e bağlıdır. Bu nevi vakıfların gücü hakkında fikir vermek için bunların en büyüklerinden olan Maluller ve Mazlumlar Vakfı’nın (Bonyad-i Canbazan ve Mostaz’afan) 1995 yılı itibariyle 10 milyar dolar civarı bir mal varlığına sahip olduğunu belirtmek sanırız yeter (Wilfried Butcha, 2002: 74).[9]

İran siyasal sistemi Velayet-i Fakih’in ruhani, ahlaki, siyasi ve dini liderliği üzerine bina edilmiştir. Liderliğin sahip olduğu yetkiler hakkında yukarıda yazılanlar net bir fikir vermektedir. Öyle ki bu yetkiler birçoklarına göre devrik Şah’ın sahip olduklarından daha fazladır. Üstelik bu sefer kutsallığa da sahiptir. Bu durum pratik hayatta şöyle tezahür eder. 5. Sınıf ders kitabında “İslamî toplum dinî liderler tarafından yönetildiği için kanunlara… itaatsizlik bir günahtır ve Allah’ın ve Peygamber’in arzusuna karşı gelmektir.”[10] şeklinde ifade edilmiştir.  Ayetullah Muntezeri idamlar konusunda Humeyni’ye itiraz edince çevresinin gösterdiği tepki “Neden sen İmam’ın sözünün üstüne söz söyledin. Sen İmam’ın yardımcısısın ve onun söylediklerini onaylamakla yükümlüsün.”[11] şeklinde olmuştur.

İktidar kutsallaştırılması eleştirinin, sorgulamanın, muhalefetin ve hatta düşünmenin ve daha iyiyi aramanın önünü keser, itaatten başka seçenek bırakmaz. Yapılan yanlışlar karşısında ise hikmet arama ya da mazeret bulma sonucunu doğurur. Yanlış yanlışı takip eder, yanlışlar süreklilik kazanır. Sorunların azalması, bitmesi beklenirken büyümeye devam eder ve hatta başlangıçta kolayca çözülebilecek olanlar bile zamanla o kadar büyür ki çözümsüz bir hal alır.

İran’da, otoritenin tek elde toplanması ve kutsallaştırılması durumu başlangıçta sorunların çözümüne hizmet eder gibi gözükür, İmam Humeyni’nin varlığı ve yetkileri devrimin teminatı olur, sürecin devrim lehinde işlemesini sağlar. Sahip olduğu geniş yetkilere rağmen İmam Humeynî Velayet-i Fakih teorisinin mutlak ilahî hükümet anlamına gelmediğini göstermeye çalışır. Yaptıklarına İran halkını ortak eder, halkın tercihlerine saygı gösterir ve yaşadığı sürece seçim sonuçlarından hiç birine itiraz etmez. İslam dini esas alınarak hazırlanan anayasa halkın onayı ile geçerlik kazanır. Cumhurbaşkanı ve parlamento halkoyu ile seçilir. Velayet-i Fakih esasına dayalı İslam Cumhuriyeti halkın onayı ile kurulur. Ayrıca oluşturulan şûraların diktatörlerin güdümündeki sahte meclislere dönüşmesini engellenmek için de, geniş katılıma ve çoğunluk görüşünü esas almasına dikkat edilir.

Humeyni’nin bütün baskılara rağmen halkın reyini dikkate almayan otoriter bir İslam Hükümeti tasarısını reddeder, gücün mecliste toplandığı, seçimlere, halkın reyine/onayına dayalı bir sistem kurmaya çalışır. Ancak bir otoriteyi yıkıp yerine yeni bir otorite tesis etmek, bir ülkeyi kutsiyet atfedilen bir kişinin ellerine, aklına, basiretine teslim etmek sorunlu bir durumdur. Sorunlar üretecek bir durumdur. Her ne olursa olsun sağlıklı bir yapılanma değildir. Yönetici adil iken, tarafsız iken, ileri görüşlü iken, sorun olmayacaktır belki ama ya tersi bir durumda…

* * *

Anayasada dikkat çeken bir başka nokta da aşırı korumacı yaklaşım ve denetleyici yapıdır. Devrim, devrimi gerçekleştirenler için kutsallık derecesinde önemlidir. Zira her şey ona bağlıdır. Ve bu yüzden onu korumak her şeyin önüne geçer. Koruma dürtüsü, tehdit algısında hassasiyete ve dolayısı ile de denetlemeci, kontrol edici özelliklerin öne çıkmasına sebep olur. Muhataplar açısından durumun bir baskı unsuru olup olmaması önemsenmez. Yapılan her icraat ve oluşturulan her kurum devrimi yerleştirmenin yanında koruyan ve kollayan bir misyon da üstlenir. Mesela devrimin teminatı kabul edilen anayasanın değiştirilmesi güçleştirilir ve özellikle de “İslâmiyet” “Velayet-i Fakih” ve “Cumhuriyet” gibi devrimle özdeşleşen maddeler değiştirilemezliği kabul edilir.

Anayasanın öngördüğü sistem de korumacı ve denetleyici bir mantıkla kurulur. Velayet-i Fakih’e verilen geniş yetkilerin arka planında bu yatar. Ve ayrıca denetleme mekanizmalarına/denetleyici kurumlara o kadar geniş yer ve yetkiler verilir ki, seçimle gelmiş hükümetlerin adeta eli kolu bağlanır. Bunlar sistemi dini yönden kontrol altında bulunduran; Ulema Meclisi, Anayasa Muhafızlar Konseyi ve Seçici Kurul’dur. Devrim Rehberi’ni seçme, performansını değerlendirme ve görevden alma yetkisi Ulema Meclisi’ne aittir. Parlamentodan geçen tüm yasalar Anayasa Muhafızları Konseyi’nin önüne gelir. Yasalar hem anayasaya, hem de İslam’a uygunluk bakımından denetlenir. Anayasaya uygunluk, tüm üyelerin oylarıyla belirlenirken, İslam’a uygunluk için ise sadece Rehber’in atadığı altı üye karar verir. Ayrıca ulusal seçimleri denetleme ve seçimlerde aday olanların uygunluğunu araştırmak bu organın görevleri arasındadır. Seçici Kurul ise yasama, yürütme ve yargı erklerini denetleme yetkisine sahiptir.

Devrimi koruma duygusu muhalefetle ilişkiyi de belirleyen temel unsur olur. Hassaslaşan tehdit algısı tahammülü azaltırken tepkileri şiddetlendirir. Aykırı seslere tolerans tanınmaz ve her aykırı ses devrim düşmanlığı ile devrime karşı komplo kurmak ile suçlanır. İran’da İslami literatür bu maksatla bolca kullanılır. “Münafık, fitneci,” devrim düşmanları için ya da yönetici kadro gibi düşünmeyen devrimci muhalifler için kullanılan temel kavram haline gelir. Kendilerini otomatik olarak “Hz. Muhammed/Hz. Ali tarafına” oturtan devrimciler, her türlü muhalefeti gayri meşru ilan etmek için Muaviye, Yezit gibi isimlendirmeleri kullanır.

Tarihin tanık olduğu bütün devrimlerde, devrim düşmanı kabul edilen muhaliflere karşı devrimin selameti için acımasız davranılmıştır. Devrimin selameti öldürülenlerin sayısı yüz binler ve hatta milyonlarla ifade edilir. İran İslam Devrimi onlarla kıyas edilemeyecek kadar insaflıdır. Ancak devrimin tabiatından kaynaklanan süreç yine de yaşanacaktır. Gezici Devrim Mahkemesi ile idam sehpaları kurulur. İlk hedef Şah’ın arkada kalan adamlarıdır. “Tarihçi Ervand Abrahamian’ın tespitine göre 1979 Şubatı ile 1981 Haziran’ı arasında Devrim Mahkemeleri “karşı devrimci” oldukları ve “nifak tohumları” ektikleri gerekçesiyle 497 muhalifi idam etmiştir. Daha sonra gelen 4 yıl içinde ise aynı gerekçe ile çoğunluğunu halkın mücahitlerinin oluşturduğu, Kürtler, Tudeh Partisi, Milli Cephe üyeleri ve Ayetullah Şeriat Medari’nin taraftarlarının da aralarında bulunduğu 8 bin muhalif idam edilmiştir.”

Koruma dürtüsü ile oluşturulan sistem baskıcı, belirleyici ve sınırlayıcı olmaktan kurtulamadı. Muhalefete gerekli anlayış gösterilemedi ve tahammül her geçen gün azaldı. Devrim, yöntemin tabiatından kaynaklanan sıkıntıları yaşamaktan kurtulamadı. Kendisinden önceki devrimlerden daha insaflı daha iyi olmanın ötesinde devrim algısında ve sonrasında yaşananlarda bir devrimi başaramadı.

* * *

Sistemin temellerini atan ve muhalefetin etkinliğini kıran devrim bir yandan da toplumu dönüştürecek uygulamalara başladı. Şah’tan artakalanları temizlemek için Şah yandaşları olanlar ve Bahailer[12] hükümet mevkilerinden uzaklaştırıldı, ibadet yerleri kapatıldı, liderleri tutuklanarak bazıları idam edildi. İslamiyet öncesi ve İslamiyet dışı İran’a işaret ve semboller silinmeye çalışıldı.

Şahlık rejimi yerini cumhuriyete, laik hukuk yerini İslam hukukuna bıraktı. Din adamları yargıçlık yapmaya başladı.

Herkes için “kamuda İslami kurallara göre giyinme” yönetmeliği çıkarıldı. Bu kurallara uymayanlara para cezaları verildi, hatta fiziksel cezalar uygulandı.

Aile Koruma Yasası değiştirilerek kızların evlenme yaşını yeniden on üçe indirildi, mahkeme izni gerekmeksizin erkeklerin eşlerini boşamasına olanak tanındı. Kadınlar yargı sisteminden çıkarıldı.

Laik dergi ve gazeteler kapatıldı. Basılı ve görsel basına, kitap ve dergilere sansür uygulandı,

Öğretim görevlileri arasında temizlik yapıldı ve laik ve solcu öğretmenler öğretim sisteminden çıkarıldı. Eğitim sistemi yeniden yapılandırıldı; monarşiyi ve laik kahramanları öven anlatımları yok etmek, laik mantığın izlerini silmek için müfredat ve içerik İslami değerler doğrultusunda yeniden oluşturuldu; ders kitapları yeniden yazıldı.

Yüksek eğitimi İslamlaştırmak için bütün üniversiteler ve araştırma merkezleri kapatıldı. İki yıl boyunca da kapalı kaldı.

Devrimi korumak ve sokakları dizayn etmek için “Devrim Muhafızları, Hizbullah ve Besic” birimleri oluşturuldu.

Devrimi yaygınlaştırmak ve ulemanın konumunu sağlamlaştırmak için yoğun bir kampanya başlatıldı.

Devrim “ne Şii ne Sünni yalnızca İslam” sloganında ifadesini bulan ümmetçi bir perspektifle yola çıktı. “İmam Humeyni’ye Paris’e vardıktan sonraki ilk mülakatlarından birinde, devrimin Şii kökenleri hakkında sorduklarında çok içten ve basit bir ifadeyle “artık Şii ve Sünni’yi geleneksel olarak birbirinden ayıran meselelerin hükmü ortadan kalkmıştır. Biz hepimiz Müslüman’ız. Bu bir İslam Devrimi’dir. İslam’da hepimiz kardeşiz.” Cevabını verdi. Sünnilere, Şia’ya katılmaları gibi bir çağrıda bulunmadığı gibi Şiilere de: “Mescid-i Haram’a gittiğinizde, hacca gittiğinizde Sünniler ne yapıyorsa siz de onu yapınız, yanlış da yapıyor olsalar onları takip etmelisiniz.[13] Telkininde bulundu.

Dillendirdiği antiemperyalist söylemi ve İslam’ı sahiplenmesi ile Müslümanları derinden etkiledi. İmam Humeyni’nin devrimin yaygınlaşmasını önemseyen yaklaşımları devrim ihracının bir devlet politikasına dönüşmesini sağladı. Sünni dünya ile ilişkilerde ihtilaf noktalarından ziyade ittifak noktalarını öne çıkaran bir yaklaşım içinde İran, kapılarını bütün İslami örgüt ve partilere, bağımsızlığı önemseyen yapı ve devletlere açtı. İslam Birliği ve Filistin ile ilgili sayısız konferansa ev sahipliği yaptı ve Filistin davasını destekleyip maddi yardımlarda bulundu. İlgisini hiçbir İslami oluşumdan esirgemedi ve hatta finansman desteği sağladı, onlarla işbirliği içine girmeye çalıştı. Ümmet fikrinin canlanmasına çok ciddi katkılar yaptı. Ancak İslam ülkelerinin yöneticileri gelişmelerden hiç de memnun değillerdi. Kendileri için bir tehdit ve tehlike olarak gördükleri devrime karşı Batı’nın ve ABD’nin yanında yer aldılar, devrimi kuşatma girişimlerine destek olarak bir kez daha Müslümanlara ihanet ettiler.

* * *

Herkes devrimin yıkılmasını bekliyor ve yıktı yıkılacak gözü ile bakıyordu. İçeride pusuya yatmış bir muhalefet, dışarıda ise devrimi boykot, ambargo, karalama, yalnızlaştırma kampanyaları ile kuşatan emperyal güçler ve yandaşları vardı. Ancak İslam Devrimi genel kanıya rağmen ayakta kalmayı başardı. Devrim düşmanlarının her yaptığı, muhalefetin sesini keserken İran halkının devrim etrafında kenetlenmesini ve desteğini arttırdı.

ABD’nin devrik Şah’a itibar gösterip 4 Kasım 1979’da Newyork’da bir hastaneye kabul etmesi zaten büyük şeytan olarak tanımlanan bu ülkeye karşı öfkeyi arttırdı ve bir grup öğrenci ABD konsolosluğunu işgal ederek Amerikalı diplomatları rehin aldı. Zihinlerde devrime rağmen ABD’nin her an müdahale etme ve 1955’te gerçekleştiği gibi Şah’ı geri getirme endişesi vardı. Bu eylem ABD’nin bütün beklentilerini boşa çıkarmakla kalmadı, devrimin anti-Amerikancı, antiemperyalist yönünü güçlü bir şekilde tüm dünyanın gözleri önüne serdi. ABD ile 444 süren rehine krizi yaşandı, sorunu çözmek için pazarlık ve askeri operasyon dahil bir çok yol denendi ama hepsi hüsranla sonuçlandı. İran’ın uluslararası arenada saygınlığı arttı, mağdur ve mazlum halkların sempatisini topladı. Bu olay ülke içinde ise bir dizi operasyona imza atılmasına imkan hazırladı. Mehdi Bazergan istifa etti yerine Humeyni’ye yakınlığı ile tanınan Ebul Hasan Beni Sadr seçildi. Devrim muhalifleri ile ABD arsındaki ilişkiler deşifre edilerek halk nezdinde itibar kaybetmeleri sağlandı.

Devrim yerleşmesine katkı yapan bir diğer olay ise Irak’ın İran’a saldırması ile başlayan savaş oldu.

İran-Irak Savaşı

“1970’li yıllarda ABD Orta Doğu’daki İslam ülkelerini iki gruba ayırıyordu; benzin istasyonları ve polis karakolları. Mesela Kuveyt, Bahreyn, Abu Dabi gibi körfez ülkelerini benzin istasyonu olarak tanımlarken; İran, Türkiye, Mısır, Ürdün, Suriye gibi ülkeleri de polis karakolu olarak tanımlıyordu.”[14] İran geliştirdiği antiemperyalist tavırla ve devrimle, emperyalist güçler tarafından bir tehdit ve tehlikeye olarak algılandı. Acil tedbirler devreye sokuldu. Bir an önce devrimin önü kesilmeli, İslam ülkelerine sıçramasının/etkilemesinin önüne geçilmeli, devrimcileri (devrime kalkışacak olanlara) yaptığına yapacağına pişman edecek bir ders verilmeliydi.

Emperyalist güçler hemen bir dayanışma içinde İran’ı ablukaya almaya giriştiler. Sovyetler’in Afganistan’ı işgal ederek kuzeyden İran’ı kuşatmayı denemesi bu yöndeki ilk hamle oldu.[15] Devrime direkt müdahale ettiği takdirde tepki çekeceğini ve İslami uyanışı hızlandıracağını düşünen ABD Sovyetler’in icazetini ve körfez ülkelerinin de desteğini alarak Irak’ı İran’a karşı harekete geçirdi. Irak lideri Saddam Hüseyin tetikçi olmaya hazırdı zaten. Zira İslam Devrimi çoğunluğu Şii nüfuza sahip Irak halkını etkilemişti. Öte yandan Saddam’ın, Arap dünyasına lider olmak gibi ihtirasları vardı. Önce Şattülarap sorununu gündeme getirip daha sonra 1975 yılında imzalanan Cezayir Anlaşması’nı tanımadığını ilan ederek İran’a savaş açtı. İslam Devrimi’ni yok etmek sebebi ile başlatılan savaş, dünya kamuoyuna “Şattülarap sorunu” olarak lanse edildi. Savaş boyunca emperyalist güçler ve onların sadık müttefikleri olan Arap ülkeleri tüm güçleriyle Irak’ı silah ve teçhizat bakımından desteklediler. Irak İran topraklarına girerek kısa sürede Huzistan’ı işgal etti. İran ise hazırlıksız yakalandığı bu saldırı karşısında organize olup bir direniş ortaya koyamadı.

İran henüz devrim sonrası bütünlüğünü sağlayamamıştı. Ülke liberal/laik ve dini olmak üzere iki eğilimin mücadele alanına dönüşmüştü. Yönetimde çok başlılık vardı. Cumhurbaşkanı Beni Sadr ile başbakan Ali Recai arasında ve ordu ile Devrim Muhafızları arasında güven sorunu yaşanıyordu. Bu durum Beni Sadr’ın cumhurbaşkanlığından azli ve Ali Recai’nin onu yerini alması ile halledildi. Fakat bu seferde Beni Sadr’a destek veren solcular devrime karşı harekete geçti. Aralarında cumhurbaşkanı, başbakan ve milletvekillerinin de bulunduğu yönetim kadrosunun şehadeti ile sonuçlanan bir dizi suikast ve bombalama eylemi gerçekleştirdiler.[16] Bu, zor zamanda devrim muhaliflerinin yaptıkları bir ihanet olarak algılandı. Devlet bu eylemleri bir meydan okuma olarak kabul edip muhalefete savaş açtı. Halk da hem iç muhalefete hem de dış güçlere karşı devrimcilerin yanında yer aldı. Halkın Mücahitleri’nin bazı militanları eylem esnasında halk tarafından yakalanıp linç edildi. Gösteriler acımasızca bastırıldı, hücre evler basıldı, kitlesel tutuklamalar ve idamlar içeren şiddetli tedbirler alınmaya başlandı. Halk desteğinden yoksunlaşan ve devlet baskısından dolayı sol örgütler yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Kaçamayanlar ise ya hapis edildi ya da idam. Böylece muhalefet tamamen sindirilirken devrimci kadroların önündeki bir engel daha kalkmış oldu.

Zayıf oldukları tek yer cephelerdi. İç düşman kalmayınca oraları da güçlendirmeye başladılar. Daha önceleri savaş cephelerine gitmekten kaçınan halkın, yığınlar halinde cephelere seferber olması ile önce Irak ordularının ilerlemesi yavaşladı, sonra durdu ve daha sonra da geri çekilmeye mecbur kaldı. Savaşa denge gelmiş ve hatta İran öne geçmişti. Ancak düşmanın arkasında bütün bir dünyanın desteği vardı. Üstelik bir ilkesi ve kuralı da yoktu. Kimyasal ve biyolojik silahları kullanmaktan ve çoluk çocuk demeden bir şehri -Halepçe- katletmekten imtina etmiyordu.

Sekiz yıl süren ve binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan savaş, Güvenlik Konseyi’nin ateşkes önerisinin taraflarca kabul edilmesi ile sona erdi. Humeyni bu anlaşmayı “zehir içmek”le bir tuttu. Zira bu savaşın kazanılması devrimin hedeflerinden biri olan devrim ihracına kapı açacaktı. Ama olmadı. Cephede kazananı olmayan bu savaştan devrimciler, devrim muhaliflerini bir daha bellerini doğrultamayacak şekilde ezdikleri ve halkın etraflarında kenetlenmesini temin ettikleri için karlı çıktılar.

Ancak şu da var ki yaşanan bu olağan dışı durum devrim sürecinin sağlıklı bir şekilde işlemesine de engel oldu. Devrimle ve devrim süreci ile ilgili tartışmalar yapılamadı. Ne Velayet-i Fakih, ne demokrasi, ne cumhuriyet ve ne de devrimi yerleştirmek için yapılan uygulamalar tartışılabildi. Geleneksel din anlayışı, Şia’nın kalıpları, ulemanın konumu da tartışılamadı. Devlet ile birey arasındaki ilişki ve bireyin hakları, meşru muhalefetin imkanları, kadın-erkek ilişkileri de yeterince konuşulamadı. Savaş ve ülkenin bütünlüğü her zaman daha önde idi. Ve bu durum birçok sorunun bastırılmasına mazeret teşkil etti.

İlerleyen yıllarda uluslar arası arenada gerginlik yaratan politikalar izlemek, ülke içindeki sorunlarla başları sıkıştığında İran’ı yönetenlerin başvurduğu bir yol olacaktır. Mesela;14 Şubat 1989’da İmam Humeyni, Peygamber’e iftiralarla dolu bir kitap yazan Salman Rüşdi hakkında ölüm fetvası verdi, hükümet de para ödülü koydu. Bu hem Peygamber’i sahiplenmenin bir dışa vurumuydu hem de gündem değiştirmenin bir yolu.

Oysa konuşulmayan/konuşulmasına izin verilmeyen sorun, sorun olmaktan çıkmaz. Konuşmanın engellenmesi düşünmenin engellenmesi anlamına gelmez. Her sükut ikrar değildir. Devrimin kadrolaşması ve kurumlaşması muhalefeti adeta ortadan kaldırarak gerçekleşti. Sahip olunan korumacı ruh devrimcileri muhafazakarlaşmaya götürdü. Yapılan eleştiriler dikkate alınmadı, eleştiri sahipleri çeşitli cezai müeyyidelerle karşı karşıya kaldı. Humeyni’nin vekili olmasına rağmen Ayetullah Muntezeri bile baskıcı yaklaşımları, idamları ve devrim ihracı fikirlerini eleştirdiği için bu uygulamadan kurtulamadı, Humeyni tarafından azledildi, ilişkileri sınırlandırıldı, yalnızlaştırıldı

Devletten Devletçiliğe (Teokrasiye) – II. Cumhuriyet

Yaşadığı sürece İmam Humeyni sahip olduğu ufuk ve karizma ile devrimin teminatı oldu, karizmatik kişiliği ile devrimin sıkıştığı noktalarda yol açma misyonunu üstlendi. Hem muhafazakar/tutucu mollaya karşı durdu, hem de modernist eğilimlere. 4 Haziran 1989’da vefat ettiğinde arkasında bir şekilde yola konulmuş bir devrim bırakmıştı. Halk ile imam arasındaki bağın göstergesi olan ve milyonların iştiraki ile gerçekleşen görkemli bir törenle defnedildi.

Ayetullah Humeyni’nin vefatından sonra siyasal unsurların, muhalefetin, partilerin kurumsallaşamamasından ileri gelen boşlukta, İmam’ın varlığında seslerini fazla yükseltemeyen tutucu mollalar güç merkezlerine nüfuz etmeye ve anayasayı da arkalarına alarak halka yaslanması hedeflenen sistemi otoriter bir yönetime doğru dönüştürmeye başladılar. Gerçi ilk anayasada da Velayet-i Fakih’in ve kurulların sistem üzerinde bir ağırlığı vardı. Ancak imamın mollaları frenleyen ve halkın reyini önemseyen yaklaşımı sistemin otoriter bir yapıya dönüşmesini, molla devleti/teokratik bir devlet olmasını engelliyordu.

Humeyni ölüm döşeğindeyken Anayasal Reform Konseyi, Hamaney’in bir sonraki Ruhani Lider olabilmesi için anayasada değişiklikler yaptı. Kıdemli müctehidlerin devrime desteklerinin zayıf olması, yetiştirilen varis Muntezeri’nin Humeyni ile ters düştüğü için adaylıktan azledilmesi nedeni ile rehberlik makamının seçkin bir fakihin elinde olması ön koşulu anayasadan çıkarıldı. Velayet-i Fakih kurumu istişari bir kurum olmaktan çıkarılıp bütün ülkeye nüfuz eden, birçok konuda denetleme ve belirleme misyonu olan bir otoriteye dönüştürüldü.  Mollaların geniş yetkilerle donanmaları için gerekli kurumsal ve kuramsal düzenlemeler yapıldı.

Her otoriter rejimde olduğu gibi halkın siyasal katılımı alabildiğine sınırlandırıldı ve eleştiri mekanizmalarının çalışması engellendi. Devrim (devrimcilerin bir kısmı) daha başta emir komuta ilişkisine dayanan bir toplum hedeflememişti. (Örneğin Beheşti, Hatemi, Suruş, Talegani, Bazergan…) Ayetullah Humeyni “beyinleri donmuş” diye nitelendirdiği bazı mollaların taleplerine ve uygulamalarına her zaman müdahale etmişti; ancak onun vefatından itibaren, dini kurumlara nüfuz eden bu kesim toplumu adeta bir mescit gibi gördü. Rehberler bu mescitte namaz kılıyorlardı, ama toplumun bu namaza iştirak etmesi veya etmemesiyle ilgilenmiyorlardı. İslamiyet’i tek bir yoruma hapsediyor; halkın ideal Müslüman toplumu oluşturmak için bu yorumu sorgusuz sualsiz kabul etmesi gerektiğine inanıyorlardı.[17]

Humeyni’nin yerini Ayetullah Hamaney alırken Haşimi Rafsancani de cumhurbaşkanlığına seçildi. Devrim mollaların istediği şekilde yapılanmasını tamamlamış, kurumlarını oluşturmuş, eğitime, sanata, siyasete, topluma egemen olmuştu. Muhalefet sindirilmiş, elindeki güç ve imkanlar alınmış, yeniden oluşmaması için de gerekli tedbirler yürürlüğe konulmuştu. İlk yıllardaki ideolojik tartışmalar, belirsizlikten kaynaklanan çekişme ve çatışmalar sona ermişti. Devrimin selameti ile ilgili kaygılar azalmıştı.

(Düşünsel anlamda her şey tamamlandığı için!) Ekonomik sorunlar, devrimle ilgili kaygıların yerini aldı ve yeni dönemde yapılacakları ve izlenecek politikaları belirledi. 8 yıl süren savaş ekonomiyi derinden etkilemişti. Savaş yıllarında Başbakan olan Musevî ekonomide devlet kontrolünün arttığı bir politika izlemiş, işçileri ve yoksulları savaşın yarattığı enflasyonist fiyatlardan korumaya, ekonomiyi petrol bağımlılıktan kurtarmaya, petrol geliri ile sanayi ve ticaretin diğer alanlarını geliştirmeye çalışmıştı. Bu uygulamaların meyvesi, kırsal kesimde okuma-yazma oranı dörde katlanması, elektriği ve suyu olan evler artması ve genelde yoksul kesimlerin İslam Cumhuriyeti’ne desteklerinin pekişmesi oldu. Lâkin savaş 1 milyona yakın cana mal olup petrol fiyatlarını düşürünce, sorunlar büyüdü ve ekonomik sorunlar temel sorun haline geldi. Petrol üretiminin düşmesi, yatırımların durması, sermaye sahipleri ve girişimcilerin yurt dışına kaçması, devletleştirilen işletmelerin acemi yöneticilerin elinde verimsizleşmesi, yoksulluğun ve işsizliğin artması, enflasyonun yükselmesi ve paranın değer kaybetmesi gibi birçok sorun vardı. Rafsancani (1989-93 ve 1993-97) önceliği ekonomiye verdi, onu canlandırmaya, ağır hasar gören alt yapıyı yeniden inşa etmeye ve İranlıların günlük hayatlarını iyileştirmeye çalıştı. Devrimin ilk yıllarında devletleştirilen şirketlerin çoğunu özelleştirdi. Dini kuruluşlara yapılan mali yardımları azalttı. Karın serbest dolaşımına izin vererek yabancı ve sürgündeki sermayeyi İran’a çekmekten ve Amerikan Conoco şirketiyle imzalanan 1 milyar dolarlık sözleşme gibi yabancı petrol şirketlerine bölgesel ayrıcalıklar tanınmasından söz etmeye başladı. Bu önerilerine yalnızca Hamaney ile Gözetim Konseyi değil, Meclis’teki çoğunlukla pazarın önde gelenleri de karşı çıktılar.

Ekonomik gereklilikler dış politika üzerinde de belirleyici bir rol oynadı, devrim ihracı fikri ve devrimin ilk yıllarında özellikle İslam ülkelerine karşı kullanılan eleştirel dil terk edilerek ikili ilişkiler geliştirilmeye çalışıldı. Uluslararası para fonundan kredi istendi ve yabancı yatırımlar teşvik edildi.

Dışa açılım ekonomik ilişkilerle sınırlı kaldı.

Fikri ve ideolojik olarak devrim kendini tamamladığı için muhafazakarlaşmaya devam etti. Kendine yönelik eleştirileri, muhalefetin oluşumunu engellemekle kalmadı yeni fikirlere bile kapıları kapadı. Devrimci kadrolar içinde yer alan insanların bile sistemle ilgili farklı değerlendirmeleri problem olarak görüldü. Özgürlüğün yerini benim gibi düşünmelisin, düşünmesen bile benim gibi yaşamalısın aldı. Farklılıklara hiçbir şekilde tahammül gösterilmedi ve tek tip düşünce, tek tip yaşam biçimi dayatıldı. Farklı eğilimler taşıyan/güvenilmeyen adayların seçimlere katılması engellendi. Başlarını farklı şekilde örten ya da örtmeyen kadınlar saldırılara maruz kaldı. Devlet işlerinde yandaşlık ilkesi hakim oldu,  molla sınıfı her yerde inisiyatifi ele geçirdi. Basit bürokratik işlerde bile onların referansı aranır oldu. Cumhuriyet bir “molla cumhuriyeti”ne dönüştü. Devrime öncülük edenler arasında bile devrimin yaşadığı süreç sorgulanmaya başlamıştı. Tartışılmayan konular tartışılmak isteniyor (İslam ile devlet arasındaki ilişki, mollanın konumu, dayatmaların İslam’ın ruhuna ne kadar uyduğu vb.), ama bu imkan insanlara tanınmıyordu. Molla hakimiyeti ve dayatmacı yaklaşımlar özellikle aydınlar, gençler ve kadınlar arasında huzursuzlukların artmasına neden oldu.

Rafsancani’nin görev süresinin bitmesi ile yapılacak yeni seçimlerde Gözetim Konseyi hiç de alışıldık olmayan bir yanlış hesaplama yaptı. Pek tanınmamış, yumuşak mizaçlı eski kültür bakanı Hüccetü’l-İslam Seyyid Muhammed Hatemi’nin muhafazakar, gösterişli ve tanınmış Meclis Başkanı’na karşı aday olmasına izin verdi. Hatemi de siyasal özgürlük, hoşgörü, ekonomik şeffaflık, hukukun üstünlüğü, kişisel özgürlüklerin artması, kadınların toplum hayatına daha yoğun katılımı, insanların rejime yönelik alternatif görüşlerini sunabilecekleri açık ve demokratik ortamın yaratılması vaatleri ile girdiği seçimde, oy verenlerin %90’ı bulan desteğini alarak seçimi kazandı ve İran’ın yeni cumhurbaşkanı oldu. Özellikle aydınlardan, kadınlardan ve gençlerden büyük destek gördü.

Reformcuların Sahneye Çıkışı – III. Cumhuriyet

Hatemi yurttaşlık, sivil toplum, medeniyetler diyalogu kavramlarını temel aldı. Toplumsal ve siyasal özgürlükler cephesini canlandırmaya, özellikle basının ve medyanın özgürlük alanını genişletmeye çalıştı. Devrim adına yirmi yıldan bu yana tasarlanan ve uygulamaya sokulan ve giderek tabulaştırılan çeşitli kurumlar, kavramlar ve uygulamalardan bazıları, tutucuların tüm manevralarına rağmen tartışmaya açıldı. Velayet-i Fakih’in anayasal konumu, Irak ile sürdürülen savaşın süresi (yani, savaşın daha kısa sürede bitirilmesinin mümkün olup olmadığı), Amerika ile ilişkiler, “emri bil maruf ve nehyi anil münker” adına hareket eden bazı gönüllü veya yarı resmi grupların eylemleri nedeniyle toplumda oluşan korku, şeffaf bir devlet, çok sesli bir toplum, siyasal partiler, basın özgürlüğü, İslamiyet’in demokrasiyle bağdaşırlığı[18], kadınla ilgili tesettür, çarşaf, diyet, recm, çok evlilik, muta nikâhı, erken evlendirilme, yargıçlık yapabilme, boşanma hakkına sahip olma ve boşanma durumunda şartları elveriyorsa çocuklarının vesayetini alabilme, sinema, televizyon ve dergilerde görünmenin sınırları gibi birçok konu sayıları hızla artan dergilerde, gazetelerde ve panellerde tartışılmaya başlandı. Yeni gazete ve dergiler yayın hayatına başladı, İran sineması tekrar canlandı, kadın ve öğrenci hareketleri serpilip gelişti. 1976’dan 1995’e kadar kadınlarda okuma-yazma oranı yüzde 160 oranında artmıştı, erkeklerde ise yüzde 120. Üniversiteye girenlerin yüzde 50’den fazlası kadınlardan oluşuyordu. Bu dönemde kadınlar meclise de girdi ve Hâtemî bir ilke imza atarak cumhurbaşkanı yardımcılarından birini kadınlardan atadı. 1999’da yerel konseyler için seçim yapıldığında 200 bin erkeğin yanı sıra 5 bin kadın yarıştı, çoğu da seçildi. Kadınların kendi örgütlerini oluşturmalarının da önünü açtı.

Hatemi dışişlerinde de dünyayla ilişkileri iyileştirmek için kampanya başlattı, daha ılımlı bir siyaset izledi. Mahkemelerin artık recm cezası vermeyecekleri ve fiziksel cezalar vermekten kaçınacakları konusunda uluslar arası hukukçulara güvence verdi. Medeniyetler arası diyalog konulu bir konferansa ev sahipliği yaptı. Ayrıca, Avrupa Birliği İnsan Hakları Komisyonu’nun delegelerini ağırladı. CNN’e röportaj vermeye razı oldu ve ABD’ye diyalog çağrısında bulundu. Selman Rüşdi’nin hayatını tehdit eden bir şey yapmayacağını açıkladı. İtalya ve Vatikan’ı ziyaret etti. İlk defa İranlı bir yönetici bir Batı ülkesine resmi ziyarette bulunuyordu.

Ancak seçilmişlerin yetkisi sınırlıydı. Atanmışlar izin verdiği kadar iktidara sahiptiler. Sürekli denetime ve onaya tabi idiler. Ve gelişmeler onların hoşuna gitmiyordu. Sahip oldukları muhafaza dürtüsü ile reformlara karşı durdular, Hatemi’nin girişimlerini boşa çıkardılar. Hamaney ilk Cuma hutbesinde ABD’yi suçlayan ve İran’ın uzlaşmaya niyeti olmadığını beyan eden bir vaaz verdi. Adli makamlar, medya ve kolluk güçleri üzerindeki yetkilerini kullanarak reformcu gazeteleri kapattırdı, muhalif gazeteci ve aydınları dinsizlikle suçlayıp tutuklattı, reform yanlısı öğrenci gösterilerini güç kullanarak dağıttı ve yasa da yapılmak istenen değişikliklerin önüne geçti. Faili meçhuller yaşanmaya başlandı. İçinde bulunulan durumu yasaklanan mebuslar şöyle şikâyet ediyorlardı: “Bizim yaptığımız devrim İslamiyet adına özgürlük ve bağımsızlık getirdi. Fakat şimdi ulusal haklarımız İslam adına çiğneniyor.”[19]

Hatemi, vaatlerini gerçekleştirmedeki başarısızlığına rağmen 2001 seçimlerini de büyük bir üstünlükle kazandı. Ancak üzerindeki baskı daha da arttı, iktidarın gerçek sahipleri onun muktedir olmasına ve dilediği reformları yapmasına rıza göstermediler.

Bu dönemde gerçekleşen 11 Eylül olayları İran’daki gelişmeleri olumsuz olarak etkiledi. Bu olay bahane edilerek oluşturulan yeni dünya düzeninin de İran,  Irak, Suriye ve Kuzey Kore’nin içinde yer aldığı şer eksenine dahil edildi ve sürekli savaş tehditlerine maruz bırakıldı. Bu da ister istemez korumacı yaklaşımı, savunma psikolojisini öne çıkardı. Hayatta kalma mücadelesi reform çalışmalarının önüne geçti. Reformcuların elini zayıflatırken mollaların elini güçlendirdi. Baskı ve sindirme faaliyetlerini arttırdı.

Derin Devletin Zaferi

Uluslararası tehditler ve reformcuların vaatlerini gerçekleştirme noktasındaki başarısızlıkları muhafazakar bir adayın, Mahmud Ahmedinejad’ın ulusal güvenliği sağlamlaştırmak ve Humeyni döneminin halkçı vaatlerini yerine getirmek söylemiyle cumhurbaşkanlığını kazanması sonucunu doğurdu. Muhafazakarların kazanmasının bir nedeni de kendi sınırlı kemikleşmiş tabanlarını genişletmelerinden çok, reform yanlılarını bölmeleri ve sandık başına gitme heveslerini kırmalarıydı. Seçim kazanmak için Batı’da sıkça gördüğümüz ayak oyunları bütün karmaşık yönleriyle İran’da da oynanmaya başlandı.

Ahmedinejad’a göre reformcuların öncelikleri ve yaptıkları yanlıştı ve rejimin temel ilkelerinden sapmaya işaret ediyordu. İslam Cumhuriyeti’nin devrimci karakterinin sürdürülmesi ve güçlendirilmesi gerekiyordu. Sapılan çizgiye geri dönmek için reformcuların yapmaya çalıştıklarını değiştirmeyle işe başladı. Çok sayıda sivil toplum örgütü ve basın yayın kuruluşu kapatıldı; yüzlerce öğrenci, öğretim üyesi, sivil toplum elemanı tatbikata uğratıldı ve hapsedildi; işçi gruplarının kitle protestoları bastırıldı. Basın ve internet üzerindeki baskılar ve sansür arttırıldı.

Uluslar arası arenada yumuşayan söylem tekrar radikalleştirildi. ABD ve Siyonizm karşıtlığı öne çıkarıldı. Anti Siyonist faaliyetlere taraf olundu. Meydan okuma ve gerginlik bir tarz olarak benimsendi. Bu çabalarla iç sorunları bastırılmaya ve halkın rejim etrafında birleşmesi sağlamaya çalışıldı.

Ahmedinejad’ın 2005’teki seçim kampanyasında yolsuzlukla mücadeleyi, ekonomiyi iyileştirmeyi, istihdamı artırmayı ve petrol gelirlerini halka dağıtmayı vadetmişti. Bunlardan petrol gelirlerinin ihtiyaç sahiplerine dağıtılması gerçekleşti. Ancak ekonominin iyileştirilmesi konusunda kayda değer bir gelişme sağlanamadı, Enflasyon ve işsizliğin artması; ekonominin hiç olmadığı kadar petrole bağımlı hale gelmesi ve fakirlere aktarılan kaynakların enflasyon karşısında erimesi engellenemedi.

Ancak Ahmedinejad iç politikadaki başarısızlığını/sorunları dış politikada sergilediği performansla kapatma becerisi gösterdi. Bütün dünyanın karşı çıkmasına rağmen İranlılar açısından güvenlik ve onur meselesi haline gelen nükleer güç alanındaki çalışmaları yeniden başlattı ve önemli ilerlemeler kaydedilmesini sağladı. ABD’nin tehditlerine karşı meydan okumacı tarzını hiç değiştirmedi. Ve iki temel gerekçe ile (fakir-fukaradan yana ve Batı karşıtlığı) 2009’da yeniden cumhurbaşkanlığına seçildi.

Reformcular hile yapıldığı gerekçesi ile sonuçlara itiraz ettiler. İtirazları dikkate alınmayınca da sokaklara döküldüler. Gösteriler başladı, ancak amacını aştığını fark edince reformcu kanadın önderleri Musavi ve Hatemi geri çekildiler. Hile karıştırıldığını iddia ettikleri seçimlere razı oldular.

İran’da hadiseler doğal bir seyirde değil hep olağanüstü şartlar altında gerçekleşiyor. Devrimin ilk yılları savaş şartları altında yaşandı. Sonraki süreçte boykot, karalama, yalnızlaştırma, ambargo ve savaş tehditleri altında geçti. ABD ve Batı ellerini İran’dan hiç çekmediler, her fırsatta orayı karıştırmayı bir vazife bildiler. Bu yaklaşım İran’da iki sonuç ortaya çıkardı. Birincisi Amerika ve Batı düşmanlığı, ikincisi İran’ın kendi içine kapanması. Nitekim son seçimlerde Batı’nın İran’ı istikrarsızlaştırmak için çabalamaları, sürekli olarak bir karşı devrim arayışı içinde olmaları ve “reformcuları destekliyoruz” gibi açıklamaları reformcuların değil muhafazakarların işine yaradı. Ayrıca tehditler devleti korumak için yapılanları meşrulaştırıcı bir rol üstlendi. İran derin devletinin rejimi korumak için seçimlere müdahale etmesi ve ancak onay alan adayların seçimlere katılabilmesi normal olarak karşılanır oldu. Son seçimlerde seçime katılmak isteyip de onay alamadığı için katılamayan aday sayısı 470 olarak ifade edilmektedir.

Muhafazakar/reformcu şeklinde ortaya çıkan siyasi ayrışma dışarıdan okunduğu gibi İslamcı ve İslam karşıtı, devrimci ya da devrim karşıtı, Amerikancı ya da Amerikan karşıtı şeklinde ortaya çıkan bir ayrışma değil, fakat Amerika ve yandaşları ya tutarsa niyetine hadiseyi böyle okumayı tercih ederken, İran iktidarı da muhalefeti zayıflatmak ve olaylar karşısındaki tavrını meşrulaştırmak için bunu bir argüman olarak kullanmaktadır. Ve hükümete yönelik eleştirileri, önce Velayet-i Fakih’e sonra da İslam Cumhuriyeti’ne yönelik bir tehditmiş gibi algılanmasını sağlamaya çalışmaktadır.[20] Oysa her iki kesim de kendisini gerçek devrimci olarak nitelendirirken diğerini devrimin ilkelerine sadık kalmamakla suçlamaktadır.

Aslında reformcular şu an İran’ı dönüştürecek güce sahip değiller.

Bunu ilk nedeni, Hatemi’nin bütün iyi niyetine ve iki dönem iktidarda kalmasına rağmen statükoyu değiştirebilecek ciddî bir adım atamamasından dolayı İran halkının reformculara olan inancını kaybetmesidir. İkinci neden ise reformcuların İran halkına hitap eden bir dil geliştirememeleri ve daha çok Batılı değerlerin taşıyıcısı olarak görülmeleridir.

Reformcuların açmazları ve muhafazakarların otoriter, baskıcı ve değişime kapalı yaklaşımları göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkan sonuç İran İslam Devrimi açısından bir hayal kırıklığıdır. Devrimden geriye ne heyecanı kalmıştır, ne yeni ufuklara taşıyan söylemi, ne de yeni ümitler doğuran ilkeleri. Devrimden artakalan sadece kuru ve altı boş sloganlarla teokratik bir Şia devletidir. Ve bu devletin, İslam ve devrim adına bırakın dünya halkları ve Müslümanlarına bir şey söylemeyi, kendi halkına bile bir şey söyleyecek durumu mevcut değildir. Devrim kendini gelişmeye kapatalı çok zaman olmuştur. Devrimcilik muhafazakarlığa ve tutuculuğa doğru, devlet de derin devlete doğru evrilmiştir.

Özgürlük diyerek gerçekleşen devrim, özgürlükleri kısıtlayan baskıcı devlete ulaşmıştır.

Ümmetin kurtuluşuna öncü olmak için yola çıkan devrim, mezhep ihraç etme noktasına gelmiştir.

Adalet ideali molla sınıfının seçkinleşmesi ile sona ermiştir.

Halk için yola çıkan devrim, rejimi her şeyden önemli kabul eden bir noktaya gelmiştir. Rejimin selameti için her şey mübahtır.

Devrimin geldiği noktayı yine devrimin önde gelen isimlerinden ve Humeyni’nin halefi iken azledilen Ayetullah Muntezeri şöyle ortaya koyuyor:

“Ayetullah Humeynî şiarı yükseltti, bizler de insanlar da onunlaydık. Bu şiarlar aracılığıyla insanlar meydana çıktı ve devrim kazandı. Şiarlarımız: ‘Bağımsızlık, Özgürlük ve İslam Cumhuriyeti’ idi. Bağımsızlık bir aşamaya kadar gerçekleşti. Ancak özgürlük ve İslam Cumhuriyeti’ne gelince hâlâ önümüzde uzun bir yol var. Özgürlük konusunda yetkililerin şu anda attıkları sloganlara rağmen bu söz doğru değildir. Anayasadaki meşru ve açık özgürlükler kolayca ezilmektedir. Bu da önderlerin kendileri için anayasanın ve şeriatın üstünde koydukları dokunulmazlıkla gerçekleşmektedir. Hâlâ birçok parti özgürlük sahibi değildir. Bazı siyasî gruplar sadece iktidardakilerin üsluplarına muhalefetleri sebebiyle ‘yasa dışı’ sayılmaktadır. Sadece iktidardakileri öven basın organları hürdür. Bu organlar istediklerini söyler ya da kendilerine ne emredilirse onu yazar. Ancak hükümetten bağımsız medya, yöneticiler, emniyet ve yargı kurumları tarafından sorunlarla karşılaşır. Bazı kişilerin de haber yapması ve görüntü çekmesi yasaklanır. Yetkililer dünyada zulmün olduğundan ve adaletin bulunmadığından bahsediyor. Bizim ülkemizde de zulüm bulunmuyor mu? Adalet var mı? Diğerlerinin hakları ihlal edilmiyor mu? Cumhuriyet hususunda da şunu söylemek gerekir; ‘Anayasayı Koruma Meclisi, haksız müdahalesi ile seçimler, tam anlamıyla adayların tasfiye edilmesine dönüştürdü. Layık olan, devrimci, genel hizmette, insanlara ve topluma hizmette tecrübeli insanları, asılsız gerekçelerle din ve sistem karşıtlığıyla suçladılar. Bunda tek sebep eleştiriyor olmalarıydı… Liderler, sadece ‘mutlak velayet’ bendine dikkat ediyor. Ancak anayasanın kalan bentlerini ayaklarının altına alıyorlar. Mutlak velayet, hüküm sürenleri kanunun üzerinde saymaktadır. Bu da diktatör bir hükümete yol açmaktadır… Konulardan bir diğeri de insanların yaşam koşulları ve ekonomi. Atılan sloganlara karşın insanların eskilerden çok daha fazla sıkıntı yaşadıklarını görmekteyiz.”[21]

Üniversite tahsilini İran’da yapan bir bacımızın gözlemleri de İran’ın geldiği noktayı görmemize katkı yapacaktır:[22]

“İran, İslam Cumhuriyeti adına ve İslam’a yaptığı vurgulara rağmen ‘Şia İslamı’nı savunmakta ve resmi ideoloji haline getirmiş bulunmaktadır. İran bir Şia devletidir. Tüm ibadethaneler, din eğitimi, dini konulardaki kitaplar tamamıyla Şia geleneğiyle oluşturulmuş. Sünni kesim ise ülke içinde etnik azınlık yahut ehli kitap muamelesi görüyor. İslam’ı en geniş şekliyle, tüm mezhepleriyle, objektif bir şekilde inceliyor olması gereken ilahiyat fakültelerinde bile başvurulan kaynaklar Şii kaynaklardan ibaret. Bir Sünni olarak ilahiyat fakültesinde okumak ise oldukça zor; anlatılanların tümünü kabul etmeksizin sınavları geçmek ve hocaların gözüne girmek imkansız. Üniversite ortamları fikirlerin özgürce tartışıldığı bir ortam olmaktan çok uzak. İlköğretim ve liselerde de durum aynı. Çocuklar ‘Şia ideolojisi’ bombardımanına tutuluyorlar, İslam dinini Hz. Ali’nin kahramanlıkları ve masum imamların kerametlerinden ibaret görüyorlar. Çünkü onlara anlatılan İslam bundan ibaret. Okullarda öğretilen bu dinde kimi sahabeler de yerden yere vuruluyor. Olaylara bakış açılarındaki duygusallığı gelecek kuşaklara da başarılı bir şekilde iletiyorlar.”[23]

Yanlış anlaşılmasın, sorun İran’ın Şii olması değil Şii olmayana yaklaşım biçimidir. Kendisi gibi düşünmeyeni ötekileştiren, kurtuluşu yalnızca Şia’da gören mantığıdır. Ne yazık ki, Şii kardeşlerin diyalogları kendisinden başkasını Müslüman görmeme seviyesinde gelişiyor ve belirlenen sınırların dışında kalanları hidayete çağırma ve bunun için uğraşma/çabalama bir ibadet olarak algılanıyor. Devrimin başında ihtilafları değil ittifakları öne çıkaran ve karşısındakini dengi kabul eden yaklaşım hatırlandığında bugünkü taassubun boyutları daha iyi anlaşılacaktır.

İran’da siyasi ve sosyal yapıya gelince, malzemenin kalitesine rağmen oldukça karmaşık bir görüntü sergiliyor. Çok ulusluluğun getirdiği uyumlu karışıklığın yanı sıra, esasında derin bir kafa karışıklığı da söz konusu. Aşağı yukarı son yüz yıldır siyasi gündemlerinin hiç durulmamış olması buna sebep olmuş olabilir. Ülkede bilim adamları yetişiyor, sanat adamları da yetişiyor; ancak düşünür yetiştirme konusunda İran toplumunun çağa ayak uyduramadığı bir gerçek. Çok az sayıdaki gerçekten aydınlanmış kişiler haricinde; tüm bu gelgitler içerisinde yetişmiş aydınlar, ya fazla yerel yahut fazla Batılı. Kendi kendilerini objektif bir şekilde tahlil edemedikleri, bir yol haritası çıkaramadıkları sürece daha çok yüzyıllar boyu karmaşanın ortasında kalacaklar gibi görünüyor. Şah’ın devrilmesinden sonra kendi yapılarını kuramamış olmaları, İran’ı bir nevi devrimler kısır döngüsüne doğru sürüklüyor. Dünya tarafından dışlanan ülke git gide daha fazla kendi kabuğuna çekiliyor, daha kapalı bir toplum haline geliyor. Bu durum yabancılara olan tutumlarında daha iyi görülüyor. Dışarıdan geleni “öteki” kabul eden toplum, onu kendisine benzetmeye çalışıyor, “tebliğ” adı altında düzene zararsız hale gelmesini sağlıyor. Bu tutum ya gerçekten işe yarıyor yahut tamamen İran karşıtı yapıyor. İkisinin arasında bir “gri”nin olmaması ise her iki tarafı da radikalleştiriyor, objektiflikten uzaklaştırıyor.

“İran’da ‘kadın’ konusu da yıllar yılı tartışılan, gündem yapılan, sömürülen bir konu. İnsanların istemedikleri biçimde giyinmeye yahut düşünmeye zorlanmaları tasvip edilebilir bir durum olmasa da, dışarıdan bakıldığında ikinci sınıf varlıklarmış gibi gözükse de; gerçekte kadın, İran’da oldukça söz sahibi bir konumda. Kadınlar siyasetten spora, bilimden sanata kadar her alanda yer alıyor. Çalışan kadın oranı çok yüksek. Çalışmasalar dahi, hemen hemen her kadın bir meslek sahibi. Çalışırken çocuklarını bırakabilecekleri birçok gündüz bakımevi ve kreş mevcut. Hem evinin hanımı, çocuklarının annesi olup hem de kariyer yapabilen birçok kadın var İran’da. Ayrıca kanunlar tarafından da çok iyi korunuyorlar. Bir erkeğin bir kadına şiddet uygulaması ağır cezalar getiriyor. Evlenme ve boşanma durumlarında kadının hakları her zaman korunuyor. Kısacası diğer Müslüman ülkelerde kadının adı yokken, İran’da kadınlar her şeyde, her yerde  ‘varız’ diyorlar.”[24]

Ayrıca İran çağdaş toplumlara göre kadının en rahat ve huzur içinde yaşadığı ve sosyal hayata katılabildiği bir ülke. Birçok çağdaş toplumda kadın ve çocuk istismarlarının, tacizlerin, tecavüzlerin önü alınamazken, başına bir şey gelme korkusuyla yalnız sokağa bile çıkamazken, burada bir kadın yalnız olduğu halde ülkenin bir ucundan diğerine herhangi bir korku ve endişe yaşamaksızın gidebilir, geceleri sokağa rahatça çıkabilir.

İran ile Batı toplumları arasında kadın ve aileye yaklaşım farkını, karasularını ihlal ettiği gerekçesi ile tutuklanan 15 İngiliz askerin serbest bırakılması sırasında kadın asker Faye Turney’e hitaben Ahmedinejad’ın söylediklerinde görmek mümkün: “Batı’nın aile kavramına hiç mi saygısı yok? Bir anneyi bu kadar zor bir görev için nasıl çocuğundan bu kadar uzağa yollayabilir?”[25]

Öte yandan emperyalistlerin bütün boykot ve karalama kampanyalarına, yalnızlaştırma girişimlerine, ambargo uygulamalarına rağmen İran’ın ayakta kalmayı başarması bile bir başarı olarak okunmalıdır. Kaldı ki İran daha ötesini de yapmaya çalışmaktadır, yaptığı nükleer çalışmalar bunun bir ifadesidir.

Ortaya konulanlardan da anlaşılmaktadır ki İran’ın devrimle başardıkları da vardır, başaramadıkları da. Bugünkü İran’ın örnek yönleri de vardır, ibret yönleri de. Mesele, onu tek yönü ile ya da bazı yönlerini öne çıkararak değerlendirmemekte düğümleniyor. O, bütün yanları ve yönleri ile birlikte değerlendirilmeli. Toptancı yaklaşımlar onu anlamamızı ve dersler çıkarmamızı engelleyecektir.

İran’da devrim bir statüko ile sonuçlanmıştır, aslında açmaza girmiştir. Bunun nedeni İranlıların kendi önlerini tıkayan yaklaşımlarıdır. İslam yerine Şia der ve kendi anlayışınızı mutlaklaştırıp dayatırsanız, farklılıkları ortadan kaldırmaya ve herkesi bir kalıba dökmeye çalışırsanız, düşünmeyi ve farklı düşüncelerin dile gelmesini engellerseniz tıkanırsınız. Düşünmenin artmadığı yerde üretmek olmaz, üretmeyen toplumda ise sorunlar çözüme ulaşmaz, ancak bastırılır. Bastırma sorunları ortadan kaldırmaz, büyütür. Büyüyen sorunlar ise idare edenler açısından, rejim açısından bir tehlikeye işaret eder. Toplumların tahammülü bir yere kadardır.

Nitekim Tunus’ta başlayan Mısır ve Yemen’le devam eden halk hareketleri İranlı muhalifleri de etkisi altına almış bulunmaktadır. Gösteriler başlamıştır. Umarız iktidar sahipleri halkın taleplerine kulak verir ve İran için hayırlı sonuçlar çıkmasını sağlarlar.

İran İslam Devrimi’nin açmaza girmesi en çok devrimle sevinen, devrimle ümitlenen insanları üzmektedir. Temennimiz İranlı Müslümanların bir an önce durumlarının farkına varmaları ve kendilerini yenileyerek tarih sahnesine yeniden çıkmalarıdır.

BİTTİ

Kaynakça:

1- İhsan Eliaçık, “İslam’ın Yenilikçileri”

2- Alev Erkilet, “Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler”

3- Cihan Aktaş, “Dünün Devrimcileri Bugünün Reformcuları”

4- Hamid Dabaşi, “İran Ketlenmiş Halk”

5- Roy Mottahedeh, “Peygamber’in Hırkası, İran’da Din ve Politika, Bilgi ve Güç”

6- William L. Cleveland, “Modern Orta Doğu Tarihi”

7- Ali Bulaç, “Hedefteki Ülke İran”

8- Mohammed Reza Djalili & Thierry Kellner, “İran’ın Son 200 Yıllık Tarihi”

9- Ömer Turan, “Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta: Orta Doğu”

 

 

[1]  Eğer tarihi Müslümanlar yazıyor olsa idi, bu olay, bir çağ / çığır açan Fransız Devrimi kadar önemli bir olay olarak tarih sahnesinde yerini alırdı. Fakat tarihi emperyalistler yazdığı ve bu olayda işlerine gelmediği için ne yazık ki önemi anlaşılmadı, anlaşılmasına izin verilmedi.

[2]  Kelim Sıddıki http://haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=3987

[3]  Bazergan milliyetçilik, laik ve liberal Batı felsefelerden etkilenmiş ılımlı bir Şii idi. Dünya ve devlet işlerinde ulemaya danışman olarak konum biçiyor, devletin yönetimini ise uzmanlara bırakıyordu.

[4]  İttilaat, 1 Mart 1979

[5]  O. Fallaci, Humeyni ile Röportaj, New York Times, 7 Ekim 1979

[6]  O. Fallaci, Mehdi Bezirgan ile Röportaj, New York Times, 21 Ekim 1979, Abrahamian

[7]  20 milyon kişinin evet oyu verdiği referandumda, hayır diyenler 140 bin kişiyle sınırlı kalmıştır. http://www.fikirzamani.com/Default.aspx?Ctrl=Text&IDArticle=195

[8]  Ömer Turan, “Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta: Orta Doğu”

[9]  (Asef Bayat 2007: 127). http://www.fikirzamani.com/Default.aspx?Ctrl=Text&IDArticle=192

[10] “İmamet”, Sosyal Bilgiler, İlk Öğretim, Beşinci Sınıf, 1986, s. 238.

[11] Radyo Zamane’nin Ayetullah Muntezeri ile yapmış olduğu röportaj http://haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=16121

[12] Bahai Dini, amacı tüm ırkları ve tüm insanları evrensel bir amaçta ve müşterek bir dinde birleştirmek olan bir dünya dinidir. Hz. Bahaullah’ın tüm çağların vadedileni olduğuna inanır ve onu takip ederler.

[13] http://haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=3987

[14] Ali Bulaç, Hedefteki Ülke İran shf: 133

[15] Cengiz Çandar, Orta Doğu Çıkmazı, Hil Yayınları, s. 33

[16] 28 Haziran 1981 tarihinde İslami Cumhuriyet Partisi [İCP]’nin Tahran’daki merkez binasında bir çok İranlı lider toplantı halindeyken şiddetli bir bomba patladı. Bomba İCP’nin Genel Sekreteri Ayetullah Muhammed Beheşti ve İslam Cumhuriyeti’nin önde gelen bir çok liderinin ölümüne yol açtı. İki ay sonra, 30 Ağustos günü, Tahran’ın merkezi bir yerindeki Başbakanlık ofisinde patlatılan bir bomba, o sırada toplantı halinde olan Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ve Başbakan Muhammed Cevad Bahonar ile birlikte üç kişinin ölmesine yol açtı. Hiç bir muhalefet grubu saldırıların sorumluluğunu üstlenmedi, ama olaylardan solcu Mücahidin-i Halk örgütü sorumlu tutuldu.

[17] http://www.derindusunce.org/2009/11/21/cihan-aktas%e2%80%99la-gercek-İran%e2%80%99i-ararken3

[18] http://www.derindusunce.org/2009/11/21/cihan-aktas%e2%80%99la-gercek-İran%e2%80%99i-ararken3

[19] G. İsfendiyari, Radio Free Europe, 18 Şubat 2004

[20] “Resmi söylem, kendisiyle çelişen herkesin özgeçmişine, devrime olan katkılarına ve eleştirisinin niteliğine bakmadan doğrudan itham etme yolunu seçiyor. Devrimin kadrolarını siyasi ihtilaflarda münafık, hain, ajan olarak ilan etmenin zımni anlamı devrimin sürekli Amerikan ajanı ya da münafık ürettiğidir. İmam Humeyni Vekili Muntezeri hain, devrimin ilk başbakanlarından Musevi fitneci, devrimin kadın önderlerinden Zehra Rahneverd fitneci, devrimin kültür önderlerinden Hatemi ajan, devrimin en önemli isimlerinden Rafsancani hain… Devrim ulemasından Ayetullah uzma Sanii ajan, Devrim Muhafızları eski komutanı Rızai fitneci… Devrimin öncülerinden Kerrubi ajan… Şeriati’nin arkadaşı İbrahim Yezdi sapık… İmam Humeyni’nin torunları, Mutahhari’nin oğlu ajan, Beheşti’nin oğlu terörist, Şeriati’nin oğlu ve kızları devrim düşmanı… Öyle mi?  “Bülent Şahin ERDEĞER http://www.aliseriati.com/kitaplar.php?Makale_id=372&Kat_id=34

[21] İran İslam Devrimi’nin 30. yılı münasebetiyle Japon Gazetesi Mainichi, İslam Cumhuriyeti’nin kurucularından ve en meşhur liderlerinden olan Ayetullah el-Uzma Hüseyin Ali Muntezeri ile yaptığı röportajdan alınmıştır. http://haksozhaber.net/news_detail.php?id=8678

[22] Zeynep Ataç’a katkılarından dolayı teşekkür ederim. Allah razı olsun.

[23] Zeynep Ataç

[24] Zeynep Ataç

[25] Ali Bulaç, “Hedefteki Ülke İran”

Check Also

Demokrasi ve Hakimiyetin Kaynağı Problemi / Yusuf İmamoğlu

İslam ve demokrasi konusu, Müslümanlar arasındaki en tartışmalı konulardan birisidir. Kimileri “demokrasi” ile “şura” arasında ...

İslami Kimlik ve Demokrat Olmak / Nuri YILMAZ

Demokrat, “demokrasiye inanan” olarak tanımlanmaktadır. Fakat tek bir demokrasi anlayışı veya herkesin üzerinde uzlaştığı sabit ...

İslam’da Demokrasi / Malik B. Nebi

“Faslı Öğrenciler Kulübü (1960)”nde yaptığı konuşma. Çeviren: Muharrem Tan   Beyler, İslam halkları olarak, bizimle ...