Birlikte Yaşamak Zorundayız / Celal NADİR

Print Friendly, PDF & Email

İnsan yaşadığı çağın ürünüdür. İster istemez çağına hakim olan düşünce ve yaşam biçiminin etkisi altındadır, ürettiği sistem ve kurumlar da çağının özelliklerini taşır. İşte bu nedenle çağının ürünüdür. İnsanların büyük bir kısmı çağının anlayış, düşünce ve uygulamalarının sadık bir takipçisi olurken, ancak az bir kısmı onun ufku ile kendini sınırlandırmayıp yeni ve iyi arayışı içinde olurlar. Onlar çağlarını anlar, sorgulayan bir yaklaşımla eksik ve yanlışları tespit eder ve sonra da daha iyi arayışına girişirler. Beşer tarihinde iyi ve hayır istikametinde gerçekleşen gelişmeleri bu arayışa borçluyuz.

Herkesin krala sadık kul ve köle olmaya razı olduğu bir dönemde, birileri onun yetkilerini sınırlamanın daha iyi olacağını düşünmese idi, ne meşruti sistem ne de demokrasi ortaya çıkmazdı. Efendiler kadar kölelerin de köleliğe razı olduğu bir dönemde, birileri özgürlüğün kavgasını vermese kölelik sürüp giderdi. Demokrasi adına dikta kurmanın normal görüldüğü bir dönemde, halklar yönetimde daha fazla söz hakkı talep etmeseler, diktatörler yaşamaya devam ederdi.

Bugün de yarın da daha iyi arayışı, hep olması gerekendir.

İçinde yaşadığımız çağı okumaya başladığımızda gördüğümüz ilk şey; bilim ve teknik alanında gerçekleşen baş döndürücü gelişmelerin, dünyayı yeni bir dünyaya dönüştürdüğü, küçülttüğüdür. Küreselleşme/globalleşme olarak adlandırılan bu süreç, insan ve toplumla ilgili daha önce gündemde olmayan bazı kavramları da beraberinde getirir. İnsan, insan hakları, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük, anayasa vb. kavramlar bu dönemde evrenselleşir ve genel olarak kabul/rağbet de görür. Yeni kavramlar, yeni ufuklar ve yeni beklentiler de ortaya çıkarır ister istemez. Birlikte yaşamayı başarma, bir zorunluluk olarak ortaya çıkar; bu da insanın hemcinsleriyle ilişkilerini ve özellikle de kendine benzemeyenlerle ilişkilerini gözden geçirmesi ve yeniden düzenlemesi gerekliliğini ortaya çıkarır. Artık dün dünde kalmıştır ve bugün yeni bir başlangıç şarttır. Bunu anlamak için biraz düne bakmak yeterli.

Dün insanların birlikte yaşamak gibi bir derdi yoktu. Olmaması da normaldi. O dönemlerde bunu zorunlu kılacak şartlar da henüz oluşmuş değildi. Dünya büyük, mesafeler uzak, insan hareketleri sınırlı, toplumlar birbirlerinden bağımsız idi. Genellikle bir bölgede, bir beldede, aynı kabileden, aynı etnik kimlikten insanlar yaşar ve çoğunlukla bunlar aynı inancı paylaşırlardı. Ataların yolundan gitmenin esas olduğu bu dönemlerde, toplumun bütün kapıları farklı olana kapalı tutulur, ortaya çıktığı anda da başı ezilirdi. Bu türden farklı düşüncelere sahip olanlar, peygamberlerin de uğradığı akıbete uğrar, ya dışlanır ya sürülür ya da öldürülürlerdi.

Bu dönemler toplumlar arası ilişkilerin ve etkileşimin sınırlı olduğu dönemlerdi. Genel yaklaşım, toplumların kendi kendine yetmesi üzerine kurulu idi, başkalarına ihtiyaç ya yoktu ya da minimum seviyelerdeydi. O da ticaret yolu ile temin edilirdi.

İnsanların farklı olanı görmediği, gördüğü zaman da tahammül edemediği bu dönemlerde, zihinlerde farklı olanla birlikte yaşamak diye bir düşünce, bir kaygı yoktur. İlişki, karşıdakini yok etme, gücünü ve imkanlarını ele geçirme üzerine kuruludur. Gücü yeten gücü yeteni kılıçtan geçirir, katleder, yerini yurdunu yakıp yıkar, işgal eder, köleleştirir. Türklerin Orta Asya’dan göç etmesi, meşhur Moğol istilası, Haçlı seferleri, Amerika’nın keşfi bunlardan yalnızca bir kaçı. Tarih bu türden örneklerle doludur.

1096-1270 yılları arasında sekiz tane Haçlı seferi yapıldığı bildirilmektedir. Bu seferlerin dini, siyasi, ekonomik farklı sebepleri mevcuttur. Ancak ortaya çıkan tablo, özünde bir medeniyet havzasında yaşayan insanların başka bir havzada yaşayan insanlara karşı tahakküm kurmak, orada var olan fırsatlara erişmek istemesi şeklindedir. Temel aktör din unsuru, onu süsleyen unsurlar ise oralardaki zenginlik, topraklara atfedilen kutsiyet, egemen olma arzusu gibi unsurlardır.

Amerika Kıtası’nın keşfedilmesi de iki yönden dikkat çekici bir olaydır. Birincisi, burası Batı tarafından bilinmeyen kendi başına bir medeniyet havzasıdır. İkincisi, beyaz insanın burayı keşfi ve sonrası burada yaşananlardır. Tarihin gördüğü ibretlik bir tablodur bu. Gerisini kaşif Kolomb’un İspanya Kraliçesine yazdığı mektuptan takip edelim:

“Yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına majesteleri önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar. Konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar. Elli adamla bu halkın tamamını boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”

Yine günlüğünde şunlara yer veriyor:

“Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar, ne herhangi bir mezhebe bağlı ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok…”

Bölgeye ayak basan beyaz adam, yerli halkın yeri yurdu üzerinde hak iddia eder; onları sürgün ederek, katlederek, topraklarına, servetlerine el koyar ve kendi devletinin (Amerika’nın) temellerini atar. 16. yy.da başlayan Kızılderili katliamı, 1886 yılına kadar 70 milyon kişinin yaşamına mal olur ve bu bölgede yaşayan yerel halk nerede ise yok edilir.

Benzer gerekçelerle Afrika’dan insanlar, köle ticareti yolu ile Batı’ya ve Amerika’ya taşındı. Bu konuda yazan Batılı bir yazar şöyle demektedir:

“Avrupalıların mutluluğu için şekerin ve kahvenin gerekli olup olmadığını bilmiyorum. Fakat bu iki ürünün dünyanın iki kıtasında mutsuzluğa yol açtığını biliyorum. Amerika ekin yetiştirilecek topraklar elde etmek için boşaltıldı. Şimdi de bu topraklarla uğraşacak insanlar sağlamak için Afrika boşaltılıyor.” (Maurice Langelle, Kölelik)

  1. yy. ile 19. yy. arasında yaklaşık 20 milyon insanın, köle ticareti yolu ile Yeni Dünya ve Avrupa‘ya götürüldüğü tahmin edilmektedir. Bu, dünyanın en büyük zorunlu göçüdür.

Farklılıklar arası ilişkinin bu dönemlerde sadece iki biçimi vardır. Gücü olan gücü yetmeyeni ya öldürür ya da köleleştirir. O nedenle, tarihin bu dönemleri kanla yazılmış dönemlerdir.

Mesafeler kısaldıkça toplumlar arası ilişkide emperyal yön, daha fazla öne çıkmıştır. Güç sahipleri emelleri doğrultusunda dünyayı yeniden dizayn etmeye girişmişlerdir. “Böl, parçala, yut” yaklaşımı ile etnik, dini ve mezhebi farklılıklar körüklenerek hem imparatorlukların parçalanıp yıkılması sağlanmış, hem de küçük küçük ulus devletlerin oluşması. Ulus devletleri belirlemek ve onlara etki etmek daha kolaydır. Küresel güçler ile yerel güçler el ele vererek, topyekun halkı hizaya sokma uğraşına giriştiler. Tabii ki bundan en çok etkilenenler farklı aidiyet sahipleridir. Devletlerin bünyesinde farklı topluluklar vardır, ama aralarında denk bir ilişki yoktur. Bir aidiyet, devlet olurken diğerleri öteki olarak kalır. Devlet sahiplerinin öteki ile ilişki biçimleri inkar etme, ezme, hizaya sokma gibi ötekini, eşiti kabul etmeyen zorbaca ilişkilerdir.

Özellikle, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve İslam’ın hakim olduğu bu beldelerde yakın tarihlere kadar yaşananlar hatırlanacak olursa, durum daha net ortaya çıkabilecektir. Koskoca imparatorluğun bakiyesi küçük küçük devletler olmuş, haritalar güç sahibi sömürgeciler tarafından çıkarlara göre oluşturulmuş ve her devlet içinde çıkar grupları gözetilmiştir.

Dünya savaşları, Soğuk Savaş yılları derken dünya iyice küçüldü. Dünyanın en ücra köşesine ulaşmak bile saatler içinde gerçekleşiyor, orada olan bitenden haberdar olmak için dakikalar yetiyor, alt yapı oluşturulursa anında haberdar olmak mümkün oluyor. Sanal dünya dünyanın her yerinden insanlarla temas halinde olmayı temin ediyor. İnsani hareketlilik üst düzeylerde. Ticaret, turizm, eğitim vb. gerekçelerle her yıl milyonlarca insan yer değiştiriyor, tanımadıkları insanlarla iş yapıyor, okula gidiyor, komşuluk yapıyor. Artık homojen bir toplum mevcut değil.

Diğer yandan insan kavramı hiçbir dönemde olmadığı kadar değerli. Din, mezhep, renk, cinsiyet, etnik kimlikle ilgili farklılıkların üzerinde hakları olan bir insan kavramı var. İnsanlar arası ilişkilerde iki eşit ve özgür taraf arasında olması gereken bir hukuk öne çıkıyor. Dün söylenmesi bile mümkün olmayan şeyler bugün tartışılıyor, konuşuluyor. Bugün düne göre, insanlar sorunlarını halletmeye daha yakın duruyor ya da var olan değişim bugün insanı böyle yapmaya zorluyor.

Bu gelişmeler neticesinde kendinle kalmak, sadece kendinden olanlarla yaşamak, kendini farklılıklara kapatmak mümkün değil aslında.

Fakat farklı olana yaklaşım tarzı ön kesiyor, çatışma ve savaşlara neden oluyor, toplumların/halkların elini zayıflatıp güç sahiplerine yem olmalarına hizmet ediyor ve kan durmuyor bir türlü. Farklı olanı düşman bildikçe, dünyada ne barış gerçekleşecek ne de sömürü çarkları duracak gibi gözüküyor.

Farklı olanla ilişkiyi yeniden gözden geçirmek, yeniden tanımlamak zorundayız. Bu zorunluluk artık birlikte yaşamaktan başka bir seçenek kalmamasından kaynaklanıyor.

İçinde yaşadığımız toplum, etnik olarak da dini inanç ve ideoloji olarak da farklılıklar barındırıyor. Türkler var, Kürtler, Lazlar, Çerkezler ve azınlıklar da. Sünniler var, Aleviler, Şiiler ve başka din mensupları da. Milliyetçiler var, Müslümanlar, solcular, laikler, Kemalistler de. Ve her bir farklı aidiyetin kendi içinde de farklı kolları mevcut.

Şimdi ne yapacağız?

Ya herkes diğerlerini de yok sayarak, kendine benzetmeye çalışarak, ya da gölgesinde bir sığınak vererek egemen olma davasını sürdürecek ki, sonucu güç belirleyecek. Tarihte defalarca denenen bu yol; birbirini boğazlamadan, kandan, zulümden başka bir sonuç üretmiyor.

Ya da adil ve etik ilkeler çerçevesinde birlikte yaşamayı başaracağız.

Ümit dolu yarınlar için, selam ve barış için, insanlığın selameti için başka yol gözükmüyor.

 

Check Also

Farklı Fikirlerin Birlikte Yaşamasının İmkanı / Nuri Yılmaz

İslam adına birçok farklı düşünce ve grubun ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Aslında Müslümanlar bu ...

Hoşgörü: Müdara ve Tahammül / Muhammed Müctehid Şebusteri

“Resmi Dini Söylemin Eleştirisi. Mana Yayınları. Çev: Abuzer Dişkaya” isimli kitabından alıntılanmıştır.   Tolerans için ...

“Bir Arada Yaşamak” Mümkün Mü? / M. Kürşat Atalar

Son yıllarda Müslümanlar arasında ‘bir arada yaşama’ kavramının daha sıklıkla telaffuz edildiğini ve belirli çevrelerce ...