Canlı Bomba Eylemleri; Şehadet mi? İntihar Mı? İntikam Mı? / Metin Yılmaz

Print Friendly, PDF & Email

27 Ocak 2012; Bağdat’ta, Şii’lerin yoğun olarak yaşadığı Zaafarini’ya mahallesinde düzenlenen bir cenaze töreninde, bomba yüklü bir aracın infilak etmesi sonucu 28 kişi öldü, 61 kişi de yaralandı.[1]

30 Ocak 2012; Pakistan’ın kuzeybatısındaki Peşaver kentinde Ensar-ul İslam Örgütü liderinin evine yönelik düzenlenen intihar saldırısında 4 kişi öldü, ikisi çocuk olmak üzere 8 kişi de yaralandı.[2]

18 Şubat 2012; Afganistan sınırı yakınlarındaki Paraçınar’da Şiileri hedef alan intihar komandosunun bir cami yakınlarında kendisini havaya uçurması sonucu 30 kişi öldü, 54 kişi de yaralandı. Saldırıyı Tehrik-e-Taliban Pakistan (TTP) örgütünden ayrılarak TTP İslahi Örgütü’nü kuran Fazal Said Haggani üstlendi. Grup Şiileri hedef alan saldırının, onların Kurram bölgesinde militanlara karşı operasyon yapan hükümet ve orduya destek vermesinden dolayı yapıldığını açıkladı.[3]

19 Şubat 2012; Bağdat’ta polis akademisinin önünde bir intihar bombacısının bindiği aracı patlatması sonucu 19 polis adayı ve güvenlik görevlisi öldü, 26 kişi de yaralandı.[4]

23 Şubat 2012; Irak’ın farklı bölgelerinde gerçekleştirilen eş zamanlı saldırılarda en az 50 kişi hayatını kaybetti.[5]

24 Şubat 2012; Irak’ta başta başkent Bağdat olmak üzere, çeşitli kentlerde bu sabah bomba yüklü araçlar ve yola yerleştirilmiş bombalarla düzenlenen bir dizi bombalı saldırı sonucu en az 50 kişi öldü, 200 kadar kişi de yaralandı.[6]

25 Şubat 2012; Yemen’in güneydoğusunda bomba yüklü araçla düzenlenen intihar saldırısında, 26 muhafız askerin öldüğü bildirildi.[7]

02 Mart 2012; Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Hayber bölgesinde bulunan Tirah Vadisi yakınlarındaki bir camiye düzenlenen intihar saldırısında 23 kişinin öldüğü bildirildi. Pakistanlı yetkililer saldırıyı doğrularken, 20’den fazla kişinin de yaralandığını ve ölü sayısının artabileceğini belirtti.[8]

Kimilerinin intihar saldırısı, kimilerinin de şahadet eylemi dediği olaylar[9] o kadar yaygınlık kazandı ve o kadar yoğunlaştı ki; nerede ise her gün bir yerlerde bir canlı bomba adayı, ya bedenine sardığı ya da aracına yüklediği patlayıcılarla patlatıveriyor kendini ve ardı arkası kesilmiyor, kesilecek gibi de gözükmüyor bu eylemlerin.

Ne yazık ki, alıştık/alıştırıldık bu haberlere. Artık garipsemiyor, ne oluyor, nereye gidiyor böyle demiyoruz. Duyuyoruz/okuyoruz, bazen canımız sıkılıyor bazen de sevinçle karşılıyoruz. Sonra… Gündem hızla akıyor. Bir medya nesnesine dönüşen bizler de, birbiri ardınca servis edilen günlük siyasi, ekonomik, sportif gelişmelerin peşinden koşuyor, yetişmeye çalışıyoruz. Hal böyle olunca da duyuyoruz ama değerlendirmiyoruz, okuyoruz ama düşünmüyoruz, sorgulamıyoruz. Anlık duygusal tepkilerle karşılıyor, sıradan, üstünkörü, tarafgir ve görünenle yetinen yaklaşımlarla geçiştiriveriyoruz olayları.

Canlı bomba eylemlerine yaklaşımımızda bu kalıpların dışına çıkmıyor maalesef. Yaklaşımlarımızda, ya eylemcinin psikolojisi öne çıkıyor ya da emperyalist söylemlerin etkisi. Kabul de, karşı çıkış da hamasetle gerçekleşiyor, ya methiyeler diziliyor ya da mahkum ediliyor. Hal böyle olunca da bir türlü sağlıklı değerlendirmeler ortaya çıkmıyor, sağlıklı sonuçlara varılamıyor ve doğal olarak eylemlerin seyrinde bir değişim/düzelme ortaya çıkmıyor ve dolayısıyla var olan yanlışlar sürüp gidiyor. Hem de artarak.

Oysa bir insanın ölümü göze alarak birilerini öldürmeye teşebbüs etmesi, normal/sıradan insani bir davranış değil. İnsanların hiç beklemedikleri bir anda, alışverişte, camide, seyahatte iken kör bir bomba ile parçalanarak can vermeleri de normal bir hadise değil. Ama maalesef bu gayri doğal durumlar yoğunlaşarak gerçekleşmeye/gerçekleştirilmeye devam ediyor. Hem de insanı ve hayatı normalleştirmeye/insanileştirmeye talip bir dinin (İslam) müntesipleri tarafından.

Ne yazık ki, insani olmayan eylemler insani sonuçlar ortaya çıkarmıyor, normal olmayan davranışlar da normal neticelere ulaştırmıyor insanları. Sorunları çözmek yerine derinleştiriyor ve durmadan yeni yeni sorunlar ekliyor sorunlara.

Sorun üreten bu olağan dışı/anormal durumu/tabloyu sona erdirip normale dönmenin/normalleşmenin bir yolunu bulmamız lazım.

Biliyorum, bir sürü mazeretimiz var, bir sürü de engelimiz. Anormal şartlar altında yaşamaya ve sıra dışı davranmaya zorlanıyoruz. Her gün yeni taciz, tahrik ve saldırılarıyla karşılaşıyoruz. Her gün bir mevzi daha kaybediyoruz. Acılarımıza acılar, sorunlarımıza sorunlar ekleniyor. Güç odakları istiyorlar ki aklıselimi devre dışı bırakalım, ilkelerimizi terk edelim, dengemizi kaybedelim, onların istediği gibi olalım. Her an gergin, her an kızgın, her an patlamaya hazır ve dolayısıyla her an kullanılmaya ve provoke edilmeye açık. Ve istiyorlar ki, bizimle kedinin fare ile oynadığı gibi oynasınlar. Müslümanlar arasından birileri farkında olarak veya olmayarak onların istedikleri gibi davranınca da ellerini ovuşturup başlıyorlar dinimizi, ümmetimizi karalamaya. Hemen çalışmaya başlıyor kara propaganda mekanizmaları.

“İslam şiddet ve terör dini, Müslümanlar da ruh hastası.”

Oyuna gelerek kendi kendimize oluşturduğumuz bu cendereden çıkmak ve tarih sahnesinde olması gereken yerimizi alabilmek için, bizi biz yapan (İslam kılan, Müslüman yapan) ilkelere dönmemiz ve ilkelerin ışığı altında eylemlerimizi ve hayatımızı yeniden düzenlememiz gerekiyor. Şüphesiz ki, halimizi normalleştirecek öncelikle/sadece biziz ve oraya ancak normal davranışlarla ulaşabiliriz. Psikolojimiz normalleşmeli, söylemlerimiz normalleşmeli, düşüncelerimiz normalleşmeli,  davranışlarımız normalleşmeli, eylemlerimiz normalleşmeli. Yapılan her anormal eylemin bizi normalden/olması gerekenden biraz daha uzaklaştırdığının farkına varmalı ve inadına normale talip olmalı, normali yapmalı ve normale dönmenin mücadelesini vermeliyiz.

Yukarıdaki tablonun elle tutulur bir yanı yok, Hem Allah’ın dinine ve hem de Müslümanlara zarar veriyor. Müslümanların arasını açıyor, düşmanlığı arttırıyor. Müslümanlarla insanların arasına giriyor, sağlıklı diyaloglar kurmalarının, kendilerini ifade etmelerinin önüne geçiyor. İnsanların İslam’la ilgili ön yargılarını, korku ve kaygılarını besliyor. Yanlış bir İslam algısı ve yanlış bir Müslüman imajı ortaya çıkarıyor. Neticede bir grup Müslüman’ın yaptığının bedelini bütün Müslümanlar ödemek durumunda kalıyor.

Evet, küçülen dünyada nasıl bir grup Müslüman tarafından gerçekleştirilen güzel bir eylemin meyvelerini bütün Müslümanlar topluyorsa, faturasını da/zararını da bütün Müslümanlar ödüyor. Irak’ta patlayan bomba Avrupa’daki, Afrika’daki, Amerika’daki Müslümanları da vuruyor. Afganistan’da gerçekleşen eylem Çinli’nin Hintlinin Avrupalının İslam ve Müslüman algısını, “ben”le ilgili algısını belirliyor. Bu da yaptıklarımız/yapacaklarımız kadar, Müslümanların yaptıklarına karşı sorumluluklarınızı arttırıyor doğal olarak. Hz peygamberin bir gemideki yolcularla ilgili benzetmesi tam da bizi ve bugünümüzü anlatıyor:

“Allah’ın hududuna uyan ve uymayan kimselerin durumları, bir gemiye binip kura çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. Alttakiler bu duruma son vermek için bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip: “Yahu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler; “Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.”

Masumları hedef alan ve zarar veren her eylemle gemide bir delik daha açılıyor. Ölen her masum insanla, sakat kalan her çocukla, yakıp yıkan, tahrip eden her bomba ile zihinlerdeki olumsuz algı biraz daha güçleniyor. Ölen her Şii Müslüman veya Sünni Müslüman ile Müslümanlar birbirine biraz daha düşmanlaşıyor. Durum vahim. Bir önlem geliştirilemezse gemi batacak. Bir an önce neyimiz var neyimiz yoksa harekete geçirmeli, vicdanların sesine, doğruyu haykıran Müslümanların sesine kulak vermeliyiz. Hem de bir an evvel.

Unutmamalıyız ki, yukarıdaki anormal tablo bizim eserimiz. Kimimiz eylemi planladı, gerçekleştirdi, kimimiz fetvasını verdi,  teşvik etti, alkışladı, kimimiz de uzaktan seyretti, sorumluluk üstlenmedi. Neticede biz oluşturduk onu. Bu demektir ki, değişmesi de, herkesin katkı yapmasına, kendi duruşunu değiştirmesine bağlı. Allah’ın dinine ve müntesiplerine yakışmayan bu tablonun değişmesi için sadece kendilerini feda etmeye hazırlananların değil şu ana kadar seyredenlerin de, sadece işgal/zor ve sıkıntılı şartlar altında yaşayanların değil durumları rahat olanların da, sadece yoksulların değil zenginlerin de; kısacası hepimizin aynaya bakıp yukarıdaki tablo içindeki payını görmesi ve “İstediğim bu mu? Bu ben miyim?” diye sorması gerekiyor. Sorumluluğu birilerine yıkarak, sorumluluktan kurtulamayız. Hepimiz “ne yapılabilirin” ve “ne yapabilirimin” cevabını sorumlu bir yaklaşımla aramak zorundayız.

Bu çalışmanın amacı yukarıdaki sorunlu tabloya dikkat çekmek ve tablolarımızın Allah’ın istediği şekle dönüşmesi sürecine küçük de olsa bir katkı yapmaktır.

Nasıl ve Neden Başladı?

Müslümanlar, kendilerini feda ettikleri intihar/şehadet eylemlerine neden gerek duydular? İnançları intiharı yasakladığı halde neden bile bile ölümün kucağına atıldılar?

Bu sorunun en kestirme cevabı; “Başka yol bulamadıkları için”dir.

Müslümanların yaşadığı beldeler işgal altındaydı. Düşman ekonomik, siyasi, askeri açıdan çok güçlü ve donanımlıydı. Dört bir yandan Müslümanları kuşatmış, haince emellerini bir bir gerçekleştiriyordu. Müslümanlara ait yer altı ve yer üstü zenginliklerini talan ediyor, yakıyor, yıkıyordu. Müslüman halkı aşağılıyor, izzet ve onurunu, ırz ve namusunu ayaklar altına alıyordu. Elindeki güçle azgınlıklarını fütursuzca sergiliyor, her gün yeni mağdurlar, yeni acılar yaşatıyordu. Ve asla ilke, kutsal, değer, kural tanımıyor, en dokunulmazlara bile dokunmaktan imtina etmiyordu. Hep ölenler Müslümanlardı, sürek avına tabi tutulan, işkencelere maruz kalan, sorgusuz sualsiz yıllarca hapislerde yatan, tecavüzlere uğrayan ve kutsalları ayaklar altına alınanlar da onlardı. Müslümanlar hiç tatmadıkları bir yenilgi ile karşı karşıyaydılar. Hiç bu kadar aşağılanmamış, hiç bu kadar hakarete maruz kalmamış, hiç bu kadar köşeye sıkışmamış ve hiç bu kadar çaresizlik hissi ile dolmamışlardı. Üstelik geçen her gün yeni mevziler kaybediyor, yaşam alanları daralıyor, baskı, acı, sefalet ve çaresizlik de artıyordu.

Düşmanla kıyaslandığında ellerinde ne silah vardı ne de teçhizat.

İçinde bulunulan şartlardan dolayı birçoklarının direncini kaybettiği böylesi bir ortamda birileri direnmeyi, direnişi sürdürmeyi seçti. Ancak ne düşmanınki gibi son model toplar, tanklar, füzeler, bombalar vardı ellerinde, ne de onu temin edecek imkanlar. Onlarda çıkmazdan çıkmak ve direnişlerini sürdürmek için kendilerini silaha dönüştürdüler, bedenlerine sardıkları patlayıcılar ile düşmanın arasına daldılar, ölümün kucağına attılar kendilerini.

Gazze’deki bir üniversitenin duvarında yazan ifadeler canlı bombaların neye karşılık geldiğini ortaya koyuyordu. “İsrail nükleer bombalara sahipse, bizim de insan bombalarımız var.”[10]

Aynı durumu 1 Haziran 2001’de İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki intihar saldırısından sonra gazetecilere mülakat veren HAMAS sözcüsü, Abdülaziz Rantisi de şöyle ifade ediyordu. “Eğer İsrail işgali bitmezse ölülerimizi onların üstlerine göndereceğiz”[11]

Bir eylemci adayı da, eylemden önce olayı şöyle izah ediyordu:

“Şunu biliyorum ki, tek başıma bir tankı durduramam; beni saniyeler içinde yere serer, o halde kendimi bir silah olarak kullanmak zorundayım. Onlar bunu terörizm olarak adlandırıyor. Bence bu, kendini savunma hakkıdır. Yapacağım eylemle iki sorumluluğu yerine getireceğim: Biri Allah’ a karşı olan görevimdir; diğeri ise kendimi, ülkemi savunma görevim.”[12]

Aslında takdir edilmesi ve saygı duyulması gereken bir durum vardı ortada. Birileri Allah için, dini, ülkesi, onuru, ailesi ve yarınları için kendini feda etmeyi göze alıyordu. “Ben hala varım, öleceğim ama davamdan vazgeçmeyeceğim, ölürken sizi de öldüreceğim ve ne pahasına olursa olsun size engel olacağım” mesajı veriyordu. Nitekim ümmet tarafından bu mesaj alındı ve büyük oranda destek de gördü. Eylemciler şehit ilan edildiler. Saygı gördüler. Adlarına şiirler ve kitaplar yazıldı, marşlar bestelendi, geceler ve günler düzenlendi, programlar yapıldı, adları yeni doğan bebeklerde yaşatıldı. Müslüman gençlerin yeni kahramanları oldular.

Birçok Müslüman alim de fetvalarıyla eylemlere destek verdiler. [13]

Şehadet eylemleri, işgalci düşmanı saldırgan tutumundan vazgeçirmeyi, ona geri adım attırtmayı, yıpratmayı ve en azından zayıf düşürmeyi amaçlıyordu. Eylemciler gönüllüler arasından seçiliyordu. Eylemin ne zaman, nerede ve nasıl gerçekleşeceği cemaat/örgüt tarafından planlanıyor, çok yönlü ve kapsamlı bir mücadelenin bir parçası olarak gerçekleşiyordu. Eylemlerin bir stratejisi ve mantığı vardı. Belirli bölgelerde, stratejik/askeri hedeflere yönelik olarak nadiren gerçekleşiyordu, başka yol kalmadığında son çare olarak başvuruluyordu. Mesela Filistin’e intihar saldırılarını başlatan İslami Cihat’ın kurucusu Fethi Şikaki, bu operasyonların ancak çok özel durumlarda kullanılabilecek bir taktik olduğunu söylüyordu.[14]

Eylemler, Filistin ve Lübnan’da birbiri ardınca gerçekleşmeye başladı. Eylemler basitti, hazırlanması kolay ve maliyeti de düşüktü ama hedefe ulaşma ihtimali yüksek, etkili ve başarılıydı. Emperyalist güçler, hiç beklemedikleri bu ani hamle karşısında şaşkınlık ve çaresizlik yaşadılar. Önüne geçemedikleri ve engel olamadıkları eylemlerden dolayı da bazı noktalarda geri adım atmak zorunda da kaldılar. 23 Ekim 1983’te mücahitlerin 5400 kg. TNT yükledikleri kamyon ile deniz piyadelerinin havalimanındaki kışla binasına dalmasıyla 241 askeri ölen[15]  ABD’nin, bu ve benzeri eylemleri engelleyemeyince Lübnan’dan çekilmesi bunlardan sadece biridir.

Eylemlerin ulaştığı başarılı sonuçlar ve gördüğü destek, benzer durumdaki (kendini kuşatılmış, zorda ve darda hisseden) Müslümanların bu eylem biçimine yönelimlerini arttırdı. Birçok cemaat/örgüt/özgürlük mücadelesi veren grup, bu tarz eylemleri gündemine aldı, hazırlıklarını tamamladı ve kullanmaya başladı, yapılabilecekler listesinin başına yazdı. Uzun zaman sonra Müslümanlar belki de ilk defa düşmanlarına karşı etkili bir silaha/bir koza sahip oluyordu. Mesela; Suriye’nin Baş müftüsü Şeyh Ahmed Bedreddin Hasun, ülkesini ziyaret eden Lübnan heyetine “Tüm Avrupa’ya ve ABD’ye söylüyorum: Eğer Suriye ve Lübnan’ı bombalarsanız, halen sizin yanınızdaki intihar bombacılarını hazırlayacağız. Bugünden sonra göze göz dişe diş” diyerek[16] elindeki kozu/silahı bir tehdit unsuru olarak ortaya koyuyordu.

Eylemleri benimseyenlerin çoğalmasıyla, eylemlerin hem kullanıldığı alan genişledi hem de yoğunluğu arttı. Ne yazık ki, yoğunluk arttıkça hassasiyetler azaldı, nitelik kayboldu. Eylem, yanlış yerlerde, yanlış hedefler için, yanlış şekillerde kullanılmaya başlandı.

Nereden Nereye Geldi?

Başlangıçta, eylemler işgal altındaki bölgelerde nadiren gerçekleşiyor, başka yol kalmadığında son çare olarak başvuruluyordu. Hedefi, işgalci emperyalist güçler (İsrail, ABD vb.) ve onların askerleriyle, işbirlikçileriyle sınırlıydı. Eylemlerde masumların zarar görmemesi için azami oranda hassasiyet gösteriliyor, asla hedef alınmıyorlardı. Fakat eylemlerin ne getireceği ve ne götüreceği, kontrol edilip edilemeyeceği, ne kadar kontrol edilebileceği, istemeden de olsa yanlışlara sebep olup olmayacağı tam da bilinmiyordu. Çok geçmeden durum netleşmeye başladı. Bu tür eylemler kazara da olsa masum ölümlere sebep oluyordu.

İşte tam burada eylemlerin yeniden tartışılması, masum insanların ölmemesi için yapılabileceklerin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyordu. Ancak ortaya çıkan durum (masumların ölümü) ya yeterince önemsenmedi ya da zorunluluklar, içinde bulunan zor şartlar, yaşanan acılar ilkelere galip geldi. Ve netice de eylemlere devam edildi. İlkelere sadakatte zaafa düşülmüştü bir kere. Her yeni eylemle, ölen her masumla ve arkasına saklanan her yeni bahane ile hassasiyetler biraz daha azaldı ve neredeyse hepten kayboldu.

Masum ölümleri ile ilgili ortaya konan gerekçeler/yapılan savunmalar gelinen noktanın vahametini gözler önüne seriyor.

“İsrail tankları bir evi topa tutarken içeride çocuklar var mı diye düşündüğünü mü sanıyorsunuz? Savaşta iki taraf için de kötü sonuçlar vardır.”[17]

“Aslında onlara iyilik yapıyorum ben. Çocukken ölürlerse cennete gidecekler. Yok, büyürler ve o zaman ölürlerse cehennemin gayya çukurları onları bekliyor.”[18]

Yahudiler yerine yanlışlıkla Alman turistleri öldüren Mısırlı Örgütün Lideri yaptıklarını şöyle savunuyordu.”Kâfirlerin hepsi aynı.”[19]

Hal böyle olunca, eylemlerin hedef seçme özelliği kayboldu. Ve Kadın, erkek, çocuk bütün sivilleri ve hatta sivil asker demeden kendinden olmayan herkesi hedef almaya başladı. Ve öldürmeye yöneldi. Ölümler arttıkça eylemler daha çok ses getirdi. Eylemcilerde, daha da çok ses gelsin diye daha çok öldürmenin peşine düştü. Camii, çarşı pazar, alış veriş ve eğlence merkezleri, tren ve metro istasyonları gibi insanların yoğun olduğu yerler ideal eylem mekanları haline geldi.

Ve ortaya şu acı tablo çıktı:

Birleşmiş Milletlerin Afganistan raporuna göre, 2007- 2011 yılları arasında üç binden fazla sivil öldü. Son beş yılın bilançosu da, 12 binin üzerinde… can kayıplarının çoğu yola döşenen bombaların patlaması ile intihar saldırılarından kaynaklanıyor.[20] 2003 ile 2010 yılları arasında Irak’ta yaşanan intihar bombalamalarında ölen Iraklı sivil sayısı 12 bin 284. Bunların 600’e yakını çocuk. Bu intihar saldırılarında, elini, kolunu, ayağını, herhangi bir organını kaybeden ya da yaralanan Iraklı sivil sayısı 30 bin 644. Ölen 12 bin 284 masum sivil Iraklının yüzde 43’ünü öldüren, üzerine bomba bağlayan yaya intihar bombacıları.[21]

Eylemlerin bir stratejisi vardı. Stratejik noktalara can alıcı vuruşlar yapan taktiksel hamleler olarak başlamıştı. Ancak zamanla yaşananlara karşı tepkileri ifade etme biçimine ve “Ben acı çekiyorsam onlarda çeksin” mantığıyla intikam alma aracına dönüştü.

Eylemci eylem mantığını şöyle ifade ediyordu: “Amacım, İsraillilere korku salmak ve ülkemi kurtarmaktır. İsrail benim onuruma saldırdı, ana-babalarımıza acı verdi ve şimdi ben de onlara. İsrailli anneler hükümetlerine başkaldırana ve dünyaya bu çatışmayı durdurmaları için yalvarana dek aynı acıyı verdirmek zorundayım. Onların anneleri bizim annelerimizin her gün yaşadığı korku ve acıyı yaşayana dek bunu sürdüreceğim.”[22]

İntikam duyguları ile ilkeleri muhafaza etmek ve stratejik bir mücadele yürütmek mümkün değildir. Zira intikam hissi, akıl ve vicdanı devre dışı bırakır ve mücadeleyi kısır bir hesaplaşmaya dönüştürür. Ne hassasiyetler kalır ne de ilke ve hedefler. Eyleme ilham ve yön veren ilkelerin yerini yaşanan acılar ve akan gözyaşları alır. Yaşananı karşı tarafa da yaşatmak yegâne hedef haline gelir.

Bu saiklerle dünyanın dört bir yanı eylem alanına dönüştü. ABD ve Avrupa da dahil birçok yerde düşman bilineni hedef alan, intikam almaya ve sadece acı çektirmeye dönük eylemler gerçekleştirildi. Batılı olmak hedef alınmaya yeter hale geldi.[23]

İlkesizleşen eylemlerin kişisel ve grupsal hırs ve taassuplara hizmet eder hale gelmesi kaçınılmaz bir durumdur. Masumların ölümünden rahatsız olmamanın yanında, bu durumun belki de en somut göstergesi Müslümanların da hedef alınmaya başlanması oldu. İş öyle çığırından çıktı ki, birçok cemaat veya grup, kendinden olmayan, rakip grup ve cemaatlere, diğer mezhep mensuplarına karşı bu eylem biçimine başvurdu. Şiiler Sünnileri, Sünniler de Şiileri hedef alan eylemlere imza attılar.[24]

Netice de eylemlerin başladığı yerle, ulaştığı yer arasında o kadar fark oluştu ki.

Başlangıçta bir hedefi vardı, hedefsizleşti.

Başlangıçta seçici idi körleşti.

İlkeleri vardı, ilkesizleşti.

Bir stratejisi vardı, intikam aracına dönüştü.

Başka çare kalmadığında gerçekleşiyordu, her fırsatta başvurulur oldu.

Ön açmak için yapılıyordu, ön kesti.

Bir mücadelenin parçasıydı, mücadeleyi de etkiledi, mücadele olmaktan çıkarıp kan davasına dönüştürdü.

Şehadet eylemleri idi, intihar eylemlerine, intikam eylemlerine dönüştü.

Evet, söz konusu eylemler rotasından çıktı, niteliğini kaybetti, yolunu şaşırdı bir şekilde. İşin kötü tarafı, önlenemez bir şekilde yükseliyor, yoğunlaşıyor. Öldürdükçe öldürüyor. Ne ölçüsü kaldı ne de kimliği. Artık bu eylemleri anlamakta ve anlamlandırmakta zorlanıyor, bir yere koyamıyoruz. Ne aklımız alıyor ne de vicdanımıza sığıyor.

Eski günlerin anısına nasıl olur, nasıl yapılır, bu kadarı da olmaz, olmamalı diyoruz kısık seslerle.

Acaba bilmediğimiz bir şey mi var? diye de soruyoruz bütün samimiyetimizle.

Fakat ne kadar zorlasak da kendimizi, bir yere koyamıyoruz ve taşımakta zorlanıyoruz bu yükü. Artık ağır geliyor. Bıktık her gün Müslümanların masum insanları, Müslümanları öldürdüğü eylemleri okumaktan. Birilerinin Allah adına katliamlar gerçekleştirmesinden, İslam adına Müslümanları, kadınları, çocukları, masumları öldürmesinden.

Sormadan edemiyoruz;

İnsan öldürmek bu kadar kolay mı?

Müslüman kanı bu kadar ucuz mu?

Öldürerek nereye varmak istiyoruz?

Masumları öldürerek kime, ne anlatıyoruz?

Birbirimizi öldürerek neyi kurtarmaya, ne elde etmeye çalışıyoruz?

Masum birilerinin öldürüldüğü haberini duyduğumuzda “inşallah yapan Müslümanlardan değildir” diye dua eder olduk ve (mesela Norveç’de[25]) katliamı yapanın Müslüman olmamasına sevindik bile. Bunlar psikolojimizin ne kadar bozulduğunu ve sadece eylemlerin değil bizim de (bu eylemlerden dolayı) nereden nereye geldiğimizi gösteriyor aslında.

Bütün bunlara bir son vermenin bir yolunu bulmamız, hem de bir an önce bulmamız gerekli.

* * *

Biliyorum, hemen karşımıza bir itiraz konacak; “mücadeleden mi vazgeçelim”?

Eğer verilen mücadele kimliksiz ve kişiliksizleşmişse; evet.

Fayda değil zarar veriyorsa; evet.

Yaşatmak değil öldürmek peşindeyse; evet.

Yaşatmayı değil öldürmeyi, yapmayı değil yıkmayı yüceltiyorsa; evet.

Kan davası mantığı mücadeleye hakim olmuşsa; evet.

İlkeleri olmayan mücadele, mücadele değildir ki.

Mensubu olmaktan onur duyduğumuz İslam değerler ve ilkeler üzerine yükselmektedir. Rabbimiz hayatın tümünü kuşatan ilkeler vazetmiş, mücadeleyi de, savaşı da, ölmeyi ve hatta öldürmeyi de ilkelere bağlamıştır. İnsanı, İslam kılan, ilkeler karşısındaki yüksek sadakati ve duyarlılığıdır. Müslüman, o ilkelere göre yaşayan, o ilkeler için mücadele eden, o ilkeler için ölendir. Öldürmesi gerektiğinde de, yine o ilkelere göre öldürendir. Ama asla ilkelerinden vazgeçmeyendir.

Peygamber ve arkadaşlarından biz bunu öğrendik. Sümeyye, Allah’tan başka ilah olmadığını söylemeyi eşi Yasir’le beraber şehit edilme pahasına sürdürmedi mi? Bilal kızgın çöllerde göğsüne konan taşlara ve yediği kırbaçlara rağmen “ehad, ehad” demeye devam etmedi mi? Mekke’ye muzaffer bir komutan olarak giren peygamber kendini sürgün eden, öldürmeye kalkışan, arkadaşlarını, amcasını öldürenleri affetmedi mi?

Neden?

Çünkü bizi biz yapan, hepimizi İslam kılan değer ilkelerimizdir. İlkelerden uzaklaşmak yoldan çıkmak, ilkeleri terk etmek kendimizi kaybetmektir. İlkesizce kendini öldürmek şehadet değil intihardır, masumların ölümüne sebep olmak ise cinayet ve zulümdür.

“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de birisinin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” (Maide Suresi: 32)

Yapılan eylem insanın aynasıdır, kalpte ve kafada olanın dışa vurumudur. İmandan kaynaklanan eylemler imanın rengini ve kokusunu taşır. Orada adalet vardır, çözüm arayışı vardır, öldürmekten çok yaşatma kaygısı vardır. Masumlar ölmesin diye gösterilen hassasiyetler vardır. Yapılan yanlışlardan dolayı tövbe etmek ve kendini düzeltme (aynı yanlışa tekrar düşmemenin yolunu arama) vardır. Bu eylemlere salih amel denmesi de bundandır.

Ne yazık ki ilkelerini yitiren canlı bomba eylemlerinin, artık bu kapsamda değerlendirilmesi mümkün değil. Bu eylemlerin beslendiği kaynak, köşeye sıkışmışlık psikolojisi ve intikam duygusudur. Ve onların öç almaktan, yaşananın daha fazlasını yaşatmaktan başka bir amacı kalmamıştır. İntikam duygusu eylemleri körleştirmiş, akıl ve vicdanı devre dışı bırakmıştır. Doğru yanlış arayışı yoktur artık. Ve eylemler, öç almanın kısırlığına, yıkıcılığına mahkumdur. Bu tehlike sebebiyledir ki Kuran, insana, öfkelense de adaleti koruması gerektiğini tekrar tekrar hatırlatır. Öfkelense bile insan öfkesi ile değil, öfkesine hakim olarak ilkeleri ile eyleyecektir.

“Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe yöneltmesin. Adil olun, zira adalet, Allah’ın rızasına daha yakındır.” (Maide Suresi: 8)

İntikam hissi derki; Bizim çocuklarımız ölüyorsa onların çocukları da ölsün. İman ise der ki; babasının günahından dolayı çocukları suçlanamaz, sorumlu tutulamaz ve kesinlikle öldürülemez.

İntikam hissi derki “ben ölüyorsam o da ölsün”, ben acı çekiyorsam o da acı çeksin”, “Benim anam ağlıyorsa onların da anası ağlasın.” İman ise derki; ölümler bitsin, ölümlere, yaşanan acılara son vermenin bir yolu bulunsun, “bağışlamak takvaya daha yakındır”. (Bakara suresi: 237)

İntikam hissi öç almayı, iman ise sorun çözmeyi önceler. İntikam hissidir, çocuksudur, iman ise mantıklı ve vicdanlıdır, olgunluktur. İntikam hissi “her ne pahasına olursa olsun”u benimserken, imanın olmazsa olmazları, ilkeleri vardır.

Unutulmamalıdır ki, yöntem öze eşittir. İzlenen yöntem davanın/mücadelenin ilkelerini taşımak zorundadır. Adaleti, ancak adil olarak ve adil davranarak gerçekleştirebilirsiniz, ama asla zulümle adaleti tesis edemezsiniz. Ölümlere bir çare bularak hayat verebilirsiniz ama öldürerek, öldürme de yarışarak hayat veremezsiniz. Acıları affetmekle, merhametle tedavi edebilirsiniz ama asla yeni acılar yaşatarak acıları dindiremezsiniz.

Üstelik eylem ile yöntem, dava/ilkeler arasındaki çelişki davanın haklılığında şüphelere neden olur. Ve gün gelir haklılık falan kalmaz ortada. Haklı iken haksız duruma düşülür.

Bugün ümmet olarak sonuna kadar haklı olduğumuz durumlarda haklılığımız sorgulanıyorsa, bunun nedeni bazı Müslümanların gerçekleştirdikleri eylemlerde İslam’ın ilkelerini göz ardı eden hoyratça yaklaşımlarıdır. Ve bunların başında da, artık intihar saldırılarına dönüşen canlı bomba tarzı eylemler gelmektedir.

Başlangıçta içinde bulunulan çaresizlikten çıkma arayışıydı bu eylemler. Bir nefes de aldırdı Müslümanlara. Ancak eylemler, masumların ölümüne sebep olduğu anda masaya yatırılmalı ve tekrarına meydan vermeyecek bütün tedbirler alınmalıydı. Ancak mazeretlerin arkasına saklanıldı. “Savaş dendi, onlar öldürüyor dendi, onlarında anası ağlasın dendi, intikam dendi.” Ama bizim, onlar olmadığımız unutuldu. Onlar olmadığımız için de onların yaptığını yapamayız denmedi, oysa denmeliydi.

Bilge kral Aliya’nın dediği gibi “onların yaptığını yaparsak onlardan ne farkımız kalır.”

Hizbullah lideri Nasrallah’da doğru olanı şöyle ifade diyor. “Biz her zaman diyoruz ki: siz bizim şehirlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi bombalasanız da, biz sizlere böyle karşılık vermeyeceğiz. Bu Lübnanlı sivillerin yıllarca saldırıya uğramasından sonra Hizbullah’ın gösterdiği üsluptur ve hedefimiz yalnızca İsrail’i sivilleri öldürmekten vazgeçirecek bir denklem kurmaktır.”[26]

Onlar ilkesiz davranabilir, öldürmek için öldürebilir, sınır tanımayabilir, zulüm edebilir, kimliklerinin gereği ne ise onu yapabilirler. Ve nitekim yapıyorlar da. Fakat biz; biz onlar değiliz ki, onların yaptığını yapalım, onların yaptığı gibi yapalım. Hamdolsun “Müslüman”ız, rahmeti bol olan Allah’a iman ediyoruz, İslam gibi savaşı değil selamı/barışı esas alan, ahlaksızlık ve zulme her durumda karşı çıkan, ille de adalet diyen, ahlak diyen bir dine tabiyiz. Ve bu hali korumalıyız. Bunu da ancak her hal ve durumda Müslüman’ca davranmakla, her yerde, her zaman ve her şart altında İslam olmanın farkını ortaya koymakla, bu farkı dosta düşmana göstermekle başarabiliriz.

İlkelerle ilişkimiz şartlara/durumlara bağlı değil ki, kolay şartlarda ilkelere sadık kalalım, ama şartlar zorlaşmaya başlayınca ilkeleri bir kenara bırakalım da hislerle hareket edelim. İlkelere bağlılığımız sadece ve sadece Allah’a bağlılığımızla ilgilidir. Bu demektir ki, bollukta da, darlıkta da, kolayda da zorda da, galibiyette de mağlubiyette de, işgal altında iken de, ilkeleri esas almalı, hayatı ve eylemleri ona göre planlamalıdır.

Bir insan olarak, bir toplum olarak öfkelenebiliriz, kızabiliriz, acı çekebiliriz ve şartlarımız dayanılmaz hale de gelebilir ama bunların hiçbiri sınırları aşmamızı, ilkeleri dikkate almamamızı gerektirmez, gerektirmemeli. Yaşadığımız ne olursa olsun, biz de ortaya çıkan hissiyat ne olursa olsun adaleti gözetmekten başka seçeneğimiz yok. Olamayacağımız bir şey varsa, o da zalimlerden olmaktır. Yapamayacağımız bir şey varsa o da zulmetmektir, masumların ölümüne sebep olmaktır.

İstemeden olsa da mı? Evet.

Kazaen olsa da mı? Evet.

Tekrarlanan hata hata olmaktan çıkar. Kaza bir kere yaşanır, hata bir kere olur. Fark edince tekrarın önüne geçmek için tedbir almak gerekir. Aynı şeyi tekrar tekrar yaşamak en azından ihmalkârlıktır ve bunun adı bile bile kazaya, hataya davetiye çıkarmaktır. Ve o artık kaza veya hata değildir. Bile bile yapmaktır.

“İsteyerek yapmamış” olmanın, ”istemeden olma”nın, kazanın, hatanın mazeret olamayacağı bir noktada bulunuyoruz. Bugün daha hassas davranmak zorundayız. Yaptıklarımızla adımızı çıkardık bir kere. Sayemizde selam ve barış dini olan İslam, terör ve şiddetle anılır oldu, adaleti zulümle giderme mücadelesi veren Müslümanlar teröriste, intikam savaşçısına dönüştü. Buradaki kara propagandayı göz ardı etmemek gerek elbette, ama bir o kadar da kendi yaptığımızı görmek gerek. Sorumluluğumuzun farkına varmalıyız artık.

Ne Yapmalı?

Masumların ölümüne sebep olan, olma ihtimali olan eylemlere bir çözüm bulmalı, bulamıyorsak da son vermeliyiz. Dünya halklarının karşısına öldüren değil öldürmemek için çabalayan bir duruşla çıkmalı ve eylem planlarımızı bu yaklaşıma uygun hale getirmeliyiz.

Şüphesiz ki zulme, işgale ve emperyalizme karşı mücadele sürmeli. Hem de elbirliği ile omuz omuza, bütün imkanlar seferber edilerek. Geleceğimiz, ümmetin geleceği, dünyanın geleceği kafa kafaya ve omuz omuza vererek batıla ve zulme karşı mücadele eden bir ümmet olmayı başarmamızdadır.

İtirazımız yöntemedir. Masumları gözetmeyen ve zarar veren bomba, canlı bomba türü kör, ne sonuç çıkacağı belli olmayan eylemleredir. Zira bu tür eylemler geldiği nokta da suçlu ile masumu, sorumlu ile sorumlu olmayanı ayırma basiretini kaybetti. Müslümanları bile hedef haline getirdi. Hem de Allah ve resulünün uyarılarına rağmen.

“Sizinle savaşanlarla siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Allah aşırı gidenleri sevmez” Bakara suresi:190

Peygamberimiz savaşa gönderdiği komutanlara şu talimatı veriyordu; “Allah’ın adıyla yola koyulun, Allah yolunda mücadele verin, savaştığınız insanlarla aranızda bir anlaşma var ise ona riayet edin, haddi aşmayın, meşru savaş esnasında öldürdüğünüz insanlara müsle (cesetlerine saygısızlık edip burnunu kulağını kesme) yapmayın, çocukları, yaşlıları, kadınları, ibadethanelerdeki insanları öldürmeyin”[27]

Keşke insanlar insana yakışan yollarla, konuşarak, tartışarak sorunlarını çözebilse. Keşke güç sorun çözen bir argüman olmaktan çıksa. Zira güçlü, gücüyle hakkı olmasa da istediğini elde etmeye kalkışıyor ve bu durum yeryüzünde zulüm üretiyor sadece. Keşke savaşlar, ölümler sona erse. Ama ne yazık ki insanlık bu olgunlukta değil. Güç sahipleri güçleri ile belirleyen, dilediğini gerçekleştiren olmak istiyor, haddini aşarak azgınlaşıyor, zalimleşiyor. Zulme dur demek için de zalimlere karşı anladıkları dille karşılık vermek gerekiyor. Hal böyle olunca da güç kullanmak mücadelenin bir parçası haline geliyor.

Yalnız unutulmaması gereken bir şey var. Gücü zalimler gibi kullandığınızda ancak zalimlerden biri olursunuz. Oysa zulüm ancak adaletle mağlup edilebilir. Bu demektir ki, Müslümanlar gücü/silahı, iman ettikleri ilkelere, hakka ve adalete uygun bir şekilde kullanmak zorundadırlar. Kimsenin yapmadığı yerde buna örnek olmak, öncü olmak onlara yakışandır. En öldürücü silahların kullanımı bile istenirse ilkelere bağlanabilir. İlkelerimizle kullanamadığımız hiçbir silah bizim için silah değildir, hiçbir eylem biçimi de salih amel değildir.

Bir radyo programında İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA) bir uygulamasını dinlemiştim tesadüfen. IRA, bombalama eylem gerçekleşmeden önce, eylemin nerede ve saat kaçta yapılacağını duyuruyor ve bu şekilde insanların zarar görmesi önlenmeye çalışıyor. Benzer bir uygulamayı Lübnan Hizbullah’ı İsrail’e füze atacağı zaman yapıyordu. Füzeyi atmadan önce sivil halkı uyararak bölgenin boşaltılmasına imkan tanıyordu.

Bunlar kontrolsüz bir silahın (füze ya da bombalamanın) bile insana vereceği zararı önlemek için bir şeyler yapılabileceğini gösteren örnekler. Yeter ki böyle bir arayış olsun.

İki alternatifimiz var.

Ya canlı bomba eylemlerinin masumlara zarar verme ihtimalini ortadan kaldıracağız. Artık hata ve kaza gibi kavramların arkasına saklanamayız.

Ya da bu eylemlere son vereceğiz. Ve tez elden ilan etmeliyiz cihana, bu eylemlere yaklaşımımızı. İnsanlar hassasiyetlerimizden haberdar olmalı. Ve bu hassasiyetlere denk düşen eylemlerle, mücadele biçimleri ile gündeme gelmeliyiz. Dünya halkları Müslümanları insanları kurtarırken, insanlığın sorunlarına çözüm ararken, her zaman çözümün bir parçası olurken görmeli. Ve biz bir şey demeden bize atfedilenlere “hayır, onlar bunu yapmaz diyebilmeli”. Aynı Peygamberimiz için Mekkeli müşriklerin, düşmanlarının “emin” demesi gibi.

Dün fetvaları ile canlı bomba eylemlerine destek olan alimlerimiz, bugün gelinen noktada fetvalarını geri almalı ve bu tabloyu değiştirecek yeni fetvalar vermeli.

Liderlerimiz, cemaatlerimiz ve bütün ümmet bu eylemlerle arasına mesafe koymalı, eleştirmeli, kınamalı, pretesto etmeli ki bu eylemelere itibar edenler destek bulamasınlar. Müslümanlar öldüğünde, masumlar öldüğünde ümmet harekete geçmeli, sesini yükseltmeli ki, birileri İslam adına, ümmet adına bu eylemlere cesaret edemesinler.

Ayrıca foyacının foyası ortaya çıksın. Zira mevcut durumun (canlı bomba eylemlerinin) yarattığı puslu hava Müslümanları provakosyanlara açık hale getirmekte ve tuzağa düşmelerini kolaylaştırmaktadır. Müslümanlar bu tarz eylemlerde ilkeli davranmayı terk ettikleri ve hassasiyeti olmayan eylemlerle aralarına mesafe koymadıkları için birileri yaptıkları her kanlı eylemi kolayca Müslümanların üzerine atabildi. 11 Eylül başta olmak üzere kimin yaptığı belli olmayan eylemlerin faturası maksatlı olarak Müslümanlara kesildi. Yapmadıkları birçok eylem üzerlerine atıldı. Basına da yansıdığı üzere İngiliz ve ABD istihbarat örgütleri, Şii Sünni ihtilafını derinleştirmek için Şii camilerini bombalayıp Sünnilerin, Sünni camileri bombalayıp Şiilerin üzerine attılar kolayca.[28]

Yeterince sorunumuz var zaten. Bir de sorunlu eylemleri sürdürerek sorunları arttırmamak gerek.

Bizim, İslam’ın selamını, ahlakını, adaletini, insana verdiği değeri ortaya çıkaran eylem biçimlerine ihtiyacımız var. Bizim kadar bütün insanlığın da.

 

 

[1]  http://www.focushaber.com/bagdat-ta-intihar-saldirisi-28-olu-h-106708.html

[2]  http://www.sondakika.com/haber-pakistan-da-bombali-saldiri-4-olu-8-yarali-3315945/

[3]  http://www.sondakika.com/haber-pakistan-da-kanli-saldiri-3372745/

[4]  http://www.voanews.com/turkish/news/Irak-Polis-Akademesine-Saldr18-Olu-139633463.html

[5]  http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=198639&q=intihar+sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1

[6]  http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/02/120223_iraq_attacks.shtml

[7]  http://www.ntvmsnbc.com/id/25325288/

[8]  http://www.ahaber.com.tr/Dunya/2012/03/02/pakistanda-camiye-intihar-saldirisi

[9]  Bu eylemler Arap medyasında ‘amelu’l-istişhâdî ( şehadet eylemi) olarak adlandırılmaktadır.

[10] Taraf/AYŞE HÜR – Istanbul – 06.01.2009

[11] Taraf/AYŞE HÜR – Istanbul – 06.01.2009

[12] 24 Mart – 2002 , The Sunday Times -Hala Jaber – Gazze  —- A.S.TEKELİOĞLU http://www.davetci.com/d_ulke/isl_ulke_filistin_eylem.htm

[13] Sudan Fıkıh Meclisi tarafından 8 Mayıs 2001 tarihinde yayınlanan fetvada da istişhadi eylemlerin şer’i olduğu ve bu şekilde şehit olanla cephede düşman karşısında şehit olan arasında şehadet yönünden bir fark olmadığı dile getirildi. Yine Ezher Üniversitesi Fetva Kurulu, Filistin Alimler Birliği ve daha birçok ilim meclisi bu eylemlerin şer’i olduğuna dair fetvalar yayınladı. Müslüman Kardeşler cemaati ve Pakistan’daki Cemaati İslamiye başta olmak üzere değişik İslami oluşumlar da bu eylemleri tahlil ederek açıklamalar yaptılar ve kendi ilim çevrelerinin verdiği bilgilere dayanarak bu eylemlerin şer’i olduğunu kendi tabanlarına bildirdiler. http://www.vahdet.info.tr/filistin/dosya1/0001.html Katar üniversitesinde görevli Şeyh Yusuf el-Kardavi intihar saldırısını İslami kurallara uygun bulduğunu açıklamıştı. Hatta intihar saldırısına giderken kadınların bombaları saçlarının ya da çarşaflarının altına nasıl saklayacaklarını bile tarif etmişti. Taraf/AYŞE HÜR – Istanbul – 06.01.2009

[14] http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-11173-26-oldurmek-icin-olmek.html

[15] http://www.ozelguvenlikdunyasi.com/1983beyrut-havalimaninda-abd-ve-fransiz-askerlerine-yonelik-saldirilar.html

[16] http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=178499&q=intihar+sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1

[17] http://www.davetci.com/d_ulke/isl_ulke_filistin_eylem.htm

[18] http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-11173-26-oldurmek-icin-olmek.html

[19] http://www.focusdergisi.com.tr/kultur/00395/index.php

[20] http://www.turkishny.com/hot-news-11/92-hot-news-11/79678-afganistanda-sivil-olumlerde-rekor

[21] http://www.haber7.com/haber/20120108/Muslumanin-hayati-ucuz-mudur.php

[22] 24 Mart – 2002 , The Sunday Times -Hala Jaber – Gazze  —- A.S.TEKELİOĞLU http://www.davetci.com/d_ulke/isl_ulke_filistin_eylem.htm

[23]  Bu eylemlerden bazıları: 1998: 7 Ağustos: Kenya/Tanzanya – Kenya’nın Nairobi ve Tanzanya’nın Dares  Selam’daki Amerikan büyükelçilikleri yakınlarında patlayıcı yüklü iki araçla  eşzamanlı düzenlenen saldırılarda 12’si Amerikalı 224 kişi öldü, binlerce kişi  yaralandı.
2001: 11 Eylül: ABD – Toplam 266 kişi taşıyan dört yolcu uçağı, Dünya Ticaret Merkezi’nin iki gökdelenine ve Washington’daki Pentagon’a saldırı silahı olarak kullanıldı. 4. uçak Pennsylvania’ya düştü. Tarihin en çok can kaybına yol açan saldırısında 3 bin civarında kişi öldü ve kayboldu.
2002: 11 Nisan: Tunus – Tunus’un Cerba adasındaki Griba sinagoguna düzenlenen intihar saldırısında 14’ü Alman 21 kişi öldü.
– 12 Ekim: Endonezya – El Kaide’den esinlenen ve Güneydoğu Asya’da bir İslami devlet kurmak isteyen bir örgüt tarafından Bali’de bir diskoteğe düzenlenen saldırıda aralarında çok sayıda yabancının da bulunduğu 202 kişi öldü.
2003: 12 Mayıs: Suudi Arabistan – Riyad’da bir yerleşkeye üçlü intihar saldırısında 9’u Amerikalı, 35 kişi öldü.
– 16 Mayıs: Fas – Kazablanka’da Yahudi hedeflerine ve yabancıların gittiği lokanta ve otellere düzenlenen saldırılarda 12’si intihar bombacısı, 45 kişi öldü.
– 15/20 Kasım: Türkiye – İstanbul’da İngiliz konsolosluğu ve HSBC bankası ile iki sinagoga yönelik bomba yüklü araçlarla düzenlenen dört intihar saldırısında 63 kişi öldü.
2004:  11 Mart: İspanya – Madrid ve banliyösünde üç tren garında trenlere yönelik düzenlenen saldırılarda 191 kişi öldü, yaklaşık 2 bin kişi yaralandı.

[24] Ekim 2011 de Kerbela’yı anma töreninde Şii Müslümanların arasına giren intihar bombacıları kendileriyle beraber 88 kişiyi öldürdü, yüzlerce kişiyi de yaraladı. Ağustos 2011 de, yani Ramazan ayında, Bağdat’ta El Kaide’ye karşı çıkışlarıyla bilinen Şeyh Ahmed Abdulgafur el Samarai’nin teravih kıldığı camiye giren El Kaide intihar bombacısı, Şeyh’e yeterince yaklaştığını düşündüğü anda üzerindeki bombayı patlattı ve Ramazan Bayramına 2 gün kala çocuklar da dahil 27 Müslüman’ı katletti. http://www.haber7.com/haber/20120108/Muslumanin-hayati-ucuz-mudur.php

[25] 25 Temmuz 2011 Cuma günü gerçekleşen olayda 93 kişi öldü.

[26] http://www.timeturk.com/tr/2012/04/26/nasrallah.html

[27] Müsned, 1/300; Ebu Davud, Cihad 82; Sünen-i Kübra, 9/90

[28] http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4094, http://www.pressmedya.com/?aType=haber&ArticleID=5296

Check Also

Modernite ve İslamcılık / Nuri YILMAZ

İslamcılık nedir? Kimileri için Müslüman olarak varlığının anlamı, kimileri için soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak ...

Günümüz Şartlarında İslami Mücadele (İslamcılık) / Nuri Yılmaz

İşe yarayan bir şey insanoğlunun gözünde hep değerli olmuştur. Çok işe yarayan bir şey, çok ...

İslamcılık, İslami Mücadele ve Kur’an / Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş Kur’an’da açık bir şekilde dile getirilen Habil-Kabil karşıtlığından da anlaşıldığı gibi insanlığın ilk günlerinden ...