Bir Devrimin Ardından / Metin Yılmaz

Print Friendly, PDF & Email

Giriş

İran, 1979 yılında bir anda dünyanın ilgi odağı haline geldi. Dikkatleri üzerine toplamasının nedeni ne sahip olduğu jeopolitik konum, ne zengin petrol ve doğal gaz rezervleri ne de mensup olduğu dini ve mezhebi aidiyet idi. Bunların hepsi vardı, ama hiçbiri onu sıradanlıktan kurtarmıyordu. Emperyalist güçlerin güdümünde, zalim bir yöneticinin -Şah’ın- egemenliği altında, uluslararası sömürünün bir nesnesi olarak dünyada öylesine bir yer işgal etmesini engellemiyordu. Ta ki 1979’da gerçekleşen İslam devrimine kadar.

Devrimle;

İran yeni bir İran oluyordu. Kendi kaderini eline alıyor, nesnelikten özneliğe yükseliyordu. Emperyalistlerin kendine biçtiği konuma, dayattığı değer ve felsefeye, hayat tarzına, sosyo-ekonomik sisteme karşı aslına ve özüne, İslam’a dönme yönünde irade ortaya koyuyordu.

Bu bir ilkti, ilklerin devrimiydi. O güne kadar dünyada iki süper güç vardı. Dünya devletlerinin bu iki güç etrafında toplanması ile iki kutuplu bir yapı ortaya çıkmıştı. Sosyalizm ve Rusya yanlısı olanlar Doğu Bloku’nu, kapitalizmi ve Amerika’yı tercih edenler Batı Bloku’nu oluşturuyordu. İktidarlar ve iktidara talip olanlar başarıya ulaşmak için sırtını bu iki süper güçten birine yaslamak durumundaydı. Devletler kendilerini bu iki güçten birine bağlanmaya mecbur ve mahkum hissediyorlardı. İlk defa bir ülkede halk “ne Doğu ne Batı” sloganları ile ne ABD’ye ne de Rusya’ya sırtını dayamaya ihtiyaç hissetmeden yola çıkıyor ve bir devrim gerçekleştirerek inisiyatifi ele alıyordu.

Uzun hem de çok uzun zaman sonra bir devrim İslam’ı referans alıyordu. Hem de Müslümanların kendilerini zayıf hissettikleri, bir devlet özlemi ile yanıp tutuştukları bir zamanda. Tam da İslam’ı hayattan, toplumdan ve siyasetten uzak tutma projeleri meyve vermeye başlamışken.

Devrim, her şeye güç yetirebileceğini zannedenlerin aslında ne kadar da zayıf ve aciz olduklarını hem yüzlerine vuruyor hem de bütün dünyaya ilan ediyordu.

Kendilerini emperyalizme mecbur ve mahkum hissedenlere ise aslında mecbur ve mahkum olmadıklarını ve hatta isterlerse onları aciz bırakabileceklerini gösteriyordu. Asıl güç toplumların elinde idi. Bir alternatif daha vardı ve istenirse gerçekleşmesi mümkündü. Devrim, emperyalizme direnenler için bir ümit, bir ışık oldu. Müslümanlar için ise kan oldu, can oldu. Kalplerin ümit ve sevinçle dolmasını sağladı, mücadele azimlerini artırdı. İslam coğrafyasında ortaya çıkan birçok gelişmeye ilham verdi.

Dünya şoktaydı. Süper güçler çaresiz. Ve belki de uzun zamandır bu kadar acziyet yaşamamışlardı. Daha düne kadar diledikleri gibi at oynattıkları bir toplum, irade ortaya koyuyor ve kendini yönetmeye talip oluyordu. Üstelik icazet almadan ve hem de dini/İslam’ı referans alarak. Bu durum hem menfaatlerine büyük bir darbe indiriyor; İslam ülkeleri, Orta Doğu, Basra Körfezi ile ilgili planlarını sekteye uğratıyor, hem de istenmedik bir örnek, bir model ortaya çıkarıyordu. Hemen tedbir alınmalıydı.

İslam ülkelerinde ise özellikle idareciler kendi iktidarları için bir tehdit ve tehlike olarak algıladıkları devrime korku ve endişe ile yaklaştılar. Zira devrim, durumlarını açığa çıkarıyordu. Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkacak kadar İslam’a ve halklarına uzaktılar. İktidarlarını sırtlarını dayadıkları süper güçlere borçluydular ve hizmeti de onlara yapıyorlardı. Ya halk, sempati ile baktığı İran’ı örnek almaya kalkarsa… Emperyalizmden duyulan rahatsızlık karşı duruşa dönüşür ve halk daha fazla İslam talebinde bulunursa ne olurdu? Bu yüzden İran’a karşı efendilerinin yanında yer aldılar ve efendilerince belirlenen söylem ve tavırları aynen devam ettirdiler. Karalama, öcü gösterme, kamuoyu oluşturma, ablukaya alma, tecrit etme, yalnızlaştırma ve hatta savaşma vb. tavırlar geliştirdiler.

Devrimle beraber İran dünya gündeminin başköşesine oturdu ve hep orada kaldı. Devrime sempati besleyenler, onun başarısı ile mutlu oldukları, ümitlerini canlı tutmak istedikleri ve ortaya çıkardığı etkinin sürmesi için; cephe alanlar ise etkisini kırmak, örnek alınmasının önüne geçmek ve ilk fırsatta karşı bir devrim gerçekleşmesini sağlamak için onu gündemde tuttular. Amerika’nın öncülüğünde karalama kampanyaları başladı. Think tank kuruluşlarından servis edilen düzmece haberler, yorumlar, abartılı ve tek taraflı analizler dünyanın dört bir yanında gazete köşelerini süsledi. “Devrim İran’ı şu kadar yıl geri götürmüştü. Mollalar Şah’tan daha acımasız ve zalimdi. Baskıcı molla rejimi halka nefes aldırmıyordu. Fikir hürriyeti, basın yayın özgürlüğü ortadan kalkmıştı. Muhalefetin varlığına izin verilmiyordu. Dini kurallara uymayanlar, mesela başlarını tam örtmeyenler sokak ortasında dövülüyor, makyaj yapanlar yüzlerine kezzap atılarak cezalandırılıyordu. Üstelik Şia inancını yaymaya çalışıyor, terörü de destekliyordu.” Terör, gericilik, taassup ve baskı kavramları İran’la birlikte anılır oldu. Kamuoyu oluşturmaya dönük bu çabalar neticesinde İslam ülkelerinde bile “Humeynicilik” istenmedik durumları tanımlayan bir sıfat olarak kullanılmaya başlandı.

Dünyada sosyalizmin iflas ettiği ve Sosyalist Blok’un dağıldığı, ABD’nin dünyanın tek patronu ve jandarması olmaya kalkıştığı, 11 Eylül ile birlikte İslam’ın ve Müslümanların düşman ilan edildiği,  “terörle savaş” adına İslam topraklarının işgal, Müslümanların ise katledildiği süreçte İran’ın pozisyonu hiç değişmedi. “Şer Ekseni”nin en başında sayıldı her zaman. Bir gerekçe ile karalama, yalnızlaştırma, içeriden karıştırma, parçalama ve karşı devrim hamleleri sürüp gitti. Ve kendi ayakları üzerinde durma ve bazı ülkelerle ilişki geliştirme çabaları baltalandı. Bugünlerde de yaptığı nükleer çalışmaların (nükleer silah bahanesi ile) önü kesilmeye çalışılıyor.

Öte yandan devrime sempati besleyenler cephesinde de devrime karşı, hem bir hülyanın gerçekleşmesinin verdiği hazla yetinildiği, hem de saldırılara karşı tepkisel olunduğu için bir türlü analitik yaklaşımlar geliştirilemedi. Bir taraf onun hep olumlu taraflarını görürken diğer taraf da hep olumsuzladı. Bir taraf onu göklere çıkarırken diğerleri yerin dibine batırdı. Bir taraf her şeyi aleyhine kullanırken diğer taraf her şeyi kabullenen bir yaklaşım sergiledi. Övme ile yerme arasında gidip gelen yaklaşımlar, gerçeklerin de üstünün örtülmesine ve sağlıklı değerlendirme yapma imkânının ortadan kalkmasına neden oldu. Devrim anlaşılmadan devrimci, İran anlaşılmadan İrancı/İran düşmanı olundu.

İran çok konuşuldu, ama İran’dan çıkarılması gereken dersler alınmadı, alınamadı. Oysa İran, Ali Bulaç’ın ifadesi ile Müslümanlar için bir “laboratuar” işlevi görebilirdi. Bir toplumda İslam adına devrim yapılmış olması bir imkandı. Ve uzun zamandır Müslümanların eline böyle bir imkan geçmemişti.

Buradan hareketle;

Devrim kavramı, gerçekleşen devrimden hareketle yeniden değerlendirilebilir, olumlu ve olumsuz yanları tespit edilmeye çalışılabilirdi.

Nasıl bir devlet sorusuna cevap aranabilirdi. İran’ın bir İslam/Şia devleti olmasından hareketle din ya da mezhep devleti tartışılabilir, karşılaştığı güçlükler, başardıkları ve başaramadıkları masaya yatırılabilirdi.

“Bir İslam devletinde ekonomik düzen, siyasi düzen nasıl kurulur? Sosyal adalet nasıl tesis edilir? Kadın erkek ilişkileri nasıl düzenlenir/düzenlenmelidir? Muhalefetin varlığı nasıl teminat altına alınır?” vb. pek çok soruya cevap aranabilirdi. Ve bu arayış İranlı Müslümanların bile kendilerini aşmalarına katkı yapardı. Şii ve Sünniler arasındaki duvarların yıkılmasını ve (Müslüman Müslüman’ın aynasıdır – h.ş) birbirlerine ayna olmalarını sağlayabilirdi.

Bu çalışmamızın amacı bir nebze de olsa bu güzide imkanı anlamaya ve dersler çıkarmaya çalışmaktır.

* * *

DEVRİME KADAR İRAN[1]

İranlıların İslam ile ilk karşılaşması Hz. Peygamber’in gönderdiği elçi vasıtası ile olur.

Zamanının gelişen gücü karşısında Kisra’nın askerleri de direnemez ve Hz. Ömer döneminde gerçekleşen Kadisiye Savaşı’ndan sonra İran, İslam Devleti’nin egemenliği altına girer.

İslam’ın taşıdığı insani ve evrensel değerler, İranlıların kalplerini fetheder ve topluluklar halinde İslam’a dahil oldukları bir süreç yaşanır. Öyle ki İran, Yakın-Doğu’da en fazla İslamlaşan ülkelerden biri olur.[2] Buna rağmen eski dini inançlarının, geleneklerinin ve sufi akımların etkisinden tam da kurtulamaz. Bu zeminde Mazdekilik gibi aşırı akımlar kolayca gelişir, sufi tarikatlar yaygınlık kazanır ve din adına insanların kolayca kandırılmaları mümkün olur.

İran, merkezi hükümetin güçlü olduğu dönemlerde hep hilafete sadık kalır. Fakat Moğol istilası ve halifenin öldürülmesi ile İslam toprakları tarihinde ilk defa yabancı bir devletin işgalini yaşarken, ortama tam bir kaos hakim olur. Moğolların talan yapıp çekilmesinden sonra ise tarikatlar ve aşiretler arasında amansız bir güç savaşı ortaya çıkar. İnsanların kabileler/aşiretler halinde yaşadığı ve kabilenin toplumsal hayatı belirlediği zamanlarda devletler, bir aşiretin öne çıkması ve diğer aşiretlere söz geçirmeye başlaması ile oluşuyordu. Merkezi güç zaafa uğrayınca da tekrar kabile hayatına geri dönülüyordu. Ta ki yeni bir aşiret öne çıkana kadar. Nitekim Anadolu’da önce Selçukluların, sonra Osmanoğulları’nın öne çıkması gibi İran’da da Safeviler öne çıkar ve Safevi Devleti kurulur.

Safeviler Dönemi

Safevilerin kökeni şeyh Safiyeddin İshak’ın 14. yy.da Erdebil’de kurduğu sufi tarikatına dayanmaktadır. Kuruluşunu takip eden ilk yıllarda Sünni normlar çerçevesinde hareket eden tarikat, siyasi girişimlerden özenle kaçınır. Zamanla etkinlik alanı genişleyip savaşçı Türkmen kabileler arasında yaygınlaşınca siyasi olarak da bir güç ifade etmeye başlar. Kafkas Hıristiyanlarına karşı verdikleri mücadelelerden dolayı İslam’ın hizmetkarları olarak ünlenirler. Başlarına sardıkları kırmızı sarıklar nedeni ile “Kızılbaşlar” olarak da anılırlar. Dini şöhretleri dünyevi güçle birleşir ve 1501’de Tebriz şehrini almaları ile tarikat lideri İsmail, şahlığını ilan eder. Ve İran’ı Müslüman Arapların fethinden sonra ilk defa tek bir devlet çatısı altında birleştirir.

Safeviler başlangıçta Sünni mezhebine mensup idiler. Fakat Şah İsmail tercihini Şiilikten[3] yana kullanır ve devletin resmi ve zorunlu dini olarak ilan eder. Sünni tarikatları kaldırır ve hatta Şiiliği kabul etmeyenleri ölüme mahkum eder.[4], Sünni mescitleri yıktırır. Şii mezhebinin göstergesi olan uygulamalara başlar. Mesela, ezana “Eşhedu enne Aliyyen veliyyullah” ifadesi eklenir, hutbede 12 İmamın adı okunmaya başlar. Şah İsmail, Şiiliğin kendi menfaati doğrultusunda yorumlanmasını sağlar. Aslında Şiiliği Ali Şeriati’nin tabiri ile Safevileştirir, Safevi Şiiliğine dönüştürür.  Kendisinin 7. İmamın soyundan geldiğini ve saklı 12. İmamın yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia eder. Böylece saltanatına kutsiyet kazandırır.

Aslında İran’ın Şii olması için gerekli alt yapı mevcut değildir. Ne Şii tarikatların/nüfuzun, Sünni nüfuza ezici bir üstünlüğü vardır, ne Şiiliğin öncüleri olan insanlar/alimler burada bulunmaktadır, ne de Şiiliğin temel kaynakları olan kitaplar. Şiiliğin devlet mezhebi ilan edildiği anda başkentte bir yığın hukuk kitabından ancak biri, onun da yalnız ilk cildinin bulanabildiği söylenir.[5] Yeterince Şii ulema ve fakih olmadığı için Arap topraklarından özellikle de Lübnan’dan Şii ulema ve hukuk uzmanları davet edilir.

Safevilerin Şiiliği tercihi tamamen siyasidir. Karşılarında iki Sünni rakip; doğuda Özbekler, batıda ise Osmanlılar vardır. İki Sünni devletin var olduğu bir ortamda, kabile ve tarikatlar neden Safevileri tercih edecektir? Onlar da iki Sünni devlet arasında varlık bulmak için Şiiliği tercih ettiler. Üstelik Safevilerin Şia’da meşruiyet zemini bulmaları da daha kolay olur. Nitekim Safevi hanedanları Hz. Ali’nin soyundan geldiklerini, Gaip İmamın yeryüzündeki temsilcileri olduklarını iddia ederek halk ile aralarında mutlak itaate dayanan bir ilişkiyi kolayca tesis ederler.[6]

İran’a davet edilen Şii ulema da (Şii devletinin yalnızca müçtehitlerin gözetiminde olması gerektiğini savunan ya da 12. İmam gelmeden Şii bir devletin olmayacağını kabul eden bir grup hariç) önlerine çıkan bu imkanı en iyi şekilde değerlendirmek, Şiiliği yaygınlaştırmak ve halka daha derin bir Şiilik bağlılığı aşılamak için Safevilerin davetine icabet edip, onlarla beraber hareket ederler. İran’da öteden beri var olan geleneklerin Şii öğelerle mezcedilmesini sağlarlar. Mesela, kahramanların acılarını ve şehitliklerini anmak için katılımcıların ağladığı, sızladığı ve hatta kendine eziyetler yaptığı kutlama merasimleri her yıl Hz. Hüseyin ve Kerbela için yas törenleri adı altında yapılmaya başlanır. Safeviler de bunların başarılı olması için her türlü imkanlarını seferber ederler.

Safevilerin Şiiliği bir devlet mezhebi haline getirmesi ve Şiiliği dayatması ümmet içindeki Şii – Sünni ayırımını derinleştirir. Hem Safevi hem de Osmanlı devlet adamları tarafından siyasi bir malzeme olarak kullanılınca da bu ayrışma rekabete ve çatışmaya doğru seyreder. Ve ümmetin içine bir daha çıkmayacakmışçasına kök salan bir fitne / ayrılık tohumuna dönüşür.

Safeviler iktidarın aile içinde kaldığı bütün örneklerinde olduğu gibi güçlü bir devlet geleneği oluşturamadılar. Dirayetsiz şahlar elinde devlet gün be gün zayıfladı ve ayakta duramaz hale geldi.

Safevi Devleti’nin çöküşü ile İran’da uzun bir adem-i merkeziyetçilik dönemi başlıyordu. Zaman zaman güçlü bir askeri komutan, çatışan aşiretler üzerinde hakimiyet kuruyor ve İran’ın büyük kısmını kontrol altına alıyordu. Fakat onun ölümü ile bu narin yapı yine parçalanıyordu. Ta ki yeni bir güçlü komutan ortaya çıkana kadar.[7]

Kaçarlar Dönemi

Safevilerden uzun zaman sonra Kaçarlar hanedanı öne çıkar ve 1794 yılında Ağa Muhammed Han’ın tahta geçmesi ile de İran’da onların dönemi başlar.

Kaçarlar, Batılı ülkelerin/Avrupa’nın bütün dünya üzerinde emperyalist planlar yapmaya başladığı dönemde İran’da iktidar oldular. Batı/Avrupa, Rönesans ve reform hareketleri, bilimsel çalışmalar, coğrafi keşifler sayesinde geniş imkanlara kavuşur. Bir yandan servet birikir, öte yandan sanayi ve teknolojideki gelişmeler dünyanın her yerine ulaşma imkanı sağlar ve Batı, takip eden olmaktan takip edilen olmaya yükselir. Dünya liderliğini ele geçirir. Bu liderlik dünyaya tek bir açıdan bakmaktadır. Kâr. Söz konusu, topraklar olunca “yer altında ve yer üstünde servetime servet katacak ne var diye, toplum olunca da nasıl ucuz iş gücü haline getirir ve nasıl mal satarım” diye bakılır. Bu bakış açısı yeni bir çağın başlangıcıdır. Emperyalist çağ.

Avrupalı güçlerin, dünyanın her bir köşesi için emperyalist planları vardır. Ve bu planlar dünyanın her bir parçasını güç odaklarının çıkar savaş alanına dönüştürür. İslam toprakları da sahip oldukları stratejik konumdan, zenginliklerden ve insan potansiyelinden dolayı planlar yapılan toplumların başında yer alır.

Buna karşın İslam topraklarında tam bir durgunluk ve atalet hakimdir. Bir zamanlar dünyaya ilham veren insanların torunları, atalarından kalan sermayeyi tüketmekle meşguldür; kendilerinden öncekileri takip ve taklidi, üretmek yerine tekrarlamayı tercih etmektedirler. Onlar geçmişin hayali ile avunurken ya da kendi küçük dünyalarındaki küçük sorunlarla ve birbirleriyle uğraşırken, mehdi ya da 12. İmamı beklerken Batı’nın dünya liderliğini ele geçirmesini fark etmediler bile.

Ve birden Batı’yı karşılarında kendilerinden daha donanımlı ve hazırlıklı bulunca da, yenildiler, komplekse kapıldılar. Ne direnç gösterecek mecalleri vardı ne de planları boşa çıkaracak ufukları. Batı plan yaptı, uygulamaya koydu. Plana muhatap olanlar her gün bir şeyler kaybediyor olmalarına rağmen bu planlar karşısında acze düştüler. Edindikleri komplekslerle emperyalist planların ancak nesnesi olabildiler.

İslam aleminde mezhep kavgaları öteden beri vardı zaten ve ufak bir kıvılcım çakmak, onun canlanmasına yetiyordu. Bu yeterli görülmüyor olacak ki, ümmetin birlik ve bütünlüğünü bozmak için, başka bir deyişle daha kolay lokmalar haline getirmek için “ulus” kavramını yücelttiler. İnanç birliği içinde beraber yaşayan insanları kolayca Türk, Arap, Acem, Kürt, vb. olarak ayırdılar ve birbirlerine düşman ettiler. Sonra da her birinin sözde bağımsız devletler olmasını sağlayıp suni sınırlar çizdiler ve bu sınırların kutsallaştırılmasını sağladılar. Bir devletten onlarca devlet ortaya çıktı. Yutmak için böldüler. Ve küçük lokmalar haline getirdikleri devletleri, bazen fiilen işgal ederek bazen de menfaatleri için çalışacak emir kullarını iktidara taşıyarak sömürü çarkının dişlisi haline getirdiler.

İşte İslam toprakları, bu zaman diliminde aynı şeyleri yaşayarak, birbirlerine paralel süreçlerden geçerek modern dünyaya sömürü çarkının birer dişlisi olarak dahil oldular. Türkiye’de yaşananlar ile Mısır’da yaşananlar hemen hemen aynı şeylerdi. İran’ın yaşadığı süreçler de onların yaşadıklarına ne kadar benziyordu.

* * *

İran üzerinde, komşusu Rusya’nın emperyalist planları öteden beri vardı. Zayıf bulduğu her dönemde İran topraklarını işgal ediyor, fakat işgalin ortaya çıkardığı direnç kalıcı bir iktidar tesis etmesine izin vermiyordu. Aralarında sürekli bir savaş hali hakimdi. Rusya son zamanlarda her savaştan biraz daha güçlenerek çıkarken İran ise güç ve toprak kaybediyordu. 1828 yılında mağlubiyet kesinleşti ve İran, Rusya’nın taleplerine boyun eğmek zorunda kaldı. Askeri mağlubiyet diplomatik imtiyazların verilmesine yol açtı ve diplomatik imtiyazlar ticari kapitülasyonları beraberinde getirdi ve ticari kapitülasyonlar ekonomik nüfuzu kolaylaştırdı. İran, Rusya’nın siyasi ve ekonomik yönden etkisi altına girdi.

İran üzerinde emperyalist planları olan yalnızca Rusya değildir. İngilizler de bu pastadan pay kapmak istediler ve çok geçmeden de 1857’de istediklerini elde ettiler. İran üzerinde zaman zaman Rusya etkin oldu, zaman zaman İngiltere. Hatta merkezi otoritenin zaaf gösterip kontrolü kaybettiği dönemlerde aralarında anlaşarak fiilen işgal etmekten de imtina etmediler.

İran sömürülmeye hazırdı/açıktı. Pastayı kim yiyecekti. Talip çoktu. Onlar da ya aralarında kavga edecekler ya da anlaşacaklardı. İngiltere ve Rusya İran yüzünden savaşmak yerine anlaşmayı tercih ettiler ve İran’ın bir devlet olarak bütünlüğünün korunmasına karar verdiler. Diğer İslam coğrafyaları birer birer işgal edilirken İran fiilen bir işgal yaşamadı. Ancak efendilerinin sözünden de dışarı çıkamadı. İran’da baş defterdarlığa kadar yükselen Amerikalı William Morgan Shuster (1877-1960) İran’la ilgili kaleme aldığı kitabında bu durumu şöyle ortaya koyuyor. “Aydınlanmış iki güçlü Hıristiyan ülke (Rusya ve İngiltere) siyasi amaçlarına ulaşmak ve İran’ı iflah olmaz hale getirmek için en barbarca zulümleri yapmaktan bir an olsun çekinmeden… kedinin fare ile oynadığı gibi oynamaktadırlar.”[8]

İran ile emperyalist ülkeler arasındaki ilişki denk bir ilişki değildi. Bir tarafın belirleyen, diğer tarafın ise belirlenene mecbur ve mahkum olduğu bir ilişkiydi. Sömüren-sömürülen ilişkisidir bu. Bu ilişkide İran’ın hiçbir zaman söz hakkı olmadı. İrade ortaya koymaya kalkıştığı dönemlerde de hemen cezalandırıldı, yaptığına pişman edildi. İngiltere ile ilişkileri dengelemek için Almanya’ya yaklaşan Şah Rıza, tahtını terk etmek zorunda bırakıldı, petrolün millileştirilmesi üzerine ülkeye ambargo uygulandı ve petrolünü satamaz hale getirildi.

Ülkeyi yöneten şahlar ülkenin sömürge haline gelmesinde başrol oynadılar. Sırtlarını halklarına değil emperyalist güçlere yasladıkları için onların sözlerinden dışarı çıkmadılar, taleplerini emir telakki eden bir yaklaşımla hareket ettiler. Ülkeyi, o zaman hangi ülke etkinse oradan gelen danışmanlarla beraber yönettiler. Saray (hem Kaçar, hem de Pehlevi hanedanlığı döneminde), “Avrupa sömürgeciliğinin İran’ı küresel kapitalist ekonomiye dahil etme çabasının bir numaralı aracısı olmuştur. Bununla beraber İran ulusal ekonomi, politika ve kültürünü de ‘sömürgeci manda’ya tabi kılmıştır.”[9] Emperyalistler de para çoktu. Sarayın kasası ise bomboştu. Üstelik şahlar lüks ve gösteriş içinde yaşamayı seviyorlardı. Bencilce hayatlarını devam ettirmek için ülkenin kaynaklarını pazarlamaya başladılar. Ülkede unvanlar, imtiyazlar, tekeller, araziler, makamlar, elçilikler ve bakanlıklar satılığa çıkarıldı. Örneğin Muzafferuddin Şah Avrupa gezilerini gerçekleştirmek için, ilkinde Kuzey İran gümrüklerinin bütün gelirlerini vermek karşılığında Ruslardan; ikincisinde de Hazar Denizi’nin balıkçılık sanayi gelirleri, posta ve telgraf işleri yönetimi, Fars vilayeti ve Basra Körfezi gümrük gelirlerine karşılık İngilizlerden borç aldı. Bu tür yaklaşımlar da o ülkelerin İran’da diledikleri gibi at oynatmalarına ve ekonomiye hakim olmalarına imkan hazırladı. Öyle ki, İran ekonomisi emperyalist ülkelere taviz verme esasına göre şekillendi. İran’da üretilen zenginliklerin rezalet denecek kadar büyük bir kısmı emperyalist ülkelere aktı.[10]

Şahlar emperyalistler tarafından önlerine serilen imkanların esiri oldular. Ve emperyalizme karşı durma yerine onunla işbirliği yaptılar, ona hizmet ettiler. Toplumu Batı tehdidi karşısında güçlendirme yerine de devleti topluma karşı güçlendirme çabası içine girdiler. Halkı, geleneği, İslam’ı, din adamlarını düşman olarak görüp onlara karşı emperyalistlerin yanında konumlandılar. Halkın taleplerine değil efendilerinin taleplerine kulak verdiler. Halka rağmen iktidar olup halka rağmen yapacakları reformları yapmaya kalkıştılar. Saltanat sahipleri gücü ve güç sahiplerini seviyordu.

İngiltere ve Rusya ile yapılan imtiyaz anlaşmaları (Kapitülasyonlar) İran’a ekonomik nüfuzun yollarını açtı. İran elindeki ham maddeyi, ucuz emek gücünü ve stratejik konumunu ortaya koyuyor karşılığında ise mamul mallar için büyüyen bir pazar sağlıyordu. Pamuk, ipek, buğday gibi tarımsal ürünler ihraç ediyor ve başta tekstil ve makine olmak üzere mamul mal ithal ediyordu. 19. yy.da ve sonrasında İran’da cereyan eden gelişmeler, yerli halktan çok yabancı tüccarların menfaatine olan sömürgecilik ve tabiiyet yolunda gelişmelerdir. Mesela aynı yüzyılda artan çay ve şeker tüketimi, sömürge malları kullanımındaki ciddi bir artışa işaret etmektedir.”[11]

Kaçar hanedanı ekonomiyi batırmıştır. İşler her gün biraz daha kötüye gitmekte, Şah kendi lehine fakat ülkenin aleyhine işler yapmaya devam etmektedir. Şahların keyfi davranışları ve halkı düşünmeden yaptıkları anlaşmalar halkı zor duruma düşürdü. Esnafın geliri azaldı, iş yerleri, teker teker kapanmaya başladı. Halk gittikçe artan bir fakirliğe mahkum edildi. Yabancılara tanınan imtiyazlar ciddi rahatsızlıklar ortaya çıkardı. Ülkenin kötü gidişatına dur demek için komşu ülkelerin de etkisi ile “Şah’ın yetkilerini kısıtlayacak bir yol bulunabilirse ülkenin kötü gidişatı durdurulabilir” fikri gelişmeye başladı. Batılı aydınların ön ayak olduğu bu fikir din adamlarının da desteği ile başarıya ulaştı. Protestolara direnemeyen Şah çareyi meşrutiyeti ilan etmekte buldu. 1906 Ekiminde, devlet adına borçlanma, imtiyaz verme, anlaşma imzalama ve bütçe üzerinde nihai yetki seçilmiş meclise verildi. Ayrıca Şiiliğin devletin resmi mezhebi olduğu ve bütün yeni yasaların şeriata uygunluğunu doğrulamak üzere bir üst müçtehit komisyonunun kurulması da kabul edildi.

Şah’ın yetkilerinin kısıtlanmasını sindirememesi, İngiltere ve Rusya’nın meşrutiyeti istememeleri ve bunu da ülkeyi imtiyaz bölgelerine ayırıp oralarda kontrolü ele alarak göstermeleri; buna karşın meşrutiyeti ilan edenlerin farklı eğilimler taşıması ve beklentilerin farklı olması, beklentilerin karşılanmasında da başarısız olunması meşrutiyete olan inancın sarsılmasına, Şah ve meşrutiyet yanlıları arasında çatışmaların çıkmasına neden oldu. Ve Şah meşrutiyeti iptal etti, ancak isyanlar bitmedi. Kaçarların düzeni sağlamaya ve isyanları bastırmaya gücü yetmedi. Meşrutiyetçi güçler kralı bir kez daha meşrutiyeti ilan etmeye mecbur ettiler. Ancak bu da ülke içinde düzeni sağlamaya yetmedi. Meclisteki tartışmalar sokaklara kavga olarak yansıdı. Merkezi otorite bir türlü düzeni sağlayamadı. Bu durumu menfaatleri için bir tehdit olarak gören Rusya ve İngiltere nüfuz alanlarını işgal ettiler. 1. Dünya Savaşı boyunca da işgali sürdürdüler. Bu işgalde İran’ın sahip olduğu petrolün özel bir yeri vardı.

Rusya’da gerçekleşen Bolşevik devrim ile Rusya kendi iç sorunlarına dönerken Bolşevizm tehdidine karşı konuşlanan İngiltere’nin İran’daki etkinliği arttı. Mevcut hanedanlıktan ümit kesilmesi ve güçlü bir askeri otoritenin işleri yoluna koyacağının düşünülmeye başlaması ile da Kazak Tugayı’nda Albay olan Rıza’nın önü açıldı. Albay Rıza İngiltere’nin desteğini arkasına alarak Kaçar hanedanlığının iktidarını son verdi ve 1926 yılında kendisinin şahlığını, oğlunun da veliahtlığını ilan etti. Böylece İran’da Pehleviler dönemi başladı.

Pehleviler Dönemi

Rıza Şah sırtını selefleri gibi emperyalist güçlere dayar.

Ülke içinde düzeni sağlaması nedeni ile halktan da destek görür. O da başlangıçta toplumdaki dengeleri gözeten bir siyaset izler ve din adamları başta olmak üzere etkin çevrelerle iyi ilişkiler kurar. Ancak ne halka, ne de din adamlarına güveni vardır. Onu iş başına getirenler onlar değildir ve onlar istemese de iktidarda kalmaya ve iktidarının sürekliliğini sağlamaya kararlıdır. Yalnızca dış güçlerin desteği ile iktidarda kalamayacağının da farkındadır. Bir yandan kendine yandaşlar oluşturmak için askeri ve sivil bürokrasiyi besler, onlara özel imtiyazlar tanır. Halk yoksullaşırken onların refah içinde yaşayacakları bir düzen kurar. Böylece kraldan çok kralcı olan bir sınıf oluşmasını temin eder. Diğer yandan güç biriktirir. Ekonomik olarak güçlü olmak için petrol gelirlerini kasasına aktararak kısa zamanda İran’ın en varlıklı adamı olur. Askeri açıdan güçlü olmak için önce askeri kendine bağlayacak hamleler yapar, sonra da onu en gelişmiş silah ve teçhizatla donanmasını temin eder. Asker sayısını arttırır, askerliği zorunlu hale getirir. Ordu onun en büyük kozu ve dayanağı olur. Siyasi iktidarının temelini ordunun gücü üzerine bina eder ve o sayede isyancı aşiretleri bastırarak, ülkedeki düzeni yeniden tesis eder. Sevilen olmasa da korkulan biri olmayı başarır. Artık ne halka ne de din adamlarına ihtiyacı kalmıştır.

Şah Rıza modern İran’ın kurucusu olarak kabul edilir. Bunun nedeni onun yaptığı reform çalışmalarıdır. Modernleşmenin ölçüsü Batılı normlar çerçevesinde belirlenir ve İslam ülkelerinde olduğu gibi halka dikte edilir. Türkiye gibi İran’da bu normlar çerçevesinde modernleşme sürecine girer. Şah Rıza modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal’i kendine örnek alır.

Yapmaya çalıştığı reformlar şunlardır:

Dinin ve din adamlarının etkinlik alanları sınırlandırmak, camilere, yas törenlerine, özel hayatın dışına taşmasını engellemek,

Laiklik toplumun temel dinamiği haline gelecektir. Hukuk, eğitim, sosyal hayat, siyaset, kılık kıyafet, kadın erkek ilişkileri bu esasa göre yeniden tanzim edilmeye çalışılır.

Bu iki esasın gereği olarak dini ve geleneksel kurumlar ortadan kaldırılır ve yenileri tesis edilir. 1926’da Şeri mahkemelerin kaldırılması kararı alınır. 1927’de Adalet Bakanlığı kurulur. 1928 yılında Fransız medeni kanunu ölçü alınarak İran için bir medeni kanun hazırlanır. Hakimliği hukuk fakültesi mezunu olma koşuluna bağlayan 1936 tarihli kanunla da ulemanın hakimlik görevi tamamen elinden alınır. Eğitim alanında da laik Batı eğitim modeli geleneksel eğitimin yerini alır. Eğitime ciddi fonlar ayrılır. Tahran Üniversitesi açılır. Avrupa’ya öğrenci gönderilir. Eğitim alanında yapılanların amacı Şah’ın kendisine sadık laik insanlar yetiştirmesinden başkası değildir.

Ulus devlet inşa edilecektir. Ülkenin adı arî köklerini belirtmek için resmen Acemistan’dan İran’a değiştirilir. Azınlık diller ve etnik kıyafetler yasaklanır. Farsçadaki Türkçe ve Arapça sözcükler azaltılır. Eski İran imparatorlarının İslam öncesi başarıları yeni İran’ın milli sembolleri olarak benimsenir. Şah Rıza’nın kendi aile hanedanlığı için İslam öncesi döneme ait bir sembolü “Pehlevi”[12] adını seçer.

Ve Batı’nın değerleri, yaşam biçimi, kılık kıyafeti benimsenir. Çıkarılan kıyafet yönetmeliğinde erkekler için Pehlevi kepi giyme zorunluluğu getirilir.  1934’te onun yerini şapka alır. Ayrıca din adamlarının sakal bırakıp sarık sarmasını yasaklayan hükümler de vardır. Kadın giyimi ise 1936’da yürürlüğe sokulan keşfi hicap yasası ile yani çador ve peçenin yasaklanması yoluyla modernleştirilmeye çalışılır. Kıyafet yönetmeliğine uymayanlar hak mahrumiyetinden, fiziki olarak zorlamalara, hapislere ve idamlara kadar varan cezalara maruz kalır.

Kapitalistleşme süreci yaşanacaktır. Servetin devlet eli ile belli ellerde toplanması sağlanacaktır. Toprak reformu yapılır, sanayi desteklenir ve devlet kendi zenginlerini yaratır. Şah ülkenin en zengini olur. Rıza Şah Kaçarların yapamadığı vergi toplama işini yaparak ve yeni vergiler koyarak ekonomiyi biraz da olsa düzeltmeyi başarır. Ayrıca isyan eden aşiretlerin topraklarına el koyar. Oluşan kaynakla ulaşım alanında ciddi yatırımlar yapar. Trans-İran demir yolu öz kaynaklarla tamamlanır. Yerli sanayiye yatırımlar yapılır, teşvikler verilir. Halktan toplanan vergiler ve yapılan yatırımlarla zengin sınıfın oluşumu sağlanır.

Ve bütün bunlar halka rağmen gerçekleştirilecektir. Zira çağın gerisinde kalmış bir toplum vardır ve çağdaşlaşması ve değişmesi gerekmektedir. Yapılan bütün reform çalışmaları halkı biçimlendirmeye yönelir. Bu konuda halka bir tercih hakkı da tanınmaz. Reformlar halka dayatılır. Zorla hayata geçirilmeye çalışılır. Karşı gelenler en ağır şekilde cezalandırılır. Reformlar ne pahasına olursa olsun gerçekleşecektir.[13]

Halkı değişime zorlayan Şah Rıza siyasal sisteme, şahlık düzenine dokunmaz. Bu konuda değişimler kağıt üzerinde kalır. Bir meclis vardır ve meclis seçimleri yapılır, ama Şah seçimlere ve meclise müdahale eder, dilediğini seçtirir, meclise de istediğini yaptırır. Seçimlerin bir anlamı, meclisin de bir iradesi yoktur. Şah meclisi maşa olarak kullanır, istediği yasaları onlara çıkarttırır.

Bu dönemde İran’ın emperyalistlerle ilişkisi de değişmez. Şah güç sahiplerinin sözünden çıkamaz, onların kılavuzluğunda gerçekleşen modernleşme çabaları da hem zihniyet, hem siyaset hem de ekonomik olarak İran’ı emperyalistlere bağlı ve bağımlı hale getirir. Ülkenin kaynakları ve imkanları sömürülmeye devam edilir. Buna karşın Şah kopardığı küçük tavizlerle kendini büyük işler başarmış sayıyor ve onlarla mutlu oluyordu. Petrol imtiyazına sahip İngiliz şirketinden kopardığı küçük tavizler buna bir örnek teşkil etmektedir. Gerçi oradan gelen kaynağın halka hiçbir faydası olmamış ve Şah’ın kişisel varlığının artmasına hizmet etmiştir.

İngiltere’nin İran üzerinde doymak bilmeyen ihtirasları, İran’ın Almanya’ya yakınlaşmasına neden olur. Almanya’nın 1940’ta İran ekonomisindeki ağırlığı %40’lara kadar çıkar. Bu istenmedik gelişmenin faturasını İngiltere ve Rusya, İran’a/Şah’a ödetmekte gecikmezler. 1941’de 2. Dünya Savaşı’nda tarafsızlığını ilan etmesine rağmen İran’ı işgal ederler. Şah Rıza oğlu lehine tahttan çekilmek zorunda kalır.

İngiltere’nin ve Rusya’nın 2. Dünya Savaşı’nda İran’a, sahip olduğu petrolden ve müttefik devletlerin zor durumdaki Rusya’ya ikmal desteği sağlamaları gerektiğinden dolayı ihtiyaçları vardır. Bu yüzden İran’ın tarafsız kalmak isteyişini kimse dikkate almaz. Ve 2. Dünya Savaşı boyunca işgal altında tutulur.

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra İran, bir kez daha emperyalist güçler, İngiltere, Rusya ve ABD arasındaki menfaat savaşına sahne olur. Ülkede muktedir olamayan bir iktidar vardır. Muhammed Rıza babasının yerine tahta geçmiştir, ama eli kolu bağlıdır. Ülke işgal atındadır ve dış güçler yönetime kolayca müdahale etmektedir. Babası tarafından baskı ile sindirilen muhalif unsurlar, iktidarın zayıflığını fırsat bilerek tekrar canlanmaya başlamıştır. Ülkede kargaşa hüküm sürmektedir. Özellikle Bolşevik devrimin etkisi ile komünist eğilimler, ülkenin işgal altında olması, milli servetin yabancılar tarafından sömürülüyor olması, buna karşın halkın ve yerli sermayenin her gün kan kaybediyor olmasından dolayı milliyetçi eğilimler güçlenir. 1949 yılında siyaset adamı Musaddık öncülüğünde milli cephe oluşur. Nisan 1951’de, Musaddık’ın önerisi ile İran Meclisi Anglo-Persian Petrol Şirketi’ni millileştirme kararı alır. Arkasına ulemanın da desteğini alan Musaddık’ı, Şah Başbakan olarak atamak zorunda kalır.

Petrolün millileştirilmesi İngiltere için tam bir felakettir. Çünkü İngiltere’deki her araç, her ev, her fabrika, İran’dan gelen petrole bağımlıdır. İçeride ve dışarıda muhalif kuvvetlerin, Musaddık’ı devirmek üzere örgütlenmesi iki yıl kadar sürer. Bu süre içinde Musaddık’ı devirmek için ekonomik ambargo, limanların ablukaya alınması, BM’ye ve Uluslararası Adalet Divanı’na şikâyet etmek gibi birçok yol denenir ancak başarılı olunamaz. Fakat İran’da da işler iyi gitmemektedir. İranlılar petrol şirketini millileştirerek zengin olacaklarını ummuşlardı ancak tam tersi olur. Abadan’daki dev petrol rafinerisi ve liman ablukaya alınmıştır. 1950’de ülke gelirinin önemli bölümü petrolden gelirken, 1952’de petrol gelirleri nerdeyse sıfırlanır. Çünkü Avrupa petrolünün yüzde 90’ını tek başına sağlayan İran, artık kendi petrolüne sahiptir, ama bunu dağıtıp satacak tankeri yoktur. 1953 yazına gelindiğinde Musaddık kitleleri sokaklarda toplama becerisini yitirmiştir. Bu koşullar, dışarıdan bir gücün gelip olaylara müdahale etmesine uygundur. (Musaddık’ın İran’da o günlerde etkili olan komünist eğilimli Tudeh (Kitle) Partisi’ni arkasına alması da ABD’deki kaygıları iyice körüklemişti.) CIA’nin planladığı bir askeri darbe ile Musaddık görevden alınır ve tutuklanır, “vatana ihanetle” suçlanıp yargılanır ve ömrünün son yıllarını ev hapsinde geçirir.

Ülkedeki kargaşa ve muhalefetten dolayı Roma’ya kaçan Şah, gelişmeler üzerine tekrar tahta oturur.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD yeni bir emperyalist güç olarak dünya sahnesine çıkar. Gücünü Hiroşima ve Nagazaki’de vahşice gözler önüne serer. Sosyalizme karşı yürütülen mücadelede, Doğu Bloku’na karşı oluşan Batı Bloku’nun liderliğine soyunur. Artık iki kutuplu bir dünya ve onlar arasında da başlayan bir soğuk savaş vardır. Her iki blok da etkinlik alnını genişletmeye, birbirinin önünü kesmeye çalışır. Ülkelerin tarafsız kalmasına izin verilmez ve ikiden birini tercihe zorlanır.

Bu zeminde ABD, Rusya’ya sınırı olan ülkelere daha fazla önem verir. Bu ülkeler Sovyet tehdidi altında idiler ve Sovyetleri durdurmak için tampon vazifesi görmeleri mümkündür. ABD bu ülkelere Truman doktrini[14] çerçevesinde, bir yandan kendine bağlamak diğer yandan da Sovyetleri kuşatarak gelişmesini engellemek için ekonomik ve askeri yardımlar yapar. Ve aralarındaki ilişkinin gelişmesi için paktlar ve ağlar oluşturur. 1955 yılında Türkiye, İran, Pakistan, İngiltere ve Irak arasında imzalanan Bağdat Paktı bunlardan biridir.

İktidara halkın değil emperyalistler istediği için geçen Muhammed Rıza, ihtiyacı olan güç ve desteği de ABD’de bulur ve sırtını ona yaslar ve onun sadık bir müttefiki olur. İran’da Amerika kazanmıştır ve üzerinde söz hakkı da onundur. Şah’a dediklerini yaptırırlar. İran’ı Şah aracılığı ile yönetirler. İran’ın geleceğini beraber planlarlar. Öyle ki Şah’ın yaptığı bütün hamlelerin, kalkınma planlarının, reformların arkasında ABD vardır. Mesela, İran eğitimini düzenleme işi bir Amerikan firmasına verilir. İran’da bulunan kolej ve üniversiteler için Amerikan üniversitelerine danışılır.[15]

Amerikan desteği ile iktidara oturan Şah az daha tahtına mal olacak olayların bir daha tekrarlanmaması için gerekli tedbirleri almaya girişir. Milli cepheyi dağıtır. Muhalif liderler tutuklanır, idam edilir, sürgüne gönderilir. Sindirilen muhalefetin bir daha örgütlenmemesi için gerekli tedbirler alınır. Şah Muhammed Rıza’nın arkasında (babasında da olduğu gibi) halk desteği yoktur. O da babasının yaptıklarını arttırarak yapmaya devam eder. Bir yandan yandaşlar oluşturmaya hız verir, bir yandan da orduyu güçlendirmeye. Bunlar da yetmez, CIA’nın yardım ve teknik desteği ile istihbarat örgütü SAVAK’ı (Sazman-i İttilaat ve Emniyet-i Kişver) kurar. SAVAK, hep CIA ile beraber hareket eder Rejim muhaliflerini tespit ve imha görevini üstlenen Savak, ürettiği zülüm ile kısa zamanda kalplere korku salan bir kuruma dönüşür. Binlerce İranlı işkencelerle öldürülür.

Sahip olduğu güç sayesinde Şah, halkına rağmen iktidar olur ve iktidarda kalmaya devam eder.

Ancak yine de halk desteğini sağlamak için göstermelik adımlar atmaktan geri durmaz. Beyaz devrim adını verdiği bir dizi reformla babasının yolundan giderek, toplumu Batılılaştırmaya, küçük Amerika haline dönüştürmeye çalışır. Toprak reformu yapar. Okuma yazma seferberliği başlatır. Kara yolunu, demir yolu ağını ve limanları geliştirir. Sanayiye yatırım yapar. Sağlık sektörünü geliştirmeye ayrı bir önem verir. Kadınlara oy kullanma hakkı tanınır.

Halk için yapılanlar halktan çok Şah’ın ve bir grup azınlığın işine yarar. Halk yapılanlardan ve gelişmelerden rahatsızdır.

Şah’ın yabancıların elinde kukla oluşundan,

Yabancılara ve özellikle ABD’lilere tanınan ayrıcalıklardan,

İstemediği reformların kendisine dayatılıyor olmasından,

Şah’ın baskı ve zulmünden, Savak’ın kanunsuzluğundan,

İnanç ve değerlerine yapılan saldırılardan,

Birileri sefa sürerken, kendisine hep cefanın düşmesinden,

Ve her geçen gün itibar kaybediyor ve yoksullaşıyor olmasından.

Bu kötü gidişatı sona erdirmek için sürekli arayışlar olur ve farklı eğilimler gelişir. Komünist düşünce, liberal düşünce ve milliyetçilik kendine taraftar bulur. Ancak muhalefetin kendini ifade edebileceği bir zemin yoktur. Aykırı sesler hemen kısılmakta, Savak tarafından bir şekilde saf dışı bırakılmaktadır. Doğal olarak da muhalefet illegal yollarla gelişir. İrili ufaklı birçok örgüt kurulur. Propagandadan, şiddete kadar çeşitli yollarla mücadele verilir. Ancak bunların hiçbiri toplumu peşinden sürükleyecek güç ve etkinliğe ulaşamaz.

Şiddet şiddeti doğurur. Şah’ın baskıları tepkileri arttırırken, muhalif tepkilerin artması baskıların daha da yoğunlaşmasına neden olur. Yaptıkları ile Şah kendi sonunu hazırlayan süreci başlatır. Zulüm ile bir iktidarın devam etmesi mümkün değildir. Ancak o sonu getirecek bir liderliğe ihtiyaç vardır. Ve İran’da bu rolü üstlenecek güç yalnızca ulemada bulunmaktadır.

* * *

Ulema:

İran ulemasının menşei Şah İsmail tarafından Lübnan’dan getirilen din adamlarına dayanmaktadır. Safevilerde dini ve siyasi otorite tek elde, 12. İmamın soyundan gelme iddiaları kabul gören Şah’ta toplanıyordu. Safevilerden sonra iktidar olan Kaçarların herhangi bir kutsiyet iddiaları olmadı/olamadı. Sadece dünyevi iktidara taliptiler. Ulema bu fırsatı iyi değerlendirdi ve Safevilerden kalan “12. İmamın yetkilerini kullanma yetki mirasına” sahip oldu. 12. İmamın iradesinin meşru yorumcuları olarak dini ve hukuki uygulamalar konusunda yorum yapma hakkını, içtihat yapma hakkını,  12. İmam adına konuşma hakkını elde ettiler.

Şii inancında var olan,

Müslümanların bir müçtehide bağlanma, dini ve hukuki uygulamalarında onun hükümlerine uyma zorunluluğu,

Yaşayan müçtehitlerin kararlarının mevcut bütün kararlara tercih edilmesi,

Prensipleri hatırlandığında ulemanın nasıl bir güce talip olduğu/kavuştuğu daha iyi anlaşılacaktır. Zamanla din adamları arasında hiyerarşi de oluştu, bazı din adamlarının sahip oldukları bilgi ve anlayış nedeniyle kararlarının çağdaşlarının kararlarına göre öncelik taşıması kabul edildi. Bu kişilere “merci i taklit” ve ilerleyen yıllarda Allah’ın ayeti anlamında “Ayetullah” denmeye başlandı.

Din adamlarının ekonomik olarak hükümetten bağımsız olmaları da onların elini güçlendiren bir başka unsurdu. Şia’da zekatı hükümet değil din adamları toplamaktaydı.[16] Siyasi iktidar yönetimin devamı için gerekli vergileri toplayamazken din adamları kendilerine düzenli bir gelir oluşturmuşlardı. Bu paralarla hem kendi ihtiyaçlarını karşılıyor (maaş), hem medreselere ve okuyan öğrencilere, hem de ihtiyaç sahiplerine yardım yapıyorlardı. Bunlar da onların halk içerisinde saygınlık ve etkinliklerini artmasına sebep oluyordu. Ulemanın ekonomik bağımsızlık durumu ilerleyen yıllarda da değişmedi. Zaman zaman gelir kaynakları kısılmaya hatta bitirilmeye çalışıldı. Pehleviler döneminde yapılan vakıfların devletleştirilmesi, toprak reformu gibi düzenlemelerin bir amacı da ulemanın gelir kaynaklarını kesmekti. Ancak ulemanın ekonomik bağımsızlığı özellikle esnaf ile aralarındaki dayanışmadan dolayı devam etti. Şahların uygulamalarından rahatsız olan, itibar ve kan kaybeden iki sınıf birçok konuda dayanışma içinde, birlikte hareket etti. Esnaf ekonomik olarak ulemayı destekledi, ulema da esnafın sorunlarıyla ilgilendi, Şah’a karşı girişimlerinde omuz verdi.

Din adamları halk nezdinde de saygınlık ve itibara sahiptiler. Kendinden başka derdi olmayan şahlarla kıyaslandığında halka ve sorunlarına yakın olmaları, sorunları ile ilgilenip çözüm aramaları, halk yararına sorumluluk üstlenmeleri, yardımlaşma ve dayanışma içinde olmaları ile halkçı bir profil çiziyorlardı. Dini konularda sözleri zaten dinleniyordu. Şah yabancı egemenliğine teslim olurken ve hatta davetkar davranırken ulema emperyalizme karşı duruşu ile öne çıktı, teslim olmadı, direndi. Bu siyasi duruşu da hem saygınlıklarını hem de etkinliklerini arttırdı. Şahların fermanlarını bile geçersiz kılacak bir güce ulaştılar. Henüz sınanmayan bu güç “Tütün Kıyamı” ile ilk defa siyaset sahnesine çıktı.

Tütün Kıyamı: Kaçar şahları, gücün yoldan çıkarıcılığı karşısında duracak dirayet ve inançtan yoksundular. Bulundukları konumu bir sorumluluk olarak değil bir fırsat olarak gördükleri için kendi hevaları doğrultusunda değerlendirmeye giriştiler. Halk umurlarında olmadı. Kendi kişisel çıkarları için ülkeyi iflasa sürüklediler ve parsel parsel satılığa çıkardılar.

İşte İngilizlere verilen tütün imtiyaz hakkı bunlardan sadece biriydi.

Nasrettin Şah 8 mart 1890’da İngiltere’ye yaptığı gezi sırasında bir İngiliz şirketi olan G.F.Talboot’a tütünün üretim, satış ve ihracat hakkını, kardan pay almak karşılığında 50 yıl için veren bir sözleşme imzaladı. Tütünün, izinsiz ekimi ve satışı yasaklandı. Bu anlaşma doğal olarak tütünün üretimini yapan, işleyen kesimlerle, pazarlamasını yapan yüzlerce tüccarı esnafı tehdit ediyordu. Esnafta ve halk da ortaya çıkan huzursuzluk ulemanın öncülüğünde protestolara dönüştü. Ve zamanın en büyük âlimi Hasan Şirazi’nin, “Bugün tütün kullanımı İmam-ı Zaman (gaip imam)la bir nevi muharebedir” fetvası ile de kısa sürede doruğa ulaştı. Sonunda Şah anlaşmayı feshetmek ve İngiliz firmaya tazminat ödemek zorunda kaldı. Bu olayla ulema testten başarı ile çıktı. İslam’ı referans alan siyasal çağrılarına halkın olumlu karşılık verebileceğini görme imkanı elde etti. Ulema ile esnafın el ele verdikleri takdirde başarılı olabilecekleri ortaya çıktı.

Artık ulema sadece dini konularda değil, siyasi konularda da söz sahibi olmuştur. Ulemanın içinde olmadığı bir muhalefetin başarılı olma şansı yoktur. Hem meşrutiyetçi aydınların hem de Musaddık önderliğinde oluşan milli cephenin başarılı olması ancak ulemanın desteğini arkalarına almaları ile mümkün olmuştur. Ulemanın desteğini kaybetmeleri ile Şah karşısında tutunamamaları da bu gerçeğe işaret etmektedir. Şahlar bile bu gücü arkalarına almanın çabası içinde oldular ve zaman zaman da olsa bazılarının desteğini almayı başardılar.

Ancak ulemanın büyük kısmı şahlara pek de yüz vermedi. Emperyalistlerle ilişkinin başladığı andan itibaren sahip olduğu antiemperyalist duruşu korudu. Yabancı nüfuzuna, onlara tanınan ayrıcalıklara ve sömürüye karşı oldu. Şahların zulümlerine karşı en ciddi muhalefet ulemadan geldi. Özellikle Şah Muhammed Rıza döneminde yabancıların ülke üzerindeki tahakkümünden, gerçekleştirilmeye çalışılan reformlardan ve yapılan haksızlıklardan dolayı ulema sık sık Şah’ın karşısına dikildi. 1945’de Nevvab Safavi “Fedaiyan-ı İslam”ı ve 1950’de Kaşani “Müslüman Mücahitler Örgütü”nü kurdu. 1960’ta Şah’ın Beyaz devrimine ve ABD’ye karşı en ciddi eleştirileri yönelten Humeyni, muhalefetin yeni öncüsü oldu. Tutuklandı. Şah’ın niyeti Humeyni’yi idam ettirerek diğer muhalifler gibi güçlenmeden ortadan kaldırmaktı. Halk bir hafta boyunca gösteriler düzenledi. Şah gösterileri bastırmak için güce başvurdu, halkın üzerine ateş açtırdı. “15 Hordad” olarak anılan olaylarda 15.000 gösterici şehit oldu. Müçtehitler, Ayetullah Şeriatmadari önderliğinde toplanıp, Humeyni’nin bir Ayetullah olduğuna ve bu yüzden Şah tarafından yargılayamayacağına dair bir fetva yayınladılar. Şah Humeyni’yi serbest bırakmak zorunda kaldı. Serbest kalan Humeyni’nin ilk yaptığı ulemaya “takiyye”yi[17] yasaklaması oldu. Din adamlarından artık açıktan muhalefet yapmalarını istedi. Amerikalılara dokunulmazlık ve imtiyazlar tanıyan yasa mecliste kabul edilince de “bu vatana ve Allah’ın kanunlarına ihanettir” diye ilan ederek örnek oldu. Şah çareyi onu sürgüne göndermekte buldu. Humeyni önce Bursa’ya ardından da Irak’ın Necef şehrine gitti. Ancak İran’daki muhalefetle ilişkisini hiç kesmedi, bulunduğu yerden yönlendirmelerini sürdürdü.

Ulema Humeyni’nin telkinleri doğrultusunda sorumluluk üstlendi. Aslında bunlar her zaman yaptıkları işlerdi. Camiler bir merkeze, Cuma hutbeleri ve yas törenleri birer derse dönüştü. Şia’nın temel kavramları velayet, şahadet ve imamet temaları işlenerek halkta bilinç seviyesi arttırılmaya çalışıldı. Bunlar halkın anlayışında etkin unsurlardı zaten. Ulema da halkın sahip olduğu geleneksel inanç ve uygulamalara, türbe ziyaretlerini esas alan, şefaat ve masumiyetle desteklenen geleneksel din anlayışına dokunmadı. Ve hatta Ali Şeriati gibi halkın din anlayışını sorgulayanlara karşı onun savunuculuğunu yaptı.

Rejimin, SAVAK ve ordu eliyle aşırı baskıcı, dayatmacı ve şiddet içeren yöntemler uygulaması da ulemanın giderek güçlenmesini hızlandırdı. Şah esnafın gözünü korkutmak için vergileri arttırır, denetimleri sıklaştırır ve hatta iş yerlerini kapatır. Muhalefetin öncü isimleri solcular ve Müslümanlar SAVAK tarafından takibe alınır, hapsedilir, ağır işkencelere maruz bırakılır ve hatta öldürülür. Yurt dışında bile muhalif bir İranlının can güvenliği yoktur.

Şah gelişmeleri okuyacak basiretten yoksundur. Ordusu, istihbaratı ve müttefiki ABD ile her muhalefeti kolayca bastırabileceğini sanmakta ve her geçen gün daha da pervasızlaşmaktadır. Halkın tepkisine rağmen tepki çekecek reform çalışmalarını sürdürür. Şah’ın unuttuğu bir şey vardır. “Peygamberin tek halifesi, yasal otoritenin peygamberden sonraki tek temsilcisi olan gaip imam (12. İmam) yeryüzünde değildir. Yönetimi gaip imam adına ona vekâleten yürüttüğünü açıkça ve itiraz edilemez şekilde ortaya koyamayan herhangi bir dünyevi güç, gayrimeşrudur.” anlayışına sahip halk nezdinde Şah yürürlüğe koyduğu gayri İslami yasa ve uygulamaları ile giderek meşruiyetini kaybetmektedir.

Ancak farkında değildir. Bu yüzdendir ki, kendine çeki düzen verme yerine muhalefetle uğraşmayı sürdürür. Halkın muhalefete ilgisini azaltmak içinde karalama kampanyaları organize ettirir. Hedefteki isimlerden biri de Ayetullah Humeyni’dir. 1978’de gösteriler yeniden başlar. Göstericiler Humeyni Medresesi’nin yeniden açılmasını ve Humeyni’nin de dönmesine izin verilmesini talep ederler. Şah demir yumruğunu göstericilerin üzerine indirir, halkın üzerine ateş açılır ve çok sayıda ölümler olur. Verilen kurbanlara rağmen gösteriler, “Her gün Aşura, her yer Kerbela!” sloganları eşliğinde ve artan bir tempoda devam eder.[18]

Şah son bir hamle ile sürecin önünü kesmek için tavizkar bir tutum takınır. Ulemanın bazı taleplerine olumlu cevap verir ve yaptığı katliamlarla hedef haline gelen Savak Başkanı General Nematullah Naseri’yi görevden alır. Bu taktik Ayetullah Şeriatmadari’nin de içinde bulunduğu bazı ulemada yankı bulur. Artık gösterilerin sona ermesi kanaati oluşmaya başlar. Ne olacağına ve nereye varılacağına dair kanatlar net değildir. Bunun nedeni Şia’nın devlet talebi olmayışıyla ilgilidir. Şia kültüründe çok önemli bir yeri olan 12 İmam anlayışına göre, “İmamların sonuncusu olan ‘kayıp imam-Mehdi’ gelmeden gerçek manada İslam’a uygun bir devlet kurulamaz. O döneme kadar Müslümanlara düşen, ortaya çıkan bütün yönetimlere muhalefet yapmaktır.”

Fakat Ayetullah Humeyni bu anlayışa, “İmam gelecekse de biz onu beklemeyeceğiz” diyerek yeni bir açılım kazandırır. “Velayet-i Fakih Hükümet-i İslami” adlı eserinde şu tezi işler. “Fakihler imamlar tarafından, imamlar peygamberler tarafından, peygamber Allah tarafından tayin edilir. Kayıp imamın yokluğunda ona vekaleten adil bir müçtehit fakih devlet başına geçer. Ve beklenen mehdi (kayıp imam) gelene kadar devleti (toplumu ve ümmeti) yönetir.”[19]

Humeyni kitabında hükümetin gerçekleşmesi için neler yapılması gerektiğini de ortaya koymuştur. Önce neşriyat yolu ile fikirler yayılacak, ardından uygun şartların oluşumuyla mukavemet (kıyam) başlatılarak İslami hükümete ulaşılacaktır. Hazırlık aşaması geçilmiş, kıyam aşamasına gelinmiştir. Artık monarşi yıkılıp İslam devleti kurulana dek durmak yoktur.

Şah’ın oyunu boşa çıkmıştır. Gösteriler devam eder. Şah bu sefer sıkıyönetim ilanı ile sonuç almayı dener. Fakat bu da sonuç vermez. Humeyni masum halka ateş açmanın Kur’an’a ateş açmaya denk olduğuna ilişkin fetvasını yayınlar. Kadın, erkek, çocuk yaşlı katılımcıları ile halk güvenlik güçlerinin karşısına güllerle çıkar. Bir yandan fetva, bir yandan halkın yaklaşımı ve bir yandan da katliamların işe yaramadığının görülmesi güvenlik güçlerinin halkın yanında yer almasını sağlar. Şah’ın en güvendiği kalesi yıkılır. Medet umduğu ABD de gelişmeler karşısında çaresiz kalır.

Sağcısı, solcusu, köylüsü kentlisi, kadını erkeği ile İran halkı imamın rehberliğinde yekvücut halinde Şah’ı mat eder. Şah ülkeyi terk etmek zorunda kalır.  Bir devir kapanmıştır. Şah ve Şah’ın arkasında olan süper güçlerin İran halkına yenilmesi ile monarşi sona ermiştir (11 Şubat 1979). Herkes bundan sonra ne olacağını merak etmekte, birinin gelişini beklemektedir. Devrim sürecinde belirleyici olan İmam Humeyni, Fransa’dan gelir ve devrimin adını koyar. Bu bir İslam devrimidir. İran radyosu 11 Şubattaki anonsu ile bu gerçeği dünyaya ilan eder. “Bismillahirrahmanirrahim, artık şahlık rejimi yıkılmış, İslam devleti kurulmuştur.”

1 Nisan 1979’da halkın %98’inin oyları ile İran İslam Cumhuriyeti kurulur. İran tarihinde yeni bir dönem başlar.

 

– BİTTİ –

 

 

Kaynakça:

İhsan Eliaçık, “İslam’ın Yenilikçileri”

Alev Erkilet “Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler”

Asaf Hüseyin “İran’da Devrim ve Karşı Devrim”

Hamid Dabaşi “İran Ketlenmiş Halk”

Roy Mottahedeh “Peygamberin Hırkası, İran’da Din ve Politika, Bilgi ve Güç”

William L. Cleveland “Modern Orta Doğu Tarihi”

Ali Bulaç “Hedefteki Ülke İran”

Mehmet Kerim “İran İslam Devrimi”

Ömer Turan “Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta: Orta Doğu”

 

 

[1]  İran sözcüğünün kökeni, Sanskritçe Aryan sözcüğüdür. Ülkenin adı MÖ 6. yy.dan 20. yy.a kadar Pers İmparatorluğu, Acemistan gibi isimlerle bilinirken, 1935 yılında Rıza Şah uluslararası topluluktan “İran” adını kullanmalarını istemiştir.

[2]  İlhanlı Hakimiyeti Zamanında İran’da Din, http://eskieserler.com/dosyalar/mpdf%20(236).pdf

[3]  Gündelik jargonda “Hz. Ali taraftarlığı” anlamında kullanılan Şiilik, Şia sözcüğünden türemiştir. Şia kelimesi “taraflılar, yardımcılar” anlamına gelmekte olup halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğuna inananlara “Şiat-ı Ali”, Hz. Ali’nin yandaşları denmiş ve bu kavram zamanla salt Şia sözcüğüne indirgenmiştir. Günümüzde ise Şia’dan gelme, Şia mezhebine ait olma, yani Hz. Ali yandaşlığı anlamında Şii kelimesi kullanılmaktadır.” http://busam.bahcesehir.edu.tr/rapordosya/İrani-anlamak.pdf

[4]  Şah İsmail bir buyruğunda “Ben bu işe baş koymuşum; Tanrı ve masum imamlar benim yanımda, korkmam kimseden, halk bir tek karşı söz ederse, Tanrının inayeti ile kılıcımı çektim mi, bir tekini sağ komam.” diyordu.

[5]  “Peygamberin Hırkası: İran’da Din ve Politika, Bilgi ve Güç” Roy Mottahedeh, sayfa 159

[6]  “Bir İtalyan gezgini bu ilişkiyi ‘halkı özellikle de savaşa zırhsız giren askerleri tarafından bir tanrıymış gibi seviliyor ve yüceltiliyordu’ şeklinde tespit eder.” Peygamberin Hırkası: İran’da Din ve Politika Bilgi ve Güç, Roy Mottahedeh, sayfa 159

[7]  Modern Orta Doğu Tarihi,  William L. Cleveland, sayfa 62

[8]  İran: Ketlenmiş Halk, Hamid Dabashi, sayfa 100

[9]  İran: Ketlenmiş Halk, Hamid Dabashi, sayfa 87

[10] İran: Ketlenmiş Halk, Hamid Dabashi, sayfa 89-92

[11] İran: Ketlenmiş Halk, Hamid Dabashi, sayfa 91

[12] “Pehlevi İslam öncesi İran’da kullanılan bir lisanın adı idi. Rıza Şah, İran’ın İslami olmaktan ziyade milli kimliğini kuvvetli olarak vurgulamak niyetini sembolleştirmek için bu ismi unvan olarak aldı.” Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler,  Alev Erkilet, sayfa 318

[13] Şapkayı modernleşmenin temel unsuru olarak gören Şah Rıza, Fransız kepine benzeyen “Pehlevi şapkasının” erkekler tarafından giyilmesini mecburi tutarak Batı tipi kıyafeti resmi kıyafet ilan etti. Ulemanın bu şapkayı giymesi muaf tutulmasına rağmen en sert tepki ulema sınıfından geldi. Ayetullah Hacı Ağa Nurullah önderliğinde İsfahanlı yaşlı bir din adamı “Frenk şapkası” giymenin dini açıdan caiz olmadığına dair bir fetva yayınladı. 1927’nin Eylül ayında İsfahan, Şiraz ve Tebriz’de ulema önderliğinde halk sokaklara dökülerek şapka yasasının geri çekilmesini istediler. Tebriz’de cami imamı olan bir kişi, Şiraz’da ise iki kişi yasalara karşı çıktığı için tutuklanarak idam edildi. 27 Aralık 1928’de meclis şapka giymeyenler konusunda yeni cezai önlemler getirdi. Şapka ve Batı tipi kısa pantolon giymeyenlere para ve üç aydan 1 yıla kadar hapis cezası alması kararlaştırıldı. Kanun yeni haliyle 21 Mart 1929’da yürürlüğe girdi. Polis ve askerin şapka kullanmasının halk arasında yayılması için şiddet kullanması hükümet tarafından benimsendi. Polis ve askerler sarıklı kişileri şehir veya köy meydanlarında topluyor zorla şapka giydiriyorlardı. Özellikle Tebriz şehrinde protestolar yoğunlaştı ve Tebriz uleması Kum’a sürgün edildi. Esnaf günlerce kepenk kapattı, protestolar üç ay devam etti. Şiraz ve İsfahan’da esnafın da destek verdiği 20 bin kişilik protestolar düzenlendi. Polisler ve askerler her gün cadde ve pazarları dolaşarak sarık giyenlerin sarıklarını parçalıyor, zorla şapka giydiriyorlardı. İki yıl içersinde toplam 25 bin kişi hapis ve para cezası ile cezalandırılırken, protestoların sorumlusu olarak gösterilen din adamları sürgüne gönderildi ve üç kişi idam edildi. http://www.timeturk.com/tr/2010/10/10/sapka-idamlari-komsuda-da-olmus.html

[14] Truman Doktrini, 1947 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman tarafından Sovyet tehdidine karşı hazırlanmış plandır. Truman Doktrini, Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikasının değiştiğini ve Sovyet karşıtlığının bu yeni politikada temel esas olduğunu ilan etmiştir. Bu doktrin ile Amerika Birleşik Devletleri “komünizm tehdidi” altındaki devletlere mali ve askeri yardım yapacağını açıklamıştır

[15] İran’da Devrim ve Karşı Devrim, Asaf Hüseyin, sayfa 68

[16] “Caferi mezhebine göre bir kimse ticaret, kazanç ve işinden geçimini sağladıktan sonra… maddi istifadeleri olursa onun 1/5’ini humus olarak şeriat ve İslam hâkimine vermelidir.” Alev Erkilet

[17] Takiyye, dinî, manevî veya dünyevî zararları önlemek için kişinin muhalifler karşısında imanını veya inancını gizlemesi demektir. Şia inancı bunu kurumsallaştırmıştır.

[18] Şii inancının temel unsurlarından biridir Kerbela. Hz Hüseyin gayrimeşru siyasi otoriteye karşı savaşırken orada şehit olmuştur. Ve bu her Şii Müslüman’ın özlem duyduğu bir şeydir.

[19] İhsan Eliaçık, İslam’ın Yenilikçileri 3, shf 212-213

Check Also

DEVRİMCİ DURUŞ “Tevhidi Duruş, İslami Duruş…” / Nuri YILMAZ

Devrimci duruş, “devrim” kavramından türemiş bir nitelemedir. Devrim, sözlük anlamı belli ve ne kastettiği açık ...

İslam Siyaset Düşüncesinde İlk Devrimci Ekol: Hariciler / Hamdi Tayfur

N.Abdulhalık Mustafa İslam siyaset düşüncesinde üç çeşit muhalefet ekolünün olduğunu söyler. Bunlar: Devrimci ekol, sabır ...

İslam ve Devrim Prensibi / Nevin Abdülhalık Mustafa

”İslam Düşüncesinde Muhalefet, Ayışığıkitapları Yayınevi, 223-232” kitabından tekrar tashih edilerek alıntılanmıştır.   Gerçek şu ki, ...