Cevdet Said İle Söyleşi / Nisan 1998 Amerika Savaşla Değil, Fikirlerle Fethedilebilir

Print Friendly, PDF & Email

İslami Yorum için Çeviren: Fatih Peyma

 

EDİTÖRÜN NOTU: “Current Islamic Issues” isimli İran menşeli dergi Cevdet Said’le oldukça önemli bir söyleşi yapmıştır. Yaklaşık on iki yıl önce yapılan bir söyleşi olmasına rağmen Cevdet Said’in söyledikleri günümüz için de önemini ve güncelliğini yitirmemiştir. On iki önemli sorudan oluşan ve oldukça uzun olan bu söyleşinin tümünü bir sayıda yayınlamamız imkânsız olduğundan ana konumuzla ilişkili olan iki sorunun cevaplarına bu sayıda yer vermeyi uygun bulduk. Önümüzdeki sayılarda ana konularımızla bağlantılı olarak Cevdet Said’in diğer sorulara verdiği cevapları da söyleşi veya makale şeklinde yayınlamayı düşünüyoruz. 

 

Kaynak: “Current Islamic Issues / Güncel İslami Meseleler” Nisan, 1998

Dergimiz “Current Islamic Issues” (Güncel İslami Meseleler) bir sonraki sayısını, günümüz Arap kültür dünyasının en önde gelen simalarını ve en göze çarpan eğilimlerini ön plana çıkararak güncel Arap düşüncesine tahsis etmeyi planlıyor. Seçkin Arap simalarından biri olduğunuz için size de bir kaç soru yöneltmek istiyorum. Cevap verirseniz çok memnun olacağım.

Abdulcabbar el-Rifai

Genel Yayın Yönetmeni, Current Islamic Issues

Cevdet Said’in Cevapları

Teşekkürler Sayın Abdulcabbar el-Rifai

[Aşağıdaki iki not okuyucuya yardımcı olmak için kaleme alındı. Öncelikle dergimizin İran menşeli bir dergi olduğunu belirtmek istiyorum ve bu nedenle Sayın Cevdet Said’in cevapları arasında İran’a özgü sorunlar için pek çok referans görülecektir. Diğer bir husus da şudur. Sayın Said’i tanıyanlar onun sıra dışı cevaplama şeklini şaşkınlıkla karşılamayacaktır. Örneğin 1. soruya cevap verirken yeteri kadar bir şeyler söylediğine kanaat getirmişse 2. soruyu es geçiyor.] Şimdi Sayın Said’in cevaplarına geçebiliriz:

Sorularınız için teşekkürler. Mektubunuzda günümüz Arap entelektüel dünyası içerisinde en önemli simalardan olduğumu ima ediyor olmanız hak etmediğim bir onur. Şimdi sorularınızı cevaplamaya geçebilirim.

“Bireysel ve toplumsal değişimin yasaları” teorinizin temel özellikleri nelerdir. Bu teorinizin Malik bin Nebi’nin “Medeniyetler Krizi” olarak bilinen teorisinin bir yan ürünü olduğunu düşünüyor musunuz?

Cevap: Teorimin Malik bin Nebi’nin “Medeniyetler Krizi” projesinin bir yan ürünü olduğunu söylemenizde haklı olabilirsiniz. Ben yinede Kur’an’ın ayetlerini canlandırmaya çalışıyorum.

Sünnet kelimesinin çoğulu olan “sünen” yasalar anlamına gelir ve Kur’an’ın köklü bir kelimesidir. Sünnet kelimesi ilk dönem Müslüman bir alim tarafından “bir şeyin ilk örnekte yapıldığı şekilde ikinci örnekte de o şeyin aynı şekilde yapılması” olarak tanımlanmıştır. Kur’an’daki bazı ayetlerde sünnet ve sünen kelimelerinin nasıl kullanıldığını görebiliyoruz. Mesela Kur’an “Allah’ın sünnetinde (yasasında) bir değişim bulamazsınız” (35/43) buyuruyor. Durumları, şartları itibariyle yasalar ya da “sünen” sabittir. Mesela ne zaman gerekli ortam sağlansa ateş yakar veyahut ne zaman bir çöküş için gereken şartlar ortaya çıksa bir toplum çöker. Bir sünnet ya da yasa hep aynı şekilde işler. Kur’an kesin bir sünneti (yasayı) bize bildiriyor ki “İnananlara yardım etmek üstlendiğimiz bir görevdi.” (30/47) ve “Allah vaadinden asla dönmez.” (3/9)

Bu, insanların gerçekçi ve etkili bir şekilde dikkatini çekene kadar tekrar tekrar tartışılması gereken bir konudur. Bunun sadece maddi alanda değil aynı zamanda psikolojik, bireysel, sosyal alanlarda da görülmesi gerekmektedir. Günümüzde bazı şeyler zaman zaman birbirine karışmış gibi görünse de dünya üzerinde işler halde olmayı hiçbir zaman terk etmeyen sistemler ve yerleşik yasaların var olduğu hatırlanmalı. Bilginin en derin kısmının, “sünenin (yasaların)” keşfi olduğunu söylemek büyük bir iddia olmaz. Çünkü bir kere anlaşıldıklarında bu yasalara hakim olanlar, bu keşifleri sayesinde pek çok şeyi kontrol etmek için kullanabilirler; zaten insan bu amaç için dünyaya halife kılınmıştır.

Birinci adım olarak bir teori ortaya koyduğumu biliyorum. İnşallah alimler ve yükselen yeni nesil onu alır ve çok daha kapsamlı bir seviyeye ulaştırırlar. Meselelerin olgunluk aşamasına gelmesi kesin bir şeydir. Çünkü Allah, her ne kadar gelişimini engellemek için çabalar olursa olsun, nurunu tamamlayacağını buyurmaktadır.

Kur’an’dan elde ettiğimiz bir diğer kelime ise değişimi meydana getirmek ve değişimin kesin olarak gerçekleşmesi anlamında kullanılan “değişim” kelimesidir. Kelimenin tam manası açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu, gerçekten çok önemli bir kelimedir. Çünkü bu kelime kötüye dönüşüm geçiren bir şeyin, tekrar düzeltilebileceğini gösterir. Bunun bir diğer boyutu da şudur ki en başta iyi ve doğru bir şeye sahip olmak, kötü bir şeyi iyi bir şeye dönüştürmekten daha kolaydır. Kur’an okuyan herkes şu gerçeği görebilir. İnsanın zihniyeti içinde olanı değiştirmesi insanın görevidir, Allah’ın değil. “Şüphesiz ki bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” ( 13/11) Allah’ın bahsettiği bu iki değişim, yani insanların zihnindeki ve ruhundaki değişim, onların iyi ya da kötü durumu, Allah tarafından değiştirilmeden önce bizzat kendileri tarafından değiştirilecektir. Allah’tan gelen değişim burada insanların refahıdır, yani onların görünen durumlarıdır. Kendi içlerinde gerçekleştirdikleri değişimi takip ederek bir toplumun durumunun nasıl değişebildiğini öğrenmek için bir insanın, gerçek hayatta bununla nasıl başa çıkacağını anlaması gerekir. Bir insan aklını değiştirmez, sadece düşüne geldiği şeyi değiştirir. “İçlerinde olan şey” ifadesi Kur’ani terimlerin kesinliğini gösterir. Bir insanın ruhu iyi ve kötü düşünceleri barındıran bir kap gibidir.

“Nefs” kelimesi Kur’an’daki başka önemli bir kelimedir. Kur’an’da karşımıza şu şekillerde çıkar: “Kötülüğe meyleden nefs” (12/53), “kendini kınayan nefs” (75/2) ve “huzur içinde olan nefs” (89/27). Müslümanlar psikoloji bilimi konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor olsa da, psikoloji işte bu yüzden önemli bir bilim dalıdır. Bunun sebebi de akıllarında Freud ve kötü niyetli bilinen diğer isimleri çağrıştırdığı içindir. Hiç şüphesiz bu bir bilimdir ve bilim Doğu’nun ve Batı’nın tekelinde olan bir şey değildir. Bilmemiz gerekir ki bu bilim hakkında öğrenilecek çok şey var. Bu bilime dair bilgimiz bazı basit ve belirsiz fikirlerle kısıtlı olmamalıdır. “Toplum” kelimesi diğer kelimeler kadar Kur’an terminolojisinde pek sık karşımıza çıkmıyor. Kur’an’da buna en yakın terim “ümmet”tir. Diğer ilgili kelime ise “cemaat”tir.

Malik bin Nebi’nin teorisinde bir kimse, benim yaklaşımımdan daha çok moderniteye yönelik akıllara daha fazla hitap eden, gerçekçi ve kanun-temelli bir yaklaşıma rastlayabilir. Ben genellikle “medeniyet” ve “kültür” gibi kelimeleri kullanmaktan kaçınıyorum. Benim eğilimim daha çok Kur’an’dan veya Peygamber’den gelen ya da İslam mirasında kullanılan kelimeleri kullanmaktan yana.

Biraz çalışma yaptık ve çok çabalamamıza rağmen az şeyler başarabildik. Fakat daha sonra gelenler daha az çaba ile daha iyi işler başaracak ve doğru terminolojiye rastlayacaklar ve doğru görüşlerle haşir neşir olacaklardır. Gazali şöyle diyor: “Kelimeler üzerinde çalışarak anlamı ve fikirleri arayan biri kaybolur ve hiçbir şey elde edemez. O kişi, menzili batı olan ama doğuya yol alan birine benzer. Öncelikle fikirler, daha sonra da bu fikirler için doğru kavramları arayanlara gelince; işte bu kişi doğru yoldadır.” Bu yüzden doğru yaklaşım, evvela sorunları anlamaya çabalamak ve daha sonra bu fikirleri açıklayan Kur’an terminolojisini bulmaktır. Bu, üzerinde çalıştığım prensiptir. Bütün çabam Müslümanları ve akıllarında olanı değiştirmek için çareler bulmaktır (ve bunda Malik bin Nebi’nin büyük yardımı dokunmuştur); Kur’an’ın kelimeleriyle ya da İslam mirasından gelen kelimelerle Müslüman bilincine hitap etmeye çalışıyorum.

Cevdet Said şiddetin reddinde büyük bir öncüdür. Tüm silahların terk edilmesi çağrısında bulunuyor; silah alımını, put alımına benzetiyor. İlk kitabına isim olarak koyduğundan beri “Adem’in Oğlunun Yolu” doktrini, Cevdet Said ismiyle müsemma olmuştur. Doğal olarak şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Cevdet Said, gereken şartlar zuhur etse bile yerleşik İslami bir emir olan “cihad”ın iptalini mi savunuyor? “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.” (8/60) ayetindeki Allah’ın emrine itaatsizlik çağrısında mı bulunuyor? Siyonist güçler silahlarını yığarken, bizlerin pasif izleyiciler olmamız konusundaki görüşlerinde ne kadar haklıdır? Yıkıcı güçlere karşı direniş hareketlerinin ilgasını mı savunuyor?

Cevap: Sayın Abdulcabbar, bu en uzun sorunuzda beni kışkırtmaya çalışıyorsunuz. Fakat şiddetle ilgili söylenmesi gereken her şeyi açıklığa kavuşturmam konusunda haklısınız.

Bundan 30 sene evvel “Adem’in Oğlu Habil’in Yolu” adlı kitabımı ilk yayımladığımda yalnızca fikirlerimi ifade etme amacım vardı. Ortaya koyduğum fikirlerle insanları ikna etmeyi düşünmüyordum ve bu sebeple önsözde, kitabın sadece fikirlerimi beyan etmekten ibaret olduğunu, herhangi bir ikna amacı olmadığını belirttim. Pek çok insan, benim insanları ikna etmek zorunda olduğumu, amacımın fikir beyan etmekten öte olması gerektiğini söyleyen yazılar yazdılar. Bütün bunlar konunun ne kadar zor bir konu olduğunu gösteren örneklerdir. Bu konuda pek çok şüphe ortaya çıktı. Fakat sizi temin ederim ki, bizler bu konuyu anladığımızda, konunun ne kadar da belirsiz olduğunu görüp şaşıracağız. Bu, yüzyıllardır bizim etrafımızda dönenin güneş olmadığını, güneşin etrafında dönenin biz olduğumuzu anlayamamış olmamıza benzer bir örnektir.

Bu, bana ne kadar karanlıkta yaşadığımızı gösteren bir örnektir. İnsanların duymasını ve görmesini engelleyen şeyi anlamasına izin vermeyen yaygın görüşleri açığa çıkarmamız gerekiyor. Bu, Kur’an’da büyük önem verilen bir şeydir: “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık hakka dönmezler.” (2/18) ve  “İlahları bir tek İlah mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şeydir… Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir.” (38/5-7) Kur’an’ın elimizde olması bize hiçbir yarar sağlamaz. Yahudilerin ve Hıristiyanların İncil’e sahip olduklarını, ama hiçbir yarar elde edemediklerini görmüyor musunuz? Bilim ve bilginin bütün alanları işte burada, ama onların bize bir faydası yok. İslam dünyasının trajik durumu açıkça karşımızda ve bu trajik durum, insanlar için gerçekleri araştırmak ve gerçeklerin peşine düşmek adına büyük bir itici güç olmalıdır. Müslümanları dünyadaki en büyük kaybedenler yapan şey nedir? Çalışmalarıma başladığımda hareket noktam buydu. Ben, insan aklının zorla bir şeylere inanmaya zorlanmasına değil, ikna edilebilmesi gerektiğine inanıyorum.

Bu beni sizin sorunuza getiriyor. İnsanoğlunun baskı ve gözdağı temelli hareketten çok iknaya razı geleceğini kabuk etmiyorsak eğer, işte o zaman insanı hatta Tanrı’yı anlamaya başlamamışız demektir. Bu durumda 3 noktaya bakalım: Birincisi Allah’tır. Allah’ı tanıdığımızı sanıyoruz. Fakat gerçekte tanımıyoruz. İşte Kur’an bu durumu şöyle tanımlıyor: “Bu sizin Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır. O sizi mahvetti de ziyana uğrayanlardan oldunuz.” (41/23) Bu, bizlere Allah anlayışımızın doğru olmadığını hatırlatan bir gerçek olmalı. Burada büyük düşünür, karşılaştırmalı dinler uzmanı, sosyolog Ali Şeriati’yi anmak istiyorum. “İnsan ve İslam” kitabını okuduğumda, onun topalların olduğu bir koşuda birinci sınıf bir atlet olduğu kanaatine vardım. O, gören gözlere, duyan kulaklara, etkili bir şekilde işleyen akla sahip. İyi okuyanların kalbinde ateş yakabiliyor ve büyük bir iman sahibidir. Ali Şeriati diyor ki: “Her toplum ışığına denk düşecek tanrısını yaratır” ki bence bu çok doğru bir cümledir. Çünkü eğer Allah’ı tanımak istiyorsak, O’nu yaratıkları sayesinde tanıyabiliriz; bunun haricinde onu tanımamızın imkanı yoktur. İkinci şey ise; Allah’ın yarattıklarını, yani bu kainatı bilmektir. O’nu tanımamız gerekmektedir ve kainatın gerçeklerini öğrendiğimizde, biz O’nun “sünen”ini yani kanunlarının temelinde işlemesi için Allah’ın bu kainatı yarattığını göreceğiz. Yasalar sabittir, ama gelişim için alan bırakılmıştır. Yani Allah yeni şeyler yaratır. Kur’an’daki ifade şöyledir: “O, yaratmada dilediğini artırır.” (35/1) Üçüncü nokta ise insanı tanımaktır ve bizler, sinir sisteminden dolayı insanı, yaşayan diğer canlılardan farklı bir varlık olarak ele almak zorundayız. İnsanoğlu sinir sistemi sayesinde yasaları keşfetme ve düşünme becerisine sahiptir.

Bu 3 nokta bir arada ele alınmalıdır. Çünkü kainata odaklandığınızda, her şeyin Allah’ı işaret ettiğini göreceksiniz ve bizler kainat sayesinde Allah’ı biliyoruz. Kainatı gözlemleyerek develerin, dağların toplumların nasıl yaratıldığını keşfediyoruz. Kainat kanunlara dayalı olduğu için insanoğlu onu kontrol edebiliyor. Dünyanın yöntemlerini anlayarak insan, onu kontrol edebiliyor. Bu, kanunları ve onlar üzerinde hareket etmeyi keşfetmekle alakalıdır. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi.” (2/213) Evet, insanlık tek bir milletti ve hala da öyledir. Onlar birbirinin aynı düşünüyorlar, her yerde diğerlerine boyun eğdirmek için fiziksel güç kullanmaya başvuruyorlar. Bu, geçmişte böyleydi hala da böyledir. Firavunun “Ben sizin en büyük Rabbinizim.” demesi, bugün de aynen yaygın olarak kullanılıyor ve günümüzün Firavunu Amerika, hala eski Firavunların dediği gibi diyor.

Güç haktır dendiği sürece orman kanunları yürürlüktedir demektir ve insanoğlu halen tek bir millettir, yani onlar aynı düşünceye sahiptirler. İnsanlar güce taptılar ve halen güce ve güçlülere tapıyorlar. Bu, insanın hayatındaki uyumsuzluğun/ihtilafın kaynağıdır. Çünkü insan anlama yeteneğine sahip bir sinir sistemine ve anlama sayesinde hayatını kontrol edebilme becerisine sahiptir. Bu durumda kendi gibi bir insanoğlu tarafından hakimiyet altına alınmamalıdır. Bu, benim uzun yıllar önce kabul ettiğim hayat görüşümdür ve hala üzerinde çalışıyorum. Geçen yıl “Adem’in Oğlu Gibi Ol” adlı bir kitap yayımladım ve inşallah diğer kitabım “Yayını Kır”ı da yayımlayacağım.

Silah alımını put alımına benzetmemim sebebi, Müslümanları ve gayrimüslimleri sarsmak amaçlıdır. Ben şunu demek istiyorum: Ey insanoğlu! Uyum içinde bir iletişim kurabilirsiniz. Orman kanunu temelli yaşamayı kesebilirsiniz. Uyumlu ortak bir yaşam için kanunlar, ilkeler ve görüşler ortaya koymanız gerekir. İnsanoğlu, Adem’in oğlu Habil gibi olmadıkça gerçekten insan olamayacaktır. Ne zaman bunu anlayabilir ve bunu anlamaları için insanlara ve Müslümanlara yardımcı olabiliriz? Burada Peygamber’e başvurmamız gerekiyor. Çünkü onsuz biz bu meseleyi özellikle günümüz şartlarında anlayamayacağız. Ben Peygamber diyorum, çünkü o bütün peygamberleri temsil ediyor ve onların mesajlarına şahitlik ediyor. Kur’an bu konuda şöyle buyuruyor: “Sen ey Peygamber! Elbet biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Yine onun izniyle Allah’a çağıran bir davetçi ve etrafını aydınlatan bir kandil olarak.” (33/45-46) Bütün peygamberlerin dinleri birdir. Tek bir Allah’a inanç vardır. Allah’tan başka ortaklar edinmek yoktur. İbadetlere gelince, peygamberden peygambere değişiklik gösterir. İnsanlar arasında muameleye gelince zamanla gelişir. Fakat asla adalet ilkesi ihlal edilmemelidir. Gerçekten de bir tanrıya olan inanç, adalet ilkesi içinde bellidir. Çünkü adaletsizlik şirkin en kötü şeklidir ve şirk en kötü adaletsizliktir.

İnsanlar arasında adaleti tesis etmek tevhidi tesis etmek, yani farklı farklı gruplar içerisinde ortak koşulları tesis etmektir. “Deki: Ey kitap ehli! Sizinle aramızdaki şu ortak kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğiz. O’ndan başkasına ilahlık yakıştırmayacağız. Allah’ın yanı sıra başka birilerini Rabler olarak kabul etmeyeceğiz.” (3/64) Yukarıdaki ayette sahip olduğumuz şey adalet ilkesidir ki, sizden bana vermenizi beklediğim gibi ben de size aynı hakkı vereyim ve kendime yasak ettiğim şeyi size de yasak edeyim. Kendinize izin verdiğiniz şekilde aynı şeyi başkasına verdiğiniz zaman hiçbir ilke bundan daha üstün olamaz. Bu ilkenin bir değeri şudur ki, bu ilkeyi başkalarının kabul etmesini beklemek zorunda kalmazsınız. Bir ilkeyi benimser ve başka birinin rızasını beklemezsiniz.

Bir Müslüman eğer Habil’in yolunu kabul etmiyorsa, nasıl Müslüman olabilir? Resul bu yolu benimsedi. İnsanları imana çağırdığı zaman kimseyi zorlamadı ve kimseye imanı seçmesini dikte etmedi. İmanı seçenler, Kureyş kabilesinin işkencesine maruz kaldılar. Kafirler, inananları küfre çevirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Resul, işkenceye uğrayan ailelerden birini gördüğünde: “Sabredin ey Ebu Yasir ailesi, cennet bizim buluşma yerimiz olacak.” demiştir; “işkencecilere başkaldırın” dememiştir. Resul, düşmanlarına teslim olmalarını değil sadece imanlarına bağlı kalmalarını buyurmuştur. Kur’an müminlere buyuruyor: “Savaştan elinizi çekin ve namazı istikametle kılın, zekatı içten gelerek verin.” (4/77) Peygamber’e nazil olan ilk surede Kur’an, müminlere ibadetlerine bağlı kalmalarını ve kaba güçle fikrini empoze eden günahkarlara boyun eğmemelerini buyurmuştur: “Gördün mü namaz kılan kulumuzu engelleyeni. Hayır, o azgın insana uyma. Rabbine secde et ve yaklaşmaya devam et.” (96/9-19) Başka bir yerde ise Allah buyuruyor: “Onlar sırf mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah’a iman etikleri için Müslümanlara kötü muamelede bulunuyorlardı.” (85/8) Peygamber kendini savunmadı ve burada biz, ilk andan itibaren sabırla ve ezalara katlanarak başlayan İslam’ın nasıl geliştiğini görüyoruz.

Kur’an’da bununla ilgili uzun ve geniş çaplı bir örnek var: “Sizden öncekilerin, Nuh kavminin, Ad ve Semud ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah’tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: ‘Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkar ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.’ Resulleri dedi ki: ‘Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)? O, gökleri ve yeri yaratandır; O, sizi, günahlarınızı bağışlamak için davet etmekte ve sizi adı konulmuş bir süreye kadar erteliyor.’ Dediler ki: ‘Siz, bizim benzerimiz olan birer beşerden başkası değilsiniz. Siz bizi, babalarımızın taptıklarından çevirip-engellemek istiyorsunuz, öyleyse bize apaçık bir delil getirin.’ Resulleri onlara dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değil. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etmelidirler. Bize ne oluyor ki, Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah’a tevekkül etmelidirler.’ İnkar edenler, resullerine dediler ki: ‘Muhakkak (ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize geri döneceksiniz.’ Böylelikle Rableri kendilerine vahyetti ki: Şüphesiz Biz, zulmedenleri helak edeceğiz. Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır).” (14/9-14)

Yukarda sahip olduğumuz şey, özel bir peygamberin tartışması değil, genel bir meseledir ve bu tartışma çeşitli insanları temsil eder. Elbette Kur’an’ın başka yerlerinde tek-tük durumları Kur’an ele alıyor, fakat tema ve tartışmanın amacı aynıdır. Peygamberler açısından amaç; insanları, gerçeğe giden yola çağırmaktır. İnsanlar açısından amaç ise; din değiştirmiş kimseleri (Müslümanları) tekrar küfre döndürme umuduyla baskı kullanmak, onları sürmek, onlara zarar vermektir. Bu senaryoyu analiz etmek, böylesi bir durumla peygamberlerin nasıl başa çıktığını görmek, çabamıza değer. Onlar gerçekten de eşit bir ölçüde, her iki gruba da uyan ortak bir dille, eşit bir dengede halklarıyla iletişim içinde olmayı tercih etmişlerdir. Peygamberlerin ilkesi şuydu: Biz çağrımızı ortaya koyarız, siz de çağrınızı ortaya koyun, hiçbir grup baskıya ya da yaralamaya başvurmayacak, hiç kimse yurdundan sürülmeyecek. Öyleyse isteyen inansın, isteyen inkar etsin: “Dinde zorlama yoktur.” (2/256) ve “Dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” (18/29) İnançlarda, fikirde, dinde zorlama yoktur. Öyleyse, ikna etmede bir yarış olsun; şiddete ve baskıya yer olmasın. Fakat eğer muhalif grup böylesi yollara başvurursa, biz aynısını yapmayacağız; “elbette bize çektirdiğiniz ezaya, cefaya rağmen sabırla direneceğiz;” (14/12) insanlar her iki grubun görüşlerine ikna olana kadar. Peygamberler, fikirler alanında, bu yöntem sayesinde başkalarıyla nasıl muhatap olunacağını gösteren genel bir ilke ortaya koydular: Şiddet etkisiz hale getirilmeli; dinde, fikirlerde ve siyasette baskı olmamalı; her iki grup (ya da onlar kabul etmese bile biz) sadece ikna yöntemi kullanmalıdır. Toplumda bir değişim gerçekleşene kadar yalnızca hikmet, yumuşak bir üslup ve dil kullanılmalı; en iyi ve en zarif şekilde tartışılmalıdır. Bu, Peygamber tarafından benimsenen yoldu; bu model, saldırganlık başlatmayacak ve asla baskıya başvurmayacak düzgün insanlar için bir modeldi.

Başkaları baskıcı yöntemlere başvursa bile biz, doğru bir yöntemle geneli kucaklayan bir toplum tesis etme çabamız adına, baskıcı ve incitici bir karşılık vermemeliyiz. Toplum doğru bir hale dönüştükten sonra inançları ve düşünceleri çatışmadan koruyabilir ve insanların düşüncelerini, inançlarını koruma hakkı, aynı kafirlere uygulandığı şekilde müminlere de uygulanır. Başka insanların da nazik ve barışçıl bir şekilde tartışarak diğer insanları, fikirlerine çekmeye çalışma hakları vardır. Şu anda pek çok Müslüman, dinlerini tebliğ etme hakkını kendi tekellerinde görüyor; başkalarının da ideolojilerini, fikirlerini başka insanlara ulaştırma hakkı olduğunu düşünmüyorlar. Bu, benimsedikleri inanca, dine güvenleri olmadığının bir göstergesi olsa gerek. Fakat hayır! Gerçekten de onlar, inandıkları şeye çağırmada sahip olmak istedikleri hakkı diğerlerine de vermek zorundalar. Ve gerçekten işler, birilerinin direncine rağmen çok geçmeden aynen böyle olacaktır. Gerçekleşecek olan, Kur’an’ın şu yasasıdır: “Köpüğe gelince o, sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. (13/17)

Aynı şekilde, eğer toplum bozulup çürümeye başlarsa bir Müslüman, onları doğru olana yöneltmekten ve insanları yönlendirmekten başka bir yola başvuramaz. Toplum, onun çağrısını kabul ederse ve insanlar onun dinine yönelirse, bu durumda o toplumun, her bir bireyinin konuşma ve itiraz etme hakkını gözetmesi gerekecektir. Barış içinde tartışmaktansa, güç kullanmada ısrar edenler ve bunu reddedenler daha sonra orman kanuna yönelirler. Bu durumda, peygamberlerin hepsi aynı tavrı, yani Habil’in tavrını benimsemişlerdir. “Bize yaptığınız eziyetlere elbette katlanacağız.” (14/12) Bu şekilde peygamberler gerçek demokrasi ilkesini ortaya koymuşlardır. Modern demokrasilerin hatası, onların bir tiran ya da diktatör gibi öldürmeye ve saldırıya izin vermesidir. Doğru olan yol bu değildir; doğru olan yol, bir baskı oluşturmaksızın toplumun kendisi bir dönüşüm sağlayana kadar barış içinde hareket etmek, çaba göstermektir.

Günümüzde Müslümanlar modern demokrasinin ilkelerini ve insan haklarını kabul etmiyor. Peygamberler tarafından ortaya konan insan hakları bariz bir şekilde “haklar” değil “görevler”dir. Baskı yoluyla değil, ikna ve tartışma yöntemiyle doğru toplumu kurmak ve korumak bizim görevimizdir. Baskı kullananlar neredeyse diğerlerini de baskı kullanmaya çağırmaktadırlar. Bu durumda hem galip hem de mağlup orman kanununu uyguluyor olacaktır. Her ikisi de peygamberlerin bize öğrettiği gibi, cehennemde cezalandırılmayı hak edeceklerdir. Bunun sebebi, her iki grubun da İlah olarak Gücü kabul etmeleridir. Bu, pek çok insan için engel oluşturmakta ve çoğunlukla anlamayı da engellemektedir. Peygamberler, savundukları fikir yüzünden toplumun temsilcileri tarafından incitildiklerinde kendilerini savunma yoluna gitmemişlerdir. Bu yüzden biz de incitilmeye katlanmak zorundayız ve insanların inançları ve fikirleri uğruna incitilmedikleri bir millet olarak kendilerini geliştirmeleri için toplumu teşvik etmemiz gerekmektedir.

Bu nedenle Kur’an’da, belli bir halk tarafından tehdit edilen peygamberlerin kıssalarını ve onların cevaplarını okuyoruz: “Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, ‘Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da andolsun ki seni ve inananları seninle beraber kentimizden çıkarırız’ dediler. Şuayb, onlara: ‘Biz istemesek de mi? Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah’a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile Sen hüküm ver, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın’ dedi.” (7/88-89) Burada Kur’an’ın tabiriyle, halkın ve peygamberlerin birbirlerinden tamamen farklı bir şekilde anladığı bir millet inşa etme ilkesi söz konusudur. Yukarıda da görüldüğü gibi peygamberlerin algısı diğer insanlar tarafından benimsenen algıdan tamamen farklıdır. Çünkü peygamberler ilkelerin kabulünü belirlerken herhangi şekilde bir baskı yapamazlardı. Bu nedenle geçmişte insanoğlunun tek bir millet olduğunu bildiren ayeti iktibas ettiğim zaman, bir milletin yapısı için gerekli olan ilkenin kesinlikle peygamberlerden kaynaklanmadığını kastederek insanların hala aynı tek bir millet olduğunu ekledim. İnsanlar hala aynıdır, çünkü onlar kaba kuvvetle başkalarının inançlarını ve fikirlerini değiştirmeye iman etmişlerdir. Fakat Allah peygamberlerini, insanların fikirlerini ve inançlarını koruması için göndermiştir. Bu yöntemi benimseyen herhangi bir insan, eşitlik temelinde asla baskı uygulamadan başkalarını, kendi fikirlerini kabul etmeye çağırabilir. Hiç kimse baskıya boyun eğerek Allah’a şirk koşamaz. Biz, insanları birbirine kulluk etmekten alıkoymaya çalışmalı ve insanlara Rabbi dışında hiç kimseye kulluk yapmamalarını tavsiye etmeliyiz.

İslam dünyası, tüm millet unsurları ile fiziksel bir güce maruz kalmaktadır. Son zamanlarda, bir tereddüt halinde olsa ve pek kesin olmasa da şiddete karşı alternatif yollar aranmaya başlanmış, bu konuda bir ilerleme olmuştur. Bunu geliştirmeye devam etmek zorundayız. Makamlarını kaba güçle elde eden siyasetçilere yanlışlarını haykırmalı ve onları şiddetten vazgeçirmede insanları teşvik etmeliyiz. Fakat bu gerçeği haykırma nasıl gerçekleştirilecek? Bu elbette politikacılara suikast düzenleyerek ya da onlara saldırarak olmayacaktır. Bu, Allah’ın emirleriyle çelişen, onlarla uygunluk arz etmeyen hükümlerde o kişiye itaat etmeyerek olacaktır. Orman kanununa dönmeyi kabul etmeyeceğimizi açıkça dile getirmekle olacaktır. İnsanlar, eğer itaat etmeyi reddederlerse öldürülecekleri yanılgısıyla yaşıyorlar. Bu bir yanılgı, çünkü değişim meydana getirme şeklini kabul edenlerin sayısı ne kadar artarsa, bütün bir toplum bir yana, bir kişiyi bile öldürmek zalim ya da o diktatör için o kadar zor olur. Bu, değişim için en doğru ve merhametli yol, bütün herkes için en az masraflı ve en faydalı yoldur. Ne yazık ki biz bu yöntemden bihaberiz. Ne bu yöntemi benimsiyoruz ne de insanların dikkatini bu yöntemin faydalarına çekebiliyoruz. Bu yöntemden bihaber olmayan insanlara gelince, onlar çok kötü bir günahın suçlularıdırlar. Bu da Allah’ın ayetlerini saklama günahıdır (bkz. 2/174). Eğer bizler bu şekilde insanların bilinçlerine, vicdanlarına nüfuz edebilirsek; çocuklar, kadınlar ve yaşlılar onu kullanmada birlikte yer alabilirler. Bizim bileği-güçlü gençlere, yığınlarca paraya ve silahlara ihtiyacımız yok. Aksine, biz bütün bunları reddediyoruz ve diyoruz ki biz bunu dile getirmede ve bu çağrımızda ısrarcıyız. Eğer bu görevimizden dolayı bizi ölüme mahkum edecekseniz durmayın devam edin. Bu bizlere peygamberlerin babası Nuh tarafından öğretilen bir gerçektir:  “Nuh’un haberini onlara oku. Hani o bir vakit kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın ayetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!” (10/71)

Açıkça şunu söylemeliyim ki cihadı ortadan kaldırmıyorum. Ben sadece Resul’ün cihat anlayışının Haricilerinki ile aynı olmadığını gösteriyorum. Raşid Halifeler döneminden hemen sonra, Emeviler döneminden itibaren bütün Müslümanlar Haricilerin yolunu benimsedi. Güç ile yaratılan bir iktidarın yasal ya da doğru bir iktidar olmadığını hatırlarsak, bu kolayca anlaşılabilir. Bu, bir sapkınlık ve çatışma devletiydi. Eğer doğru şekilde inşa edilmiş bir topluma sahipseniz, bu toplumun sistemini bozmaya yeltenip onunla kavga edenlerle nasıl bir ilişki içinde olacağımızı Kur’an bize şöyle bildiriyor: “Eğer inananlardan iki grup birbiriyle savaşırsa aralarını düzeltin. Eğer biri diğerine karşı haddi aşarsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer Allah’ın emrine dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve onlara adaletli davranın. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.” (49/9)

Bu, halkını ikna yöntemi ile yöneten biri ile bir günahkarın karşı karşıya geldiği andır. Ama eğer bir günahkar bir başka günahkarla karşılaşırsa bu, iki kör insanın karşılaşması gibidir. Durum böyle olduğunda, Resul, tartışma yapan herhangi bir grubun tarafını tutmaktan kaçınmayı emreder. Peygamber’in bazı hadislerinde bir Müslüman’ın kaotik tartışmalardan kendini sakındırması emredilir. Bir hadiste kılıcımızı kırmamız emredilmiştir. Başka bir hadiste ise bir Müslüman’a evde kalması emrediliyor. Hatta bir saldırgan, birinin evine girse bile Adem’in oğlu Habil gibi davranması emredilir: “Andolsun sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim.” (5/28) Peygamber, Müslümanlara şunu bile tavsiye etmiştir. “Eğer bir saldırganın kılıcının ışıltısı tahammül edilmeyecek kadar gözü kamaştırıyorsa, onun gömleği ile gözlerini kapamasına izin ver.”

Bu örnekler benim çelişki yaşamadığımı ve aynı zamanda cihadı yürürlükten kaldırmadığımı gösteren örneklerdir. Peygamber’in hadisleriyle ve hareket tarzıyla oldukça uyumluyum. Elbette Resul, bir Müslüman’dan elini çekmesini teşvik ederken az önce bahsettiğim hadisiyle çelişmiyordu: “Allah adına bir ok atışı cennete girmesi için 3 kişiye şahitlik edecektir: Onu yapana, onu keskin hale getirene ve atıcısına.” Ne de bu hadisin şimdi söyleyeceğim hadisle çeliştiğini düşünüyorum: “Yayını kır, onu körleştir, o körelene kadar kılıcı bir kayaya vur.” Ya da bir diğer hadis şudur: “Sürüsü olan sürüsünü uzak tepelere götürsün, toprağı olan onu sürsün (kaotik ortamdan kendini uzak tutmak için).” Birisi ona yukarıda saydıklarından başka yapacak bir şeyi olmayan insan ne yapsın diye sorunca, o dedi ki: “Evinde otursun, Habil’in yaptığını yapsın.” Gerçekten de Haricilerin sorunu henüz analiz edilmedi. Hariciler baskı temelli bir toplum kurmak niyetindeydiler. Ali’nin, “Benden sonra Haricilerle savaşmayın.” dediği rivayet edilir. Eğer böyle dediyse bu cümle, Haricilerin yolunun meşru olduğunu göstermez. Fakat bütün gruplar kendi yollarını seçebilir. Bu doğrudur ve günümüze kadar bu mesele aydınlatılamadı. Yapılan bütün inceleme ve analizlerde rastladığım şey, bahsi geçen savaşın, devletin (Emevi devletinin) ve milletin meşruluğu konusudur. Yukarıda açıklamaya çalıştığım peygamberlerin metodundan daha pratik, daha açık bir şey görmedim. Keşke daha iyisini sunabilsem, ama Müslüman olsun ya da olmasın geleceğin düşünürleri ve teorisyenleri bunu daha da açıklığa kavuşturabilecekler ve herkesin anlayabileceği hale getireceklerdir. Böylece artık kimse şaşırmayacak ve orman kanunlarının dışına çıkma imkanı bulacaktır. Allah gerçekten de peygamberlerine en iyi kanunu, süneni öğretmiştir. Bu konuda içim çok rahat. Öyle hissediyorum ki ben, Peygamber’in bu yöntemiyle bütün dünyayı karşıma alabilirim. Onların yolu mükemmel eşitlik, adalet, merhamet yoluydu. Kur’an’da bu konuyla ilgili ayet şöyle der: “Allah onların Allah’a karşı gelmekten sakınma sözünü tutmalarını sağlamıştı. Zaten onlar buna layık ve ehil idiler.” (48/26)

Bütün dünyaya, filozoflara, insan hakları savunucularına, “Veto Hakkı”nı sona erdirmeleri hususunda iş birliği yapmaya çağırıyorum. Bu gerçekten de dünya üzerindeki en büyük kötülüktür. Onun kibirli ruhu Romalılardan gelmiştir. Bu, modernitenin doğal ürünü değildir. Veto Hakkı, dünyanın gelişimi yolundaki en büyük engeldir. Dünyanın ufak tefek tağutlarının büyük tağutlar tarafından korunduğunun bir göstergesidir. İnsan hakları avukatlarının, bu en büyük haksızlık ve insan hakları ihlali karşısında hiçbir şey yapmamaları, sessiz kalmaları ve bu sorunu bertaraf etmeye yanaşmamaları nasıl izah edilebilir? İnsan haklarının avukatları ve demokrasiye inananlar olduklarını iddia etmeye utanmıyorlar mı? Bütün dünya tarafından göz yumulan Veto Hakkı, demokrasi ile uyuşmayan, tamamen demokrasiye karşıt bir şeydir. Bunun kendisi, insanlığa karşıdır ve dünyadaki herhangi bir gelişmeyi engeller. İnsan merak ediyor; neden başkalarının gözlerindeki kıymığı görmezden gelirken, kendi gözlerindeki ağaç gövdesini görmüyorlar? Fakat neden bu siyasi durumu kabul edilmiş gibi görüp kendi kendimize sessiz kalalım ki? Şunu anladım ki, bütün dünya şu anda böyle. Fakat böyle devam etmek zorunda değil.

Hayır, Sayın Abdulcabbar. Allah’a ve O’nun kitabına isyankar biri değilim. İslam dünyasında büyük servetler silahlanma için harcanıyorken, o silahlar üreticilerinin çıkarlarını tehdit etmiyor. Bunu söylemek benim en büyük görevimdir. Eğer bu, ülkemizi korumak için hazırladığımız bir şeyse, eğer bu, Allah’ın emri olan; “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.” (8/60) ayetine doğru bir cevapsa, o zaman biz gerçekten Allah’ın ayetiyle alay ediyoruz, düşmana cehaletimizi gösteriyoruz ve her şeyden öte bu dünyada işlerin işleyiş şekline karşı körlüğümüzü açığa vuruyoruz demektir. Amerikalılar Lübnan’dan kovulduğunda, Lübnan’ın ordusu ve hükümeti yoktu. Hatta insanları birbirini öldürüyordu. Fakat Amerikalılar ve Fransızlar kovuldu ve İsrail, Beyrut kuşatmasından geri çekildi. Bu, etnik olarak mahvedilmiş ayrılmış bir ülke tarafından gerçekleştirildi. Somali de aç ve çıplak çok kötü bir haldeydi. Çok az silah ve düzensiz orduyla Amerikan ve BM ordusunu kovdu. Japonya da hiç bir Amerikalı askeri öldürmeden özgürleşti. Bunlar, insanlara fiziksel gücün yanılsama yaratmaktan başka bir şey olmadığını gösteren örneklerdir.

İnsan, hem Lübnan’dan hem de Somali’den çok daha büyük olan Irak örneğine bakarak da çok şey öğrenebilir. Iraklılar, hiçbir amaca hizmet etmeyen sadece utandırmak maksatlı ev aramalarına maruz kalabiliyorlar. Bu, Irak’ın bir hükümeti, düzenli bir ordusu, son teknoloji ürünü silahları olduğu için oluyor. Bu gülünç bir aldatmaca değil mi? Bu, uygulanan sistemin nasıl modası geçmiş bir sistem olduğunu gösteriyor. Fakat bazı insanlar halen buna sarılabiliyorlar. Belki de bu bizim için anlaşılamayacak kadar karmaşıktır, bu yüzden anlayabileceğimiz bir şeyi düşünelim. İkinci Körfez Savaşı başladığında Araplar İsrail’i unuttular ve Irak Savaşına odaklandılar. Bu, silahların sorunu muydu? Bunu anlayabilir miyiz? Hayır, elbette ki değil! Bu, Arapların kendi aralarındaki ilişkilerin, kavramların, fikirlerin sorunuydu. İsrail’in yıkıcı cephanesi hakkında şikayet edip duruyoruz. Fakat Irak silahlara sahip olduğunda, bizler sanki bizim için İsrail’in silahlarından daha büyük bir tehlike ortaya koyuyormuş gibi Irak silahlarının yok edilmesinden bahsediyoruz.

Öyleyse, nasıl bir kör karanlık bizim bu meseleleri ayırt etmemizi engelliyor? Bütün bu meseleler İslami meselelerin alanı içerisine girmez mi? Eğer bu meseleler İslami meselelerin merkezinde ise bizi bunları derinlemesine ve bıkmadan araştırmaktan alıkoyan şey nedir? Bu meseleleri ele almaktan bizi alıkoyan bazı önyargılar olmalı. Bu bize neye mal olacak ve ne kadar değerli vaktimizi harcayacak!

“Şartlar oluştuğunda bile yerleşik bir İslami görev olan cihadın iptalini mi savunuyorsunuz?” diye soruyorsunuz? Şunu söyleyebilirim ki, Allah’a şükür Müslümanlar cihat için belli şartların neler olduğunu anlamaya başladılar. Bu yüzden burada şunu söylemekte fayda var ki, Allah dinde zorlama yoktur dediğinde o cihat konusunda kesin hükümler ortaya koyuyor. Cihat için çok dar bir alan bırakıyor. Yukarıdaki ayet, dindeki bir farklılığın diğer birine saldırmak için sebep teşkil etmediğini ifade ediyor. Şu bir gerçektir ki birileri dinde zorlama yapmaktadır. Halihazırdaki gerçek şu ki; eğer biri cihat yapma şartlarını karşılayan bir topluluk arıyorsa, o kişi önce İslam dünyasının haline bir baksın. Dünyanın diğer kısmından daha çok Müslümanlar baskı uyguluyorlar. Dünyanın geri kalanından daha çok Müslümanlar, sınırı aşmış günahkarlar yani tağutlar tarafından yönetiliyorlar.

Dini destekleme konusundaki hakikat, güçlü kaslara sahip olmakla ve tahrip gücü yüksek silahlara sahip olmakla alakalı değildir. O, daha iyi yönlendirilmiş akıllara sahip olmakla, baskıyı ve eziyeti kaldırmaya yardım etmekle alakalıdır. Bu yüzden siz Allah’a ve kitabına karşıymışım gibi, “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.” (8/60) ayetini karşıma çıkardığınızda ben de size, geçmiş savaş anlayışına ait olan savaş atlarını hazırlamadınız diye sizi Allah’ın ayetine itaatsizlik etmekle suçlasam doğru olur mu? Şimdi buradan itibaren Müslümanların fiziksel güce sıkı bir şekilde bağlılıklarının, anlayışlarını engellediğini söyleyebiliriz. Allah dinde zorlama yoktur dediğinde, O, güç kullanımını yasaklıyor. Gücü etkisiz duruma getiriyor ve imana insan kazandırmak ile bağlantılı olarak onu dışarıda bırakıyor, insanların akıllarına bazı fikirler sokuyor. Derginizin 4. sayısını size hatırlatmak isterim. 1997 yılında siz, İslam fıkhını yerine getirmede yerin ve zamanın etkisi hakkında bir seminer düzenlediniz. O sayıda ünlü alimler tarafından ortaya atılmış fikirler, yasal hukuki görüşler vardı. O meseleler arasında kadının şahitliği meselesi de vardı. Ve alimler o konuyla alakalı geleneksel olmayan görüşler ortaya koydular. Öyleyse biz, onların Allah’a ve kitabına karşı geldiklerini söyleyebilir miyiz? Ve alimler köleliğin kaldırılmasıyla alakalı hükümlerinde Allah’a karşı mı geliyorlar? Aynı şey kocasının ölümünden sonra kadının durumu hakkında hüküm bildiren alimler için de söylenebilir. Ve onlar bu bağlamda geleneksel olmayan şeyler söylüyorlar.

Fakat bizim en çok, İslam dünyasında siyasi alanda kanunlar ortaya koymaya ihtiyacımız olduğu bir gerçek. Hükümet ve idare ile alakalı işleri ciddiyetle kavramamız gerekir. Orta Çağ’dan günümüze kadar Kur’an’ı hiç terk etmedik. Kur’an değişmeden elimizdedir ve bu Kur’an ile geçmişten günümüze ulaşabiliriz. Bu yüzden konuyla yakından alakalı bir örnek vereceğim: Muhammed Arkoun, bir görüşü desteklemek için Kur’an’dan alıntı yapanları alaya alıyor. Arkoun’a göre bu türden şahıslar böyle yaparak, mitolojik/eski çağdan  bilimsel çağa var olan hareketlerin bütün problemlerini yeniden canlandırıyorlar. Bu şey, Kur’an’da sık sık bahsedildiği şeylerle alakalıdır. İnsanlar duyma ve anlama yetisini kullanmadıklarında hayvandan farksızdırlar. Kur’an bu grup insanlar için Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.” (18/57) ve “De ki: İşleri yönünden ahirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildireyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları işlerin karşılıkları hep boşa gidecektir. Halbuki kendilerinin güzel güzel işler yaptıklarını sanırlar.” (18/103-104) Günümüzde Müslümanların bir sloganı var. “Demokrasi kafirliktir” diyorlar. Ama bu insanlar tağut tarafından yönetilmeye razılar ve insanlara nasıl inanmalarını dayatarak tağut olmakta sakınca görmüyorlar.

Bu yüzden biri çıkıp da Arkoun’un dediği şeyin temelsiz olmadığını söyleyebilir. Biz Müslümanlar henüz tağut ve tağuta tapınma ile alakalı olarak dünya üzerinde meydana gelen değişimleri anlayamadık. İkbal’in dediği gibi; insanlar tağutu reddettiler, ama henüz Allah’a inanmadılar. Bu şu anlama geliyor ki gelişmiş ülkelerde insanlar tağut tarafından yönetilmeye tahammül edemiyorlar. Onlar kendilerini bundan kurtardılar. Fakat tağuttan kurtulması için başkalarına yardım etmek de onlara kalmış. Batı bunun gerçekleşmesini istemez. O, başkalarının kendi tağutluğunu açığa vurmasından oldukça korkar.

Sayın Abdulcabbar, başkaları tarafından kontrol ediliyor olmamız sebepsiz yere olmuyor. Acınılacak derecede anlayışımız kötüleşti. Başka ülkelerin bizimle alay etmesi onlara çekici geliyor. Gerçekten de diğer milletler bizi rasyonel insanlar olarak değil, mitolojik/mitik insanlar olarak görüyor. Artık kullanılmayan silahları bize sattıklarında bu, halen bizim mitolojik/eski bir çağda yaşadığımızı kanıtlamaz mı? Bir insan, dünyada olup biteni insanlara öğretmek konusunda insanları ikna etmenin değerini takdir etmediği zaman; bu, böyle bir insanın mitolojik bir çağda yaşadığını göstermez mi?

Allah’ın yasası sadece kişisel düzeyde ki adaletin değil aynı zamanda sosyal düzeydeki adaletin ağır basması ile fark edilir. Bizlerin, bir insanın anlama kabiliyetini nasıl kaybettiğini görmeye ihtiyacımız var. Arkoun’un kitaplarından olan “İslam Düşüncesi: Bilimsel Bir Perspektif, çevirmen, Haşim Salih” dogmatik akıl yapısı ve Ortodoks algı ile ilgili belli bir araştırma sunuyor. Bu, analiz etme ve anlama yeteneğini kaybeden insanın durumuna odaklanan modern bir araştırma örneğidir. Ortodoks ve dogmatik düşünceyi anlamak zorundayız. Çünkü biz İslam dünyasında, atalarından miras aldıkları şeylere yapışıp kalan ve gerçeklik ve tarih bilmeyen insanlarla iletişim içindeyiz. Objektif şartlar, tavırda bir değişiklik gerektirdiğinde aklı dogmatik kalmış biri, bu değişimi sağlayamaz. Ve İslam dünyasında tam da olan şey budur. Bu dogmatik ve Ortodoks zihinsel tutum, Muhammed İkbal’in bilimsel çağ öncesinde insanların durumuyla kastettiği ve Malik bin Nebi’nin 20. yüzyılın insan aklına ne kazandırdığından bihaber bir adamın ağzını bir şey demek için her açtığından sadece istihza duygularını harekete geçirdiğini söylediğinde kastettiği şeydir. Çok doğru ki, İslam dünyası kelimenin tam anlamıyla kültürel salgına maruz kalmış durumdadır. Fakat bu tedavi edilemez anlamına gelmez.

Cezayir’de ve Afganistan’da insanları öldüren, bu mitolojik/eski çağ mantıktır. Burada Sultan Abdulhamid’in Cemalettin Afgani’ye; “Neden Japonya’ya gidip İslam’ın yayılması için çalışmıyorsun?” diye sorduğunda Afgani’nin; “Eğer onlar, ‘Kendi insanına geri dön, çünkü onların bizden daha çok İslam’a ihtiyacı var!’ derlerse ben ne cevap vereceğim?” demesi oldukça yerindedir. Evet, biz halen endüstriyel dünyanın modası geçmiş silahlarını alırken, Japonlar modern dünyaya çok iyi adapte oldular. Çünkü atom bombası bile modern hayatta artık kullanılmıyor. Bize silah satanların bizi ne kadar düşündükleri ortadadır. Onlar aslında bizi, aldıkları malı tılsım olarak kullanabileceğini sanan ilkel bir kabileye mavi boncuk satan tüccarın gözüyle görüyorlar

60’ların Sovyet lideri Kruşçev, dönemin ABD başkanı Nixon’a, “Torunlarınız komünist olacak.” demiş; Nixon da cevap olarak, “Olacaksa bile baskıyla değil ikna yoluyla olacaktır.” demişti. Bu doğru, çünkü Amerika bize ve bizim ikna etmemize açıktır. Açık akıllar oradadır. Amerika’ya güç dışında giremeyeceğimizi bize inandıran şey, bizim cahilliğimizdir. Tekrar söylüyorum ki Müslümanların zihniyetini özgürleştirmek için yollar bulmalıyız, çünkü Müslüman’ın zihin noktasında bir sakatlığı söz konusudur. Düşünceye önem vermiyor. Onun vicdanına girmek için yollar bulmak ve onun fikirler dünyasına girmesine yardımcı olmak görevimizdir. Halihazırda mantıksal ve bilimsel yöntemlerle dünyaya hitap eden insanlarımız yok. Durumumuzun ne kadar acınacak halde olduğunu ifade edecek kelime bulamıyorum. Bizim aslında saplantılarımızı, putlarımızı açığa vurma cesaretimiz yok. Bunlardan korkuyoruz. Ne kadar karanlık ve derin bir çukura düşmüşüz!

Hatta mucizevi devrimi gerçekleştirmiş İranlılar bile popüler ve barış dolu devrimlerini sınırları dışına ihraç edemiyorlar. Hiç kimse, silahlara çiçekle karşılık vererek, Şah’a karşı zafer kazanan İranlıların kendi devrimlerini barışçıl bir şekilde ihraç etmesine itiraz edemezdi. İranlılar, sanki eşsiz bir şey başarmamışlar ve barışçıl bir şekilde zafer kazanmak utanılacak bir şeymiş gibi zafer kazanma yöntemlerini savunamadılar. Hayır, biz kibirli güçlere boyun eğmeme gururu ve azmine sahip olmalıyız. İran, büyük devrimi hakkında böyle özgüvensiz olduğu müddetçe, düşmanları onu terörizmi destekleme ve ihraç etme suçlamalarıyla sömürmeye devam edecektir. İşler şu anda olduğu gibi, ne İran devrimine dünyanın dikkatini çekebiliyor, ne de diğerleri İran’ın ne başardığını anlama zahmetine girişiyor. İran devriminin ne kadar trajik bir şey olduğu gösterilmeye çalışılıyor. Gerçekte bir halk devrimi, zihin devrimi, aynı zamanda kadınların devrimiydi. Hatta devrim kelimesi bile olmuş olan şeyi tanımlamada yetersiz kalıyor. Çünkü devrim kelimesi bize yabancı bir kelimedir. Biz buna peygamberlerin kıyamı, peygamberlerin diriliş hareketi demeliyiz. Hiç kimse bu eşsiz olayın unutulacağını hayal etmesin. Bu, aslında İslam devriminin bir habercisidir.

İran devrimini -peygamberlerin geleneğindeki devrimi- anlamadaki başarısızlığımız, akıl yapımızın halen mitolojik merkezli olduğunun göstergesidir. Pek çok insan İran devrimini sadece İran’a ve Şiilere -sanki Şiiler bir insan topluğu değilmiş gibi- özgü bir olay gibi görüyor. Oysa Kur’an bize şunu öğretiyor: “Yahudiler ve Hıristiyanlar, ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. Öyleyse günahlarınızdan ötürü size niçin azap ediyor? Bilakis siz de O’nun yarattığı insanlardansınız…” (5/18) Tüm insanlara uygulanan yasalar tüm İranlılara da uygulanır.

Şehitlerin en onurlusunun ne anlama geldiğini Müslümanların anlamaları daha ne kadar zaman alacak? “Şehitlerin en asili, zulmü karşısında gerçeği söylemek için zalim hükümdara karşı duran ve bu uğurda ölendir.” (Hadis) İnsanların İran olayını anlamaları ne kadar zaman alacak? Onlar sokakları ve dükkanları ateşe vermediler. Sadece sokağa çıkma yasağını çiğnediler ki, bu da mükemmel bir sonuç vermiştir. İnsanlara peygamberlerin mücadelesini öğretecek kimse, o mücadelede bir şeyi ateşe vermez, çalıp çırpmaz. Kimse incinmez ve herkes güvendedir.

Kur’an’dan bir ayet getirenleri, gerçekten mitolojik dönemin bütün sorunlarını canlandırmakla suçlayan Arkoun’un burada haklı olduğunu söylemek doğru değil midir? Biri çıkıp; “Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hakim duruma gelmedikçe, hiçbir peygambere esir almak yakışmaz.” (8/67) ayetini okuyup sonrasında savaş esirlerini öldürse haklı mı olacaktır? Yukarıdaki ayette ifade edilen şey, o zamanlar geçerli olan bir durumdu; fakat bu halen doğru bir hüküm müdür? Allah’ın şeriatı, ilahi kanun, özünde adalet barındırır ve her ne zaman adil bir şey olursa, o önceki hükmün yerine geçer. Yeterince bilgisi ve deneyimi olanlar, idare biçimi olarak insanlar için daha hayırlı olan şey neyse onun peşine düşmelidirler. Ondan sonra bile o kişiler, ortaya çıkan yeni gerçeklerin ve gelişmelerin mevcut düzeni değiştirip değiştirmediğini takip etmede uyanık olmalıdırlar. Müslümanlar, tarihin hareketini anlayana kadar gaf yapmaya devam edeceklerdir. Yeni şeyler vuku bulacaktır. Eminim ki gelecek nesiler yeni metotlarla geleceklerdir. Allah’a, kitabına ve Peygamber’ine meydan okumadan, bunun gibi sorunları çözmek için daha iyi metot ve tekniklerle geleceklerdir. “Allah’ın kitabının etkisini azaltıyorlar” hissi yerine, “onlar onu onurlandırıyorlar” hissi olacaktır. Büyük huzur duyacaklar ve kendilerini bağlayan prangaları kıracaklardır.

Siyonistlere karşı direncin bitirilmesi konusundaki sorunuza gelecek olursak, ben bu bitirilmelidir demiyorum. Fakat daha faydalı ve etkili ve daha az masraflı ve çok daha güvenli bir yol ortaya çıkarsa, işte o zaman genel olarak ümmetimizin iyiliğine gerçekleşeni seçmek zorundayız. Eğer Araplar ve Müslümanlar, onlardan herhangi biri bir şey kaybetmeksizin ve kaybetmekten daha çok herkesi kazanarak doğruyu yapma adına güçlerini birleştirirlerse bu harika olacaktır. Neden biz, düşmanı ve düşmanla işbirliği içinde olanları boykot edemiyoruz? Örneğin biz neden Libya’ya karşı kuşatmayı kendi amacımız doğrultusunda yönetemiyoruz? Neden Libya’nın pozisyonunun doğru ve haklı olduğunu söyleyemiyoruz? O sadece iki suçlunun tarafsız bir ülkede yargılanmasını istemektedir. Libya’ya yapılan kuşatmanın bitmesi gerektiğini söyleyemiyoruz, bu kuşatmaya meydan okuyamıyoruz. Bu gibi önlemler, bütün büyük güçlerin liderleri üzerinde etkili şekilde işe yarar. Ama biz halen büyük bir yanılsama içindeyiz. Hepimizi korkutan bir büyünün altındayız. Bu inanılmaz uyuşukluğun sebebi nedir? İmkansızla mümkün olanı neden ayırt edemiyoruz? Pekala, ben bunları söylerken çılgınlık mı yapıyorum? Belki. Fakat ben bunları kapasitemiz dahilinde görüyorum. Ve milletlerimiz isteyerek ve zevkle bunun gibi kararların bedelini karşılayabileceklerdir. Amerika sık sık İran’ı kuşatmak istedi, fakat boykota yeteri kadar ülke toplayamadığı için başarısız oldu. Dicle ve Fırat’a sahipken neden atom bombası yapmak için çalışalım? Eğer Amerika, Kanada veya Avrupa’nın yiyecek ve ilaçları olmadan başarabileceğimize karar verirsek neden aç kalacağımızı düşünelim? Her şeyi yutuyor olmamız büyük bir saçmalık. Aklım, Müslümanların düşmanlarına karşı takındıkları tavrı anlamıyor. Öyleyse insanlar bana istedikleri gibi ad taksınlar. Arkoun, “biz halen mitler ve şaşkınlıklar çağında yaşıyoruz” derken ona hak veriyorum. Neden bir sorunun barışçıl çözümü varken o sorunu o yolla çözmüyoruz? İnancımızı ve kaynaklarımızı kullanmıyoruz? Neden düşmanlarımızın bizden kullanmamızı istediği yolu takip etmekte bu kadar ısrarcıyız? Irak, neden İsrail reaktörünü vurup yok etmektense Kuveyt’i işgal etti? İsrail Irak reaktörünü vurmakta tereddüt etmedi. Irak İsrail reaktörünü bombalasaydı, bütün Arapları arkasına almış olurdu. Amacımız için kullanmıyorsak o silahların ne faydası var? Düşünürler nerede? Eğer sadece bir ülke, zamanın seviyesi üzerine yükselir ve herkese açık olan bilimin temelleri üzerinde düşünebilirse, o zaman Arapları ve Müslümanları bunun etrafında toplayabilir. Bu, bizleri mitolojik geçmişe hapseden saçma silahlarla başarılamaz. Bu, komşuya şöyle demekle aynıdır: Eğer sahip olmak istiyorsan, gel işte burada ülkem. Dünyanın bilimsel seviyesine ve demokratik bilincine ulaşmış bir ülke, bir diktatör tarafından yönetilemez.

Burada, İkbal’in dediği gibi düşünüyorum: “Eğer çılgınlığım yeteri kadar güçlü olsaydı sizi harekete geçirebilirdim.” Bununla kastettiği şey, eğer çılgınlığı yeterince güçlü olsaydı, bu çılgınlığını başkalarına da sirayet ettirebileceğiydi. Ama sirayet etmiyor maalesef. Ve ben de diğer Müslümanları harekete geçiremediğim için “bende bir eksiklik var” diye düşünüyorum. Bizlerin düşünemediği şeyler var. Garaudy’nin dediği gibi, bu tür gerçekleri göz önünde bulundurmadıkça, düşmanın bizden istediği şeyi altın tepside onlara vermiş oluyoruz.

Bir halk hikayesi vardır. Hikayeye göre bir yetimin parasını koruyan bir vasi varmış. O yetim için parasını yönetiyormuş ve aralıklarla hesabı ona gönderiyormuş. Bir gün yetim, develer için nallardan bahseden hesapta bir kalem mal fark etmiş ve vasisine sormuş: “Develer de atlar gibi nallanır mı?” demiş ve vasisi cevap vermiş: “Sevgili evladım, eğer develerin nallanmayacağını anlayacak kadar büyüdünse paranın kontrolünü eline alabilirsin, çünkü artık yetişkin oldun demektir.” Bu anekdotu neden anlatıyorum, çünkü İslam dünyası halen yetişkin konuma ulaşmadı. Halen cihat yapmak için atların kullanıldığını zannediyor. Yaşadığımız dünyanın halen çok çok gerisindeyiz. Neden Avrupa Biriliği örneğini hatırlamıyoruz? Onun gerçekleşmesi dünyada eşsiz bir olaydır. Avrupa, askeri saldırılarla bir araya gelmedi. Çünkü bu türden bir birlik çok geçmişe ait kaldı. Biz şimdi bazı Arapların bu birliğe üyeler olmak için yalvardığını görüyoruz. AB mitolojik düşüncenin bir sonucu olarak bunu başarmadı. Bilim ve bilgiyle bunu başardı, fakat bunu anlamıyoruz. Bilim ve bilgi için uğraşmıyoruz. Eğer silah alımına harcadığımız emeği bilime ve bilgiye harcasaydık, çok daha iyi durumda olurduk. Ne ironik bir durumda yaşıyoruz. Fakat kim gerçekten İslami keyifsizliği/rahatsızlığı açıklayabilir? Birinci Dünya Savaşı boyunca onlar, Osmanlı İmparatorluğu’nu “Avrupa’nın hasta adamı” diye çağırırlardı ve bu savaş “hasta adamın” mirasını bölüşmek için sürdürüldü. İşte, ne kadar koyu bir karanlıkta yaşadığımızı görüyor musunuz? Bize işkence eden şeytanları ve zebanileri görüyor musunuz? İçinde yaşadığımız büyünün farkında mısınız? Bu büyüyü bozmak gerekiyor ve hiç bir savaş bu büyüyü bozmak için işe yaramaz. En çok ihtiyacımız olan şey daha fazla bilgidir. Fakat ben bilgiyi modern dünyaya nasıl transfer edebilir ve ona adapte olabilirim? Sovyetler Birliği silahsızlık yüzünden dağılmadı, ama bilgisizlik ve anlayışsızlık yüzünden dağıldı.

Belki burada insanları arzulanan seviyeye çekmedeki zorluğa ışık tutması açısından bir anekdottan bahsetmek yerinde olacaktır. Son yüzyılın ortalarında, bir Arap ülkesinden şeriat yargıcı olan bir arkadaşım vardı. Entelektüel diyaloglarımızı oldu. Fakat bir gün camide sohbet ederken ani bir soruyla beni şaşırttı. “Kardeşim dünyanın güneşin etrafında döndüğünü iddia eden kafirler/inançsızlar hakkında ne düşünüyorsun? Onlar güneşin bizim etrafımızda döndüğünü göremiyorlar mı?” diye sordu. Şaşırtıcıydı, fakat kendimi kontrol etmeye çalıştım ve dedim ki: “Kafirlerin daha iyi bir akla sahip olabileceğini beklemiyor musun?” diye sordum. Bunu dedim, çünkü modern dünyanın fikrini kavraması için onu şaşırtmak istedim.

İbni Haldun’un “Mukaddime”sinde bir devlet görevlisi ve onun küçük oğlu hakkında bir anekdot var. Adam hapishanede bir kaç yıl geçirmek zorunda kalmış ve oğlu da onunla beraber kalmış. Oğlu dış dünya ile alakalı hiç bir şey görmemiş, hayvanlardan sadece fareyi tanıyormuş. Bir gün adam oğluna dış dünya ile deneyimlerini anlatırken atlardan bahsetmek zorunda kalmış. Oğlu doğal olarak atın nasıl bir şey olduğunu sormuş. Bu yüzden adam başlamış atı tanımlamaya: Boyutunu, başını, kulaklarını, vücudunu, kuyruğunu vs. Babasının atla ilgili uzun tanımını dinledikten sonra bütün masumiyetiyle çocuk, “Aynı bir fareye benzemiyor mu baba?” demiş. Evet o haklıydı, çünkü daha önce hiç at görmemişti. Ve biz sık sık çaresizlik içinde vazgeçmek zorunda kalıyoruz ve cahilce soru sorana cevap veriyoruz: Evet, bir fareye benziyor evlat.

Burada şunu söyleyebilirim ki İsrail, kendi mucize ve efsaneleri içinde yaşayan Arapları ve Müslümanları korkutmak için konulmuş bir korkuluk, bir mittir. Gerçekten de insanlar, ona inanmadığı sürece bir ilahın gücü yoktur. Mitolojik/mitik inanç o kadar sıkı bir şekilde inşa edilmiştir ki onu parçalamak çok güç bir şeydir. Eğer böyle olmasaydı, eğer anlayış yöntemimiz mitolojik olmasaydı, İkinci Körfez Savaşı’nda bizim İsrail’i unuttuğumuzu ve onu tamamen görmezden geldiğimizi ve Araplar arasındaki sorunların İsrail hayaletinden daha önemli olduğunu zannetmemizi nasıl açıklayabilirdik? Gerçekten de, Arapları ve Müslümanları dağılmış halde tutan sorunlar oldukça mitolojiktir. Her grup kendi fiziksel gücüne inanıyor ve bu da bizim olayı anlayabilmemizi engelliyor, bizi göremez ve duyamaz hale getiriyor. İnsanlar bu durumda olduğundan, Kuveyt’i işgal etmek akıllarına oldukça mantıklı geliyor. Nereye dönersek dönelim, aynı gerçeklikle karşılaşmak zorunda kalıyoruz. Bizim, Arapların ve Müslümanların mitolojik anlayış yöntemlerine nasıl sıkıca bağlı olduğunu anlamaya ihtiyacımız var. Arkoun’un bizim mitlere bağlı oluşumuzdan bahsettiği şey; İkbal’in, İslam’ın kronolojik olarak bilimsel çağın temellerini attığı halde bilimsel-çağ öncesine kilitlenip kaldığını söylemesinden hiç de faklı değildir. Fakat biz Müslümanlar, kronolojik olarak ait olduğumuz dünyaya giremedik. Gerçekler ve rakamlardan hiç haberimiz yok, fakat hayal gücümüz mitlerle ve hayaletlerle doludur.

Ne zaman biri çıkacak ve hastalığımızı teşhis edecek. Kim bizi bu hale getiren mikrobu keşfedecek. Bana şiddet hakkında ilk soru soran siz değilsiniz. Sizin şiddet hakkındaki sorunuz, en uzun olanıydı. Ve benim cevabım da uzun oldu. Bazı insanlar şöyle demişlerdi: “Cezayir’deki İslamcılar demokratik oyla başarılı olduklarında dahi, orada onları iktidardan alıkoymak için demokrasinin ilga edildiğini bildiğin halde sen nasıl oluyor da şiddetsizliğe inanabiliyorsun? “Şiddete başvurmasınlar da ne ye başvursunlar?” Ve ben de cevap verdim: “Neden İran’ı hatırlamıyorsunuz? Orada devrim oy sandıklarıyla gerçekleşmedi, askerleri çiçekle karşılayarak gerçekleşti, biri çıkıp Cezayir’de olanla İran’da olan arasındaki zıtlığı ve kıyaslamayı yapabilir mi? İran olayını bilime, hukuka göre değil de mucizeyle açıklamaya çalışmak saçma olmaz mı? Ve şiddetin Cezayir’i ne hale getirdiğini görüyorsunuz. Askerlere uzatılan çiçeklerin sadece sevgi belirtisi olmadığını, ayrıca şiddetsizliğin de kaba kuvvetten daha üstün olduğunu birilerinin görmesi gerek. İran gerçekleştirdiği şeyden dolayı övünme yoluna gitmedi, ama bu yeterli değildir. Haz. İsa der ki; “Sizden kim bir ateş yakarsa onu saklamasın, onu yüksek bir yere koysun ki herkes o ışıktan faydalansın.” İranlılar, yüksek bir yerdeki ışık gibi, herkes onu görsün diye şiddetsizlik yolunu göstermeleri gerekirdi. Bunun yerine bu ışığı sakladılar. Onu karanlık köşelerde aramamız ve sıradan halkın onu algılayabilmesi için meydana çıkarmamız gerekiyor. Bu yaratıcı, fütüristik/çağın ötesinde, bilimsel başarının bu şekilde görmezden gelinmesine oldukça şaşırıyorum. Gerçekten de bu, bütün gerekli görüntüler ve yorumlarla gün yüzüne çıkarılmalıdır. Bütün multimedya vasıtalarıyla yayınlanmalı, hiçbir kimse bu olaydan bihaber kalmamalı. İslam dünyasının bütün büyük başarıları gibi, İslam dünyasını cezbeden fiziksel gücün rolü dolayısıyla İran devrimi de ihmal edilmiş duruyor. Malik bin Nebi, söylediğinde şunu kastetmişti: “İslam dünyasının fiziksel güce olan marazi hayranlığı, insanların gerçek kaynağı olan fikirlerin gücünü ve bilginin değerini anlamayı engellemiştir.” Bu durum, maddi anlamda her şeyini kaybeden Almanya’nın başına gelen şeyi hatırlattı, ama Almanya fikirler hazinesine sahipti ve çok kısa sürede maddi dünyasını yeniden inşa edebildi. Diğer yandan İslam dünyası kısır bir akla sahip, bu yüzden gereken, zaruri bir aşama yaşıyor ve henüz entelektüel döneme geçemedi.

Bu yüzden Sayın Rifai, siz bana “Cevdet Said cihadın iptalini mi savunuyor?” diye sorduğunuz zaman ben de bu soruya karşı soruyu tersini çevirerek şunu sormak istiyorum: Sayın Rifai, bütün her şey kavga etmeden çözülse bile savaşmaya devam mı edecek? Kur’an’da haklılığın anlamı nedir? Demokrasinin anlamı nedir? Siyasi sorunların şiddetle çözülemeyeceği konusunda bütün gruplar aynı fikirde değil midir? Demokrasi, halkının şiddet sayesinde otoriteyi ele almayı yasalaştırdığı ya da buna inandığı bir ülkeye girmeyecek. Daha önce de dediğim gibi baskı yoluyla gerçekleşen inanç, inanç değildir. Ne de baskı yoluyla gerçekleşen inançsızlık gerçek inançsızlık değildir.

Şuna dikkat çekmek faydalıdır ki, büyük güçlerin dünyası ya da Humeyni’ye göre şeytani güçler, şiddet yoluyla sorunlarını çözemezler. Bu modern dünyanın en can alıcı gerçeğidir. Fakat İslam dünyası bunu anlamamış gibi görünüyor. Diğer gerçek de şudur ki, “zayıfların dünyası” da şiddet yoluyla sorunlarını çözemez. Kanıt için iki Körfez savaşına da bakmak yeterlidir. Tartışan tarafların hiçbirisi için onlar vasıtasıyla elde edilmiş bir fayda yoktur. Açık şekilde, savaşın kaymağını yiyen büyük güçler olmuştur. O zaman bundan ders alabilir miyiz ve cihat için bütün şartların olgunlaştığını iddia ederek, böyle bir kavgaya cihad adını vererek devam ettirebilir miyiz?

Buradan şunu iddia edebilirim ki, Amerika savaşla değil, fikirlerle fethedilebilir. Bir tartışma sırasında biri bana Amerika hakkında soru sordu. Ben de dedim ki: “Amerika şöyle diyor; “beni ikna et ve beni elde et.” Fakat Amerika’yı nasıl ikna edebiliriz. Şöyle mi demeliyiz: “Liderlerimize bir bakın! Neden onların yöntemlerini benimsemiyorsunuz?” İslam’ın nasıl daha çok insana ulaştığını, bütün olumsuz durumlara rağmen herkes gözlemleyebilir. Bu yüzden, neden çıkıp insanları Allah’ın yolundan vazgeçirelim? Malik bin Nebi, Allah rahmet eylesin, derdi ki: “Su yokuş yukarı akarak aşındırmaz, yokuş aşağı akarak aşındırır.” Bu yüzden, dünya problemleri hakkında en küçük fikrimiz ve hiç bir çözümümüz olmadan dünyada ufak bir yer işgal ediyorsak, bize mitler ve mucizeler değil de bilime başvurarak çözümler veren dış dünyaysa, neden insanlar bizi dinlesin ki? Şimdiki duruma göre, dünyayı ancak daha iyi düşünceye sahip olan biri yerinden oynatabilir. Bizim aradığımız mucize sağlam düşüncedir, kas gücü ve silahlar değil. Bize putları yenecek biri lazım.

Şimdi Hariciler, Müslümanların kendi yollarına döndüğünü görüyorlarsa mezarlarında rahat uyuyorlardır. Diğer Müslümanların “cihat için uygun şartlar” söylemi, Haricilerin söyleminden daha iyi değildir. Bu yüzden Ali bin Ebu talip katledilmedi mi? Öyle görünüyor ki biz halen inanmak için daha çok kan dökme, savaş, acı peşindeyiz. İnsanlara ders öğreten tarihtir. Bazıları o kadar kalın kafalı ki başlarına bir felaket gelene kadar öğrenmiyorlar. Akıllı olanlar diğerlerinin başına gelenleri gözlemleyerek öğrenecek, ama maalesef çoğu insan ilk kategoriye mensuptur. Eğer Kur’an’a bakacak olursak, tarihten ders çıkarmayıp mahvolan insanlarla karşılaşırız. Diğer taraftan, diğerlerinin başına gelen felakete maruz kalmadan öğrenebildiğini gösteren Yunus’un halkı vardır. Er ya da geç, yine de acı dolu olayların birikimi ders alınmasını sağlayacaktır. Körfez savaşları gibi olaylar aslında yeterli olmalıydı ve umarım öğrenmek, ders almak için üçüncüsüne gerek kalmaz. Bu böyledir, çünkü tarih insanlara öğretmediğinde ve onun dersleri önemsenmediğinde, daha fazla felaketlerin gerekli olduğu ortaya çıkar. Kur’an bu konuda şöyle söylüyor: “İşte Rabbin, zulmetmekte olan kentleri yakaladığı zaman böyle yakalar. O’nun yakalaması acıdır, çetindir.” (11/102) “Onlar, o pek acı azabı görünceye kadar ona inanmazlar.” (26/201)

Burada kabul etmeliyim ki, benim gibi insanların konuşmaları hâlihazırda yeteri kadar zorlayıcı değil. Şimdiye kadar söz konusu mesele için yeterli sözler sarf etmedik. Cevap vermeyenleri suçlayamam, en başta kendimi suçluyorum. Fakat pek çok Müslüman’ın zihni de şimdi çok önemli gerçekler için gelişmektedir. Onlar, maruz kaldığımız acı dolu tecrübeler yoluyla olgunlaşmaktadırlar.

 

– BİTTİ –

 

Check Also

DEVRİMCİ DURUŞ “Tevhidi Duruş, İslami Duruş…” / Nuri YILMAZ

Devrimci duruş, “devrim” kavramından türemiş bir nitelemedir. Devrim, sözlük anlamı belli ve ne kastettiği açık ...

İslam Siyaset Düşüncesinde İlk Devrimci Ekol: Hariciler / Hamdi Tayfur

N.Abdulhalık Mustafa İslam siyaset düşüncesinde üç çeşit muhalefet ekolünün olduğunu söyler. Bunlar: Devrimci ekol, sabır ...

İslam ve Devrim Prensibi / Nevin Abdülhalık Mustafa

”İslam Düşüncesinde Muhalefet, Ayışığıkitapları Yayınevi, 223-232” kitabından tekrar tashih edilerek alıntılanmıştır.   Gerçek şu ki, ...