Bu Sayıda

09. Sayı İlkbahar 2012
09. Sayı İlkbahar 2012

Günümüzde Müslümanların en fazla şikayetçi oldukları konulardan birisi; kendisini İslam ile özdeşleştiren ve sonrada kendisi gibi olmayanı dışlayan “grupçu”, “cemaatçi” zihniyettir. Çünkü bu zihniyet, Müslümanların, İslam’ın önündeki en büyük engel olarak birbirlerini görmelerine sebep oluyor. Aralarına uçurumlar sokuyor ve birbirlerini rakip olarak görmelerine yol açıyor.

Oysa dünyanın (özellikle de İslam coğrafyasının) kritik bir dönemeçten geçtiği şu günlerde, insanlığın İslam’a olan ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir. Böyle bir ortamda Müslümanların; insanlığın problemlerine çözümler üretmeleri, zulme karşı adil/İslami öneriler geliştirmeleri gerekiyordu. Ki halk onlarca sene içinde birikmiş sorunların yol açtığı bir patlamayla değil, Müslümanlar tarafından ortaya konmuş çözümleri talep etmek üzere meydanlara inebilsin!… Yaşamıyla ilgili büyük problemlerin ancak Müslümanlar tarafından çözülebileceğine inanabilsin!

Peki, niye bu tarihi fırsatı değerlendiremiyoruz?

Niye bu önemli sorumluluğu yerine getiremiyoruz?

Çünkü bizler, “din” olduğunu zannettiğimiz ezberlerimizle “ed-Din”i yani İslam’ı farkında olmadan devre dışı bıraktık. Hayata, “din” olduğuna inandığımız ideolojiler penceresinden bakmaya başladık. Eğer inancımızda samimiysek, o ideolojiler bize Allah katında bir fayda sağlayacaktır, muhakkak! Ancak yeryüzü söz konusu olduğunda; yani İslam’dan doğan selamet ve hayrın bütün insanlığı kuşatmasına, zulme son verip adaleti yeryüzünün her noktasına yaygınlaştırmaya sıra geldiğinde… İşte o zaman bu dar pencere, bu ideolojiler; bize o fırsatı vermeyecektir. Ezberlerimiz bizi bir açmaza sürükleyecektir. Oyun yaşındaki bir çocuğun toplumsal problemlere çözüm önermesi gibi bir durumla karşı karşıya bırakacaktır. Daha kendi problemlerini ve iç çekişmelerini bile aşamayan bir konuma düşürecektir.

Peki, bu ideolojik bakış açısını ve ondan doğan kısır çekişmeyi/rekabeti nasıl ortadan kaldıracağız?

Bu soruya kestirmeden, “grupçuluk ve cemaatçilik olmasın!” şeklinde cevap verebiliriz. Fakat bu cevap, çözüme hiç katkısı bulunmayan bir temenni olur. “Eğer hakikati/İslam’ı ben temsil ediyorsam, insanlığın selameti için gerekirse zorla dayatırım” gibi yüksek (ve görünüşte haklı) bir motivasyonla hareket eden Müslümanları ikna etmeye yeterli gelmez. Önce onları motive eden gerekçenin gücüne denk söylemlerle; sahip olduğu din anlayışının/ideolojinin dinin kendisi değil, ancak bir yorumu olabileceğini anlatabilmek gerekir. Kendi anlayışımızı bayraklaştırdığımızda, diğer İslam yorumlarıyla ortak noktalarımızın azalacağını, oysa dinin/İslam’ın sorumluluklarını yerine getirmek mantığıyla baktığımızda birçok ortak noktanın oluşacağını gösterebilmemiz gerekir.

Müslümanlar olarak, ilkelerden vazgeçmeden ve karakterden ödün vermeden bir arada yaşamaya imkan veren zihniyetler geliştirdiğimizde, bu tecrübe, başkalarıyla aynı ortamı paylaşmak noktasında da emsal teşkil edecektir. Günümüz insanlığının en büyük dertlerinden birine derman bulunmuş olacaktır. Fakat bu ifadenin tersi de doğrudur, yani; kendi içlerinde bir arada yaşama sorununu başaramayanların, başkalarıyla aynı ortamı paylaşma konusunda da başarılı tecrübeler icra etmeleri mümkün olmaz.

Bu sayıda yazarlarımız, bu sorunu “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK ve BİRLİKTE YAŞAMAK” başlığı altında dosya konusu haline getirdiler. Ve bu yönde ortaya çıkan arayışlara/tartışmalara kendi katkılarını sunmaya çalıştılar.

Elbette ki bu konu yeni bir konu değil ve yeni tartışılmaya da başlamadı. “Dinler arası diyalog” ana fikriyle uzun zamandır tartışılıyor. Batı öncülüğünde, farklı dinlerin bir arada nasıl yaşayacağına dair çözümler geliştirilmeye çalışılıyor. Bu tartışmaların İslam coğrafyasındaki katılımcıları da az değildir. Ne var ki, İslam coğrafyasındaki katılımcıların tutumu ve ulaşılan çözüm önerilerinin niteliği, Müslümanların zihninde; bu tartışmaların niyet ve hedeflerine dair şüpheler oluşturmuştur.

Yazarlarımız bu konuyu, farklı İslami görüşlerin birbirlerine nereye kadar tahammül gösterecekleri, bir arada nasıl yaşayacakları ve ortak bir sorumluluk etrafında nasıl bir araya gelecekleri ekseninde değerlendirmeye çalıştılar. Bu konu, “başkalarıyla birlikte yaşamak” meselesinden tamamen bağımsız olamayacağı için, tartışmalarına; öncelikle bu konuda ortaya konmuş tezleri değerlendirerek ve analiz ederek başladılar. Bu çerçevede, önce; tarih boyunca bir arada yaşamayı sağlayan bağların neler olduğunu ve bu bağların ne tarz birlikteliklere imkan verdiğini araştırdılar. Daha sonra; Batı’da bu meselenin üzerinde tartışıldığı düzlemi analiz etmeye çalıştılar. Önyargısız bir yaklaşımla, bunların bizler için çözüm imkanı barındırıp barındırmadığını sorguladılar. Daha sonra da bu konunun üzerinde tartışılması gereken zemini oluşturmayı denediler.

Meseleyi şu sorular çerçevesinde ele aldılar:

–  “Birlikte yaşamak” sorununu sadece, “Batı kaynaklı bir komplo” olarak görmek doğru mudur?

–  İslam’ın önündeki en büyük engel olarak, kendisine benzeyen diğerini gören zihniyet ne kadar sağlıklıdır.

–  Günümüz gerçekliği içerisinde, tek bir kişiyi veya bir topluluğu İslam’ın tek temsilcisi olarak görmek mümkün müdür?

–  Böyle bir zihniyet var oldukça Müslümanlar, insanlığa öncülük eden bir güç haline gelebilirler mi?

–  Grupçu, cemaatçi anlayışın yıkıcı etkilerine rağmen, “Müslümanların birlikte yaşamak” gibi bir sorunu yok denebilir mi?

–  “Öteki” için kafir, fasık, münafık vs. gibi kavramlar kullanan İslam, bu kavramlarla; “zorlayıcı” “tek tipleştirici” bir zihniyet mi ortaya koymaktadır?

–  İnsanlığın başlangıcından beri iradeye ve iradenin bağımsız bir şekilde kullanılmasına vurgu yapan bir din ile “zorlama”, hangi şartlarda bir araya gelebilir?

–  Ötekini ifade eden kavramları göz önünde bulundurduğumuzda, Müslümanlar olarak “birlikte yaşamak” konusuna nasıl yaklaşmalıyız?

–  “Birlikte yaşamak” konusunda nasıl bir zemin önerebiliriz?

Bu sayımızda, “birlikte yaşamak” konusunda yapılmış bir röportaja da yer verdik.

Ayrıca bu sayımızda, (önceki sayıda yer alan “cemaat diktatörlerinin psikanalizi” başlıklı makalenin bir devamı olarak) cemaat yapılarının kişiyi nasıl nesneleştirdiğini, akletmenin önünde nasıl engeller oluşturduğunu ele alan bir araştırma yer almaktadır.

Muhammed Müctehid Şebusteri’nin hermenötik üzerine verdiği bir konferansın çözümlemesi, İslam ve demokrasi üzerine bir araştırma yazısı, bu sayıyı zenginleştiren diğer konulardır.

Gündem yazarlarımız ise önceki sayılardan beri gelen bir sürecin devamı olarak anayasa konusunu ve bunun yanında; “Birlikte Yaşamak Zorundayız” ve ““Bir İnsanlık Düşmanı Olarak Bomba” başlıklı konuları ele aldılar.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar muhabbetle kalın…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir