Bir İnsanlık Düşmanı Olarak Bomba / Murat Özbay

Print Friendly, PDF & Email

28 Aralık 2011 gecesi, Şırnak’ a bağlı Uludere’deki Ortasu köyü sınır noktasında elim bir olay yaşandı. Ailelerinin iaşesi için sınırda, katırlarla mazot ve tütün kaçakçılığı yapan bir grup (35 kişi) köylü hiçbir suçları olmadığı halde katledildiler. Hem de onların can ve mal güvenliğini sağlaması gereken devlet tarafından atılan bombalarla.

Olay vahimdi, acı da büyük.

Nedense toplum olarak bu tür olayları aklıselim ile değerlendirme melekemizi kaybedeli çok zaman oldu. Hadise hemen siyasi malzemeye dönüşüverdi siyasilerin elinde. Onlar da gerçekleri ortaya çıkarma yerine her zamanki gibi rant devşirme derdinde. Bir olay siyasi malzemeye dönüşmüşse şayet, orada gerçeğin ortaya çıkmasını beklemek abes artık. Zira siyasiler hadiseyi işlerine gelen yer ve yönden tutma, gerçeklerin tümünün değil işine yarayan kısmının peşine düşme, işine geleni öne çıkarma, gelmeyeni görmeme ve gerçekleri çarpıtma alışkanlığından bir türlü vazgeçmiyorlar. Gerçeklerin değil olayı nasıl ranta dönüştürürümün, rakipleri nasıl yıpratır ve nasıl önlerine geçerimin peşinde koşuyorlar.

Uludere olayında da bu yaşandı.

BDP’ye göre Uludere, “devletin kasten vatandaşını öldürdüğü” veya “Kürtlerin hedef alındığı” önceden planlanan bir olaydı.

CHP’ye göre, “33 kurşunun”[1] 2011 versiyonu olarak AKP tarafından düzenlenen bir operasyondu. Siyasi otorite hesap vermeliydi.

AKP ise, sözcüsü ve genel başkan yardımcısı Hüseyin Çelik’in ağzından “Bu bir operasyon kazasıdır.”; Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ağzından “Olayı kasıtlı saymayın. Bu istisnai bir olaydır.” yorumunu yapıyordu.

Olayın bir başka baş aktörü olan Genelkurmay, “PKK oraları çok kullanıyordu, istihbarat geldi, hareketlenme vardı” “gerekçe”sini ifade ederken,

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici, “Terör sürdüğü sürece o bölgede bu tür hadiselerin yaşanılması kaçınılmazdır” izahını yapıyordu.

Bir taraf “kasıt” var derken diğer taraf “kaza” dedi, bir taraf katliam derken, diğer taraf onların PKK’ya yardım ettiğini gündeme getirdi. Bir taraf ayrılık tamtamları çalarken, diğer taraf birlik ve kardeşlik mesajları verdi. Günler karşılıklı suçlama gürültüleri ve seviyesiz konuşmalarla geçip giderken gerçeklerin ortaya çıkışı ertelenip durdu. Ve bu yazının yazıldığı günlerde, olay üzerinden iki ay geçmiş olmasına rağmen hala da bir gelişme yoktu.

Bir ikisi hariç medya organları da siyasilere uydular, gerçekleri izlemeleri gerekirken siyasileri izlemeyi tercih ettiler. Hadise, birçok açıdan tartışılabilecekken, çıkarılacak onca ders varken hiç biri olmadı. Laf kalabalığı, kuru gürültü içinde gerçekler gibi dersler de kayboldu gitti.

Bir insanın ölümü bile çok önemli iken onlarca masum insanın ölümünü gereği gibi konuşamadık, gerçekleri ortaya çıkarma çabasına giremedik, tekerrür etmesini önlemenin yollarını tartışamadık, yarınlar için hiçbir sonuca varamadık, hiçbir karar alamadık. Ne tarihe bir not düşebildik, ne de yarınlara bir katkı yapabildik. Peki, ne yaptık? Geyik, laf kalabalığı, kuru gürültü. Onun içindir ki benzeri olayları yaşayıp duruyoruz durmadan.

Hadiseleri ele alış tarzımızı değiştirmek zorundayız. Ele almış olmak için ele almaktan, yazmış olmak için yazmaktan, konuşmuş olmak için konuşmaktan vazgeçmeliyiz. Gerçekten başka bir şeye taraf olmaktan da. Öyle bir ele almalıyız ki hadiseleri, insan öne çıksın, tarihe bir not olsun, insanlık adına, güzel yarınlar adına da bir adım. Öyle konuşmalıyız ki vicdanlar konuşsun, böyle olaylar bir daha yaşanmasın. Masum insanlar öldürülemesin; ne Uludere de, ne Türkiye’de ve ne de dünyanın herhangi bir köşesinde. Öyle yazalım ki, akan kan dursun, aklıselim devreye girsin ve tedbir alsın, katiller ya vicdana gelsin ya da elleri kurusun, ama neticede selam ve barış gelsin.

Ama konuşmadığımız/konuşamadığımız şey o kadar çok ki!

Mesela; Uludere’den hareketle devleti, devletin bombalama hakkını tartışabilmeliydik. Modern devlet, TC’de dahil “belli bir arazi içinde fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğu”[2] olarak tanımlanmış. Bu tanımdan hareketle devletler, kendilerinde güç kullanma hakkı görüyor ve sık sık güvenlik güçleri vasıtası ile şiddete başvuruyorlar. Ve öldürüyorlar. Devletin öldürmesi mutlaka haklılıkla izah ediliyor, devlet için öldürmek ise kutsanıyor bu topraklarda. Suçun aşikar olduğu, devletin masum insanları öldürdüğü durumlarda bile devlet, suçlu kabul edilmiyor, birkaç görevli feda edilerek vicdanların rahatlatılması yoluna gidiliyor. Ama devletin öldürme hakkı nedense tartışılmıyor. Devlet öldürmeye devam etsin, nasıl olsa feda edilecek görevli çok. 20.yüzyılda devletin en çok katil yüzüne tanık oldu insanlık, ama hala devletin öldürme hakkı, orantısız güç kullanma hakkı masaya yatırılmıyor, tartışılmıyor ve bir tedbir geliştirilemiyor. Oysa sadece bu düzlemde bile sorulması gereken o kadar çok soru var ki;

Bir devlet, nasıl insan öldürme hakkına sahip olabilir? Bir topluluk üzerine bomba yağdırma hakkını kendinde görebilir?

Hangi amaç böylesi olayları meşrulaştırabilir?

Devlet, insandan daha mı değerli, daha mı kutsal ki, “devlet için öldürme” haklı bir gerekçe kabul ediliyor?***

Biz bu yazıda bunlara değil, Uludere olayının baş aktörlerinden bir diğerine, belki de en masum görülenini masaya yatırmak istiyoruz. Bomba’yı.

Masum insanların tepesine düşen, onları tanınmayacak şekilde paramparça eden bombayı.

Düştüğü yerde canlı bırakmayan, yakan, yıkan bombayı.

Suçlu suçsuz, genç yaşlı, kadın çocuk ayırımı yapmayan bombayı.

Katil bombayı.

***

Bomba, içi patlayıcı ve yanıcı maddeyle dolu, bir ateşleme düzeniyle donatılmış, madensel küre biçiminde yok edici ateşli silah.[3] Yunanca “bombos”, Latince “bombus”; boğuk ses, uğultu anlamındadır. Bombanın bir başka tarifi de şöyledir: Patlayıcı maddelerin istenilen ortamda, istenilen şekilde ve istenilen zamanda patlamasını sağlamak amacıyla bir kısım unsurların birleştirilmesiyle hazırlanan düzeneklere denir.[4] Tanımdaki, bombanın “istenilen ortam, şekil ve zaman”a rağmen istenmeyen sonuçlar doğurması tam bir ironi olsa gerek.

Bombalar genelde dört bölümden oluşur. Bunlar dış kılıf, bombanın havada dengeli gitmesini sağlayan kanatçıklar, tapa ve tapayı ateşlemeye yarayan düzenektir. Bombalar hedeflere değişik biçimlerde gönderilebilir. Uçaktan bırakılabilir, bir roket yardımıyla fırlatılabilir, elle atılabilir ya da hedefe önceden yerleştirilip bir zaman ayarlayıcısıyla patlatılabilir. Harekete geçmesi ve enerji yaymaya başlaması çok hızlı bir şekilde ve yüksek şiddette ses çıkarmasıyla gerçekleşir. Yaydığı enerji, yıkıcı etkisi olan şok dalgalar halinde ilerler. Patladığında “rastgele” hasar vermesi amacıyla tasarlanmıştır.

Bazı bombalar gaz, duman ya da zehirli kimyasal maddelerle doldurulur. Bu tür bombalar, içindeki maddelere göre adlandırılır. Bunların başlıcaları; kimyasal bomba, gaz bombası, sis bombası ya da göz yaşartıcı bombadır. Ateşlendiği anda çok büyük bir ısı açığa çıkararak çevresindeki her şeyi yakan bombalara da yangın bombası denir. Bu tür bombalarda termit ve napalm gibi son derece yanıcı maddeler kullanılır. Hidrojen bombası veya füzyon bombası ise kontrolsüz termonükleer enerji sağlayabilen yıkıcı nükleer bir silahtır. İmha gücüne göre bombaların sıralaması: Hidrojen bombası, atom bombası, nötron bombası, vakum bombası, gaz bombası, biyolojik bomba, ses bombası, ışık bombası…

Bir tek nükleer bombadan doğan patlama dalgaları ve açığa çıkan ısı, bütün bir kenti yok edebilecek güçtedir. Çevreye yayılan radyoaktif ışınlar ya da radyasyon da bütün canlıları öldürür ya da kuşaktan kuşağa geçecek onarılmaz hasarlara yol açar. Öte yandan bu ışınlar ve rüzgârla savrulan radyoaktif tozlar, uzun süre atmosferde kalabilir ve yeniden yeryüzüne indiğinde de (radyoaktif serpinti) canlılar için sürekli bir tehlike oluşturur. Bu yıkıcı silahların kısıtlanması ve yasaklanması için 1963’ten bu yana silahsızlanma çalışmaları yürütülmüş fakat bu çalışmalarda belirli bir başarı elde edilememiştir.[5]

Bomba ilk olarak Çin’de kullanıldı. Çinliler, ilk olarak barutu silah/patlayıcı olarak (904) kullandılar. Adını “uçan ateş” koymuşlardı. Baruttan yaptıkları bombaları önce mancınıklarla, sonra da bambu çubuğu tipindeki borularla/toplarla fırlattılar. 12. yy.da savaşlarda kullanılan bir silaha dönüştü, Araplar ve Hintliler üzerinden de Avrupa’ya ulaştı.[6]

Bombayı, düzenli ordular içinde, ilk kez kullanan Fransızlardır (1427). İkinci Viyana Kuşatması (1683)’nda Avusturyalılar, 1808-1809 yıllarında da Napolyon orduları bomba kullandılar.

Havada atılan ilk bombalar ise, 1849 yılında, Avusturya ordusunda kullanıldı. Bunlar, sıcak hava balonlarına tutturulmuş, ağır ağır yanan tapalarla donanmış bombalardı. Avusturyalılar bu bombaları Venedik’e attılar. Bu ilk bombaların yaptığı hasar pek azdıysa da, Venedik ahalisini son derece korkutmaya yetti. Bombaları ilk kez uçaktan atanlar ise, İtalyanlar oldu. 1912 yılında, İtalyan pilotları Batı Trablus üzerine içleri nitrogliserin doldurulmuş kutular attılar. Aynı yıl, İspanyollar da Faslılara karşı bomba kullandılar.

Osmanlılar da 1877-78 seferinde, Şıpka ve Plevne savaşlarında Ruslara karşı bomba kullanmışlardır. Bomba, Birinci Dünya Savaşı sırasında, geniş ölçüde kullanılmaya başlandı. İkinci Dünya Savaşı’nda ise bombalar çok geniş ölçüde kullanıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda, ABD Hava Kuvvetleri, topu topu 125 ton bomba attığı halde, İkinci Dünya Savaşı’nda yalnız İngiltere üzerine 42.000 ton bomba atıldı.[7]

Bu tanımlamalar ve kısa tarihçesinde de görüldüğü gibi “bomba”, tahrip gücü ve işlevi birbirinden farklı türleriyle kullanıcıları tarafından vazgeçilmez bir silahtır. Karşıdaki etkisiz hale getirilecek düşman/tehlike 3-5 kişi veya daha fazla sayıda kişi, bir yapı hatta bir şehir olabilir; bunların her biri için ayrı ayrı bomba alternatifleri mevcuttur elde. Kimisi yaralar, kimisi öldürür, kimisi süründürür, hatta daha doğmamış bedenlere bile miras kalabilir. İşte bu yönlerinden dolayı bomba, oldukça yaygınlaşan, alternatifsiz, vazgeçilmez bir silaha dönüşmüştür insanoğlunun elinde. Etkisi, tehdit eşiği, saldığı korku o kadar büyük ve dehşettir ki, Amerika tarafından İkinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren peş peşe kullanılmış atom bombaları ne Amerika ne başka ülke tarafından bir daha kullanılmasına cesaret edilememiştir. Bu silahı birkaç ülke daha geliştirince artık ülkeler birbirini korkutmak amaçlı bir hayat sigortası olarak kullanmışlardır. Oluşan yeni konjonktürde bir tarafın bu silahı kullanması için ancak aklını yitirmiş olması gerekir. Bombaya karşı çözümü yine bomba üzerinden bulmaya çalışmak ne kadar sahici, akla yatkın ve de doğrudur?

Charles P. Snow’un “Yeni İnsanlar” eserindeki bu konuyla ilgili şu diyalog bölümü hayli ilginçtir: “Bu soruyu ilk kez duymuyordum; son zamanlarda Badford’daki insanların bir iki kez aynı soruyu sorduğunu duymuştum. Bu soru, bilim adamlarının, hatta Mountenay gibi tartışmacıların gündeminde değildi ama birkaçı, düşmana bombaya sahip olduğumuzu haber vermemizin ve biraz da kanıt göstermemizin yeterli olacağı hususunda hemfikirdi. Bu, savaşı sona erdirmeye yetebilirdi. Bunu Bevill’e söyledim.

‘Acaba?’ dedi.

‘Acaba?’ diye tekrarladı. ‘Birinin ateşlemek istemediği bir silah var oldu mu hiç?

Böyle bir olasılığın uzak olduğunu düşünmekle birlikte, bu silahın başka olduğunu söyledim. İkimiz de hesapları görmüştük, bir füzyon bombası bir defada üç yüz bin kişiyi öldürebiliyordu.”

Evet, gerçekten “Birinin ateşlemek istemediği bir silah var oldu mu hiç?

Bu sorunun cevabı, bombanın insanlığa çıkardığı faturada yazılı. Ölen, paramparça olan insanlar, yakılan, yıkılan yerleşim bölgeleri, tahrif olan bitki ve hayvanat… İzleri hem insanda hem de tabiatta yıllarca ve nesillerce süren tahrifatlar.

İnsanlığın, bomba konusundaki yarışı bombanın hem çeşitlenmesi hem de etki alanı ve tahrip gücünün binlerce kat artması sonucunu doğurdu. Kale surlarını yıkmakla başlayan yolculuğu, şehirleri içindekilerle yok etme noktasına geldi. Önce, sadece düştüğü yeri yakıp yıkıyordu, şimdi daha geniş coğrafyaları etkiliyor ve tahrifatı nesiller boyu devam ediyor. Buna rağmen durmadan gelişmeye de devam ediyor. (Öyle ki, Nagazaki’ye atılan atom bombası bugün elde olanlara göre oldukça ilkel kabul edilmektedir.) Zira teminat olma/caydırma gibi sakat bir mantıkla tutuluyor. Düşmanın sahip olduğuna, hatta fazlasına sahip olacaksın ki düşman elindekini kullanmaya cesaret edemesin.

Neticede dünyayı defalarca yok edecek bomba var stoklarda ve ne yazık ki, dünyanın kaderi birkaç insanın basacağı birkaç düğmeye bağlı.

***

Savaşların ve savaşlarda kullanılan silahların insan ve tabiat üzerindeki yıkıcılığı, uluslararası camiada savaşı kurala bağlama, insanı ve doğayı tahrip etme hakkını sınırlandırma ve hatta bazı silahların kullanımını engelleme arayışlarını ortaya çıkardı. Bunlardan biri olan 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonlarında kabul edilen protokol maddelerinin bazıları şöyle:

  1. Herhangi bir silahlı çatışmada, çatışma taraflarının savaş yöntemleri ve savaş araçlarını seçme hakkı sınırsız değildir.
  2. Haddinden fazla yaralanmaya veya gereksiz acı çekilmesine yol açan niteliğe sahip silahların, mermilerin, malzemenin ve savaş yöntemlerinin kullanılması yasaktır.
  3. Doğal çevreye, geniş alana yayılan, uzun vadeli ve ciddi hasar vermesi amaçlanan ya da vereceği tahmin edilen savaş yöntemlerini ve araçlarını kullanmak yasaktır.[8]

Protokolde yazan önemli bir kural da, sivil hedeflerle askeri hedeflerin ve sivil halk ile savaşçıların mutlak şekilde ayırt edilmesi ve birincilerin hiçbir zaman askeri saldırının konusu olmaması prensibidir.[9]

Ancak savaş ve kural, savaş ve ahlak, savaş ve ilke yan yana gelmiyor reel hayatta. Düşmanı ortadan kaldırmak için her türlü yol meşru kabul ediliyor. Devlet kutsallaştırıldığı, menfaatler putlaştırıldığı ve devletlerarası ilişkiler emperyal bir zemine oturtulduğu için insanın bir değeri yok. Düşman (insan), yok edilmesi gereken bir haşarat gibi görülüyor. Uluslararası kurumlar etkisiz, ikiyüzlü, güç sahiplerine söz geçiremiyor, insana değil güç sahiplerine hizmet veriyor. Ve bundan dolayı da hiçbir devlet tarafından dikkate alınmıyor. Neticede bombalar yağmaya, insanlar da ölmeye devam ediyor.

Bombalar, artık her türlü savaşın en önemli silahı. Devletlerarası savaşlarda, devletin ve her türlü mücadele örgütünün muhaliflerine, gruplara karşı savaşında, ilk ve en çok o kullanılıyor. Hem çok etkili, düştüğü yerde ne varsa yok ediyor, hem kalplere korku salıyor, hem de kullanan açısından bir riski yok. At bombayı, üzerine düşen düşünsün.

Irak’ta ve Afganistan’da Amerika’nın, Filistin’de İsrail’in, Libya’da NATO Güçlerinin, Suriye’de devletin insanların üzerine attığı bombalarla binlerce masum insan öldü. Uludere’de de onlarca insan bir “operasyon kazasına” (Hüseyin Çelik) kurban gitti. Daha çok kurban verilecek gibi de gözüküyor.

Bombanın/bombalamanın bir savaş yöntemine dönüşmesi karşısında uluslararası camia sessiz ve etkisiz, medya sessiz, insanlar tepkisiz. Oysa bombayı kontrol altında tutmak, onunla ilkeli ve ahlaklı bir savaş yapmak mümkün değil. Bombanın ilkesi ve ahlakı yok, bir kere düşmeye görsün, ne varsa yakıp yıkıyor, param parça ediyor, öldürüyor, ortadan kaldırıyor. Ne suçlu-suçsuz ayırımı yapıyor, ne asker-sivil. Kadın, çocuk, yaşlı demeden öldürüyor; mabet, okul, hastane, ev, sığınak demeden yıkıyor; tarla, bağ, bostan demeden tahrip ediyor. Anne karnında doğmayı bekleyen bebekler bile onun hışmından kurtulamıyor.

Böylesi kontrol edilemez bir silah insanın eline yakışmıyor, hele biraz da olsa hayata ve hadiselere karşı ahlaki sorumluluk taşıyanların eline hiç yakışmıyor. İlkeleri olan birinin savaşırken ilkelerinden soyunması mümkün müdür? Bir vicdan sahibi, masum insanları nasıl öldürebilir? Öldürülmelerine nasıl rıza gösterebilir? Hangi akıl sahibi, toplu katliam yapan böyle bir aracı kullanabilir, kullanılmasına razı olabilir?

Ahlaksız insanlar bombayı kullanmakla kalmıyor, masum insanların ölümünün (doğal bir şeymiş gibi) kabullenilmesini de bekliyorlar. Öldürme konusunda en maharetlileri (ABD)[10] olayı “yan zayiat”[11] (collateral damage) kavramı ile meşrulaştırmaya/mazur göstermeye çalışıyor. Teori şöyle kurgulanıyor[12]: “İnsanlar dünyanın düzenli, rasyonel ve adil olduğunu düşünerek yaşıyorlar. Dünya düzenini bozmaya çalışan sayısız diktatör, çılgın ve uygarlık düşmanı kişi var. Dünya düzenini korumak için savaşmak gerekir. Bu savaşta bazen siviller de ölür. Ancak bu bir istisnadır. Sivil ölümlere kızabilir, üzülebiliriz, ama ortada ‘asil bir gaye’ var, eh, bu kadarı da olur!”

“Eh bu kadarı da olur”la yan zayiatlar ve operasyon kazaları baştan kabul ediliyor, kazalar mazur görülüp yan zayiatlar meşrulaşıyor. Ve yenilerine de kapı açılıyor. Zira bu yaklaşım yeni operasyonlar düzenleme izni içeriyor, dolayısıyla da yeni yan zayiatlara, yeni operasyon kazalarına yeni ölümlere davetiye çıkarıyor.

Uludere’de bombaların neden olduğu hata ne ilktir, ne de son olacaktır. İcadından bu yana defalarca hata yapan, kazaya neden olan bomba, milyonlarca masum insanın kanına girmiştir. Peki, bu nasıl bir hatadır ki sürekli tekrarlanıyor? Bu kadar tekrarlanmasına rağmen tedbir geliştirilemiyor? Sık sık tekerrür eden bir olaya hata da denemez, kaza da. Hata, bilmemekten kaynaklanır, istemeden gerçekleşir ve fark edildiğinde tekrar etmemesi için tedbir alınır. Kaza da istem dışı gerçekleşir ve gerçekleştiğinde sebebi aranır ve akabinde de tedbir alınır. Aynı delikten iki kere ısırılmaz. Tekrarlanan hata, hata olmaktan çıkar, suça dönüşür. Tekrarlanan kaza, kaza olarak değerlendirilmez, kasıt aranır. Kaldı ki üzerinde durduğumuz olay insanın ölümüdür. Hem de gruplar halinde.

Artık bomba ile gerçekleşen ölümler ne bir kazadır, ne de hata ile gerçekleşmektedir. İnsan bu silahı kullanarak kazaya davetiye çıkarmaktadır. Aklıselim, kazaya giden sebepleri ortadan kaldırarak tedbir almayı gerektirir.

Her an masum canlara kıyma ihtimali olan bu kitle imha silahının her türlüsüne karşı olmak ve karşı durmak insanlık gereğidir.

Savaşa hayır, ama onun önüne geçemiyorsak ilkesiz savaşa hayır.

İlkesi, ahlakı olmayan her türlü silaha da, bombaya da.

Öyle bir hayır diyelim ki, Uludereler yaşanmasın, masum insanlar ölmesin.

Onları öldürecek cesareti, hiçbir devlet, hiçbir örgüt, hiçbir güç kendisinde bulamasın.

Vesselam.

 

 

[1]  1940’lar, savaş, kıtlık ve kaçakçılık zamanı! Türkiye’den İran’a şeker, hayvan ve ilaç… İran’dan Türkiye’ye çay ve gaz yağı kaçırılmaktadır. Kürt Milan aşiretinin yarısı Türkiye’de, yarısı İran’dadır. Aşiret Reisi Misto (Mustafa), bizim Milli İstihbarat’a Rusya hakkında bilgiler vermektedir. Mühim bir hadise çıkmadıkça bu “fiili sınır ticaret”ine göz yumuluyor. Aşiretin rakibi Memikân (Memikler) aşiretidir. 1943 Mayıs’ında iki büyük ve çatışmalı kaçakçılık olur. Misto’nun koyun sürüleri sınırdan kaçırılıp Türkiye’ye sokulmuş, koyunlar paylaşılmıştır. Misto, Memikân aşiretini suçluyor, çatışmalar oluyor, jandarma müdahale ediyor. Milan aşiretinden 40 kişi gözaltına alınıyor. 3. Ordu Komutanı Org. Mustafa Muğlalı Özalp’a geliyor. Tarihçi Mahmut Goloğlu, “Söylentilere göre Muğlalı Ankara ile gizli görüşme yapmış, sonra tutuklananların öldürülmesi gerektiğini bildirmiş” diye yazıyor. Bu sırada adli soruşturma tamamlanmış, sadece 5 kişi tutuklanıp diğerleri serbest bırakılmıştı. Fakat Muğlalı’nın emriyle yeniden tutuklandılar, 33 kişi tutukludur… Ve “çatışma”da, tutuklular arasındaki bir kadın hariç, 32 kişi öldürüldü. Ve “öldükleri hakkında önceden düzenlenen tutanak işleme konuldu!” (Bkz. Mahmut Goloğlu, Milli Şef Dönemi, s. 203-206) Taha Akyol, Hürriyet Gazetesi.

[2]  Max Weber, Sosyoloji Yazıları, çev. Taha Parla, Hürriyet Vakfı Yay., 2. Baskı, 1987

[3]  wikipedia

[4]  www.iem.gov.tr

[5]  wikipedia

[6]  Wikipedia, Sven Lindqvist “Bombalamanın Tarihi”

[7]  http://www.baktabul.net

[8]  1949 tarihli Cenevre Konvansiyonları ek 8 Haziran 1977 tarihli I No.lu Protokol’ün 35’inci ve 36’ncı maddeleri, http://www.iticu.edu.tr/yayin/dergi/d5/M00064.pdf

[9]  1949 Cenevre Konvansiyonlarına ek I No.lu protokol

[10] ABD’nin 1945 yılından beri Kore, Laos, Vietnam, Irak ve Afganistan gibi ülkelerde girdiği savaşlarda en iyi ihtimalle 6 milyon sivil öldü. Kore Savaşı’nda 3 milyon sivilin öldüğü tahmin ediliyor. Yarımadada yerleşimin çok yoğun olması sayının artmasına neden olmuştu. Vietnam’da en az 1,5 milyon sivil öldü. Ancak genellikle bu sayının 3,8 milyona kadar çıktığı varsayılıyor. Laos’ta 1 milyon, Kamboçya’da 600-800 bin sivilin öldüğü tahmin ediliyor. Yeni teknolojiler Irak’ta ölümlerin azalmasını sağlayamadı. 9 yıl süren operasyonda en az 650 bin sivil hayatını kaybetti. Afganistan’da ise bu rakam 100 binde kaldı.
http://dunya.milliyet.com.tr/abd-sivil-olumleri-neden-umursamiyor-/dunya/dunyadetay/09.01.2012/1486159/default.htm

[11] http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1230018

[12] 30 yıl önce sosyal psikologların geliştirdiği “adil dünya teorisi”

Check Also

Farklı Fikirlerin Birlikte Yaşamasının İmkanı / Nuri Yılmaz

İslam adına birçok farklı düşünce ve grubun ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Aslında Müslümanlar bu ...

Hoşgörü: Müdara ve Tahammül / Muhammed Müctehid Şebusteri

“Resmi Dini Söylemin Eleştirisi. Mana Yayınları. Çev: Abuzer Dişkaya” isimli kitabından alıntılanmıştır.   Tolerans için ...

“Bir Arada Yaşamak” Mümkün Mü? / M. Kürşat Atalar

Son yıllarda Müslümanlar arasında ‘bir arada yaşama’ kavramının daha sıklıkla telaffuz edildiğini ve belirli çevrelerce ...