Çağdaş İslami Hareketlerde Eksik Boyutlar / Taha Cabir el-ALVANİ

İslam Düşüncesinin Bugünkü Meseleleri, Taha Cabir Alvani, Sayfa 332-394 arasından kısaltılarak alıntılanmıştır.

 

Giriş

Bu Tebliğ, birçok çağdaş İslâmî hareketin teorik yapısında veya hayata geçirilmesinde kısmen veya tamamen eksik kaldığına inandığımız değişik boyutları ele almaktadır. Öncelikle, bu hareketlerin yirminci yüzyılın başında sömürgeci sızma ve hegemonyaya karşı direnerek ümmetin kimliğini korumaya çalışmada öncü bir rol üstlenen reform ve bağımsızlık hareketlerinin birer uzantıları olduğu konusunda haklarını teslim ederiz. Tebliğ, kimi eksik boyutları hatırlatma teşebbüsünü “hatırlatmanın mü’minlere birçok faydası vardır” ve “hikmet mü’minin yitiğidir, nerede bulursa alır” sözleri zemininde yapmaktadır.

Kurtuluş ve ümmetin kimliğini koruma safhasını ifade eden söylem ile daha olgunlaştırılmış bir şekilde yeniden izah edilmesi gerekli olan sömürge sonrası dönem arasında ki çok açık farklılığın tamamıyla farkındayım. Bu durum, günümüzde İslâmî üslupta eksik kalan veya az vurgulanan boyutları incelemenin kayda değer bir çaba olduğunu ve çok özenli bir dikkat ve objektiflik gerektirdiğini imâ eder.

Bu çalışmada İslâmî üslûbun gelişmesine ve mükemmelliğine katkıda bulunma ümidi içinde söz konusu eksik boyutları açıyoruz.

Âdem’i Allah yarattığı, tüm kavramları ona öğrettiği ve onu yeryüzünde halife yaptığı için insanlık tarihi Yaratıcı tarafından takdir edilen hedefine doğru ilerlemektedir. Bu arada insanlar iki gruba ayrılmıştır: Birincisi, vahyin öğretisine göre hayatlarını düzenleyenler. İkincisi, kendi düşünceleri,
arzuları, görüşleri ve atalarından miras aldıkları düşüncelere göre hayatlarını yönlendirenler. Birinci grup tarihi, Allah, insanlık ve kâinat arasında kutlu bir diyalektiğin ürünü olarak görürken, ikinci grup insanlık ve tabiat arasındaki mücadelenin bir sonucu olarak görür. Bunun bir sonucu olarak ikinci grup Allah’ın kendi kutlu plânındaki merkezî konumunu inkâr, ihmal veya göz ardı eder, ya da Allah-benzeri roller biçtikleri sahte ilahlara taparlar. İslâm, bu insanların yanlış inançlarını düzeltmek, görüş açılarını yeniden biçimlendirmek, zihnen huzur bulmalarına yardımcı olmak ve aslî sorularına nihâî cevaplar sağlamak için çabalar.

İktidara Ulaşma Çare mi, Çözüm mü?

Siyasî gücü ele geçirmek tek başına ne ümmetin problemlerini çözer ne de ıslâhat için bir metodoloji sağlayabilir. Hukuk sistemi mirasımızı tatbik edebilmek için iktidar arayışı, bu meselenin son derece basitleştirilmesidir. Eğer sorunlarımız hemen Batı’nın işgali ve halifeliğin ortadan kalkmasıyla başlamış olsaydı, çözüm olarak siyasî iktidarı ele geçirme arayışının zayıf da olsa bir meşrûiyeti olurdu. Ne var ki krizimiz ondan çok daha önce ve muhtelif İslâmî rejimler altında başlamıştır. Yedi yüzyıl kadar önce eşzamanlı olarak ortaya çıkan doğudan Moğol işgali ve batıdan Haçlılar, sonrasında beş yüzyıl kadar önce İspanya’dan Müslümanların sürülmesi ve -çok yakın zamanda da- Filistin ve Afgan bağımsızlık mücadeleleri gibi çağdaş davaların acılı sonuçları içteki bir başarısızlığın görüntülerinden başka bir şey değildir, her ne kadar bunlar hilâfet ve saltanat gibi ihtişamlı isimlerle örtülmüş olsa dahi.

Buna göre, siyasî gücü ele geçirmek tek başına ıslâhat için bir başlangıç teşkil etmez. Çünkü ıslâhat, ancak çöküşümüze yol açan problemleri ele almamızla başlayabilir. Bu anlamda, tedaviye odaklanma ıslâhat zeminini hazırlamalıdır. Bununla birlikte, krizin -gerek Müslümanlar ve gerekse gayrimüslimler tarafından çoğunlukla yanlış anlaşılmakta olan- Kur’ân ve Sünnet’in hakikî öğretilerinden sapan düşünce ve amelimizde kök salmış bulunduğunu hatırlamalıyız.

Müslümanların niçin ayağa kalkmaları gerektiğini açıklamaya ilişkin şimdiye kadar çok şey yazılmıştır, ancak bozulma ve çöküşümüzün altında yatan sebeplere dair çok az araştırma vardır. Çoğu yazar, Müslümanların inişe geçtiğini, çünkü Allah’ın kanunu ile ilişkilerini kestiklerini ve Rasûlullah’ın, “Bu ümmetin son dönemlerindeki iyiliği ona başta iyiliği getiren şeylere dayanmakla olacaktır” şeklindeki sözünü belirtmekten öteye nâdiren geçmektedir. Bu doğrudur, ancak ümmete başta iyiliği getiren sebepleri bilmeliyiz ki günümüze bunları uygulayalım. Diğer bir ifade ile, bu kavrayışı günümüze tatbik edilebilecek geçerli bir metodolojiye nasıl dönüştürebileceğimizi bilmeye ihtiyacımız vardır.

Yanlış Kıyas

Kendilerini geçmişteki modellerle karşılaştırarak zaman ve diğer farklı unsurları göz ardı eden ancak yine de aynı sonuçlar bekleyen İslâmî hareketlerin perspektiflerini yeniden değerlendirmeye ve düzeltmeye ihtiyaçları vardır. Geçmişle gereği kadar nisbî bir etkileşim içinde olunabilir, ancak ruh ve beden olarak geçmişi diriltmeye kalkışmak boşadır.

Ümmetin Zevalinin Sebepleri

O halde soru, ümmetin muhteşem canlılık ve yaratıcılığının nasıl durduğu ve kendisiyle ilâhî ilhamlı rolü arasında uçurumun nasıl oluştuğudur? Bu durum hilâfetin mevcûdiyetine ve dış baskının nispeten zayıflığına rağmen ortaya çıkmış ve daha sonraki çöküşün tohumlarını ekmiştir.

Laiklik ve Reform Karşı Karşıya

Müslüman dünyasındaki laikler aşkınlık/müteâl fikrinin beşerî işlerin haricine çıkarılmasını savunurlar. Muhtemelen bu birkaç yanlış faraziyeye dayanıyor, meselâ: Kur’ân amacına hizmet etmiştir ve artık ondan kazanılacak bir şey yoktur, Sünnet tümüyle tüketilmiştir ve artık hiçbir sûrette modern hukuk ondan istifade edemez. Ayrıca Kur’ân ve Sünnet çalışmalarının dayandığı insânî gayret artık genişleyemez veya kendini yenileyemez. Bu görüşün ürettiği bir üçleme/teslis ilâhî plân araçlarının doğrudan karşısına yerleşerek daha fazla gerileme ve çöküşü beraberinde getirir oldu.

Laik üçleme, ümmetin ilk dönemki refahının muhtelif unsurlarıyla karşılaştırılabilir. Birincisi, “birleşik kalpler ve ruhlar” mefhumuna zıt olarak İslâm-öncesi bölünme kendini kabilecilik, bölgecilik, ırkçılık, mezhepçilik ve sınıfçılık sûretinde yeniden gösterdi. Bunun bir sonucu olarak, Müslümanlar birbirine zıt mezhepler ve hareketler sûretinde bölündüler, öyle ki bunu diğerlerini hainlikle suçlama ve kendi hiziplerinin hakikat ve kurtuluşun yegâne temsilcisi olduğunu iddiaya kadar vardırdılar. Halbûki bu Müslümanlar şu Kur’ânî uyarıya kulak asmamaktadırlar:

“Allah ile yaptığınız ahdi yerine getirin. Allah’ı şâhit tutarak ettiğiniz sağlam yeminleri bozmayın. Allah sizin bütün yaptıklarınızdan haberdardır. İpliğini zahmet çekerek eğirip büktükten sonra onu bozan kadın gibi olmayın. Bir topluluk başka bir topluluğu, üstünlük sağlayıp fayda elde etmek için yemin ederek aldatmasın. Halbuki Allah sizi bu ahidlerle denemektedir. Hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeyleri Allah size, Kıyamet gününde muhakkak açıklayacaktır.” (16:91-92)

Diğer bir ifadeyle, Müslümanlar İslâm’ın evrenselliğinden ve birlik ihtiyacından çıkarak çatışan kabileler seviyesine düştüler.

İkincisi, Kur’ân’ın otoritesine ve Sünnet’in vahyin kapsayıcı çerçevesi içindeki reddedilmez otoritesine rağmen Müslümanlar Kur’ân âyetlerine ve hadislere oldukça seçici bir tarzda yaklaşır oldular. Vurgulamak istedikleri şeyleri vurguladılar ve meşrûiyetlerini dayandırdıkları dar ve geçici çıkarlar uğruna göz ardı edilmesini uygun gördükleri noktaları göz ardı ettiler. Başka bir ifâde ile, Kur’ân’a, uzun zaman önce İsrâiloğulları’nın Tevrat’a yaklaştığı gibi yaklaştılar: “…ki, siz onu parça parça ediyor, bir kısmını açıklayıp çoğunu gizliyordunuz; …” (6:91)

Bunun ardından Müslümanlar Kur’ân’ın kapsamlı bütünlüğü ve metodolojisini görüş alanlarından çıkarmış olarak hakikat ile münasebet kurma ve Kur’ân’ın bizden istediği şekilde zaman ve şartlardaki kaçınılmaz değişiklikleri kontrol etme fırsatını kaybettiler. Bunun yerine şartları Kur’ân ve Sünnet’i yönlendirir hâle getirdiler; yukarıda bahsedilen seçme yoluyla da bu sapmayı meşrulaştırdılar. Şartları veya durumu ilâhî mesajın bütünlüğüne dönüş ile düzeltmek yerine, onu mevcut şartlara uydurdular ve şartları ilâhî mesaja başvurma ile meşrulaştırdılar. Ancak bu teşebbüs, ilâhî mesaj, hakikatin üzerine yansıtıldığında bu, onu meşrûlaştırmak için değil, daha ziyade değiştirmek, iyileştirmek ve nihâî olarak ıslâh etmek için yapılır şeklindeki tabii önermeye aykırıdır. Şartları ilâhî metnin efendisi yapmak şeklindeki mevcut tasarruf açık biçimde hatalıdır.

Bu olumsuz faktörlerin etkileşimi Müslümanların inanç ve medeniyet düzenlerini hemen tümüyle darmadağın etti. İlâhî metni öylesine kötüye kullandılar ki, Allah’ın kendilerine emanet ettiği insanlığa şâhitlik yapma maksadını dahi gözden kaybettiler. Esasen, her şeyin üzerinde hamd ve senâya mahsus Yüce Rab ile teması da kaybettiler. Kendilerini uzaklaştırmış ve dinî ve kültürel şâhitliğin gerekleri ile bağlarını koparmış oldukları hâlde, acaba Allah başta yaptığı gibi onları kalpleriyle ve ruhlarıyla bir araya getirir mi?

Müslümanlar İslâm’a ve ümmete yönelik mesûliyetlerini bütünüyle idrak etmelidirler. Bununla birlikte ilâhî metnin bütünlüğünde ve hakikatle ilişkisinde üstün oluşu esasına dayalı bir şâhitlik ahdi gelmelidir. Fakat bu ne anlama gelmektedir ve nasıl fiiliyata dökülecektir? İhtiyaç duyulan şey “beşerî bir eylemdir.” İlâhî plânı yürürlüğe sokan ve Vahiy, Rasûl ve ilk Müslümanlar vasıtasıyla insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran “ilâhî eylem” ile “şuurlu” bir temas kurmaktır. Fakat İslâm’ın ilk yıllarında tatbik edilen içtihâdın (yasama ve diğer konularda gayretin) meyvelerini devşirerek yeniden hayata geçirmek mümkün müdür? Yoksa ortada yeni içtihad yapmayı gerektiren keyfiyet olarak farklı bir durum mu vardır? Yeni dönem içtihadlar için uygun ortamı nasıl ihdas edebiliriz? Yeni (ve değişen) şartlar fiilen ne ölçüde yeni zorluklar getirecektir? Yalnızca kıyas (analojik akıl yürütme) ile çözülemeyecek problemler hangileridir? O tür problemler kaçınılmaz olarak Kur’ân ve Sünnet’teki İlâhî vahyin bütünlüğüne yeni bir müracaat gerektirecektir.

Burada bir soru daha gündeme geliyor: Daha önce hiç ortaya konmamış yeni problemlere hangi ölçüde vahiy vasıtasıyla cevap verebiliriz? Bu mesele Kur’ânî anlamda nisbî ve değişken fikrinin tefekkür edilmesini gerektirir. Kur’ân her zaman ve mekâna tatbik edilebilir, sosyal ve tarihî değişime rehberlik eden ebedî ışıktır.

Modern dünyada gerçekleşen değişim keyfiyetten ziyade kemiyete taallûk etseydi, yâni özden ziyâde dereceye ait değişiklikler olsaydı, yukarıdaki tüm sorular alâkasız olacaktı. Zira bu durumda araştırma metotları yanı sıra tümevarım (istikra) ve tümdengelimde (istidlal), ayrıca beşerî ve tabiî vak’aların tetkikinde hep kemiyete ilişkin bir değişiklik gerekecekti.

Maddî dünyadaki değişikliklerin kemiyete ait olduğunu iddia edenler esâsen zaman ve mekândaki değişikliklere kayıtsız ve onlardan etkilenmeyen sabit bir görüş benimsiyorlar. Kendilerinin entelektüel faaliyeti analojik akıl yürütmenin ötesine katiyetle geçmez, zira geleneksel problem çözme metotlarını modern problemlere tatbik etmeyi sürdürürler, tümevarım ve tümdengelimle ilgili olarak da kadim kurallara başvururlar. Kendilerinin araştırmaları tümdengelim yöntemi ile gerçekler bütününden daha çok tek tek vak’aların dışına çıkmaz, bunlar üzerinde de Kur’ân ve Sünnet’in geniş açıklamalarından kesilip alınan belli prensiplerle yorum yapılır.

Bu yaklaşım gerçek dünyayı somut bütünlüğü içinde tetkik etme metoduyla olduğu gibi, Kur’ân’ın kapsayıcılığı ve Sünnet’in metodolojik prensiplerine de ters düşer.

Günümüz İslâmî Faaliyetlerinin Çıkmazları

Neler gerektiğini teşhis etmiş olarak şimdi hızla değişen dünyadaki problemlerimizi ve bunları nasıl çözebileceğimize bakalım.

Bu problemler hicretin ilk asırlarından hemen sonra, Milâdî onuncu asrın başlarında kendini gösterdi. Ancak bu genel tahmin hilâfet, siyasî sistemin yapısı, belgelendirme, muhtelif fıkıh okulları ve mezheplerin niçin ortaya çıktığı gibi, Hz. Peygamberlerin vefâtından kısa bir süre sonra sahne alan sorunları dışlamaz.

Şayet Müslüman ıslâhatçı ve mücedditlerin karşılaştığı problem türlerini ayrıntılı bir tablo hâlinde ortaya koyarsak hukukî, tarihî, siyasî, içtimâî, felsefî, iktisâdi ve hattâ lisana dair olsun bütün meselelerin düşüncemizin köklerinde olduğunu görürüz. Kültürel körelmemiz, İbn Haldûn’dan alıntı yapacak olursak, tek bir kaynaktan gelmeyip daha ziyade çok-boyutlu sorunlar getiren çok-boyutlu bir aczin neticesidir.

Kolektif İçtihad ve Kolektif Faaliyet

Yüzyıllar boyu kimi ıslâhatçılar Kur’ân’ın tefsiriyle ilgili meselelerle uğraştılar. Tevrat ve İncil kaynaklı uydurmaları, kıssa ve efsâneleri ayıkladılar. Kimisi siyasî baskı üzerine yoğunlaşırken, kimisi hükümetlerin yapısı ve siyasî düzenlere eğildi.

Ne var ki, araştırma ve entelektüel gayretleri İslâmî düşünce yapısının reformuna katkıda bulunması gereken âlimler henüz metodolojide reform arayışında olmadılar. Bu âlimler arasında dilciler, sosyologlar, tarihçiler ve çağdaş bilimin bilgi kuramı çıkmazları üzerinde araştırmalar yapanlar var. Buna göre, belli bir metnin kalbine nüfûz eden ve bir veya daha fazla tarihî çerçeve içinde yorumlanmasını ve kullanımını değerlendiren bir dilci, zirâî toplumların kültürlerini tetkîk eden bir araştırmacı, geçmiş medeniyetlerin tecrübelerini çalışan bir tarihçi ya da arkeolog, bunların hepsi birlikte kolektif içtihadı zenginleştirebilir. Bu minvalde İbn Batûta ve İbn Haldûn’un içtihâda yaptıkları önemli katkıları hatırlıyoruz.

Bu bizim ortaklaşa içtihad için yaptığımız çağrıyı desteklemektedir. Tabiî bu, araştırmacıların ferdîliği ve kendilerine mahsus becerilerinin kurban edileceğini îmâ etmez, zira herkes gayretinin karşılığını alacaktır. Bu mefhum daha ziyade tüm bilgi dallarının kapsamlı bir çerçeve içinde ve sistematik olarak bir araya getirilerek başlatılacak yeni “teşebbüsün” beşerî ve tabiî vak’alar ile daha etkin biçimde uğraşabileceğini öngörmektedir.

Kapsamlı mantığının mahiyeti itibarıyla bu metodoloji çeşitliliği ve araştırma verilerinin başarılı bir birleşimini öngörür, böylelikle objektif gerçekliği olduğu gibi teşhis edebilecek ve metnin ehemmiyetini daha bir anlayabilecek, yanı sıra ilgili geleneği eleştirel ve ilmî bir tarzda yeniden canlandırabilecek ve ilâhî metin içeriden anlatılabilecektir. Bu yolla UIDE, muhtelif bilimsel girişimleri bir havuzda toplayarak hayatın tüm problemlerine cevap ve psikoloji, iktisat, sosyoloji ve tabiî bilimler gibi alanlarda Bilginin İslâmîleştirilmesine destek veren toplu bir hasat elde etmeyi ümit eder. Daha önce belirttiğimiz gibi, bilimlerin (Kur’ân ve Sünnet tabanında) İslâmîleştirilmesi ile, İslâmîleştirildikten sonra bu bilimlerin Kur’ân ve Sünnet’in yorumlanmış bir okuyuşuna yeniden yöneltmek arasında bir alışveriş imkânı vardır. Bu yaklaşımda bilimler problemlerine Vahiyden çözümler türetmeli ve İslâmî metinle iştigâl eden âlimler de metni (bilimlerin) epistemolojik boyutları ve bilimsel gözlemlerinden yararlanarak daha iyi idrak etmelidir.

Düşünce metotlarını ıslâh, selef âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet’e yaklaşım zeminlerini ya da o sırada hâkim olan içtihad kurallarını araştırmakla sınırlı değildir. Zira bu kurallar, epistemoloji usûllerinin ve araştırma vasıflarının gelişimine binaen ciddi bir şekilde değişmiştir. Buna insanın bilgi edinmesiyle ilgili araçlar da dahildir. Gerçekten kimi araştırmacılar eşyayı, çokluğu, kutupluluğu veya tekliğiyle idrak eder. Aynı tarzda bazıları da aynı eşyayı tarif edici yorumla algılarken başkaları da epistemolojik analizi kullanır.

Gerçek hayatın tüm unsurlarını ve epistemoloji usûllerini kapsayabilen kolektif içtihad oldukça karmaşık şimdiki dünya içinde münhasıran veya hâkim biçimde siyasî ve iktisâdi çabalarla ıslâhat yapılabileceği gibi bir yanlış anlayıştan bizi kurtarmalıdır.

Açıkçası, UIDE bünyesinde on yılı aşkın bir süredir entelektüel seviyede sürdürdüğümüz dayanışmacı çalışma ümmetin krizinin ne kadar derin ve geniş olduğunu ortaya koymuş ve kolektif içtihâda şiddetli bir ihtiyaç olduğu noktasında bizi kanaat sahibi yapmıştır. Sadece seviyede düzlemdeki bu tecrübe ile birlikte, karmaşık ve sürekli değişen bölgesel ve uluslararası ortamda siyasî, entelektüel ve sosyo-ekonomik dengelerde statükoyu değiştirmek için gerekli çabanın büyüklüğü ve yoğunluğu karşısında insan hayretler içinde kalıyor.

Tek Başına Hareketin Zorlukları

Siyasî olsun, entelektüel olsun tekelci veya tek-boyutlu teşkilât anlayışı ümmete anlatılamayacak ölçüde zarar vermiştir. Yapıları böylesi teşkilâtları ümmetin irâde ve şuûrunu tecessüm ettirdikleri şeklinde nereye varacağını kavrayamadıkları hatalı bir anlayışa sürüklemiştir. Böylesi teşkilatlar ümmetin müşterek gayretinin yerine ikâme olamazlar. Bunun yerine ancak geçmiş ve günümüzde hasım gruplardan oluşan uzun listedeki fraksiyonlardan biri olurlar.

Allah bizi hem ferdî hem de ictimâî seviyelerde dar görüşlü tekelci eğilimin tehlikelerine karşı uyarmıştır. Buna uygun biçimde bize doğru olanı emreden ve yanlış olanı nehyeden bir topluluk (ümmet) teşkil etmemiz talimatını verir. Bu talimat ümmet-çapındaki birlik ve kolektif düşünce ve eylem doğrultusundaki başka iki güçlü teşvikle uyum içindedir. Bununla birlikte, Kur’ân’da belli şart ifâde eden faktörler de zikredilmektedir:

“Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenâlıktan meneden bir cemaat olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır.” (3:104)

İlk rehber ilke şunu şart koşar:

“Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Birbirinize düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sâyesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar.” (3:103)

Bunu ikinci rehber ilke takip eder:

“Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılan ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. Büyük azâb onlaradır.” (3:105)

Bütün ümmeti tek başına temsil iddiası Kur’ân ve Sünnet tarafından emredilmemiştir. Esasen her iki kaynak da bölücü tabiatları yüzünden bu tür eğilimlere karşı uyarıda bulunurlar. “İyi niyet” bu tür eğilimler için bir bahane olarak getirilmemelidir. Bunun yerine tüm iyi niyetlerin Ümmet arasındaki yapıcı alışveriş çerçevesi içinde faaliyet göstermesi sağlanmalıdır. Her gruba gerekli saygının gösterildiği bu zenginleştirici ve tamamlayıcı çaba genel siyaset ve gâye olmalıdır. Bu, birlik ve karşılıklı sevgiye yönelik ilâhî teşviklerle uyum içindedir. Burada ehemmiyetle belirtilmesi gereken bir nokta, yukarıda zikredilen âyetlerde “ümmet” terimi ile ifâde edilen cemaat bir fraksiyon değildir, fakat tüm bir ümmet olarak tavsif edilmiştir, yâni şuurunda evrensel ümmetin yüce arzularını ve kaygılarını taşıyan ve onları yerine getirmek için çalışan bir topluluktur. Bizzat ümmet terimi kendisinden türediği ümm (anne)ye dolaylı atıfta bulunarak ideal anne-çocuk ilişkisi yanı sıra çocuklar arasındaki ilişkilere de işâret eder. Böyle bir ümmetin mensupları toplu ve uyumlu bir faaliyetle ümmeti ıslah çabasında olmalılar.

Kur’ân, hizipçiliği ve bölücülüğü ciddî ahlâkî ve ictimâî şerler olarak değerlendirir. Bunlar insan psikolojisini ve topluluğun kendisini kirletir. Taraftarlık, fanatizm, ikiyüzlülük ve dürüst olmayış gibi birçok hastalık bunun sonuçları arasındadır. O yüzden böylesi çukurlara götüren yollar açıkça işâretlenerek yasaklanmış ve İslâmî mesajla uyumsuz olarak yerilmiştir. “İyi niyetle” bile olsa fraksiyonculuğu onaylama ve meşrûlaştırmada ısrâr edenler -zaman zaman istemeyerek de olsa- büyük bir bozgunculuğa iştirak etmektedirler:

“Dünyâ hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şâhid tutan, işbaşına geçince yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez. Ona: “Allah’tan sakın” denince, gururu
kendisine günâh işletir… Ey İnananlar! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.” (2:204-208)

Toplu faaliyet için formül keşfi ve uygulaması Müslümanların arayışı olmalıdır, zira bu kendilerini Allah’ın emrine uygun olarak tüm kalpleriyle İslâm’a (barışa) kavuşmaya muktedir kılacaktır. Böyle toplu bir çabanın neticesinde kendini iç ve dış zorluklara karşı enerjik ve akıllı bir biçimde hazırlayan tutarlı, yaşamaya ve gelişmeye muktedir bir Ümmet ortaya çıkması gerekir.

Müslümanların yüzleşmekte olduğu karmaşık krizler yine karmaşık ve toplu hazırlanmış çözümler gerektirmektedir. Günümüzde beşerî bilimler metodolojileri ve araştırma araçlarıyla tüm içtimâi ve beşerî vak’alara nüfûz edecek mâhârette uzmanlaşmışlardır. Bu durum, ansiklopedik bir âlimin, devrinin tüm tıp, astronomi, matematik ve felsefesine hâkim olduğu zamanlara tam bir tezat teşkil eder.

O zamanlarda böyle ulemâ edinmiş oldukları ilim hakkında nihâi otorite olarak kabul görüyordu. Bugün ise bilgi kaynakları branşlaşmış, birbirini tamamlar hâle gelmiş ve bunun neticesinde müşterek gayret için sorgulanamaz bir ihtiyaç hâsıl olmuştur. Dahası, kültürel düzenler bilimsel disiplinlerle öylesine yakınlaşmıştır ki meseleler ve alternatifler tek bir organizasyonun kapsama alanında tutulamayacak şekilde global bir nitelik kazanmıştır. Bu veriler ışığında, mümeyyiz vasıflar ve kabiliyetleri göz ardı etmeksizin, ortaklaşa faaliyeti vurguluyoruz. Bununla beraber, teşkilât ve faaliyette tek başına davranma eğilimi, “iyi niyetlerle” de olsa ortak gâyelerimizin önünde ciddî bir tehdit olarak kalmaya devam etmektedir.

Dışlayıcı Düşüncenin Doğuşu

Dışlayıcı düşünce mevcut ahvâli yalnızca kendisinin reforme etmek üzere seçilmiş bulunduğu yönünde hatalı bir kanaatten gelir. Bu basitçe mefhum, içinde tüm hakikate sahip olduğu şeklinde yanlış bir inancı taşır. Çoğu vak’ada bu, gerçekliğin karmaşıklığı yanı sıra bizzat hakikatin mahiyeti hakkında bilgisizlikten kaynaklanır. Hatalı kanaat potansiyel cemaatin faydası için aşırı basitleştirilmiş bir ıslâhat programı ortaya konmasına sebep olur, daha esaslı konular için daha olgun bir program ise hep çok uzakta yıldızların olduğu yerde bir noktaya ertelenir.

Bu durumda “teşkilât”, fikirden önce gelir. Gayretkeş zihnî ve eğitim çabalarının yerini yüzeysel ve basite indirgemeci “talimatlar” ve mekanik öğrenme alır. Ana meseleler salt sloganlara odaklanan şeklî “programlar” altına alınır. Bu tercihler ise mecbûrî olarak mevcut yaygın kaynaklardan hazır fikirleri almayı, yanı sıra bayağı bir teslimiyet ve taklit ruhu geliştirmeyi beraberinde getirir, tüm bunlar ise Allah’ın emrine zıttır:

“Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.” (17:36)

Bunun neticesinde metodolojik eleştiri ve yaratıcılık potansiyeli kaybolurken, kör taklit kurumsallaşır; hareketin unsurları kemiyetten ibâret bir kütleye indirgenir; düşünce ve tefekkürün yerini makûl olmayan ve mutlak şaşmaz kabûl edilir sûrette bir liderlik mefhumu alır: Bu hâl yalnızca fanatizme kapıyı ardına kadar açmakla kalmaz, lideri de takipçiyi de saptırır.

Sadece kendisinin ilim ve meşrûiyete mâlik olduğu iddiasındaki böyle bir teşkilat, ümmetin tüm mensuplarını soğutur, onları irtidat ve cehâletle suçlar. Tüm tarih ve geçmişini göz ardı ederek İslâm’ı dünyaya yeni baştan tanıttığı şeklinde yanlış bir kaziye ile işe başlar. On dört yüzyıllık geçmiş ve birçok Müslüman neslin tecrübesi tek bir grup, parti ya da teşkilât içinde toplanamaz. Aksini iddia etmek bir entelektüel şiddet eylemi olup, fiîlî şiddeti başlatır ve meşrûlaştırır.

Zayıflıkları veya sapmaları ne kadar belirgin olursa olsun, Müslümanların çoğu, sadece asgarî gerekleri karşılasalar da İslâm’ı yaşarlar ve gereğince amel ederler. Hiçbir grup veya fert ümmetin yegâne temsilcisi olduğunu veya hakikat üzerinde tekeli olduğunu iddia edemez. Ne hükümetlerin ve ne de muhalefet gruplarının şiddete başvurmak için meşrûiyetleri olamaz. Bütün yapılıp söylenenler ortaya konduğunda görünür ki, Allah hiçbir bir fert veya hizbe ümmete hükmetme gücü vermemiştir. Kimi hikmetli ve sorumlu İslâmî hareketlerin şiddeti reddetmesi bu yüzden en sıhhatli tutumdur. Ne var ki, hakikate sahip olduğunu iddia eden kimi hareketler gençlerinde ve etkileyebildikleri taraftarlarında ümmetin diğer mensuplarıyla temaslarında şiddet kullanmanın meşrû olduğuna dair bir anlayış yerleştirirler. Hatta böyle hareketlerin kurucu/icracı mensupları dahi herhangi bir noktada liderlikle ayrı düşse aforoza uğrayabilir, dışlanabilir. Bu, çeşitliliği ve serbest görüş alışverişini yok eden bir entelektüel dar elbiseye girmektir.

Kısaca ifade edecek olursak, İslâm, mükemmel bir metne sahip, benzersiz, evrensel mesajı olan, müsamahalı ve müşfik bir Şeriat’ı vazeden bir vahiydir. Böylesine bileşik bir hakikatin gerçekleşmesi kolektif bir şuur ve irâde gerektirmektedir. Hepsi dehşetli ve karmaşık bir krizin pençesinde olan günümüz Müslümanları yine tabiatı gereği bileşik olması gereken gayretlerini eldeki vazifeye odaklamalıdırlar. Burada hizipçiliğe veya dışlayıcı tavırlara yer yoktur.

Dikkat Çeken Eksiklikler

Özetleyecek olursak, mevcut İslâmî hareketlerin bakış açılarında eksik kalan boyutları incelerken âlimlerimiz ümmetin kimi temel hususiyetlerini dikkate almalıdır. Bu hususiyetler şöyle toparlanabilir: Kaynağı ilâhî ve otoritesi yüce Kur’ân; peygamberlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed’e iman; evrensel bir üslup; çok yönlü ve âdil bir Şeriat; Vahiy ve kâinatın birleşik okunması. Bu beş karakteristik ümmete her bir karakteristikle ilgili ihtiyaçların ve bunların hepsinin İslâmî harekete ve yanı sıra daha genel çerçevede beşerî çabalara ve realiteye yansıtılması için gereken vasıtaların şuurunda olan toplu bir irâde geliştirme vazifesini yüklemektedir.

Hâlihazırdaki İslâmî hareketlerin mevcut ve eksik olan ayırıcı vasıfları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

İslâmî hareketler hizipçi zihniyetle lekelenmiş olup, hâlihazırda ümmetin yüce menfaatleri ile uyumsuz durumdadır. Herhangi bir sûrette müşterek bir çalışma ortaya koyamadıklarından, kendilerini izole ve imhâ etmek isteyenlerin kolay hedefi hâline gelmişlerdir.

Bu hareketlerden bazıları ilâhî metinleri bu metinlere dayalı olarak yapılan içtihadlardan türetilen fıkıhla ve beşerî yorumlarla karıştırmışlardır.

İlâhî ile beşerî olanı karıştırmak bu hareketlerden bazılarının hakikatin sadece kendilerinde mündemiç olduğu iddiasına varmaları ve kendi beşerî düşünce ve içtihadlarında temel metinlerin kutsallığını varsaymaları sonucunu getirmiştir. Buna ilâveten, ümmetin tarihî başarılarını kendilerine mal etmiş ve kendilerinin de o tarihî hakikatin yegâne devamı veya mücessem hâli olduklarını iddia ile itibar kazanmaya çalışmışlardır.

Kimi hareketler Kur’ân ve Sünnet varken herhangi bir zihnî faaliyet olmaksızın faaliyet gösterebilecekleri şeklinde hatalı bir kanaate sahiptirler. O yüzden, İslâmî metin ile reel dünya arasında bağ kurmakta acze düşerler ve imanı tahakkuk ettirmeye muktedir olamazlar. Bunlardan kimisi düşünce dünyalarını tespit veya reforme etmezden önce kendilerini dört başı mamur “organizasyonlar” olarak piyasaya sürerler. O yüzden, teşkilâtlarının ve günlük faaliyetlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmek için sıhhatli ve makûl muhâkeme ile yürüyeceklerine, reel dünyadan ve İslâmî gelenekten rastgele mefhumlar seçerler.

Diğer grupları dışlayarak, teşkilât ve mensubiyet bakımından tüm ümmeti bünyelerinde tecessüm ettirdiklerini iddia ederler. Bu, entelektüel hamlıktan, tekelci ve gösteriş yapmaya yönelik olgunlaşmamış arzulardan başka bir şey değildir.

Kur’ân ve Sünnet’e bağlılıklarını şifâhen yorulmaksızın tekrarlamalarına rağmen, söz konusu hareketler herhangi bir program ortaya koyamamışlardır, zira o takdirde mensuplarının İslâmî öğretilerin ve Şeri’at’ın metodolojik temellerine ilişkin kavrayışlarının ne kadar zayıf olduğu görülecektir. Bildiğimiz gibi, metodoloji İslâm’ın nihâî hedeflerini tatbîk edecek kapsamlı bir İslâmî üslubun geliştirilmesinde köşe taşı durumundadır.

Batı ile modern zamanlardaki temasların başlamasından beri İslâmî üslup gel-gitler arasında, ilerleme ve gerileme arasında sıkışmış durumda. Bir dış tehlikeyi savuşturmak için çaba ve kaynakların umûmî seferber edilmesi gerektiğinde sahne aldığı hâlde, inşa ve gelişme zamanlarında İslâmî üslup hemen her yerde üzüntü verici biçimde canlılık ve bütünlükten mahrum görünmektedir. Her ne ise, hâlihazırdaki İslâmî üslubun belirgin vasıfları üzerinde yapılacak bir tahlil, üslubu entelektüel ve diğer zorluklarla dolu bir çağda daha geçerli hâle getirebilmek için şekil ve muhtevâsını ıslâha yönelik olarak bizde daha fazla bir şuur uyandırmalıdır.

İslâmî Evrensellik Yolundaki Engeller

Tarihî model Müslüman zihninde İslâmî genişlemenin ilk dönemlerinde kullanılan belli kalıpları yerleştirmiş bulunuyor. Müslüman ümmetin Hz. Peygamber tarafından Medine’de kurulanın benzeri bir devlet kurmaları ve Müslümanların bu rüyanın gerçek olması için sürekli bir seferberlik içinde olmaları doğrultusunda mefhumlar geniş kabul görmektedir. Çağdaş İslâmî üslup, bugünün dünyasına ve ileriye yönelik düşünmeye yeterince özen göstermek yerine bu arzuya ve buna bağlı tasavvur edilen senaryoların esiri olmaktadır. Her şeyi bir tarafa bırakarak siyasî güç elde etme ve “devlet kurma” arzusu hâkim olmuştur. Bu ise o hedefi, mantığa aykırı gibi gösterirken, (ama tahmin edilebilir biçimde) daha da uzaklaştırmıştır.

Osmanlı Cihan Devleti’nin çöküşü (veya dağılması) tüm Müslüman toplulukların dinî inançları dahil tüm imkânlarını sömürgecilik ve hegemonyaya karşı direniş için harekete geçirmeleri sonucunu getirdi. Bu durum geleneğin statü ve rolünü keskin biçimde güçlendirirken, düşmanla özdeşleştirilen her şeyin reddi hâleti rûhiyesini de pekiştirdi. Bu değer dizileri modern Müslüman zihninde esaslı yer etti. Entelektüel veya tartışma alanlarında birçok katkılar yapılmasına rağmen, bunlar büyük çapta söz konusu değer dizilerinin tesirinde kaldı. Üst üste birkaç Müslüman nesil bu katkıları ümmetin bütünlüğü ve hayatta kalması için elzem telakki ederek, meşrû görülsün veya görülmesin, herhangi bir gözden geçirme ve sorgulamaya tâbi tutmaksızın bunların tamamına bağlanılmasına ve savunulmasına taraftar oldular.

Kaybeden genellikle kazananı taklide ilgi duyar. Aynı zamanda kaybedenin davranışı salt bir tepki sûreti de kazanır, özellikle bugün kaybeden ümmetin durumunda olduğu gibi bir müzmin zihniyet buhranı hâlinde yaşıyorsa. Bu, Kur’ânî medeniyet modelini bir alternatif olarak sunma sürecini en
zorlu bir vazife hâline getirmiştir.

Batı Evrenselliğine Karşı İslâmî Evrensellik

Geçerli Batı evrenselciliği veya merkeziyetçiliğinin entelektüel karakteristikleri aşağıdaki gibi özetlenebilir: İnsanlığın eleştirel ve analitik düşünce potansiyelini (tümüyle olmasa bile) başarılı bir biçimde harekete geçiren bilimsel metodoloji tarafından geliştirilen ve korunan pozitivist bir evrenselciliktir. İlâveten, insanlığa seçme ve tercih özgürlüğünü etkileyen ne varsa reddetme şeklinde bir eğilim telkin etmiştir. Bu evrenselcilik tüm dünyaya yayılmış, tüm dünyayı kendi tesir sahası olarak kullanarak kendini, değerlerini ve ürünlerini herkese empoze etmiştir. Ayrıca Orta Çağ Katolik kilise modelini bir felâket uyarısı mahiyetinde ortaya koyarak dine ve dinî kurumlara ait ne varsa bunlar hakkında şüphe duyulmasını teşvik etmiştir. Bu senaryo önümüzde iken, İslâm ve onun ilâhî kitabı alternatif bir kültür kaynağı olarak nasıl sunulabilir?

İslâm’ın hâlihazırda Müslümanların ve İslâmî dinî hareketlerin yaptığı gibi sunulması hâlinde global cevap sadece ret ve hattâ baskı olur. Bunun ötesinde, kendisi ihtida etmiş bağlıları, temsilcileri ve (kadîm bir çerçeve içinde gelen) tarih ve kültür mirasının vârisleri bir tarafa, eğer İslâm Müslümanların bugün yaşadığı coğrafi alan için kapsamlı bir tabela olarak sunulacak olursa, bu durumda Yahûdilik ve Hıristiyanlığın çarpıtılmış bir imajı olarak görülecektir. Her ne kadar onların kimi olumsuz unsurlarından âzad ve halkın rûhî ve diğer ihtiyaçlarını karşılayabilecek fonksiyonel bir
din sunsa da.

Her ne ise, İslâm mütemadiyen kendi büyüklüğü ve potansiyelini karşılamayan bir sûrette sunulmaktadır. Nakledilen fıkhın sıkı ağları içinde sunulmakta ve bu da zamanımızın karmaşık gerçekliklerinden ziyade basit bir ziraat toplumu ve o toplumun temel fayda değişimlerine ancak hitap edebilir mâhiyettedir. Bu mirasın modern toplumların ve ekonomilerinin kompleks ihtiyaçlarına cevap verebileceğine kânî olmuş olsak bile, bu durumda kendisine kaldıramayacağı bir yük yüklemiş oluruz. Bu, İslâm ve İslâm’ın evrenselliği üzerinde kötü ve olumsuz bir biçimde yansır. O kadar ki, cihanşümûllüğünü yalanlar ve İslâm’ın ancak basit ziraat toplumlarına uygulanabilir olduğu izlenimini yaratır.

Böyle bir şey son derece üzüntü vericidir, zira İslâm’ın rûhuna ve öğretilerine zıt bir izlenimdir. Bu ayrıca fiili tarihe de aykırıdır; çünkü tarihi boyunca İslâm Atlantik’ten Pasifik’e dallanıp budaklanmış ve Asya, Afrika ve Avrupa’yı birleştiren merkezî bir konuma sahip olmuş ve muhtelif medeniyetleri, kültürleri ve ırkları tek bir beşeri çerçevede bir araya getirmiştir. İslâmî evrensellik her zaman global alışveriş gücünü temsil etmiş ve ısrarlı biçimde sınırları ortadan kaldırmaya yönelmişken, laik evrensellik kavramına sadece ulusal veya bölgesel krizler patladığında ve bölgesel düzenler dağılma ve yok olma işâretleri verdiğinde başvurulur. İslâmi evrenselliğin ise iyilik ve birliğe yönelik düzeni ilâhî vaat ve düzen tarafından desteklenmekte olup, her ikisi de beşerî vekillikle icrâ edilme makâmındadır.

Faaliyet Planı

İslâm’ın evrenselliği ve Batı arasında faydalı bir etkileşim hâsıl etmek için Müslümanlar ne yapmalıdır? Vazife kolay değildir, fakat mümkündür.

Kolay değildir, zira Batı herhangi bir reformasyona karşı güçlü bir direniş göstermeye yatkındır, hele o reformasyon dinî (özellikle de İslâmî) düşünceden neşet ediyorsa. Bunun sebebi, Batı’nın dogmaya karşı uzun tarihî direnişine İslâm’a karşı çatışmayla yoğrulmuş toplumsal hafızasının eşlik ediyor olmasıdır. Esasen, laik bir perspektiften bakıldığında Hıristiyan teolojisi ile İslâmî öğretileri ayırt etmek oldukça güçtür. Buna ilâveten, Batı’nın kültürel düzeni özellikle Sovyetler’in çökmesinden sonra kendisininkiyle uyumlu olmayan herhangi bir değer sistemi lehinde yapılan çağrıları reddetmektedir. Sovyetler’in çöküşünün Batılı liberal sisteme bir sağlık sertifikası kazandırdığı ve duruşunun doğruluğunu teyit ettiği kabûl edilmiştir.

Burada üç teşebbüs söz konusu edilebilir. Öncelikle, Batı’nın analitik ayrıştırmasının ardından yeniden-kurmadaki acziyle ortaya çıkan kronik kriz önümüzde dururken, Müslümanlar kendilerini Kur’ân’ın epistemolojik metodolojisi ile donatmalı, sonrasında da Batı’nın tüm eğilim ve yönelimlerden analitik okulları ile yakın ilişkiler kurmalıdır. Felsefî, entelektüel ve kültürel temelleri üzerinde bu okullar büyümeye devam eder ve insanlığın faydası için epistemolojik düzeyde Batı ile sağlıklı bir temasın kapışım aralar.

İkincisi, Müslümanlar tabiat bilimlerine rehberlik etmenin yanı sıra beşerî ve sosyal bilimlerin yeniden-kurulması bakımından Bilginin İslâmîleştirilmesine mümkün olan tüm desteği vermelidir. Bu ilimlerin evrensel bütünlüğü içinde geliştirilmesi, çoğu Batılı bakımından zihinlerini bizim metodolojimize açarak keşfetmeleri ve kullanmaları için bir muharrik olacaktır.

Üçüncüsü, müteâkiben ilmî metodolojik bir çerçevede diyalog hâsıl olabilir ve burada Müslümanlar Kur’ân şuurlarını evrensel yasalarla ilgili şuurlarıyla birlikte arz edebilirler. Şartların izin verdiği ölçüde yeni İslâmî evrensellik usûl ve bilgi kuramı esaslarına dayanacaktır; küresel ölçekte daha açık ve ikna edici olarak faaliyet gösterecektir. Süreç boyunca Müslümanlar duyarlı konuları veya Batı’nın tarihî hafızasını harekete geçirecek meseleleri gündeme getirmekten (veya bunun tuzağına düşmekten) kaçınmalıdırlar. Bunun yerine, Kur’ân’ın epistemolojik usûlü ve Hz. Peygamber’in Sünneti temelinde günümüz meselelerini, krizlerini ve problemlerini sorgulayan araştırma ve ilmî çalışmalara yönelmelidirler.

Fakat çağdaş İslâmî hareketler bu önemli vazifeyi hangi ölçüde kavrayabilir (veya üstlenebilir)?

Müslüman Zihninde Krizin Belirleyicileri

Tarihî ve kültürel gâyelerle yola çıkan İslâmî hareketler zihinlerini ve görüş açılarını İslâmî geçmişle kayıtlamakta ve bu yüzden özellikle kriz ve emniyetsizlik zamanlarında günümüzün gerçeklerinden kaçmaktadırlar. İslâmî mirası kendilerinin günümüzdeki durumlarına yansıttıklarında bunu Kur’ân metninin husûsiyetlerine ve zamandan münezzeh umûmî beyânâtına çok az dikkat gösteren durgun bir zihniyetle yaparlar. O yüzden, Kur’ân ve Sünnet’i belli usûl ve epistemolojik baskılar altında ve hattâ zaman zaman ancak çok kısıtlı miktarda yazılı malzeme ile çalışabilen önceki ulemâ nesillerinin tasnif ettiği sınırlı bir çerçeveye hapsederler. Bu yaklaşım söz konusu sınırlamalar üzerinde beşerî etkileşim ile tesirde bulunabilecek müthiş değişiklikleri ya da tarihî değişim yasaları ile birlikte zaman ve mekân değişkenlerini fark etmek veya hesaplamak üzere o sınırlamaları ve mükemmeliyetsizlikleri tahlil etmeye çalışmaz. Halbûki öyle bir tahlil bölgesel ve uluslararası alışverişin değerine ve hacmine serbest ve tutarlı bir ortamda derinlik kazandıracaktır.

Batı’nın krizi Allah, aşkınlık ve vahiy mefhumlarını dışlaması sebebiyle yeniden inşa yapamayan ayrıştırmacı tarzın bir neticesidir. Müslüman dünyasındaki kriz ise hakikaten kapsamlı mahiyetteki mirası ele alma usûlünde, durgun bir zihniyetle yorumlamaya kalkışmakta ortaya çıkmaktadır.
Bu usûlün günümüzün hızlı dünyasının kavram ve usûlleriyle muhatap olabilmesi mümkün değildir. İslâmî hareketler bir İslâmî bilgi kuramı usûlü vasıtası ile değişimi gerçekleştirmek yerine diğerlerini “mürted” olarak yaftalama şeklinde ahlâkî bir şiddete başvuruyorlar; erken dönem İslâm tarihinin muzaffer unsurlarına sarılıyorlar ve dünya, beşeriyet ve kâinat arasında etkileşimi kabûl eden İslâmî usûlü göz ardı ederek meseleleri Gayb âlemine erteliyorlar. Ya da alternatif olarak, değişimi gerçekleştirmek için siyasî gücü ele geçirerek ilâhî gözetim altında idâreci olarak bir din adamı tayin edebilirler ve Allah Azîmüşşân’ı teskîn etmek için İslâm ceza hukukunu uygulayabilirler. İslâm’ın bu sûrette aşırı basitleştirilmesi -esasen bayağılaştırılması- ortamında söz konusu hareketler İslâm adına konuştukları, temsil ve beyanda bulundukları iddiasını desteklemek için siyasî programlar ortaya koyarlar.

Dünya bu tür İslâmî hareketleri bünyesinde faaliyet gösterdikleri ülkelerdekiler de dahil olmak üzere ve siyasî meşrûiyetlerinin İslâm hukukundan türeyip türemediğine bakmaksızın tüm hükümet biçimlerini ve tüm rejimleri değiştirmeye çalıştığı kanaatindedir. Bununla birlikte söz konusu İslâmî hareketler de kendi aralarında hangisinin en meşrû olduğuna dâir didişirler. Diğer hareketleri ve sistemleri İslâmî anlayış ve uygulamaları sebebiyle utandırmaya ve sahne dışına itmeye çalışırlar. Liberal çoğulculuğa tavizsiz muhalefete yeminli olduklarından, böyle bir niteliği olan veya diğerlerine böyle bir anlayış imkânı sağlayan sistem ve rejimleri gayrimeşrû ilân ederler. Buna uygun olarak, iktidar elde etme düşlerinin sihirli tesiri altında evrensellik anlayışını ve bunun başarılması için gereken araç ve metodolojileri de göz ardı ederler. Böylelikle İslâmî tebliğin temel bir yönünü gözden uzak tutmuş olurlar. Dar siyasî hedeflere olan tutkuları, ne ölçekte olursa olsun elde edilen herhangi bir siyasî güç ile başarıyı özdeşleştirmelerine yol açar. Kimileri bunun evrensellik için bir sıçrama tahtası olduğunu savunur, ancak bu sebep-sonuç münasebetlerini göz ardı eden oldukça düşüncesizce bir yaklaşımdır.

Birçok İslâmî hareket bazı İslâmî hedeflere ulaştı, ne var ki bu hedefleri sosyal değişim kanunları ve yollarına bağlayacak bir model inşâ edemediler. Ardından, yeni mensuplar kazanarak yatay genişleme yapmayı tercih eder oldular, zira kendilerinin değişim telakkisi sayıca büyük bir cemaat oluşturmaktan ibaretti. Sosyal ve tarihî ilerleme, değişimin kanunları ve normları, yanı sıra kültürel ve entelektüel gelişmeler ve bunların evrensel yönelimlerine bakacak olursak bunların hepsi söz konusu hareketlerin ilgi alanı dışındadır, çünkü düşünce ve bilimi kendi şerefleriyle mütenasip saymadıkları gibi bunları imâna da aykırı kabul ederler.

Bununla birlikte, bu çıkmazı aşmak ve Müslüman zihnini söz konusu kısır döngülerden kurtarmak için şimdiye dek muhtelif teşebbüsler de olmadı değil. Ne var ki söz konusu teşebbüsler krizi aşmak için yeterli muharrik gücü henüz sağlayabilmiş değiller. Usûl-ü fıkh (hukuk kaynaklarını) veya bizatihi fıkhın kendisini ıslâh etmeye, ilm-i kelâm (skolastik felsefe) gibi disiplinleri canlandırmaya ve modernize etmeye yönelik hamleler ilâhî metindeki kati beyânatla tarihî değişimin kânunları ve zaman ve mekânın özgünlükleri arasındaki bağlantıyı kurabilmiş değiller. Ismarlama fetvaların ne
gevşek ve ne de katı oluşları bu çerçevede bir fayda sağlayabilmekte olup, sadece karmaşa ve uydurmayı artırmaktadır.

İşler bu safhaya geldiğinde, siyasî gücü ele geçirme fikri entelektüel metodolojilerin hitap edemediği bir krizden çıkış için bir yol veya çekici bir çözüm olur. Söz konusu fikir tüm çabaların ulaşılması için odaklandığı bir hedef ve ulaşıldığında da yine tüm çabaların korunmasına odaklandığı bir mevzi olur. Burada faraziyenin temelini oluşturan: “Eğer düşünce başarısız olmuşsa, niye sopa kullanmayalım?” anlayışıdır.

İnsanlığı muhatap alan ilâhî tebliğ Muhammedi vazifeden önce de tutarlıydı, zorlukları göğüslüyordu ve beşeri toplumların tarihî gelişiminin ardında kalmıyordu. Şimdi eğer beşeriyet evrenselliğe doğru hızla ilerliyorsa, nihâî evrensel mesajın söylemi nasıl olur da bölgecilik, ulusçuluk veya diğer dar ilgilere geri çekilebilir? Ne bu olabilir, ne de arzu edilen evrensel birlik ilâhî kanunlar ve kalıplarla ilgili bir şuur olmaksızın hayat bulabilir.

Muhammed b. Ömer Fahreddîn er-Râzî (öl. 1210) tefsirinde Abdullah b. Ahmed Ebû Bekr el-Kaffâl el-Marrûzî (öl. 1027)’ye dayanarak fakihlerin dünyayı dârü’l-İslâm (İslâm ülkesi), dârü’I-harb (savaş bölgesi) ve dârü’l-ahd (anlaşma bölgesi) olarak tasnif ve taksim etmelerinin artık kabûl edilebilir olmadığını belirtir. Kendisine göre artık dünyayı dârü’l-İslâm ve dârü’d-dâvet (dâvet ehli) olarak değerlendirmek tercih edilmelidir. Biz de şimdi dünyayı Müslüman ümmet ve gayrimüslim uluslar olarak ayırma yerine ikâme olarak insanlığı ümmet-i icâbet (İslâm’ı sahiplenmiş toplum) ve ümmet-i dâvet (İslâm’a davet edilmesi gereken toplum) olarak sınıflandırabiliriz.

Râzî, Kaffâl ve el-Kâsım b. Muhammed Ebû’l-Hasan el-Kaffâl eş-Şâşî (öl. 1010) gibi âlimlerin, İslâm’ın evrenselliğini göz ardı ettiğinden veya habersiz olduğundan İslâm’ı mahdut coğrafi alanlarla sınırlayan birçok günümüz İslâmî hareket liderine kıyasla, İslâm’ın öğretileri ve kaynaklarıyla, yanı sıra gerçek evrensellik anlayışıyla daha uyumlu oldukları anlaşılıyor. Şimdikiler “Doğu ve Batı” gibi etiketleri kullanarak bütün bir imkânlar dünyasını kapatmaktadır.

Bu evrensel boyutun eksikliği Müslüman zihni üzerinde çok büyük bir tahribat yapmış durumdadır. Eğer İslâmî hareketler bu eksik boyutu daha önce dikkate almış olsalardı, birçok zayıf ve bilgisiz düşüncenin önüne geçilmiş olurdu. Bu arada laikler de Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde evrensellik çağrısı yapmaktalar. Bu çağrı da maalesef kör taklit ve tâbî olma zihniyetine aşağılık bir teslimiyeti, yanı sıra tümüyle asimile olmaya hazır oluşu temsil etmektedir.

Daha dengeli İslâmî evrensellik ise bilgi patlaması ve gelişen teknolojinin daha sıhhî boyutları da dahil olmak üzere beşerî zekânın yakın dönemdeki meyvelerine yatırım yapma gayreti içinde olacaktır. Müslümanlar küreselleşmeye doğru istikrarlı hareketin ve buna eşlik eden tartışmaların içinde olmalıdırlar ki, bunu tatbikin en iyi yolunu keşfedebilsinler.

Modern teknoloji, beşer medeniyetinin yaratılıştan gelen ve Allah vergisi kabiliyetlerin bir ifâdesi olarak kadim zamanlardan beri üreterek geldiği uzun tarihî bir gelişim sürecinin ürünüdür. İslâm’daki evrensel eğilim (ve tecrübe) söz konusu yaratılıştan gelen eğilimlerin tahakkukunu kesinlikle teşvik etmiştir. Beşer medeniyetine İslâmî katkının çekirdeğinde bu vardır.

Sahip olduğu tarihî güvenilirlikle İslâmî evrenselliğin Batılı merkeziyetçilik tarafından alt edilebileceğine dair herhangi bir korkusu olamaz, zira ikincisi zaten gerçek anlamda bir evrensellik de değildir. Aksine, insanlığı eşitlikçi ve organik olarak birleştirmek için gerekli olan bütünleşme hâlini üretemeyen bir merkeziyetçiliktir.

Batı tabiat biliminin metodolojilerini evrensel hudutlarına ve felsefî gayelerine uzatmadığı için krizi ısrarla sürmektedir. Batı medeniyeti, tabiat bilimlerinin perisini en görünür biçimde serbest bıraktığı halde, onunla meşguliyetini sadece sınırlı ve pozitivist felsefelerle yapmaktadır. Marksizm, Batı düşüncesine felsefî gayeler kazandırmaya çalıştı; ne var ki Marksizm’in kendi buhranının ölçeği, sunmak ister göründüğü çözümden daha büyüktü. Marksizm’in çöküşünün ve buhrânın çok daha büyük bir ölçekte devam etmesinin sebebi budur.

Batı’nın mevcut kültürel düzeni kötü durumunun girdabından kurtulamaz. Sovyetler Birliği çöküp de ölüm senedi ilân olunduğunda kapitalist Batı, gelişmeyi kendi düşünce ve metodolojisinin bir zaferi olarak gördüğünden, coşkulu biçimde kutlama yaptı, ne var ki krizin orijinali kendisinden neşet ediyor olmasa idi Marksizm’in zaten hiç ortaya çıkmayacağını unutuyordu. Allah’ı devre dışı bırakmaya çalışan herhangi bir pozitivistik yaklaşımın aynı sona mahkûm olduğunu kavrayamadı. Kâinat ve ilâhî irade ile uyum içinde olan beşerî diyalektiğin, tarihî gelişimine karşılık veremeyen
herhangi bir sistemi sona erdirme doğrultusunda çalıştığını da teşhis edemediler. Bu, sistemin tabiatı ister kâinatın yasalarını göz ardı eden ruhbanlık mâhiyetli olsun, isterse insanlığı üretim makinesinde bir dişli çarka dönüştüren seçici pozitivistik nitelikli olsun, doğrudur.

Dünyadaki muhtelif krizlerin diğerleriyle olan etkileşimleri göz önüne alındığında, evrensel çözümlerin araştırılması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir krize sadece mahallî veya bölgesel faktörlerin sebep olması çok nâdirdir. Bilgi patlamasının meydana getirdiği iktisâdi, ekolojik, stratejik, siyasî ve kültürel etkileşim muayyen kültür sistemlerini evrensel global bir yapı oluşturmak üzere bir araya getirdi. Bu kesişme, ister insanların irâde ve arzularıyla, isterse hiçbir bölge ya da halkı çevrede olup bitenlerden tecrit edilmiş hâlde bırakmayan diyalektik tesirin amansız mantığı ile meydana gelsin, bir şey fark etmemektedir.

Kapanış Notları

Artık meşhur olan “Medeniyetler Çatışması” makalesinde[1] Samuel P. Huntington medeniyetler arası çatışma problemi üzerinde yazdı ve önümüzdeki on yılların modern dünyada çatışmaların ortaya çıkması ve gelişmesi bakımından son safhaya şahitlik edeceğini öngördü. Batılı emperyal hırsların hedefi olmaktan başka bir şey teşkil etmeyen kimi Batılı-olmayan ulusların da şimdi Batı ile birlikte muharrik bir güç olduğuna da işâret eder. Huntington yaptığı projeksiyonlarda geleceğin dünyasının yedi medeniyet arası karşılıklı etkileşim ile oluşabileceğini ifâde eder ki bunlar: Batılı, Konfüçyen, Japon, İslâmî, Hindû, Yunan Ortodoks ve Latin Amerika medeniyetleri olup, Afrika medeniyeti de muhtemelen bu diziye katılabilir. İslâm medeniyetinin alt sınıflamasında ise Arap, Türk ve Malay boyutlarını belirtirken İran, Hint ve diğer bazı ulusları göz ardı eder. Batı medeniyetini Avrupa ve Amerika diye ikiye ayırırken, tüm medeniyetler arasındaki temel farklılıkları da vurgular. Bunlar arasında çatışmaya en fazla zemin hazırlayanın din farklılığı olduğunu savunur. Ayrıca incelemeye değer teklifte muhtelif kültürel vak’aları da tartışır.

Huntington’un makalede atladığı unsurlar kendisinin İslâm, İslâm kültürü ve medeniyeti hakkında bilgisizliğini, gafletini ve kavrayış noksanlığını ortaya koyar. Üzülerek belirtelim ki, bu durum Huntington’u geleneksel bir müsteşrik çerçevesine yerleştirerek medeniyetin ve dinin müsteşrikleri çeken hasmâne ve egzotik unsurlar dışındaki yönlerini görmekten mahrum eder. Bir de bu medeniyetlere ilişkin tarihî haritaları okumasından sanki on altıncı yüzyılda yaşayan biri izlenimi vermektedir. Kendisinin günümüz (ve gelecek) bilgi ve diğer teknolojinin insanlığa sunduğu çok geniş faydaları kullanma noktasında pek özenli olmadığı görülüyor.

Huntington iktisâdi ve ekolojik faktörlerle ilgili derin analizler yapma hususunda veya gezegenimizin yüzleştiği ortak ekolojik problemleri müzakere etmek üzere toplanan Yeryüzü Zirvesi’nin ehemmiyetini dikkate alma noktasında da zaaf göstermektedir. Batılı değerler sisteminin dünyanın geri kalanı üzerinde artan tesirini dahi dikkate almamaktadır. Basitçe (ve dürüst olmayan bir sûrette) İslâm ve Batı arasındaki ihtilâfa odaklanmakta, Batı’nın İslâm karşısında gelecekteki muharebeyi nasıl kazanacağına ve müttefikleri nasıl harekete geçireceğine ilişkin ipuçları sunmaktadır. Maalesef Huntington medya ve müsteşrik kaynaklarından derleme çarpıtılmış bir imajın dışında İslâm hakkında çok az bir şey bilmektedir. Bu kaynaklar daha ihtiyatlı bir eleştiriye tabi tutulmuş olsaydı, bayağı açıkları bulunan bu analiz farklı sonuçlara ulaşabilirdi. Eğer dünya tekel olmaktan ziyade bir câzibe direği olarak duran, ticârî veya kavmi çıkarlarla şartlanmak yerine geniş değerleri evrensel olarak paylaşılan açık bir medeniyetin çevresinde birlik için uygun zemini bulamazsa işte o zaman Huntington’un projeksiyonu gerçek olur.

Kur’ân’ın ve İslâm’ın değerleri içlerindeki iyiliği izlemelerine ve iyilik kapasitesini kullanmalarına imkân vermek üzere insanlara hak olanı (hayırlı olanı) yapmayı ve şer olandan kaçınmayı ilham eder. Yine insanlara temiz ve helâl olan şeylerden nasiplenmeye izin verirken kötü ve haram şeyleri de onlara yasaklar; bu arada onları şirkin yüklerinden ve boyunduruğundan kurtarır. Bu yolla beşeriyet, Allah’ın kutlu evi yeryüzünde (O’nun halifesi olur ve tüm insanlar kardeşlik bağıyla ve ortak kader telâkkisiyle birbirine bağlanır. İslâm’ı derinliğine çalışmış ve husûsiyetlerini anlamış bulunan Roger Garaudy, medeniyetler arasında evrensel anlayışa zemin hazırlamak için bir diyalog öngörür. Kendisinin Pour un Dialogue Des Civilisations (Medeniyetler Diyalogu) isimli eserinin girişinde, bugün, “Batı” tabiriyle ifâde edilen oluşumun esâsen binlerce yıl önce Mezopotamya ve kadim Mısır’da doğduğunu belirtir. Batı’yı da, özelde İslâm medeniyeti, genelde de diğer medeniyetlerin özellikleri ve mâhiyeti konusunda câhillikle eleştirir. Kendi yaptığı gibi, Batı’yı da kendi çıkarı için İslâm medeniyetinin evsâfını keşfetmeye çağırır. İslâm’a girmezden önce kendi ferdî krizinin (mikro anlamda) Batı’nın krizine benzediğine ve büyük çapta da ondan kaynaklandığına açıkça işaret eder. Buradan yola çıkarak söyleyebiliriz ki, hakîki İslâm’ı keşfetmek Batı’nın krizlerinin halli doğrultusunda bir girizgâh oluşturabilir.

Garaudy aynı zamanda muhtemel küresel kültürel devrim içeren bir vizyonu (esâsen programı) şöyle özetler: Batı üniversiteleri ve okullarının müfredâtında Batılı-olmayan medeniyetler Batı medeniyetiyle eşit biçimde yer almalıdır; felsefî düşünce yeniden incelenmeli ve bu çerçevede teorik ve felsefî çalışmalar bilimsel ve teknolojik çalışmalara kıyasla alt derecede değerlendirilmemelidir; estetiğe bir bilim olarak özen gösterilmelidir; geleceğe yönelik çalışmalara daha fazla önem verilmeli ve bu çalışmalar sırasında cihan tarihine sürekli müracaat edilmelidir.

Burada Şafii’nin Bağdat’ta kaleme aldığı el-Hüccet adlı eserini Ahmed b. Hanbel (ö. 855), İbrâhim b. Hâlid Ebû Sevr el-Kelbî (ö. 854) ve el-Hüseyn b. Alî b. Yezîd el-Karâbisî (ö.862) gibi Bağdat âlimlerine okuduğunu hatırlamamız yerinde olacaktır. Kahire’ye gittiğinde ise fıkhî çalışmalarını ve görüşlerini on üç mesele dışında tümüyle yeniden gözden geçirdi. Diğer bir ifâde ile, iki farklı fıkıh versiyonu üretmiş oldu. Bu, sadece elli sene yaşayan bir âlimin tecrübesi idi?

O zamanlar Bağdat ve Kahire arasındaki kültürel farklılık şimdi diyelim günümüzün Çin ve Amerika’sı arasındaki fark kadar belirgin olamazdı. Ne var ki, günümüzün fıkıh âlimleri Müslümanları hicrî ikinci yüzyılda Hicaz ve Kufe okullarında formüle edilen fıkha dayalı kültürel bir düzene uygun olarak yaşatmak için uğraşıyorlar. Bunun neticesi olarak ortaya çıkan sıkıntılar kendilerinin İslâm’ın evrenselliğini, fantezi ve önyargılarla şekillenen değerler değil de, hakikî ebedî değerler çerçevesinde muhtelif kültürel düzenleri bünyesine alabilme kapasitesini yeteri kadar anlayamamalarından ileri gelmektedir.

İslâm’ın evrenselliği salt slogan olarak kullanılacak bir mefhumdan çok daha derin ve önemlidir. Ehemmiyetli ve çok etkili metodolojik bir giriş olup, mirasımızı oldukça eleştirel, ciddî biçimde ve tam olarak gözden geçirmemize; söz konusu mirası metodoloji ve epistemolojiye uygun olarak okumamıza; değer dizilerini ayırt etmemize, bizi, Kur’ân ve Sünnet ve bunların usûlleri ve maddî dünyaya yansıtılmış hâlleri ışığında yeniden sınıflamaya ve değerlendirmeye sevk eder.

Bu vazifenin yüzlerce kurum ve üniversite bünyesinde veya paralelinde çalışacak, Kur’ân’ın bilgi nazariyesi ve Sünnet’in uygulamalı metodolojileri ile aydınlanmış binlerce zeki, becerikli ve gayretli zihne ihtiyacı vardır. Bu sağlandığında Müslümanlar miras olarak devraldıkları ilimlerin birçok cephesinin yenilenmesi, ıslah edilmesi veya güncellenmesi, günümüz ve istikbaldeki zorluklarla başa çıkmak için bu sapasağlam mirasın üzerine yeni şeyler inşâ edilmesi ve genişletilmesi gerektiğini göreceklerdir.

Kimileri sorabilir: “Niye bunu dert edineceğiz?” Bunun cevabı basitçe şudur: Bu, ümmetin kaderi ve sorumluluğu, varlık sebebi ve beşeriyete yönelik şerefli misyonudur. Hz. Muhammed, nebilerin mührü (sonuncusu) ve Zât-ı Zülcelâl’in bir elçi göndermeksizin kimseye azap etmeyeceğine dair va’di olduğundan (17:15) bu ümmet beşeriyet için bir sorumluluk yüklenmiş bulunuyor. Âlimleri ve aydınları, kadîm İbrâni peygamberleri gibi, Allah’ın mesajını gaflet içindeki bir dünyaya ulaştırma emânetini üstlenmiş bulunuyorlar. Bu mesajı taşımak (ve ihya etmek) bir tercih hakkı değildir, zira Müslümanlar İslâmî üslûbu sürekli gözden geçirmek ve herkes için anlaşılır kılmak zorundadır. Bunu yapmazlarsa vazifesini terk eden resulün başına gelene (bkz. 7:175-77) mâruz kalırlar.

Allah’ın lütfu ile “yükseltilebilecek” iken “dünyaya eğilim gösteren ve kendi hevalarının, boş arzularının peşinde koşan” kişi, Allah’ın âyetlerini alan fakat onları terk eden bir kavmin sembolü olabilir. Bu öyle bir kavim ki, dünyanın ahlâkî zirvesi ve modeli olmak yerine dünyevî menfaatler ve maddî rahat tercihinden dolayı kendi kendini alt sıralara itmiştir.

Şu iki ilâhî kanunun çok iyi şuurunda olmaları Müslümanlara anlatılmalıdır, bunlar: “… Eğer O’ndan yüz çevirirseniz sizi ortadan kaldırır, sizin gibi olmayacak bir milleti yerinize getirir (yestebdil)” (47:38) âyetinde işâret olunan istibdâl (bir kişi ya da topluluğu diğeriyle değiştirme); ve “… bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz (fcüdâvilüha)…” (3:140) âyetinde işâret olunan tidvâl (sırayı değiştirme, vardiya)’dır.

Kur’ân’ın zikrettiği gibi, söz konusu yasaların ilâhî tatbîki önceki kavimlerin Muhammed ümmeti ile değiştirilmesine yol açmıştır ki insanlık evrenselliğe doğru harekete başlayabilsin. Bu, “topluluk” mefhumunun yerini alan “dünya milleti” mefhumu ile bir “mihver ümmet” inşâsı ve “tüm insanlık için rahmet” olarak gönderilen Rasûl ile başladı. Bununla birlikte değişik gelişim kademelerinde insanlığa hizmet edecek yeterlilikte akılcı, geniş ve müsamahalı bir yasama sistemi sunuldu; doğrudan ilâhî cezalandırma “hesap günü”ne dek ertelendi; Allah’ın doğrudan müdahalesi ile yönetimin yerine de Kur’ân’ın otoritesi kondu.

Gökyüzünden yiyecek indirme ve Kızıldeniz’i yarma gibi şuurunun belli bir büyüme döneminde insanlık üzerinde tesiri olan mucizeler yerine şimdi insanlık Kur’ân’a ve Hz. Muhammed’in Sünneti’ne itimat eden akıllı bir varlık ve Allah’ın halifesi olarak evrensel nizam içinde yerini ve mutluluğu bulmak üzere yaratılışın merkezine konmuştur. O yüzden insanlığın Kur’ân’ı ve Kur’ân’ın tüm kâinata muhatap oluşunu yeniden keşfetmesi zaruridir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, kâinatı ve hareketlerini kontrol eden kurallara benzer bir epistemolojik usûl ihtiva etmektedir.

İnsanlık bu modelin ekseni olup, çabası da uygulamanın temelidir. İnsanlık hem Kur’ân’ın hem de kâinatın okuyucusudur. O yüzden bizim Kur’ân’ın yüce otoritesini ve beşerî uygulamasını anlamamız hayâtî derecede önemlidir. Bu anlamda, müctehid eğer içtihâdında isâbetli ise iki defa, hatalı ise bir defa (Allah tarafından) mükâfatlandırılır. Yine, İslâm insanlığı halifelik vazifesi ile şereflendirir, bu süreçte insanoğlu tüm fertleri ile kaynaşır ve barış bulur. İnsanlığın yeryüzündeki rolünün bu boyutu ancak insanlığın kendi aleyhine olarak göz ardı edilebilir.

 

[1]  Samuel P. Huntington, “The Clash of Civilizations?” Foreign Affairs (Summer 1993) s. 22-49.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir