Birlikte Yaşamak Mümkün mü? / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

Giriş

“Mesafelerin yenilmesinin mümkün olduğu asır” dersek, içinde bulunduğumuz asrı en iyi bir şekilde tarif etmiş oluruz” diyordu Muhammed Esed, “Yolların Ayrılış Noktasında İslam” kitabının girişinde.

Mesafelerin yenilmesi ile uzaklar yakın olurken, mesafeye/mekana bağlı sınır ve bağların da bir anlamı kalmadı tabi ki. Toplumlar ve ülkeler arası insan hareketliliği arttı. Farklı din ve kültürlere ait eserlerin aynı rafta buluşması gibi, farklı kültür, ırk, renk, din, mezhep ve ideoloji mensupları aynı mekanda yan yana gelir oldu. Herkes her yerde artık, her yer rengârenk. Beyaz ile siyah aynı mekanda kahve içiyor, Müslüman ile Hristiyan aynı otobüste/trende/uçakta yan yana seyahat ediyor, aynı mahallede oturuyor, aynı okula gidiyor, aynı iş yerinde çalışıyor, aynı gazete ve dergileri okuyor. Birbirleri için komşu, okul arkadaşı, mesai arkadaşı vb. yakınlık ifade eden kavramları kullanıyor. Dünya küçülüyor, insanlar ve toplumlar fiziki olarak birbirlerine her gün biraz daha yaklaşıyor, iç içe giriyor. Hiçbir toplum tek bir etnik, dini, kültürel kimliğe sahip, homojen bir yapı değil artık.

Daha düne kadar insanların sahip olduğu etnik, dini, mezhebi ve kültürel farklılıkları sorun olarak gören, sorun haline getiren ve milletleri bölüp parçalamak için kullanan Batı, bu gelişmeleri birlikte yaşama tezleri ile karşıladı. Dün birlikte yaşayamayız/yaşayamazsınız diyenler istersek birlikte yaşayabiliriz demeye başladı. Etnik ve dini aidiyetlerin yerine insan ve insani değerler öne çıkarıldı, farklılıklar zenginlik olarak tanımlandı. Küreselleşme, çok kültürlülük, dinler ve kültürler arası diyalog vb. tezler birbiri ardınca servis edildi. Bunlara paralel olarak da Batı toplumlarında yaşayan yabancılar için uyum politikaları geliştirildi.

Görünürde herkes birlikte huzur içinde yaşamanın başarılabileceğini ve artık zamanının geldiğini kabul ediyordu.

Ancak olmadı, olamadı. Batılı insan aynı iş yerinde çalıştığı, aynı marketten alış veriş yaptığı, yandaki dairede oturan yabancıyı farklılıklarından dolayı benimsemedi, zoraki beraberliği birlikte yaşama aşamasına taşımak istemedi. Medeniyetler çatışması tezi ve 11 Eylül’de çöken ikiz kulelerle birlikte yaşama ümit, tez ve çabaları da çöküntüye uğradı.

Batı birlikte yaşamayı başaramadı

Bugün birlikte yaşama tezlerinin söylem olarak bile iflas ettiği bir noktada bulunuyoruz.

“Ben Türklerin de başbakanıyım.” çıkışı ile uyum politikalarının öncü isimlerinden Angela Merkel bile açıkça “bir arada, çok kültürlü bir ortamda yaşamayı beceremedik” diyerek çok kültürlülüğün “bütünüyle başarısız” olduğunu, “yan yana yaşıyoruz ve bundan mutluluk duyuyoruz” politikasının çöktüğünü itiraf etti.

2010 Ağustos sonunda, Alman Merkez Bankası yönetim kurulu üyesi Theo Sarrazin “Almanya Kendini Yok Ediyor” adıyla yayınladığı kitabında çok kültürlülük politikasını ağır biçimde eleştirirken, bu politikalar nedeni ile “Müslümanların Almanya’nın ortalama zeka seviyesini düşürdüğünü ve Almanya’yı içten çürüttüğünü” iddia etti. Daha önce de Eylül 2009’da bir başka yazısında, Türk, Arap ve Müslüman göçmenlerin Alman toplumuna uyum sağlamayı istemediklerini ve uyum kabiliyetlerinin de olmadığını belirtiyor ve şöyle diyordu. “‘Uyum, uyum sağlayanların çabasıyla gerçekleşir. Devlet yardımıyla yaşayan ve devleti tanımayan, çocuklarının eğitimi için çaba göstermeyen ve devamlı olarak başörtülü küçük kızlar üreten insanları kabul edemem!”[1]

Merkel’in koalisyon ortağı Sosyal Hıristiyanlar Birliği’nin (CSU) Başkanı Seehofer, bunu şöyle gerekçelendiriyor: “Yahudi-Hıristiyan geleneği ve insani değerlerle yoğrulmuş Alman kültürüne” uyum sağlamaları mümkün olmadığı gibi, zaman içinde egemen kültür haline dönüşecekler.[2]

“Avrupa’daki Müslümanlar sürünün içindeki kurt ya da Truva atı, yani Avrupa ülkelerinin kalbine ulaşmış düşmanın öncü kuvvetleri olarak görülmektedir.”[3]

Sadece Almanya’da değil Avrupa’nın şu ya da bu ülkesinin kanaat önderlerinden İslam ve Müslümanlar aleyhine hakaret, alay ve saldırı içeren sözler duyuluyor. Hemen hemen her gün ırkçı partilerin yeni mevziler kazandığını ve siyaset aleminin yükselen değerleri haline geldiklerini gösteren haberler geliyor. Birçok ülkede yabancıların özellikle de Müslümanların hayatını zorlaştıran yeni kararlar aldırma çabaları göze çarpıyor. Fransa 5 milyonluk nüfus içinde sadece 2 bin kadının kullandığı burka için yasak çıkarıyor. Yarım milyon Müslüman’ın yaşadığı başka bir ülkede burka kullanan sadece 30 kadın için kanun çıkarmak isteniyor ve bir tek hayır oyu bile çıkmıyor. İsviçre ülkede bulunan sadece dört minarenin yasaklanması için referanduma gidiyor, sonuçta minare yasaklı hale geliyor.

Hadisenin boyutlarını ve vahametini Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Kadri Ecvet Tezcan, günlük Die Presse adlı gazeteye verdiği demeçte şöyle ortaya koyuyor: “Türk çocuklarının yüzde 60-70’le çoğunluğu teşkil ettiği okullar var. Neden? Çünkü onlar gettolarda yaşıyorlar. Viyana’da Türkler konut talebinde bulunduklarında, hep aynı semte gönderiliyorlar. Avusturyalı aileler de etnik azınlıkların çoğunluğu teşkil ettiği okullara çocuklarını göndermiyor. Böylelikle Türkler kenara itiliyorlar. (Bu durum Almanya’da da çok farklı değil. Almanya’nın özellikle büyük kentlerinde pek çok okulda göçmen gençlerin oranının yüzde 80-90 olduğu, hatta bazı okullarda hiç bir Alman öğrencinin olmadığı biliniyor. Örneğin, göçmenlerin en yoğun yaşadığı Berlin-Kreuzberg’deki Gesamtschule’nin 10. sınıfına giden 120 öğrenci arasında sadece 7 Alman bulunuyor.) Türklere kermes yapmaları için her yıl halka açık bir alan, mesela bir park tahsis ediliyor. Orada yemek pişiriyor, oynuyor, dans ediyor, kendi kültürlerini sunuyorlar. O kermesi ziyaret eden yegane Avusturyalılar, seçmen oyu avındaki politikacılar oluyor. Yine de Türklerin yalnızca yarısı sandığa gidiyor. Viyanalılar bu tür şenliklerde pencereden bile bakmıyorlar. Tatil haricinde Avusturyalılar farklı kültürlerle ilgilenmiyorlar… Türklerin istedikleri sadece, kendilerine virüs muamelesi yapılmaması.”[4]

“Almanya’da 16 milyona yakın göçmenin ülkede nasıl algılandığı ile ilgili bir araştırma yapan Friedrich Ebert Vakfı’nın ulaştığı sonuçlar da hayli çarpıcı… Mesela Almanya halkının yüzde 30’u ülkesinin “yabancılar tarafından istila edildiğine” inanıyor. Göçmenlerin dini ibadetlerinin kısıtlanmasını isteyen Almanların sayısı ise yüzde 50’yi geçiyor. Almanya’da göçmenlik konusu öylesine gerilimli ve sert tartışmalara neden oluyor ki, kimi politikacılar Türkiye’den ve Arap ülkelerinden artık hiç kimsenin Almanya’ya kabul edilmemesini bile isteyebiliyor.”[5]

Sahip olunan önyargılar yeni nesillerin yetiştirildiği müfredatlara da yansıyor. “Her ne kadar her Müslüman terörist değilse de, her terörist Müslüman’dır” ifadesi Danimarka devlet okullarında okutulan din dersi kitabında yer alıyor.[6]

Batı’nın modern kentleşme anlayışına bile ötekileştirme, yabancılaştırma, ayrıştırma, iletişimden koparma, tek tiplilik ve homojenlik hakim. Yabancılar/ötekiler, oluşturulan gettolarda[7] yaşamaya zorlanıyor. Yoksullar, isçiler, başka kültürden olanlar merkezin dışında belli uzaklıklardaki duvarlar arasına hapsedilirken varlıklıların, yoksulların erişemeyeceği korumalı duvarlar arasında “öteki”nden tecrit edilmiş olarak yaşamaları sağlanmaya çalışılıyor.[8]

Avrupa’da yaşayan yabancılar etnik ve dini kimliklerinden dolayı iş, eğitim ve barınma alanında ayrımcılıkla karşılaşıyor. Ve özellikle de 11 Eylül arkasından yapılan kara propagandadan sonra yabancılara özelliklede Orta Doğululara karşı şiddet olaylarında patlama yaşanıyor. (Danimarka’da %314,3, Fransa’da %210,6, İrlanda’da 138,1, Slovakya’da %172,5 oranında artmıştır.)[9]

Gidişat endişe vericidir.

Bitlikte yaşama Batı’nın tabiatına aykırıdır

Aslında Batılı insanın birlikte yaşamak gibi bir sorunu yok, hiç de olmadı zaten. Zira Batı’yı Batı yapan değerler/dinamikler onun başkaları ile birlikte yaşamasına imkan tanımamaktadır.

Nedir bu dinamikler:

  1. Batı kendisini diğer milletlerden üstün görmektedir. Her şeyin en iyisine, en gelişmişine, en doğrusuna sahip olduğuna inanmaktadır.

“Avrupa Yunan ve Roma’nın mirasıdır. Yunan ve Romalılar yalnız ve yalnız kendilerini medenî görürlerdi. Yabancılara ve özellikle Akdeniz’in doğusunda yaşayanlara ‘barbarlar’ adını verirlerdi. O zamanlardan bu yana Avrupalılar, kök bakımından başkalarından üstün olduklarına bir realite olarak inanmışlardır. Hangi millet ve soydan olursa olsun Avrupalı olmayan herkesi az çok küçük görmek, Garp medeniyetinin karakteristiği olmuştur.”[10]

Edward Said, bu gerçeğe şu katkıyı yapıyor. “Avrupa kendini pozitif olarak yorumlamak için dönem dönem çeşitli biçimlerde Doğu’yu ve daha sonra İslam’ı kapsayan ‘öteki’ni yarattı ve kendi beyazının karşısına karanlık bir Doğu manzarası çizdi. Bu ‘öteki’ bazen çocuk, ilkel, gelişmemiş, hain, tembel ve ilgisiz; bazen de putperest, kafir, iblis, boş inanç sahibi, cahil anlamında kullanıldı. Avrupa’da yeni doğan bebekler bu inançlarla büyütüldü, eğitildi.”[11] B. Lewis, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’e bunları doğrularcasına şu tavsiyede bulunur: “Araplara yapılması gereken şeyin, iki gözleri arasına büyük bir sopayla vurmak olduğuna inanıyorum. Onlar yalnızca güce saygı duyar.”[12]

  1. Avrupa için öteki hep bir tehditti, tehlikeydi, düşmandı. Ondan hem korktu hem de nefret etti, neticede sadece düşman bildi. Öyle ki, Avrupa bu korku, nefret ve düşmanlık sayesinde Avrupa oldu.

“Avrupa kalesi ve dayanışması iç barışla değil, birçok yazara (Morley ve Robins 1997; Hamelink 1993; Fontana 1995) göre, ‘öteki’ne duyduğu korku ve nefret üzerine inşa edilmiştir.”[13]

“Mübalağaya düşmeden diyebiliriz ki Avrupa, Haçlı savaşlarının ruhundan doğmuştur.
Bundan önce ortada Anglosaksonlar, Cermenler, Fransızlar, Normanlar, İtalyanlar, Danimarkalılar, Slavlar… vardı. Fakat Haçlı savaşları sırasında ‘Garp medeniyeti’ fikri doğdu ve bütün Avrupa milletlerinin hep birden kendisine doğru koştuğu tek hedef haline geldi.”[14]

Yakın zamanda oluşturulan Avrupa Birliği de (AB) atalarının mantığını ve yolunu sürdürmektedir.

  1. Bu hastalıklı ruh hali, Batı’nın gücü ele geçirmesi ile emperyalizme dönüştü. Batı kendini dünyanın efendisi olarak gördü, şımardı, azgınlaştı, insana, tabiata ve dünyaya sahip olmaya kalkıştı. Üstelik ötekini bir tehlike ve tehdit olarak algıladığı için acımadı, elindekini alarak/sömürerek zayıf düşürmek ve köleleştirmek için mücadele etti. Kendi kültür ve menfaatini dünya halklarına dayattı. Bu mantıkla gittiği her yere ölümü, gözyaşını, kanı, katliamları, soykırımları ve köleliği götürdü, ora halklarına gün yüzü göstermedi.

İşte onlardan sadece birkaç örnek;

“Avrupa’nın toplam nüfusunun aşağı yukarı elli milyon olduğu bir dönemde, 1500’den 1650’ye, Meksika’nın yerli nüfusunu yirmi beş milyondan bir milyona, yeni kıtanın yerli nüfusunu seksen milyondan on milyona indirilerek, yüz elli yılda insanlığın hemen hemen beşte biri yok edilmiştir. Bir başka rakama göre 54 milyon insanın yaşadığı kıtada 1860’lara gelindiğinde ancak 340 bin, 1910’da ise 220 bin yerli kalmıştı.”[15]

“Amerika’nın Irak’ı işgalinin dördüncü yılında ölen Iraklı sayısının 1 milyona ulaştığı tahmin edilmektedir. Ama ne önemi var! ABD’nin Eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Kasım 2003’te Fox TV’de yaptığı bir konuşmada, ölen Iraklılarla ilgili bir soruya “Biz başkalarının cesetlerini saymayız” diye yanıt vererek[16] umursamazlığını da ifade etmekten kaçınmamıştır.

Fransızların, Cezayir’i işgal ettikleri 1830-1962 yılları arasında yani toplam 132 yılda katlettikleri Cezayirli sayısı bir buçuk milyona ulaşmıştır.[17]

Bu tablo başkaları ile birlikte yaşamak niyetinin değil olsa olsa “ben merkezli” güçlü bir egonun ve başkalarına sinek kadar bile değer vermeyen hastalıklı bir ruh halinin eseridir ve bu, Batı medeniyetinin gerçeğidir. O karşısındakilere ölmek ve köle olmaktan başka bir seçenek tanımadı. Endülüs Müslümanlarına ve Yahudilerine karşı asırlar önce ortaya koyduğu yaklaşım şundan ibaretti. Ya terk etmek ya ölmek ya da din değiştirmek. Ama beraber yaşamak hiçbir zaman alternatifler arasına giremedi. Aynı tablonun yakın zamanda Bosna’da da ortaya çıkması Garp cephesinde değişen bir şey olmadığını gözler önüne serdi.

Birlikte yaşama tezleri zorunluluklardan kaynaklanmıştır

Niyeti olmadığı halde Batı’nın birlikte yaşamanın imkanlarını tartışmaya açmasının ve birlikte yaşama projeleri ortaya koymasının iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi, Batı toplumlarında sayıları az da olsa farklı etnik ve dini kimlik sahiplerinin varlığı, ikincisi ise Dünya halklarına dair hain, emperyal planların varlığını devam ettiriyor olması.

Avrupa Avrupalılara aitti. Ancak 2. Dünya savaşında oluşan enkazı kaldırmak için dışarıdan özellikle İslam ülkelerinden işçi talep edildi. Gelen işçilerin işleri bitince ülkelerine geri döneceği hesap ediliyordu. Fakat göçmenler ülkelerine dönmek yerine orada kalmayı tercih ettiler, yerleştiler, çoğaldılar. Ancak hiçbir zaman benimsenmediler, eşit ve denk kabul edilmediler, ihtiyaç olduğu için varlıkları sorun da edilmedi. İhtiyaç bittiği anda ise göze batmaya başladılar. Sorun oldular, başta işsizlik olmak üzere sosyo-ekonomik sorunların müsebbibi kabul edildiler, günah keçisine dönüştüler.

Ev sahiplerinin benimsemeyen soğuk yaklaşımı göçmenlerin, orada yerleşik olmaya karar vermelerine rağmen oralı olmalarına engel oldu, içinde yaşadıkları topluma dahil olamadılar, kıyıda köşede bir sığıntı gibi kaldılar, birlikte yaşamayı denemeye cesaret bile edemediler. Asimilasyon baskılarına karşı kimlik ve kültürlerini koruma kaygısına kapıldılar. Uzun yıllar bulundukları ülkenin dilini öğrenmeye bile direndiler. Yeni nesiller bu psikoloji ile büyüdü, ortada kaldılar, ne oralı olabildiler ne de buralı, tam anlamı ile bir kimlik bunalımı içine düştüler. Batılılar için onlar öteki idi, göçmenler içinde Batılı öteki kaldı.

Bu böyle gidemezdi.

İşte bu aşamada “birlikte huzur içinde yaşayabiliriz” söylemi dillenmeye başladı. Ancak bir sorun vardı. Batı yabancı/barbar, ilkel, gerici, ikinci sınıf insan yerine koydukları ile birlikte yaşayabilecek, onların din ve inançlarına, adet ve geleneklerine, kılık kıyafetlerine tahammül edebilecek miydi?

Elbette hayır.

Nitekim çok geçmeden anlaşıldı ki, Onların birlikte yaşamaktan maksadı yabancıların asimile[18] olmasıdır. Bu yüzden birlikte yaşamak adına yapılması gerekenlerle ilgili bütün sorumluluğu yabancılara yıktılar, bütün fedakarlığı onlardan beklediler ve bütün planları onların değişmesi üzerine yaptılar. Bütün süreci tarafların eşit ve denkliği, anlaşması, uzlaşması üzerine değil, Batı’nın üstünlüğü, ileriliği, ev sahipliği ve kendini dayatması üzerine kurguladılar. Yabancılardan kendi kimlik, inanç, kültürlerini terk etmelerini ve bir Batılı gibi düşünmelerini, inanmalarını, yaşamalarını beklediler. Tarık Ramazan’ın ifadesi ile “Müslümanlardan, İslamsız Müslümanlar” olmalarını istediler ve onların farklılıklarına kendilerine uydukları sürece tahammül gösterdiler.

Yabancıların önüne “ya bu deveyi güdersin ya da gidersin” den ibaret iki seçenek koydular. Gitmeyi teşvik ederken kalanların hayatlarını ellerinden geldiğince zorlaştırmaya çalıştılar. Mesela Almanya ve Fransa göçmenlerin aile birleşimini zorlaştırmak için dil bilme şartını ve çocuklar içinse DNA testi şartını ileri sürdü.[19] Danimarka Maliye Bakanı Claus Hjört Frederiksen gündeme getirdiği bir tasarıda Müslüman göçmenlerin, Danimarkalılardan daha düşük maaşlarla çalıştırılması ve sosyal haklardan faydalanmak için puan toplamak zorunda bırakılması, malulen emekli olanların yeniden kontrol edilmesi ve bazılarının yeniden çalışma hayatına döndürülmesi için baskı yapılması önerilerinde bulundu.[20] İzlenen uyum politikalarına direnmeye kalkışanlar içinse para cezası verilmesi, sosyal haklarında kesintiye gidilmesi; uyumu engelleyen aile bireylerine de cezai yaptırım uygulanması”[21] gündemdeydi.

Amaç birlikte yaşamayı temin etmekti. Ancak Müslümanlara, yabancılara, azınlıklara ne istedikleri, ne düşündükleri hiç sorulmadı, onlara hiçbir konuda söz hakkı tanınmadı. Batılı, nasıl birlikte yaşanacağını, yolunu, yöntemini belirledi, karşısındakine tabi olmaktan başka seçenek bırakmadı. Birlikte yaşamak, Batılının belirlediği şekilde yaşamanın adı oldu. Dolayısı ile Batılı için birlikte yaşamak kendisi gibi olanlarla mümkün, Batı’da yaşamak isteyenler Batılı gibi düşünmek ve yaşamak zorunda. Hem Batılı ile birlikte yaşayacaksın hem de dini ve kültürel değerlerine sadık kalacaksın. Batılının asla razı olamayacağı bir şey bu. Nitekim Batı’nın yükselen değeri ırkçılık ve yabancı düşmanlığıdır. Üstelik bu hastalıklı hal normal ve meşru kabul edilmektedir. Öyle ki, Batılı, bu tehlikeye dikkat çekme çabalarına ve karşısındaki ile denk ilişki öneren yaklaşımlara tahammül bile gösteremiyor.

İngiltere’de Canterbury başpiskoposu Rowan Williams, Londra‘da yaptığı akademik bir konuşmada “Britanya hukuk sisteminin aile yasasına ilişkin Hristiyan olmayan mahkemelere de karar yetkisi vermesi gerekliliğini savundu. Tüm tarafların anlaşması şartı ve kadınların eşit haklara sahip olması kesin kuralıyla birlikte, evlilik, boşanma ve miras ile ilgili konularda İslam ve Ortodoks Yahudi mahkemelerine yetki vermeyi önerdi. Aksi takdirde Müslümanlar kendilerini, yaşadıkları ülkeye sadakat ile kendi kültürel değerlerine sadakat arasında sıkışmış hissedecekler dedi.” Bunun üzerine kıyametler koptu. Rowan Williams dinden dönmekle ve kiliseyi kargaşaya sürüklemekle suçlandı, sözünü geri alması ve hatta istifa etmesi çağrılarına muhatap oldu.[22]

Birlikte yaşama tezleri Batı’nın elinde silaha dönüştü

Batı’nın bu hastalıklı hali sadece kendisini değil bütün dünyayı etkisi altına alıyor. Zira küçülen dünyada güç her geçen gün daha fazla belirleyici oluyor, güç kimde ise onun borusu ötüyor, yaşanan süreçleri o belirliyor ve o hükmediyor. Ve ne yazık ki birlikte yaşama adına yeni imkanlar sunan küreselleşme süreci Batı’nın öncülüğünde yaşanıyor. O da imkanları fırsata çevirip zihinleri esir alma, zenginlikleri de kasasına aktarma sevdasından bir türlü vazgeçmiyor, gelişen her durumu önce nasıl bir menfaat elde ederim mantığı ile ele alıyor, yeni sömürge alanları oluşturmak için kullanmaya kalkışıyor. Durum böyle olunca küreselleşme süreci halis niyetlerle, insanı ve insani değerleri öne çıkaran bir mantıkla değil emperyal niyetlerle ve güç sahiplerinin kendi kültürlerini, inançlarını ve çıkarlarını dayatmalarının esas olduğu bir mantıkla yaşanıyor. Birlikte yaşamak adına ileri sürülen tezlerden menfaat kokusu, sömürü kokusu, başkalarını kullanma kokusu yayılıyor, küreselleşme ve birlikte yaşama tezleri emperyal niyetlere hizmet ediyor.

Bir yandan birlikte yaşamak için tezler üreten, öte yandan kendi egemenliğini dayatan Batı demek istiyor ki; “Ancak egemeni ve efendisi olduğum bir dünyada birlikte yaşayabiliriz. Yoksa benimle ya da bensiz kimse birlikte huzur içinde yaşayamaz.”

Batı, başkaları ile birlikte yaşamak istemediği gibi menfaati gereği başkalarının da birlikte yaşamasına izin vermedi. Farklılıkları bir fitne vesilesine dönüştürdü, toplumları parçalamak ve insanları kamplara bölmek için kullandı. Dil, din, ırk, renk, mezhep ve kültür farklılıkları onun çabaları sayesinde büyük bir soruna dönüştü, büyük sorunların çıkmasına yol açtı. Ortaya atılan ulus-devlet fitnesine, çizilen suni devlet sınırlarına ve provoke edilen mezhep kavgalarına kendilerini mahkum eden insanlar, daha önce birlikte huzur içinde yaşamayı becerdikleri halde birlikte yaşayamaz oldular.

Farklılıkların bir fitne vesilesine dönüşmesinin yıkıcı etkileri bütün dünyada görülmekle beraber en çok zarar gören İslam ümmeti oldu, birlik ve bütünlüğünü kaybetti, birbirlerine düşman küçük sömürge devletçiklere dönüştü. Aynı inancı paylaşan, aynı dine mensup olan insanların kendi elleriyle aralarına aşılmaz engeller, yıkılmaz duvarlar ördüğü bir süreç başladı.

Bu gün bu sürecin en amansız yaşandığı bir aşamada bulunuyoruz. Etnik ve mezhep farklılığı merkezli çatışmaların ortaya çıkardığı acıları, sorunları, zayıflığı yaşıyoruz.

İşin en acı tarafı kendi halimizi okumaktan bile aciz oluşumuzdur.

Müslümanlar birlikte yaşamaya hazır mı?

Konu Batı olunca gerçekleri şöyle ya da böyle bir şekilde gören, eleştiren, rahatsız olan Müslümanlar söz konusu kendi durumları olduğunda adeta körleşmekte, kendi gerçeklerine gözlerini kapamaktalar. Bırak Müslüman olmayanlarla birlikte yaşamayı Müslümanlara bile aralarındaki farklılıklardan dolayı (bazı şeylere kendileri gibi inanmadığı için, bazı şeyleri kendileri gibi yapmadığı için) tahammül göstermekten, yan yana gelmekten, omuz omuza vermekten, dayanışma içine girmekten imtina ediyorlar. En hayati konularda bile bunu başaramıyorlar.[23]

Üstelik küçümseme içeren bir eda ile “Bunlarla mı birleşeceğiz? Birlikte yaşayacağız? Diye soruyorlar.

Neden?

Herkesin İslam’ın yanında bir kimliği (alt kimlik) daha var. Bu kimlik, bir milleti/kabileyi/aşireti, bir mezhebi, bir cemaat ya da tarikatı, bir lidere tabiiyeti ifade ediyor.  Herkes bu kimliği önemsiyor ve cemaatinin, liderinin, mezhebinin… fikir ve amel olarak en doğruya sahip olduğunu düşünüyor. Kendisinin dışındakileri ise değersiz ve hatta zararlı olarak değerlendiriyor. Cemaatler kurandan veya İslam’dan hareketle oluşturdukları görüşlerini mutlaklaştırarak dinin yerini koyuyor[24], farklılıkları sapma, yoldan çıkma olarak değerlendiriyor. Hal böyle olunca da alt kimlik olmazsa olmazlar arasına giriyor, İslam olmanın temel şartı haline geliyor ve hatta İslam’ın yerini alıyor. İslam alt kimliğe indirgeniyor. Hakkın dışında batıldan başka bir şey olmamasından ve fırka-i Naciye anlayışından hareketle de doğru yolda olanlar sapanlarla yan yana gelmek istemiyor.

Benim düşüncem, anlayışım en doğru,

Benim grubum, cemaatim fırkayı Naciye (Kurtulan fırka),

Benim liderim her şeyin en iyisini bilir,

Benim için O ne derse o;

Bana ait olan ne varsa hak, gerçek ve üstün,

Ah bir de diğerleri olmasa, İnsanlar bana gelecek, benim çatım altında toplanacak, ben de hakkı hakim kılacağım ama önce onlar engel oluyor,

Asıl tehlike onlar,

Bana benden başka dost yok

Ben, ben, ben (biz),

Ya başkaları

Onlar batıl, dalalette, rakip, öteki, düşman,

Ben onlarla mı bir arada yaşayacağım.

Gözümün içine baka baka benim anlayışımdan farklı anlayışlar dillendirecekler, benim düşüncemden farklı düşünceler ortaya koyacaklar yani dinimi tahrif edecekler, fitne çıkaracaklar ben de seyredeceğim! Mümkün mü?

Bir yanlışlık var.

Her şeyi tekleştirmek/tek tipleştirmek istiyoruz. Herkes aynı şekilde düşünsün, aynı şekilde yaşasın, farklılıklar olmasın, muhalif bulunmasın diye düşünüyoruz. Tek doğru var, o da bende/bizde. Dolayısı ile herkesin benleşmesini/bizleşmesini bekliyoruz. Şiiler Sünnilerin Şiileşmesini, Sünniler de Şiilerin Sünnileşmesini bekliyor. Türkler, Kürtlerin kendilerine Kürt değil, Türk demesini bekleme hakkını kendinde buluyor. Bizim gibilerle bir arada olurken, ötekilerden uzak durmaya, yan yana gelmemeye, konu komşu olmamaya çalışıyoruz. Her türlü sosyal organizasyonu, dernek, vakıf, parti, cemaat tek tiplilik esası üzerine bina etmeye kalkışıyoruz. Hatta oturduğumuz sitelerde bile bu şartı arar olduk. Medyaya yansıyan bir haber halimizi ne kadar da çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. “Antalya’nın Lara semtindeki Feyzi Efe Sitesi’nin girişinde Türk bayrağı ve Atatürk resmi bulunan tabelada, “Atatürkçü, laik, demokratik insanların yaşadığı sitedir’’[25]

Pek çok vakıf, dernek, cemaatin kapısında böyle bir yazı yoksa da fiili uygulama aynen böyle. Burası bana, benim gibi olanlara ait, başkalarının burada işi yok. Bu yüzden başörtülüleri Arabistan’a[26], solcuları Rusya’ya göndermeye kalkışanlar oluyor bu ülkede. Oysa hepimiz bu coğrafyalarda topluma bir kimliği, bir ideolojiyi dayatmadan, farklılıkları görmezden gelerek homojenleştirme/tekleştirme (tek toplum, tek devlet, tek millet, tek halk, tek eğitim, tek din, tek mezhep…) çabalarından, kaynaklanan zulümleri okuduk, tanık olduk, yaşadık ve hala da yaşamaya devam ediyoruz.

Yaşananlardan dersler çıkarıp birlikte yaşamanın yollarını arayacağımıza dayatmalara mahkumiyet yaşıyoruz. Etnik kimliğe karşı etnik kimliğimizi, mezhebe karşı mezhebimizi, ideolojiye karşı dinimizi öne çıkarıyor, egemeni alaşağı edip egemen olmak istiyoruz. Oysa asıl sorun bu zaten. İnsanlar eşit ve denk olduğu halde birilerinin farklılıklarından dolayı kendini üstün görmesi ve kendini dayatmaya kalkışması birlikte yaşama imkanını ortadan kaldırmaya yetiyor. Zira dayatmanın ortaya çıkaracağı tek insani sonuç, direnmektir. Birlikte yaşamak ise her şeyden önce anlaşabilmek/anlaşma yapabilecek bir zemine sahip olmakla mümkün. Bu da kendimiz için istediğimiz, düşündüğümüz, hak olarak gördüğümüz her şeye başkalarının da sahip olması gerektiğini kabulle başlar. Benim dinim, mezhebim benim için ne ise onun dini de, mezhebi de onun için odur. Benim etnik kimliğimi, kültürümü önemsediğim kadar onun da önemseme hakkı vardır. Benim liderim kadar onun lideri de saygı değerdir. Benim fikirlerim en fazla onun fikirleri kadar doğru, en az onun fikirleri kadar tartışmaya eleştiriye açıktır… O da bir “ben” aslında. Hem de benim gibi.

İslam ne diyor?

Mensubu olduğumuz İslam, insana ve kendini nispet ettiği kimliğe saygıyı esas alır, onlara alay, hakaret, küçümseme içeren her türlü yaklaşımı yasaklar. İnsanın insana, toplumun topluma dinini, mezhebini, etnik ve siyasi herhangi bir kimliğini ve çıkarını dayatmasını engeller; dayatana karşı direnmeyi bir sorumluluk ve erdem kabul eder. O hem kullar üzerinde ilahlık davasına kalkışmaya hem de kula kul olmaya karşı çıkar. Allah, akıl ve irade vererek tercih sahibi kıldığı insanın tercihlerine ipotek konmasına asla razı olmaz. “Dinde zorlama yoktur”, “dileyen iman eder dileyen de inkar”, “ancak dileyen öğüt alır”… ilkelerini ilan ederek dayatma değil teklifi, zorlama değil ikna etmeyi, davet, öğüt, uyarı vb. çeşitleri ile diyalogu öngörür. En başta kendisinin dayatılmasına karşı çıkar, teklif, tercih ve talebi esas alır.

İslam şu veya bu insanı, şöyle veya böyle olan insanı, şuna veya buna sahip olan insanı şuralı ve buralı olan insanı değil sadece insanı muhatap alır. Ona değer verir, onun sorunlarına çözümler sunar. Onları bir tarağın dişleri gibi birbirlerinin eşiti ve dengi kabul eder. Türk’ün Kürt’e, Batılının Doğuluya, Beyaz’ın Siyah’a, Sünni’nin Şii’ye, Müslüman’ın Hristiyan’a, bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.  O da Allah katındadır.

İslam haktan ve adaletten yana batılın ve zulmün karşısındadır. O bir topluluğu, bir kimliği, bir dini, bir mezhebi değil sadece zalimi/zulmü hedef alır, kimden neşet ederse etsin onu engellemeyi hedefler. Zalimler arasında ayırım yapmaz, zulmü kimin yaptığına bakmaz. Adaleti sadece müntesipleri için değil, bütün insanlar için ister ve Müslümanları bütün yeryüzünde adaletin gerçekleşmesinden sorumlu tutar.

Bu ilkelerin ışığında birlikte yaşamayı temin etmek mümkün. O da kendi egomuzu aşmamıza ve kendimizi hapsettiğimiz duvarları yıkmamıza bağlı.

Tarihi gerçeklerde iddiamızı desteklemektedir. Müslüman olmayan insanlar bile buna şahitlik yapmaktadır.

Thomas Arnold “İslam’a Davet” adlı kitabında şöyle diyor: “Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında gelişmiş olan insani ilişkilerin boyutuna baktığımızda insanların İslam’a girmelerinde ne maddi ne manevi hiçbir şekilde baskının söz konusu olmadığını söyleyebiliriz. Muhammed bizatihi kendisi bazı Hıristiyan kabilelerle antlaşmalar yapmış, onları himayesi altına almış ve onlara dini inanç ve ritüellerini gerçekleştirme özgürlüğü vermiş, ayrıca din adamlarına gayet güven ve huzur içinde kendi inanç ve gelenekleri içinde statülerini korumalarına fırsat vermiştir.”[27]

“İslam ordusu Ürdün vadisine ulaştığında ordu komutanı Ubeyde askerlerini Fıhl denen bölgeye konuşlandırdı. Bölgenin Hıristiyan yerlileri Ubeyde’ye mektup yazdılar. Mektupta şunları ifade ediyorlardı. (Ey Müslüman topluluğu! Sizler bize aynı dine inanıyor olmamıza rağmen Rumlardan daha sevimlisiniz. Sizler bize karşı daha vefalı, daha şefkatli, daha adil ve dostça davranıyorsunuz. Hâlbuki Rumlar bize galip geldiklerinde işlerimizi ve evlerimizi yağmaladılar.) Humus halkı şehrin kapılarını Heraklius’un yüzüne kapatmış ve Müslümanların yönetiminin ve adaletinin Rumlardan daha iyi olduğunu ifade etmişlerdir.”[28]

“Bizler gayrimüslim her hangi bir taifenin İslam’ı kabul etmesi için zorlandığı ya da Hıristiyanlıktan vazgeçmesi için baskıya maruz kaldığını işitmedik. Şayet Müslümanlar Ferdinand ve İzabella’nın İspanya’da Müslümanlara karşı yaptıkları, XIV. Louis’in Fransa’da Protestan mezhebine mensup olanlara yaptığını veya İngiltere’nin Yahudileri 350 yıl topraklarından uzak yaşamaya mahkûm ettiği gibi benzer yollara başvurmuş, ötekine yaşam hakkı tanımamış olsalardı bu bölgelerde bir tek Hıristiyan bırakmaz kolaylıkla köklerini kazıyabilirlerdi.”[29]

“Yukarıda anlattıklarımız İslam’ın uzandığı ve halkları ile iletişime geçtiği coğrafyalardan sadece bir bölümü olan Şam, Irak ve Mısır beldelerinden birkaç sahnedir. Arnold, sözünü ettiğimiz (İslam’a Davet) kitabında konuyla ilgili bahsi uzatarak; İran topraklarında, Asya ortalarında, Afrika, İspanya, Güney ve Doğu Avrupa’da, Hindistan ve Çin’de, Güney Asya’da kısaca Müslüman fatihlerin ulaştıkları bütün yeryüzünde benzer örneklerin yaşandığını belirtmektedir.”[30]

Sonuç

Küreselleşmenin sınırları anlamsızlaştırdığı ve ulus devlet projesinin çökerttiği bir noktada bulunuyoruz. Irk, dil, din, mezhep, kültür, ideoloji bir toplumu tek başına tanımlamaya yetmiyor. Her toplumda farklı etnik kimlik, farklı din ve farklı kültür mensupları mevcut. Üstelik insanlar ve toplumlar ister istemez yakınlaşıyor ve her geçen gün birbirinden daha fazla etkileniyor, adeta bir topluma dönüşüyor. Birilerinin israfı başkalarının açlık ve sefaletine neden olurken, sorunların çözümü el ele vermeyi gerekli kılıyor.

Küçülen dünya birlikte yaşamayı başarmaktan başka seçenek bırakmıyor insanlara. Ama bunun nasıllığı önemli. Bu konuda ya Batı tarzı bir birlikteliğe razı olacağız. Güçlü olan kendini dayatma hakkına sahip olacak. Herkes kendisi gibilerden oluşturduğu cemaatlerde, gruplarda, derneklerde, topluluklarda yaşamaya devam edecek, cemaatini geliştirerek başkalarına galebe çalacağı, kendi değerlerini hakim kılacağı güce ulaşmaya çalışacak.

Ya da İslami ilkeler ışığında birlikte yaşamanın imkanlarını yeniden oluşturacağız. Herkes kendisi olacak, dosdoğru olacak, eşit ve denk şartlarda gerçekleşen bir birliktelik için mücadele edecek. Müslüman olacağız, İslam’ı anlatacağız, ama kimseye de kendimizi dayatmaya kalkışmayacağız. Dileyen onu tercih edecek.

İnsanın huzur ve barış içinde yaşayacağı bir dünya için İslam (selam) diyoruz. Selamun aleyküm. Belki sesimizi duyanlar, sesimize ses verenler olur.

 

 

[1]  http://aksam.medyator.com/2010/09/06/yazar/18679/deniz_gokce/almanya_da_thilo_sarrazin_olayi_.html

[2]  http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1025618&Date=01.11.2010&       CategoryID=42

[3]  Tarık Ramazan shf 285

[4]  http://www.cafesiyaset.com/haber/20101110/Avusturyaya-Buyukelci-Tezcan-cevabi.php

[5]  http://www.milligazete.com.tr/makale/cokkulturlu-toplum-corba-mi-salata-mi-180287.htm

[6]  http://kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2008-17(2)/M27.pdf shf 20

[7]  “Getto” terimi Venedik’te 1516’da oluşturulan, Venedikli yetkililerin şehrin Yahudilerini içinde yaşamaya zorladıkları bir Yahudi mahallesinin adından gelmektedir. TDK sözlüğünde Avrupa ülkelerinde Yahudilerin gönüllü olarak veya zorlanarak yerleştirildikleri ve her türlü gereksinimini başka yere gitmeden karşılayabildikleri mahalle, Yahudi mahallesi olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu gün her yabancı için oluşturulan yerleşim bölgelerini ifade için kullanılmaktadır. Avrupa’da oluşan Türk mahalleleri gibi, ABD’de oluşan zenci mahalleleri gibi.

[8]  http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/75.pdf

[9]  Fatma yılmaz Avrupa’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı shf: 42

[10] Yolların Ayrılış Noktasında İslam

[11] http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/75.pdf

[12] http://kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2008-17(2)/M27.pdf

[13] http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/75.pdf

[14] M esed yoların ayrılış noktasında islam

[15] http://iys.inonu.edu.tr/webpanel/dosyalar/1046/file/somurge.pdf

[16] http://www.sol.org.tr/arsiv/index.php?yazino=9229

[17] http://www.internethaber.com/tecavuz-edip-hatira-fotografi-cektirdiler-336046h.htm#ixzz1HLVNH2RV

[18] Farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme sürecinin sonu. TDK Türkçe büyük sözlük

[19] http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=728

[20] http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2011/02/08/dine_gore_maas

[21] http://www.sde.org.tr/tr/kose-yazilari/631/almanyanin-cok-kulturluluk-sinavi.aspx

[22] http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf

[23] “12 Temmuz 2006 günü İsrail, Lübnan’a saldırınca Suudi din adamlarından Şeyh Abdullah İbn Cibr’in ilginç bir fetva yayınladı. Cibr’in fetvasında Şiileri ‘Rafızi’ olarak isimlendiriyor ve şunları söylüyordu: “”Ehl-i Sünnet’e nasihatimiz şu ki, onlardan uzak (beri) durun, onlara mensup olanları aşağılayın; İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlıklarını, geçmişte ve günümüzde Ehl-i Sünnet’e verdikleri zararı açığa çıkarın.” Ajansların verdiği haberle bakılırsa Cibr’in, Şiilere dua edilmesini dahi caiz görmüyor! Cibr’in yalnız da değildir. Ezher Şeyhi Muhammed Tantavî de benzer bir tutum içindedir. Şeyh, Hüsnü Mübarek gibi İsrail’in Lübnan’a saldırması ile başlayan savaşın sorumlusu olarak Hizbullah’ı gösterir ve bu tür maceraların Arapların çıkarına aykırı olduğunu savunur.” Ali Bulaç, bilgivehikmet.com, velfecr.com

Afganistan’da karşılaştığımız ilklerden biri de, mücahitlerin kendi aralarındaki çatışmalarıydı. Cemiyetler, birbirleriyle savaştıkları zaman tamamen merhametsizleşiyor ve son kurşuna kadar karşı tarafı imha etmeye çalışıyorlardı. Rus tanklarına, “roketsiz kalırız!” düşüncesiyle atmadıkları roketleri, bitinceye kadar birbirlerini imha etmekte kullanmalarına “aşiret mantığı” şeklinde bir yorum getirmekten başka anlam bulamıyoruz. Bir köyde karşı gruplara yaptıkları bir baskın neticesinde iki taraftan onlarca insan ölmüş, ancak köyde bulunan mücahitler baskın düzenleyenler tarafından muhasara altında tutulmuş ve köyde bulunanlarla birlikte tamamen imha edilmişlerdi. Bununla da kalmayıp, cesetlerin oradan alınmaması için günlerce mevzide kalmışlar ve cesetlerin kokuları kendilerini tamamen rahatsız edinceye kadar da oradan ayrılmamışlardı. Mücahit grupların böylesine merhametsiz olduklarına onlarca örnek veriyorlardı.

Mücahitlerin, aşiret mantığıyla birbirlerini imha etmeleri ile ilgili en dramatik olayı Abdulhak Maruf anlatmıştı. Ramazan ayında mücahitler, Lağman bölgesinde iftar etmek için bir büyük mescitte toplanmışlar. Kasaba halkı kendi aralarında hazırladıkları yemekleri sofralara düzmüş; ezan okunduktan sonra namaz kılmış ve topluca sofralara oturmuşlar. Bölge, güvenilir olduğu için nöbetçi koymaya bile ihtiyaç duymamışlar. Bütün mücahitlerin sofraya oturmasıyla birlikte ateş başlamış ve kırılan camlardan içeriye yüzlerce el bombası atılmış. Bununla yetinmemiş, içeri girmişler ve tek bir canlı kalmayıncaya kadar hepsine kıymışlar. Cemiyet-i İslami, Hizb-i İslami mücahitlerine, Hizb-i İslami de bunun benzerini Cemiyet-i İslami’ye yapıyor. Bütün gruplar arasında böylesine yüzlerce olay yaşanmıştı.” http://haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=16739

[24] “Sakal, sarık, takke, elle yemek ve benzeri konularda tamamen işin şeklini gelenekleştiren Afganlılara, gelenekleri konusunda itiraz edemiyorduk; zira onlar, bunların tamamen ilahi mesaja dayandığını savunuyor ve bunları ifa ederken Allah’ın değişmez hükmü gibi davranıyorlardı.” http://haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=16739

[25] http://www.t24.com.tr/content/newsdetail.aspx?cat=34&newscode=113590

[26] S. Demirel

[27] İmadüddin Halil İslam Tarihine Giriş sayfa 145

[28] İmadüddin Halil İslam Tarihine Giriş sayfa 146

[29] İmadüddin Halil İslam Tarihine Giriş sayfa 146

[30] İmadüddin Halil İslam Tarihine Giriş sayfa 147

Check Also

İslam Düşüncesinde Muhalefet / Nuri Yılmaz

İslam ve muhalefet! Genel geçer bilgiler çerçevesinde bakan pek çok kimsenin yadırgayacağı bir başlık! Ve ...

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 1 – Ebu Bekir ve Ömer Dönemi / Hamdi TAYFUR

İslam tarihi boyunca ortaya çıkan bütün fırka ve mezheplerin kendilerine dayanak yaptıkları dönem dört halife ...

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 2 Osman ve Ali Dönemi / Hamdi Tayfur

Osman Dönemindeki Muhalif Hareketler: 11-Osman’ın Ömer’in oğlu Ubeydullah’a kısas uygulamamasına Ali ve bir grup sahabenin ...