Bu Sayıda

10. Sayı Yaz 2012
10. Sayı Yaz 2012

“Fikir” ve “mücadele” birbirinin anlamını artıran/güçlü kılan iki kavramdır.

Uğrunda mücadele vereni bulunmayan bir fikir sahipsiz kalır ve kadük olur.

Ulvi bir fikre dayanmayan mücadelenin ise meşruiyeti tartışma konusu haline gelir ve taraftarı azalır.

İnsanlık için faydalı ve doğru bulunan bir fikir kısa sürede taraftar toplar. Bu taraflar ise bütün insanlığın o faydadan ve doğruluktan istifade etmesi için “anlatma” mücadelesine girişirler. İnsanlık tarihi boyunca “anlatma” ile “dayatma”nın birbirine karıştırıldığı birçok örnek vardır. Anlatmanın geçerli olduğu dönemlerde, çoğunlukla fikirler birbirini olumlu yönde etkilemiş ve insanlığın gelişmesine hizmet etmiştir. Dayatmanın geçerli olduğu dönemlerde ise çoğunlukla fikir donmuş, insanlığın yerinde saymasına sebep olmuştur.

Doğru bulduğu bir fikri başkalarına dayatanlar, bunu sadece “hakim olma” düşüncesiyle yapmazlar. Hakim olma düşüncelerinin arkasında bile; “bendeki hakikatten bütün insanlık yararlansın” şeklinde bir iyi niyet vardır. Ama tek başına “iyi niyet” bir mücadeleyi haklı ve faydalı kılmaya yeterli gelmediği için, kendindeki hakikati başkalarına dayatma mücadelesi çoğunlukla olumsuz sonuçlar vermiştir.

Fikir ve mücadele ilişkisi, İslam dini ve Müslümanlar açısından da tartışılması gereken önemli konu başlıklarındandır. Kimi İslam ekolleri İslam’ı sadece ibadetlerden ve kimi teorik inanç ilkelerinden ibaret gördükleri için kendilerini böyle bir sorunun tarafı olarak da hissetmezler. Ama böyle bir din algısı ile zulüm ve adaletsizliğin son bulması ve yeryüzünün her köşesine adaletin hakim kılınması gibi evrensel bir hedef birbiriyle örtüşmez.

Mücadele verilmelidir! Fakat büyük soru şudur: Neyin mücadelesi verilecek ve nasıl bir mücadele verilecek…

Tarih boyunca bu sorun, her dönemin kendi anlayışları ve imkanları içerisinden doğan farklı örneklerle cevabını buldu. Ama insanlık var oldukça zulüm ve haksızlığa karşı mücadele de var olacak; mücadele var oldukça ise bu konu üzerindeki tartışmalar sürecektir. Her dönemin kendi anlayış ve şartlarına göre tartışmalar şekil değiştirecektir.

İçerisinden geçtiğimiz şu dönem de, bu meselenin yeniden ele alınıp tartışılmasını zorunlu kılan bir dönemdir. Dünyada büyük gelişmeler olmakta, zihniyetler değişmekte ve siyasi aktörler yeniden belirlenmektedir. Bir dönem sona ermekte ve yeni bir dönem başlamaktadır. “Yeni dönemde nasıl var olacağız?” gibi önemli bir soru, Müslümanların önlerine gelmiş dikilmiştir. Bu soruya “yerinde” cevaplar verebilirsek, oluşan yeni dönemin belirleyici aktörlerinden bir tanesi de (belki de en önemlisi) Müslümanlar olabilir. Ama “yerinde” cevaplar veremezsek, yeni dünya bizim dışımızdakiler tarafından oluşturulur ve o dünyada bizler yine “istenmeyen” durumuna düşmekten kurtulamayız.

Mevcut şartlar içerisinde, yeni dünyadaki yerimiz ile enerjimizi hangi uğurda tükettiğimiz arasında önemli bir irtibat oluşmuştur. Eğer “Allah’a adanmışlık” psikolojisi içerisinde ortaya koyduğumuz mücadele isteğimizi ve kararlılığımızı doğru şekillerde ifade edemezsek, havanda su dövmekten başka bir iş yapmış olmayız. Ama doğru zamanlarda doğru proje ve yaklaşımlarla ortaya çıkabilirsek, krizler içerisinde çaresiz duruma düşmüş olan insanlığın çıkış yolunu bizler aydınlatabiliriz.

İşte bu noktada, “neyin mücadelesi” ve “nasıl mücadele” gibi sorular yeniden kritik hale gelmiştir. Acilen durumumuzu gözden geçirmeli ve enerjimizi doğru noktalarda kullanmamızı sağlayacak tartışmaları yapabilmeliyiz.

Bu sayıda acil tartışılması gereken bir konu olarak, “Günümüz şartlarında İslami Mücadele / İslamcılık” başlığını dosya konusu olarak seçtik. Ve bu uğurda yapılan tartışmalara katkı sunmayı arzuladık.

İslam ile mücadele olgusunu birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak gören günümüz Müslümanları, diğer İslam anlayışları karşısındaki farklılıklarını göstermek için farklı kavramlar kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Bu çerçevede; Tevhidi Müslümanlar, Muvahhid Müslümanlar, Devrimci Müslümanlar, Radikal Müslümanlar, İnkılabi Müslümanlar vs. gibi değişik tamlamalar ortaya çıkmıştır. Her grup veya cemaat kendi zihin yapısına bağlı olarak bu ve benzeri kavramlardan birini tercih etmekte ve (günümüz geleneği olarak) kullanmadığı diğerlerini eleştirmektedir. Dolayısıyla bu nitelikteki Müslümanları ayırt etmek için, üzerinde konsensüs oluşmuş ve kullanabileceğimiz tek bir kavram bulunmamaktadır. Öte taraftan akademik düzeyde bu meseleler “İslamcılık” konu başlığı ile tartışılageldiği için, literatüre uygun olması bakımından biz de bu kavramı kullandık. Fakat yanına, bu kavramı hangi maksatla ele aldığımızı da gösteren “Günümüz şartlarında İslami Mücadele” ifadesini ekledik.

İslamcılık, üzerine pek çok şeyin yazıldığı ve çizildiği bir konudur. Kimileri İslamcılığı Müslüman olarak yeryüzündeki duruşunu ifade eden bir kavram olarak görür. Kimileri ise bu kavramın, soğuk savaş döneminde Müslümanların kullanılabilmesi için ortaya atılmış bir projeyi ifade ettiğini düşünür.

İslamcılık hakkında pek çok şey söylenebilir veya eleştirilebilir. Ama bir de gerçek var ki, Kur’an; küfür, cahiliye, zulüm, fitne, fısk gibi kavramlarla bir “öteki” tanımlıyor. En başta cehd/cihad kavramı olmak üzere; davet, tebliğ, tebşir, inzar, müjdeleme, öğüt verme, beyan etme, marufu emretme, münkerden alıkoyma, kıtal gibi kavramlarla bir eylemsellik ve mücadele tablosu çiziyor.

Bu durumda cevaplanması gereken bazı sorular ortaya çıkmaktadır:

Kur’an’daki mücadele anlayışı ile günümüz İslamcılığı aynı zemine oturmakta mıdır?

Günümüzdeki “İslami mücadele” anlayışı/İslamcılık hangi etkenlerle oluşmuştur?

İslamcılığın kendine has farklı yönleri, “çağın gereği” olarak görülebilir mi?

“Hakikat kimsenin tekelinde değildir” yargısı ile İslamcılık bir noktada buluşabilir mi?

İslamcılığın sorunlu yönleri nelerdir?

İslamcılığı sürdürülmesi gereken bir tutum olarak görmeli miyiz?

(Eğer gerekliyse) Günümüz şartlarını ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurduğumuz zaman; İslamcılığın konusu, misyonu ve araçları hakkında ne gibi önerilerde bulunabiliriz?

Bu sorular çerçevesinde bu sayımızda İslamcılık konusunu ele almaya çalıştık. Farklı bakış açılarını temsil eden düşünürlerimizin bu meseleyle ilgili makalelerine yer verdik.

Ayrıca bu sayımızda, akletmenin gerekliliği ve önemini ortaya koymayı hedefleyen yazı dizisi yeni bölümüyle devam ederken, “felsefe yazıları” başlığı altında yeni bir yazı dizisi başladı.

Gündem yazarlarımız bu sayıda, “canlı bomba” eylemlerini, günümüzün stratejik kaynaklarından biri haline dönüşen “su”yu ve Fransa’nın Cezayir’de işlemiş olduğu suçları inceleme konusu yaptılar.

Yeni bir değişim arefesindeki Tunus’ta, değişime öncülük eden Müslümanların sekülerizm ve din devlet ilişkisi konularına yaklaşımını içeren bir makaleye ve “fırka-i naciye” ve “peygamberlik” kavramlarının günümüzdeki algı örneklerini ele alan bir deneme yazısına da sayfalarımız arasında yer verdik.

Sonraki sayıda buluşuncaya kadar muhabbetle kalınız…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir