Demokrasi Sorunu / Muhammed Abid El – Cabiri

“Çağdaş Arap-İslam Düşüncesinde Yeniden Yapılanma” isimli kitabından alıntılanmıştır.

 

1-Arap-İslam Dünyasında Bir Talep Olarak Demokrasi

Demokrasi sloganının, bugün Arap dünyasında ‘halkların talepleri’ arasında en revaçta olan slogan olduğu tartışma gö-türmez bir gerçektir. O bugün, bütün Arap ülkelerinde ‘konsen-süs’ hâlinde ortaya çıkan bir taleptir. Herkes onu talep ediyor ve onun gerekliliğini haykırıyor. Hatta onu talep etmede aşırı istekli olmayan ya da sonuçlarından fazla hayır beklemeyenler bile, onu övüyor veya en azından susup, ona aykırı görüş belirtmekten ka-çınıyor. Eğer Arap kamuoyuna bugün ‘demokrasi’den neyi kastet-tikleri sorulacak olsa, alınacak cevap, başta düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, siyaset yapma özgürlüğü, parti kurma özgürlü-ğü, seçim özgürlüğü vb. birtakım siyasi taleplerden oluşan bir lis-te olacaktır. Kısacası, bugünkü talepler, 20 yıl önce ve yine aynı Arap dünyasında ‘burjuva demokrasisi’ diye nitelendirilen talebin aynısıdır. Bu ‘demokrasi’, 60’lı yıllarda Arap ülkelerinin tamamın-da eleştiri, aşağılama hatta hakaret konusu olan demokrasidir.

Düşüncedeki bu değişiklik ne anlama gelmektedir? ‘Demokra-si’ mi değişti? Yoksa değişen, Arap vatandaşlarının sorunları mı-dır? Yoksa Arap düşüncesinin olaylara bakışı mı değişti?

Bunların hiçbirinin olduğunu zannetmiyorum. Bugün talep edilen ‘demokrasi’, dün reddedilenin bizzat kendisidir. Bu sadece slogan düzeyinde değil, aynı zamanda pratik düzeyde de böyle-dir. Şöyle ki, herhangi bir Arap ülkesindeki pek çok kimse, eski günlere, 50’li yılların başlarındaki basına, partilere, parlamento-lara ve kültürel kulüplere olan özlemlerini gizlemiyorlar. Bunlar, eskiden, çoğu kimsenin, hile ve sömürünün somutlaştığı kurum-lar olarak görüldüğü; bugün ise, yine çoğu kimsenin şimdikinden bin kat daha iyi olduklarını söylemekten çekinmedikleri kurumlardır. Bununla birlikte, bu kimselere, şu veya bu Arap ülkesin-deki mevcut ‘demokrasi deneyimi’ hakkında soru yönetildiği za-man, bir sürü çekinceler ortaya koymakta tereddüt göstermedik-leri görülür. Bazen bunun da ötesinde, bu ülkedeki köklü muha-lefetin sahte demokrasinin oyununa gelmesi hususundaki üzün-tülerini ortaya koymaktadırlar. Eğer aynı soru bu muhalefetin biz-zat kendisine sorulacak olsa -aslında bu soruyu ona yöneltmeye gerek yok, zira bu muhalif grubun yanında yer alan basının yazdıklarını, liderlerinin ve vekillerinin parlamento içinde ve dışında söylediklerini takip etmek yeterlidir- bir tek cevap alınır, o da şu-dur: Seçmenlere baskı, kanun/yönetmeliklerde hile, vatandaşların iradesi ile oynamak; bütün bunlar, Arap dünyasındaki ‘demokra-si’ uygulamalarında yerleşik bir fenomen olmuştur. Bununla bir-likte, bu şekliyle de olsa, ‘demokrasi’, ‘herkes’in bir talebi olma-ya devam etmektedir.

O zaman bu fenomenin analizi ve anlaşılması nasıl mümkün olacak?

Kendini oluşturan tarafları, analiz etmeksizin, bu fenomeni an-lamanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Bu taraflar, bize göre üç tanedir: Birincisi, demokrasi hakkında konuşup onu talep eden ve Arap dünyasındaki demokrasi uygulamalarını eleştirenlerdir. Biz, “Bugün herkes demokrasiyi talep ediyor.” derken, ‘herkes’ kelimesi içine bunları da katıyoruz. İkincisi ise, acıların ve yasak-ların sıkıntısını çeken mevcut Arap realitesinden “yegane kurtuluş yolu” olması itibarıyla demokrasiyle kendileri için oluşturdukları biçimdir. Üçüncüsü ise, realitenin bizzat kendisi, yani mevcut Arap realitesidir.

Birincisini tanımaya başlayalım ve soralım: Bugün Arap dün-yasında gerçekten ‘demokrasi’yi kim talep ediyor? Cevabın şu şe-kilde olacağı kesindir: İktidar dışında kalan, yönetimde olmayan herkes… Bu cevap, açık veya dolaylı biçimde şu vurguyu beraberinde taşımaktadır: iktidardan sadece “mutlu azınlık, iktidar gü-cüne sahip fırsatçılar vb. yararlandığından, herkes -halkın tümü- demokrasiyi talep etmektedir.”

Fakat ‘herkes’in -söz konusu mutlu azınlık hariç- demokrasi-yi istediği doğru mudur? Burada ‘herkes’ kelimesinin kullanılışı bir abartma değil midir? Ya da durum, bilinen bir tür ideolojik genel-lemeyle ilişkili değil midir?

Durum hakikaten böyledir. Şöyle ki, demokrasiyi zorunlu bir sorun gibi ele alıp, talep edenler, maalesef küçük bir gruptur. Onlar, Arap vatandaşları içinde ‘azınlığın azınlığı’dır. Onlar, Arap dünyasında ‘çağdaş elitler’ diyebileceğimiz grubun bireyleridir. Bu bireylerden kastım, kültürel ve ekonomik açıdan veya siyasi sığın-ma bakımından, siyaset ve medeniyet bilinçlerinin temel unsurla-rından birini liberal Batı’yla ilişki içinde bulunmalarının oluşturdu-ğu kimselerdir. Evet, bu çağdaş elitlerin -bu ismi hak eden tüm elitler gibi- ‘geleceği planlama’ ve ‘herkes’ adına konuşma hakla-rı vardır; aksi takdirde, elit olma kimliklerini yitirirler. Bu doğru-dur; ancak, elitliğin sadece ideolojik yönle, yani ütopya düzlemin-de ‘geleceği planlama’ yönüyle sınırlandırılamayacağını unutma-mak gerekir. Hatta elit kesim ile bu kesimin başında bulunduğu toplum arasında organik bir bağ kurmak gerekir. Hepsinde olma-sa da, birçok Arap ülkesindeki çağdaş elitlerin sıkıntı çektiği teh-likeli boşluk, kendisiyle halk toplulukları arasında, tüm siyasi, top-lumsal ve kültürel alanlarda, hatta manevi ve dinî alanda -olması gereken- organik ilişkinin bulunmamasıdır. O hâlde, “Herkes de-mokrasiyi talep ediyor.” dediğimizde, buradaki ‘herkes’ kelimesi yanıltıcı olabilir. Çünkü bu kelimeden kastedilen, gerçekten ‘her-kes değil, bilakis sadece güç ve imkanı olan ‘herkes’tir.

Bu gözlemler esnasında vurgulamak istediğimiz şey, şehirlerde olduğu gibi, taşrada da Arap topluluklarının kahir ekseriyetinin demokrasiyi talep eden ‘herkes’ dairesine girmediği ya da henüz girmemiş olduğudur; bu elit tabakayı, günün birinde gerçekten ‘herkes’ yapmaya götürecek ne eski ne de yeni kanallar vardır.

Diğer yandan, şehirlerde olduğu gibi taşrada da halkın içinde organik bir şekilde var olmasına rağmen, ‘çağdaş elitler’in görmez-den geldiği bir kitle daha vardır: Esas itibarıyla kendilerine bazen ‘din adamları’ bazen de selefiler ve köktenciler vb. denilen kim-selerin oluşturduğu ‘gelenekçi elit’ kesim… Onlar, -sadece imkân olarak değil- fiilî olarak ‘elit’tir; çünkü onlar, geçmişi referans alsa-lar bile, ideolojik düzlemde geleceği planlamaktadırlar. Nitekim onlar, toplumsal realite düzleminde de halk kitleleriyle organik bir bağ kurabilmekte ya da bu bağı asgari düzeyde bir çaba ve sü-reyle pratiğe dönüştürebilmektedirler. Onların da, kendileri ve peşlerinden gelen pek çok kimse adına ‘demokrasi’ istediklerini söylemek doğru olur mu? Evet onlar, ‘genel anlamda’ demokrasiyi reddetmiyorlar; fakat demokrasiyi ‘şûra’ şeklinde ifade etmeyi ter-cih ediyorlar, hatta bunda ısrar ediyorlar. Burada gündeme gelen soru şudur: Demokrasi şûra mıdır? İkisi arasında bir uyum müm-kün müdür? Bu, ayrıntılı olarak ele alınması gereken bir konudur.

Aksi takdirde, Arap toplumunda demokrasiden söz etmenin bir an-lamı olmayacaktır. Bu meseleyi detaylandırmak, çağdaş ve gele-nekçi ‘elitler’in oluşturduğu zihinsel yapıyı belirlemek demektir. Bi-rinin ‘şûra’, diğerinin ise ‘demokrasi’ dediği şeyden kastedilen ne-dir? Bu, daha önce bahsettiğimiz olguyu belirleyen yönlerin ikinci-sidir. Gelecek başlıkta bunun analizine tekrar döneceğiz.

Arap dünyasında veya Arap dünyası için demokrasi talebi ol-gusunu belirleyen üçüncü taraf ise, bizzat mevcut Arap realitesi-dir. Bu konuda gündeme getirilmesi gereken mesele, genel ola-rak, Arap realitesinin demokrasiye ne derece müsait olduğu ve demokrasinin, onun sorunlarını ne derecede çözebileceği konusu değil; aksine, demokrasiden, Arap dünyasının geldiği bu aşama-da yerine getirmesi beklenen ‘tarihsel görev’dir. Bu, şu anlama gelmektedir: Arap dünyası için talep edilen demokrasinin içeriği-ni, ne Yunan, Roma, modern Avrupa ya da Amerika’daki anlam ve uygulama türünde, ne de İslam’da uygulanmış ya da uygulan-ması gereken şûra anlamında; bilakis mevcut Arap toplumunda yerine getirmesi gereken tarihsel görev çerçevesinde belirlenme-sinde aramak gerekir. Bu tarihsel görev nasıl tespit edilmesi ge-rekir? Bu, bir sonraki başlık altında ele alacağımız bir konudur.

  1. Şûra Başka Demokrasi Başkadır

Çağdaş Arap söylemimizdeki demokrasi, özgürlük ve birlik gibi popüler kavramlar, herhangi bir tanıma ihtiyaç duymayan ‘se-ma/gökyüzü’ kelimesi gibi olmuştur. Eskiler, tarife ‘ihtiyaç’ duy-mayan ‘açık’ durumlar için, “Bu mesele, ‘gökyüzü üstümüzde’ türündendir.” derlerdi. Gerçekten, demokrasiyi talep eden ve onun uğrunda mücadele veren Arap zihnindeki ‘demokrasi’nin anlamı gayet açıktır. Ancak, bu açıklık çoğu zaman, az önce geçen ifa-dedeki ‘sema’ anlamının açıklığından öteye gitmez. Bu anlamıyla demokrasi, semanın/gökyüzünün yeryüzünün karşıtı olması gibi, tamamen zulmün karşıtıdır. Fakat bugün, gökyüzü yeryüzünün karşıtı ya da üstü olduğunu söylemek yeterli midir? Asla yeterli değildir. Gökyüzü geçmişte girift, karanlık dünyalar ve bilinmez-lerden ibaretti. Bugün ise, geçmiştekinden daha girift ve bilinmez-dir. İnsanlık semada/uzayda yeni bir şey keşfedip onu kurguladığı zaman, önünde daha derin ve daha geniş bilinmezlerin oldu-ğunu görmektedir.

Modern ve çağdaş Arap düşüncesinde demokrasi kavramının bu türden bir kavram olmasından korkarım. Çünkü bu kavram, alternatif bir slogan olarak ele almakla yetindiğimiz, onu olumsuzlama yöntemiyle tanımlamaya çalıştığımız ve yine ondan, “istibdat türlerinin tamamen ya da büyük ölçüde ortadan kalk-masından başka bir şey” anlamadığımız sürece, bizim zihnimizde ‘üstümüzdeki sema’ kadar netmiş gibi gözükmektedir. Demokra-si kavramının, özsel dinamikleri ve temel unsurlarını zikretmek suretiyle, onu olumlama yöntemiyle tanımlamaya çalışmalıyız ki, cahili olduğumuz pek çok şey, bu kavramın bizdeki mevcut an-lamını belirleyen, bu ‘açık’ ve sade zihinsel yapıyı istila etsin. Bu meseleyi daha derinlemesine incelemek ve bizim düşünürlerimi-zin -bütün insanlar demiyorum- demokrasi hakkında yazdıkları kitap ve makalelerde esinlendikleri ‘örnek’ araştırılmak istendi-ğinde, bu kavramın, çağdaş düşüncemizdeki uyanış dönemine ait kavramlar gibi, tamamen farklı iki referans aracılığıyla tanımlan-dığı görülür. Geleneksel referans ve uyanışçı referans, mevcut Arap gerçeğini olduğu gibi dile getirmemektedir. Birincisi, demok-rasiyi, Arap-İslam geleneğindeki şûrâ çerçevesinde okumaktadır. İkincisi ise, tanımın unsurlarını Avrupa’da demokrasi için verilen mücadelelerin elde ettiği gelişmeden devşirmektedir ki, bu müca-dele Avrupa’da üç asırdan fazla sürmüştür.

Bu iki referans çerçevesinde, çağdaş Arap düşüncesinde ta-nımlandığı şekliyle demokrasinin biçimini aydınlatmaya çalışalım ve geleneksel referanstan başlayalım.

Araplar, geçen asırda Batı’yla ve onun liberal fikirleriyle yüz yüze gelmeye başladıklarında, onlardan bir grup -özellikle de da-ha sonra ‘selefiler’ olarak isimlendirilenler-, Avrupa liberalizminin tüm kavramlarının, ‘eski’ Arap-İslam düşüncesinde yakın ya da denk karşılıklarını aramaya koyuldular. Onlar, çoğu zaman, bu yakınlık ve benzerlik kurma girişimlerini başarısız kılan aşılmaz zorluklarla karşılaşmalarına rağmen, ‘Avrupa demokrasisi’ kavra-mı ile ‘İslam şûrâsı’ kavramları arasında uyum sağlamada hiç zor-lanmadılar ya da en azından, hiç tereddüt göstermediler. O gün-den beri, geleneksel referans çerçevesinde ve sadece onun veri-leri vasıtasıyla düşünenlere göre, demokrasi, tek bir şeyi ifade ediyordu; o da, ‘şûrâ’ idi. Durum, bu şekildeki bir mukayeseden, ‘şûrâ’ kelimesinin kastedilen anlamı daha iyi ifade ettiği gerekçesiyle ‘demokrasi’ kelimesini kullanmaktan kaçınan selefi ya da köktenci -aralarında fark yoktur- düşünceye dönüştü.

Birtakım ‘yabancı’ isimleri kullanmaktan kaçınıp, tamamen ‘öz-gün’ Arapça İslami kelimelere bağlı kalmanın, Avrupa Rönesansı referansıyla ilişkileri fazlasıyla koparmaya yönelen genel bir ide-olojik tutumu yansıttığına işaret etmek gerekir. Bu, ikinci kuşak selefilerde gördüğümüz bir husustur. Afgani ve Abduh gibi selefi öncülerin, Arap-İslam geleneksel referansı ile Avrupa ‘Rönesans re-feransı’ arasında köprü kurma konusunda aşırı istekli olduklarını görüyoruz. Burada, Avrupa kökenli kavramların karşılığı olarak kullandıkları İslami kavramlara yüklenen içerikleri araştırırken, bu öncülerin iki referans arasında bir köprü kurma konusundaki taleplerini göz önünde bulundurmakta yarar vardır. Onlar, de-mokrasi ile şûrayı, aralarında bir uyumun varlığından ya da onla-rı birbirinden ayıran farkları bilmediklerinden değil, geleneğe aşı-rı bağlı din adamlarını ve belki de yöneticileri bir açıdan tatmin etmeyi amaçlayan ideolojik bir uygulama çerçevesinde karşılaştır-mışlardır. Onlar, demokrasi çağrısında bulunmanın İslam ülkesine bir bid’at ya da yabancı bir unsuru sokmak anlamına gelmediği, zira demokrasinin, Batılıların bizdeki şûranın karşılığı olan şeye verdikleri isimden başka bir şey olmadığını söyleyerek, onların gö-nüllerini almaya çalışmışlardır. Bir başka açıdan da, bu ideolojik uygulama, bizim geleneğimizin verilerini ve medeniyetimizin dina-miklerini, çağdaş seviyeye yükseltmeyi hedeflemektedir. Bunun anlamı, bizim, problemlerimizin çözümünün, dinî ve fikrî geleneği-mizde bulunduğudur. Bütün problem, bu geleneği anlama biçi-minde odaklanmaktadır. İşte bu mekanizma, öz varlığı ve kendi-ni savunmaya vurgu yapan mekanizmalardan biridir.

Biz bu tür ideolojik uygulamayı bırakıp, en iyi yönetim biçimi olması bakımından demokrasiye bir alternatif olarak şûrayı öne çıkaran geleneksel referans çerçevesinde düşünen kimsenin zih-nindeki şekillenmeleri araştırdığımızda, literatürde yer aldığı şekliyle Hz. Ömer’in uygulamalarını bir araya getiren bir tür yönetim alternatifinden başka bir şey göremeyiz. Hz. Ömer’in uygulama-ları ise, ‘istibdat’ ile adaletin karmasından oluşan uygulamalardır. Geleneksel referans perspektifinden bakıldığında, en ideal yöne-tim biçimi, ‘adil bir müstebit’in uyguladığı yönetimdir. Dolayısıy-la, Arap-İslam geleneksel içeriği itibarıyla şûra, mutlak olarak is-tibdada bir alternatif değil, sadece istibdadın bir çeşidinin alter-natifidir. Bu baskı çeşidi, zalim yöneticinin zulme neden olacak uygulamalarından doğan baskıdır. Yönetici, herhangi bir konuda işe başlamadan önce, din âlimlerinden ve toplumun önde gelen-lerinden oluşan “ehlu’l-hall ve’l-akd”in görüşünü sormak demek olan istişare ya da şûraya dayanarak -istemesi hâlinde ya da Al-lah’ın onu doğru yola iletmesi hâlinde- zulmü bertaraf eder ve ondan kaçınır. Bu anlamıyla şûrâ, istişare edip etmeme konusun-da yöneticiyi bağlayıcı değildir. O istişare eder, fakat neticede son karar kendisinindir; isterse şûra heyetinin görüşüne göre hareket eder, isterse aksi yönde hareket eder.

İşte şûrânın, geleneksel referanstaki içeriği bundan ibarettir. Kuşkusuz, bu referans çerçevesinde düşünen kişi, Kur’an’a, özel-likle şu ayetlere dayanır; “…iş(ler)de onlara danış”[1] ve “(Onların) işleri, aralarında şûra/danışma iledir.”[2] Şu kadar var ki, ‘şûra’ ke-limesinin sözlük anlamı, bu ayetlerde yer aldığı şekliyle, İslami açıdan olması gerektiği gibi, hassas ve ayrıntılı bir yönetim anla-yışı çıkarmaya izin vermez. Şöyle ki, dilsel referansta tanımlandı-ğı gibi ‘şûra’, şerâ kökünden olup, ‘almak’ manasındadır. Sözlük-lerin bu kelimenin izahında aktardıkları ve aynı zamanda tefsircilerin de dayandıkları örnek, Arapların şu sözüdür: Şirtu’l-’asel (bal aldım), yani onu kaynağından aldım. Şöyle denir: Şâvertu fulanen (filana danıştım), yani “Benim ve onun görüşünü ortaya çıkardım.” O hâlde şûrâ; fikri, ehlinden almak demektir. Fikir almak, o fikre tamamen bağlı olmak anlamına gelmez. Nitekim “görüşlerine baş-vurulacak kimseler” de, belirli ve sınırlı sayıda kimseler değildir-ler. O hâlde, şûrâ, yöneticiyi bağlayıcı olmadığı gibi, şûrâya katı-lacak olanlar da değişmez değildir. Onlar, yalnızca “ehlu’l-hall ve’l-akd” kavramı ile ifade edilirler. “Ehlu’l-hall ve’l-akd”den maksat, toplumda ilmî, sosyal, ekonomik ya da dinî bakımdan bir otorite-ye sahip olan kimselerdir. Fakat bunun ne nitelik, ne nicelik, ne yer ve ne de zaman bakımından bir tanımı yapılmıştır.

Bu açıklamalar, dilsel referansta tanımlanan şekliyle şûrânın anlamlarına ilişkin açıklamalardır. Söz konusu iki ayetin bağlamı-na gelince, buradaki emir, vücup mânâsı içermez. Bu, tefsircilerin sözlerinden anlaşılmaktadır. Bazı müfessirler, “Onları affet, onlar için istiğfar et, iş(ler)de onlara danış.”[3] ayeti hakkında şöy-le demişlerdir: Bu ayette hitap, Hz. Peygamber’e yönelik olup, ço-ğul zamiri Uhud Savaşı’nda hezimete uğrayan Müslümanlara işaret etmektedir. Buna göre, ayet şöyle izah ediliyor: Uhud günün-de sana karşı takındıkları tavır konusunda onları bağışla, Allah hakkıyla ilgili hususlarda onlar için istiğfar et, işlerde onlara da-nış; yani onların gönüllerini hoş tutmak ve güçlerini artırmak için savaş konusunda ve hakkında vahiy gelmemiş hususlarda onlara danış. “Onların işleri aralarında şûra/danışma iledir.” ayeti ise, özel olarak idarecilerin değil, ‘inananların, yani genel olarak mü-min cemaatin güzel özelliklerinden bahsetmektedir. Bu, şûranın her mümine ait bir erdem olduğu anlamına gelir. Mümin, yapma-ya niyetlendiği tüm işlerde mümin kardeşine danışır; fakat görü-şüne başvurduğu kişinin görüşünce hareket etmek şart değildir, işte böyle, yöneticinin yapacağı tüm iş, danışmaktan ibarettir. Ka-rarın sorumluluğu sadece yöneticiye aittir. Buna mukabil, şûrâ üyeleri de, hakkında şûrâ yapılmış olsa bile, yöneticinin hatasının sorumluluğunu taşımazlar. Buna karşılık, yönetici de onlara karşı sorumlu değildir.

Bu, geleneksel referansın, şûrâ kavramıyla ilgili bize sunduğu içeriktir. Bu kavram, ‘güzel ahlak’ ve ‘güzel âdet’ dairesi içinde olup farzlar ve vacipler dairesinde değildir. Bundan dolayı, fıkıh usûlcüleri ve diğerlerinin, bu iki ayeti, yasamanın bir kaynağı ola-rak değil, İslam ahlakını ve genel dinî erdemleri bildiren ayetler olarak kabul ettiklerini görürüz. İslam fıkhının -konularının çok-luğuna rağmen- ‘şûrâ’ başlıklı bir bölümü yoktur. Hatta kelamcı ve fıkıhçılar, hilafet ve imamet konularında ‘şûrâ’ meselesini ele almamışlardır. Onlardan hiç kimse ‘şûrâ’yı hilafete bir koşul kılmamıştır. Bu da, hilafet meselesinde, İslam fıkıh teorisinin, halife-nin isteyerek veya istemeyerek biat edenlere karşı değil, sadece Allah’a karşı sorumlu olması üzerine kurulmasındandır. Halife ile insanlar arasındaki teorik tek sözleşme/akit ise, onları Allah’ın in-dirdikleriyle yönetmesidir; çünkü Allah’ın bildirdiği konularda ge-nel olsun özel olsun, insanların görüşlerine başvurmanın gerekli-liği yoktur. Çünkü talep edilen, halifenin/yöneticinin içtihadına göre Şeriat’ın tatbikidir. Bu nedenledir ki, halifenin, “yeni olaylar hakkında ictihad edebilecek bilgi birikimine sahip olması” şart koşulmuştur, işte, İslam’da şûrâ, yönetici için aslâ bir yükümlülük değil, bir öğüt, bir erdem olarak kalmaktadır. Öyleyse, eskilerin ifade kalıbıyla söylemek gerekirse, “şûrâ başka demokrasi başkadır.” Bu başkalık, demokrasi kavramının derinlemesine tahlil edil-mesinden ve özgün referansı olan Avrupa referansındaki boyut-larının açıklanmasından sonra daha da açığa çıkacaktır.

  1. Demokrasi: Zor Doğum

Arap uyanış düşüncesiyle modern çağdaş Avrupa düşüncesi ara-sındaki ilişkiye hâkim olan ve olmaya devam eden sabitelerden birisi, asırlar ötesine kadar uzanan gelişim zincirinin bir sonucu olarak Avrupa’da ortaya çıkan düşünce ve teorileri, Arap uyanış düşüncesinin, kendi uyanış beklentilerini ve umutlarını üzerine kuracağı bir öncül olarak almasıdır. Bir başka deyişle, Avrupa’da şartın ya da illetin konusu olan şey, burada şartın ya da illetin bizzat kendisi olmaktadır.

Darwin’in evrim teorisi ortaya çıktığında, Avrupa’da bunu des-tekleyen felsefi ve sosyolojik teoriler, onun için ideolojik bir taçlandırmaydı. Burada, Arap dünyasında, bu teori tüm ayrıntılarıy-la birlikte alındı ve Arapların ilerleme ve uyanışını sağlamanın yegâne bilimsel temeli ve kefili olarak sunulan siyasi ve sosyolojik birtakım görüşler, bu teori üzerine oturtuldu. Avrupa’daki gelişim sürecinin bir sonucu olarak orada ortaya çıkan siyasi ve sosyolo-jik düşünce ve teoriler, Arap dünyasında ilerlemenin bir öncülü ve koşulu olarak rol oynamıştır. Bunlardan birisi ‘demokrasi’ me-selesidir. Bir zamanlar ve bugün Arap dünyasında demokrasi, Arapların herhangi bir düzlemde gerçekleştirebilecekleri her ilerle-menin ilk şartı olarak alındı. Oysaki Avrupa’nın bugün yaşadığı demokrasinin en az üç asır önce yaşadığı gelişmeler, mücadele-ler, hatta savaşlar zincirinin bir sonucu olduğunu herkes bilir.

Bizim, en azından mevcut konjonktürde, -ki bu konjonktür şimdi bir asrı aşmaktadır- Avrupa Rönesansı ile kendi uyanışımı-zı ya da olmasını istediğimiz şey arasında bir ayırıma gitmek zo-runda olduğumuz doğrudur. Bizim de, Avrupa’nın kendi aydın-lanmasında başladığı fikrî, sosyal, ekonomik ve sanayiye yönelik alanlardan başlamamız zorunlu, hatta mümkün değildir. Aksine, mantık, gerek aklın gerekse yaşadığımız çağın mantığı (ikisi bir-birinden farklıymış gibi!..) bizden, en yakın yolu tutarak sadece edilgen ve tüketici olarak değil, etken ve üretici olarak çağdaş medeniyet kafilesine dahil olmamızı beklemektedir. Fakat bu, Av-rupa’da ve Arap dünyasında ortaya çıkanları, onların durumlarını ve bizim durumumuzu kök ve dallarıyla net olarak bilme konusunda ısrarcı olmaktan muaf tutmaz. Çünkü bizden ve ilerlemiş dünya kervanına katılmak isteyen her milletten istenen, sadece nakil yapmak ve kopya etmek değildir. Çünkü bu en ufak bir fayda sağlamaz; aksine, en azından, nakledilen tarafta bulunan bazı güçlerin olumsuz tepkilerine yol açarak büyük zararlar verebilir. Bu durum karşısında bizden istenen şey, ister düşünce ve teoriler, isterse sistem ve kurumlarla ilgili olsun, taşınan bu şeylerin bizdeki ortama uyumunu ve bizim toprağımızda yetişmesi-ni sağlamak için çalışmaktır; ta ki, bizim realitemizin verileriyle organik bir ilişki içine girebilsin. Bu olmadan, başka yerden taşı-nan fikir ve teorilerin, değişimi harekete geçiren bir güç, tecdid sağlayan bir etken ve ilerlemeyi tesis edecek bir unsur hâline gelmesi mümkün değildir.

O hâlde, bu talep ışığında araştırmamızın konusu olan demok-rasi sorununu inceleyelim ve hemen şuna vurgu yapalım: Biz sa-dece duygusal olarak değil, aynı zamanda aklen de tam olarak inanıyoruz ki, Arap dünyasında demokrasi, bugün, bütün geçmiş za-manlardan daha fazla, sadece ilerleme için değil, bizzat Arap varlığını korumak için de zorunludur. Biz bunu gelecek başlık altında detaylandıracağız. Ancak, Arap ülkeleri için demokrasinin bir zo-runluluk olduğu inancı, bizi, realiteye olduğu gibi bakmaktan alıkoymamalıdır. Tarihsel olarak şekillendiği biçimiyle Arap realitesi, gelişiminin hiçbir aşamasında demokrasiyle tanışmamıştır. Arap dünyası, uzun tarihi boyunca, demokrasiyi Avrupa’da bir fikir ve kurumlar olarak ortaya çıkaran koşul ve gelişmelerin aynısını ya-şamamıştır. Aksine, bir bütün veya parçalar hâlinde Arap dünyası, başlangıcından beri -en azından bilinen- düşünsel, siyasal ve top-lumsal bir sistem olarak demokrasiye götüren koşullardan tamamen farklı ve kendine özgü koşul ve ortamlarda yaşamıştır.

Demokrasi, feodal sistemin çözülüp derebeyinin otoritesinin yıkılmasıyla ve buna karşılık da, önce Yunanlılarda, sonra da Ro-malılarda ‘şehir’ olgusunun ve ‘vatandaş’ düşüncesinin ortaya çıkmasıyla tarihsel bir ilişki içine girmiştir. Hıristiyanlık, bir devlet, hat-ta bir imparatorluğun ortasında doğduğundan, bir güç hâline ge-lir gelmez imparatorun otoritesiyle çatışmaya başlamıştır. İşte bu, Kilise ile devlet arasındaki uzun bir çatışma zincirinin başlangıcı olmuştur. Devlet ve Kilise’den her biri, diğerinin otoritesini sınır-lamak ve kendi otoritesini en üstün kılmak istiyordu. Devlet ve Kilise’nin birbirlerine karşı giriştikleri, en yüksek otoriteyi elinde bulunduranın otoritesini sınırlama konusundaki çekişmeye kendileri adına hükmeden veya en azından sahip olduğu mal varlığı ve savaşçılara dayanarak ‘mutlak’ otoriteyi yürüten “büyük feodal yapılara” karşı, “küçük feodal yapılar” da dahil olmuştur. Yine buradaki çekişme, kralın ya da imparatorun otoritesini sınırlandırmak için devam etmiştir. Bu çekişme, yerel ve genel ‘temsilî’ meclislerin oluşmasını gündeme getirmiştir. Bu meclislerin yerel böl-gedeki halkın tamamı tarafından seçilmeyip, aksine ya atama ya miras ya da derebeyleriyle diğer toplulukların ‘önde gelenleri’nin bir tür seçimiyle oluşmasına rağmen, en azından mali alanda kral ya da imparatorun yetkisini bir tür sınırlandırma işlevi görüyordu. Zira kral, bu yerel meclislerin onayını almadıkça, vergi koyamıyordu. Orta Çağlarda, yani ‘feodal’ sistemlerin olduğu çağlarda bi-le, Avrupa’da, yönetimi mutlak surette elinde bulunduran yöneticinin istibdadına karşı, sürekli dinî ve sivil bir mücadele vardı. Herhalde bunu en iyi gösteren, Avrupa’da zalim “yöneticinin kanını helal saymak, onu öldürmek” anlamına gelen tyrannicide si-yasi kavramıdır. Bu, örfen meşru hâle gelmiş ve bazı din adamları, zalim yöneticinin kanının helal olduğunu açıkça dile getirmiş-lerdir. Bütün bunlar, Orta Çağ’da meydana gelmiştir. XVII. yüzyıldan başlayan modern çağda ise, zalim otoriteye karşı verilen mü-cadele, kentlerin oluşmasıyla, daha sonra ise modern anlamıyla demokrasi için verilen mücadele sancağını taşıyan burjuva sınıfı-nı teşkil eden toplumsal bir güç olarak tüccar ve sanayici grupla-rın oluşmasıyla daha da genişleyip derinleşmiştir. Modern anla-mıyla demokrasi ise, yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrıl-masıyla birlikte, özgür seçim ve yöneticilerin denetlenmesi anla-mına gelmektedir.

Arap dünyasında ise durum tamamen başka bir seyirde yürü-müştür. Firavun ya da kralın sadece despot hükümdarlar olarak değil, aynı zamanda bir ilah olarak davrandığı Firavunlar çağı Mısır medeniyetinde ya da Mezopotamya medeniyetlerindeki eski ‘şark despotizmi’ olarak bilinen uygulamalara kadar gitmeden şunu söyleyebiliriz: Mevcut realitemizin ilişkili olduğu Arap-İslam medeniyetinde, yönetim, aslâ değişmeyen, bireysel yönetim teme-line dayalı bir tek şekle uygun olarak devam etmiştir. Yönetici, is-ter halife, ister kral, isterse emîr olsun; yönetimi ister ‘rıza’ ve ‘biat’le -ki, bu çok nadirdir- isterse kaba kuvvet ve baskıyla —bu devamlı olan şeydi- ele geçiren daima bireysel yönetimdi. Bu fe-nomen, Arap düşünsel, vicdani ve dinî yapısında, ideal yönetim örneğinin ‘adil müstebit’, yani zulmetmeyen, şûrada çıkan kararı uygulamada yükümlü olmasa da önemli ve büyük işlerde danışandır. İşte bu nedenle, İslam siyasi literatürü, nasîhatu’l-muluk (kral-lara öğütler) diye bilinen şeklin ötesine geçmez. Öyleyse, İslam siyasal düşüncesinde temel konu nasihattir; denetim ve otoriteyi sınırlama değil. Nasihati kabul eden ve onu kısmen uygulayan yönetici, erdemli, ideal yöneticidir. Fakat tarihte, kaç tane böylesi ‘erdemli’ yönetici çıkmıştır? Fakihler, her dönemde ‘mefdulun/iyinin’ ‘efdali/daha iyiyi’ yönetmesinin doğru olduğuna yönelik fetva vermek zorunda bırakılmadılar mı? Aksi yönde fetva verebildiler mi? Devamlı olarak yöneticilerin yaptıklarını kabul etmek ile kılıç arasında bir tercih yapmak durumunda kalmadılar mı? Fitneden kaçınmak gerektiği iddiasıyla “devlet başkanına karşı ayaklan-mak” konusunda fetva vermekten çekinmediler mi? Bu nedenle, âlimler şu ilkeyi yerleştirmeye çalıştılar: “Zalim bir yönetici, yöneticisiz kalmaktan iyidir.” Bu ilke, teslimiyetçi ruhun kökleş-mesi ve siyasi tavrın bir temeli olan “olandan daha iyisi mümkün değildir” anlayışının benimsemenin bir sonucudur.

İster Avrupa tarihiyle ilgili olsun, ister bizim tarihimize özgü olsun, yukarıda yaptığımız hatırlatmalardan kastımız, şu gerçeğe dikkat çekmektir: Biz Arap dünyasında demokrasiyi talep eder-ken, gerçekte, bizim dünyamızın, ne fikrî ne siyasi ne toplumsal ne de ekonomik bakımdan bir benzerine tanık olduğu tarihsel bir değişim meydana getirmek istiyoruz. O hâlde büyük bir güç, sürekli bir çalışma ve Eyyüb sabrını göstermek gerekir. Herhangi bir Arap ülkesinde herhangi bir demokrasi deneyimi, olması ge-rekenin dışında bir tarzda kendini gösterirse ve ona da aslâ demokratik olmayan veya demokrasinin zıddı olan bir şey eşlik eder veya onu takip ederse, bu durumda demokrasinin bizzat kendisini inkar etmememiz gerekir. Bir çocuk dünyaya getirmek arzusunda olan bir anne, mide bulantılarına, ceninin tekmelerine ve hareketlerine, aynı zamanda dikkat ve perhiz gerektiren her şeye katlanmaya mahkûmdur. Bunların hepsinden sonra da zor-lu doğum gelir. Bazen -bu belki bizim durumumuzdur- sezaryen de gerekebilir. Dolayısıyla, bizim toplumumuzda demokrasi kolay bir sorun değildir. Bir aşamadan diğerine bir geçiş değil, bila-kis yeni ve çok zor bir doğumdur.

  1. Demokrasi: Beşerî Egemenlikte Ortaklık

Gündeme getirilmesinde hiçbir fayda olmayan ‘ekstra’ birtakım sorular vardır. Çünkü insanlar onun cevabının tek, bilinen ve apaçık bir cevap olduğunu düşünür; dolayısıyla, bu ‘bildik’ ceva-bın soru yerine konulmasının, iyilik, güzellik vb. yüksek değerler gibi, kendisinde karmaşıklık bulunmayan ve açık olan hususlara şüphe sokmak türünden bir şey olduğunu düşünürler. Bizde in-sanların çekingen biçimde ve fakat bilinçsizce bir ısrarla sormak-tan kaçındıkları bu tip sorulardan biri de, demokrasiyle ilgilidir. Biz ‘hep birlikte’ demokrasiyi talep ediyoruz ve ‘hep birlikte’ bu isteği desteklemek için alkış tutuyoruz. Fakat önce şunu kendimi-ze sormalıyız: Niçin demokrasi? Bu, en azından mevcut koşullar-da nahoş görüp onaylamayacağımız bir sorudur. Birimiz bu soru-da ısrar etse ve bizden biri de bunu normal karşılayıp cevap ver-mek istese ‘tercih’ edeceği cevap, genelde, şu itirazvari sorular türünden olacaktır: “Niçin özgürlük?” “Niçin ekmek?” “Niçin su?” “Niçin hava?” Bunun anlamı, demokrasinin tıpkı özgürlük, ekmek, su ve hava derecesinde hayati bir zaruret oluşudur. Bu doğrudur; ancak bu, şiirsel bir cevaptır. Şiirsel cevap da bütün Arapların bildiği gibi, hakikatten uzak ve mecaza dayanan bir cevaptır. Mecaza dayanmak ise ‘açık söz’ün özelliklerinden ve ‘söz’de yaratıcılık yemlerinden biridir. Bunda bir kuşku yok. Ne var ki, bizzat beyan bilginlerinin de dediği gibi, “her sözün söylenecek bir ye-ri vardır”. ‘Demokrasi’nin, en azından bizim mevcut gerçeğimize, hatta bütün durumlara oranla yeri, mecaz değil, hakikattir.

O hâlde, bütün ciddiyetimizle ve sorumlulukla birbirimize so-ralım: Biz niçin demokrasiyi talep ediyoruz? Ondan istediğimiz şey nedir?

Bu sorunun ortaya atılması, sadece bir tanımının yapılmasını değil, aynı zamanda demokrasinin boyutlarını ve sonuçlarını hedeflemelidir. Çünkü zannedilir ki, demokrasinin tüm amacı tanı-mında özetlenmiştir. Bu tarif de, demokrasinin, “halkın kendi ken-dini yönetmesi” veya en kötü şekliyle “halkın iradesini egemen kılmak” şeklindeki tarifidir. Bazen parlamentoların; bireylerin özgürlüklerini kısıtlayıcı, vergilerle yüklerini artırıcı veya fakiri daha fakir, zengini de daha zengin eden birtakım kanunlar çıkardıkla-rını, bazen ülkenin egemenliğini ipotek altına alan veya herhan-gi bir hakkını gasp eden bazı antlaşmalara bağlı kaldığını gördü-ğümüz gibi, bazen de halkın iradesinin seçimler esnasında veya bizzat parlamentolarda saptırıldığını ve çarpıtıldığını görürüz.

Söylediğimiz gibi, bütün bunlar, gerçek amacının halk iradesinin egemenliği olduğunu sandığımız demokrasi adına meydana gele-bilir ve bunun kaçınılmaz sonucu da demokrasiyi reddetmek olur ve bu durumda, insanları demokrasiden soğutmak ve genelde süslü ve şiirsel birtakım alternatif sloganlar ortaya koymak kaçınılmaz hâle gelebilir. Böylece demokrasiyi soru konusu yap-maya gerek kalmaz. Bu, 50’li yılların sonunda ve 60’lı yılların bü-yük bir kısmında bizde meydana gelen durumdur. Sadece de-mokrasi ve onun yararları konusunda şüphe aramakla sınırlı ol-mayan, onu kötüleyen birtakım sözler okuduk ve işittik. Birçok Arap ülkesindeki depolar ve genel kütüphaneler, demokrasi ve onun organlarına yönelik övgü ve yergi ile dolu kitap ve eserle-ri barındırmaktadır.

Bu tür tepkileri gösterenlerin iyi niyetli olduklarından kuşku duymuyoruz. Çünkü Arap dünyasının 40’lı yıllar ile 50’li yılların başlarında tanık olduğu demokrasi deneyimleri hayal kırıklığına yol açmıştır. Bununla birlikte, sert ve kontrolsüz tepkilere neden olan hayal kırıklığı bir şekilde haklı görülse de, aynı beklentiyi yeniden gözden geçirerek, bu hayal kırıklığının bertaraf edilmesi gerekir. Zira bu umut ve beklenti, olması gerekenden daha bü-yük, boş hayalden ibaret veya kafayı kuma sokmak türünden ola-bilir. O hâlde demokrasi konusundaki beklentimizi gözden geçi-relim ve yeniden soralım: Niçin demokrasi?

Demokraside doğrudan amacın, yönetim sorununu çözebile-cek en iyi formülü ortaya koymak olduğu tartışmasız bir gerçek-tir. Bu formül, yöneticilerin, yönetilenlerin iradesine boyun eğme-lerini veya onların, halkın rüşt çağına erişmiş bireylerinin tamamı tarafından özgür bir seçimle oluşturulmuş birtakım organlar ve kurumların koruyup kolladığı ve etkin kıldığı kanun ve nizamlar gereği buna mecbur olmalarını sağlayacaktır. Eğer biz işin bu yö-nünü en alt sınırından alır ve demokrasiden bunu gerçekleştirme-sini istersek, gerçekte, sadece şimdi olduğu, hatta devlet, beylik-ler ve imparatorluklar kurduğu bütün tarihsel aşamalarındaki gi-bi değil, farklı görünümleriyle Arap konjonktüründe tarihsel bir inkılâbı gerçekleştirmeyi arzulamış oluruz. Arap dünyasında dev-letin yapısı, bugün olduğu gibi geçmişte de, yönetimde ‘ortak’ ka-bul etmeme yönüyle temayüz etmiştir. Demokrasi ise öz itibarıy-la, yönetimde ‘ortaklık’tan başka bir şey değildir. Allah’ın birliği-ne iman etmek dinî inancımızın temel taşı olup, bunu muhafaza etmemiz gerekir. Ancak bu muhafaza da, Allah’tan başka her şe-yin çok sayıda olduğuna ve çokluk esası üzerine dayanması ge-rektiğine inanmakla olur. Bunların başında da, kendisinden birli-ği kesin bir surette soyutlamamız gereken beşerî egemenlik gelir. O hâlde, biz Araplar ve Müslümanlar, uluhiyet ve rububiyet ala-nında ortaklığın ol(a)mayacağına inandığımız kadar, yönetim ve siyasette ortaklığın zorunluluğuna inanmadığımız sürece, demok-rasiye bir anlam verip, onun içeriğine açık bir biçimde fikrî ve toplumsal birtakım boyutlar kazandıramayız.

O hâlde, şunu kaydedelim ki, demokrasiden Arap dünyasında ihdas etmesi beklenen tarihî dönüşümlerden birisi, düşünce ve inanç zemininde bir dönüşüm, bilinçte bir dönüşüm ve “uluhiyet alanında birlik” ile “yönetim ve siyaset alanındaki çokluk ve or-taklığın’’ arasını nihai bir biçimde ayırmaya dayanan bir dönüşü-mü gerçekleştirmesidir. (Bazı okuyucular, ‘ortaklık’ (şirk) kelime-sini, Allah’a şirk koşmakla anlamsal benzerliğinden dolayı, bu alanda kullanmayı uygun görmeyebilirler. Bundan dolayı muşâreke (ortak olmak) ya da musâheme (katılım) vb. kelimeleri tercih ederler. Sadece dilsel yaygınlığa bağlı kelimeler arasındaki yakın-lığın yarattığı bu gibi psikolojik engellerden kurtulmanın zorunlu olduğuna inanıyorum. Çünkü dilsel yaygınlığın etkisinden kurtul-madan, içinde bizzat dinin engellediği ve yasakladığı gayri meş-ru bir biçimde tevhid inancının genelleştirildiği şuursuz zihnî ya-pıyı kırmamız mümkün değildir. Bu genelleştirme, kapsamına gi-ren kişilerin Allah’a karşı tutumunu yöneticiye karşı olan tutumu alanına taşır.)

Dolayısıyla, demokrasinin, gerçek bir demokratik uygulamaya müsait hâle gelmesi için, Arap insanının zihinsel yapısını değiştir-meyi amaçlaması gerekmektedir. Aynı zamanda, demokrasi, Arap toplumunu da bu kez zihinsel alanda olduğu gibi, birlikten çok-luğa ve ‘ortaklığa’ değil, tersine çokluktan birliğe doğru değiştir-mesi için de zorunludur. Gerçek şu ki, Arap dünyasındaki siyasi uygulama düzleminde egemen olan, ‘birlik’ olunca, ‘çokluk’, hat-ta bazı durumlarda ‘azlık’, toplumsal düzlemde yaygın realite ol-maktadır. Bizim çokluktan kastımız, sadece bölgesel yapıların çokluğu değil, bilakis tek bir bölgede gruplar, azınlıklar ve etnik çokluktur. Düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve çok partili par-lamenter sistem anlamına gelen demokrasi, bu çoklukların kendi-lerini olumlu bir şekilde gerçekleştirmeleri için uygun bir çerçe-vedir. Şöyle ki, hizipçilik, kabilecilik ve aşiretçiliğin, demokratik yaşamın temel fenomenlerinden biri olan çok partililiğin dışında hiçbir alternatifi yoktur. Siyasi partilerin varlığı ve örgütlenmele-ri, sınıfsal çıkarları oluşturan açık ideolojik tercihlere odaklanıp dayandığı zaman -ki bu olmadan hiçbir parti, parti olmaz- ko-laylıkla organik toplumsal çerçeveyi deler, kendi bünyesinde sı-nıfsal çatışmaları kışkırtır ve böylece etkinliğini ve yetkinliğini en-geller. Bu da, sadece toplumsal homojenlik ve kaynaşmanın ka-pısını değil, otoritenin (siyasi, ekonomik ve bilimsel otorite) eski aristokratik elitlerden gelişen halk elitlerine barışçı bir biçimde geçişin kapısını da aralar. İşte bu geçiş, günümüz Arap toplumu-nun sıkıntısını çektiği krizin arkasındaki geçiştir.

O hâlde, yine kaydedelim ki, demokrasiden beklenen tarihî dönüşümün göstergelerinden biri de, demokrasinin, Arap dünya-sında, temeli düşünce ve ideolojik tercihe mensubiyetin -ister di-ri ister ölü, ister bir kabilenin isterse bir grubun reisi olsun- şah-sa mensubiyetin yerini almaya, siyasi örgütlenmenin de hizipçi ve aşiretçi örgütlenmenin yerini almaya dayandığı bir dönüşümü gerçekleştirmesidir. Bütün bunlar, en geniş anlamıyla, otoritenin, es-kiden hükümran olup bugün imtiyazlarını ve ehliyetini yitirmiş olan grupların elinden alınıp, modern gelişmelerin nitelik ve nicelik bakımından yönetime ve sorumluluğa ehil hâle getirdiği daha geniş grupların eline verilmesi için gereklidir. Bu devrim, ülke bü-tünlüğünü partisel çoğulculuk kanalıyla eski toplumsal çerçeveler üzerine oturtacak ve otoritenin toplum bünyesine geçişini ve ora-da meydana gelen birtakım gelişmelere paralel ve doğal bir bi-çimde yürümesini sağlayacak bir devrimdir.

Nitekim demokrasi, ülkesel ve bölgesel bir zorunluluk olduğu kadar, millî ve Arap’a ait bir zorunluluktur da… Hangi şekilde olursa olsun, Arap birliği, çağımızda, yani ekonomik, siyasi ve uluslararası bloklaşma çağında, kendini Araplar açısından hayati bir zorunluluk olarak ortaya koymaktadır. Yani bu, Arapların var-lıklarını sürdürmelerinin temel bir koşuludur. Bugün demokrasi dışındaki bir yöntemle birliğin sağlanması mümkün değildir. Böl-gesel devlet, Arap dünyasında, bugün yerleşik bir gerçeklik hâli-ne gelmiştir. Bu durum, mevcut Arap gerçeklerinin en açık ve en köklü olanıdır. Şu hâlde, bu bölgesel Arap devletini aşmak, onu görmezden gelmekle mümkün olmaz; aksine, bu aşma operasyo-nunun, bölgesel devletin kendi içinden ve onun organları, imkânları ve aynı zamanda ihtiyaçlarından hareket etmesi gerekir. Bu bölgesel devlet fikrini aşmak, ancak her ülke içinde oluşturulacak demokratik baskıyla mümkündür. Açıktır ki, demokratik baskı da, yine ancak gerçek demokratik bir ortamda uygulanabilir. Öyley-se, halk güçlerinin birlik yönünde yolu açmak üzere baskı oluş-turabilmeleri için, özgür halk kurumlarının ve bu kurumlara bo-yun eğen ve onun denetimi altında hareket eden hükümet organ-larının bulunması gerekir.

Arap zihinsel yapısının değiştirilmesi, toplumsal kaynaşmanın sağlanması ve her Arap ülkesi içinde otoritenin yeni seçkinlerin eline geçmesiyle Arap birliğine giden yol açılacaktır; bunlar, Arap dünyasındaki demokrasinin üç tarihsel görevidir. Şu hâlde, beşe-rî yönetime ‘ortak’ olunmaksızın, partilerin çokluğu ve tek parti içinde çok seslilik anlamına gelen partisel çoğulculuk olmadan, birliği sağlamak mümkün değildir. Yararlı ve gerçek Arap birliği-nin asgari tanımı olmadan da Arap dünyasında hiçbir uyanış ve ilerleme olamaz.

  1. Demokrasi ve ‘Söz Hakkı’

Bir dostum şöyle demişti:

Sen, Arap dünyasının sorunlarına dair yazdıklarında, ‘demokrasi’yi, mümkün, hatta zorunlu olan tek çözüm olarak gösterdin. Hatta onu, Arapların bireyler, halklar ve bir ümmet olarak sıkıntısını çek-tiği bütün problemleri çözen sihirli bir değnek hâline getirdin. Arap birliğinin yolu demokrasiden geçer, belki de sana göre tek yol budur. Yine sana göre, sosyalizmin yolu da -yegâne olmasa da- demokrasiden geçer. Sana göre, hizipçilik sorunu tamamen olma-sa da büyük ölçüde demokrasinin olmayışına bağlıdır. Sana göre, bütün sorunlar, çözümünü demokraside bulur. Sana, “Peki bunlar güzel de, demokrasiyi bu ‘bütün kapıları açan anahtar’ı nasıl ger-çekleştireceğiz?” diye sorduğumuzda sen yine şu cevabı verirsin herhalde: Bizzat demokrasinin kendisiyle. Öyle değil mi?

Ben de ona dedim ki:

Senin bu itirazların, tamamen haklı itirazlardır. ‘Bütün kapıları açan anahtar’a gelince, o sadece hırsızların sahip olduğu ya da ‘bu anlamda’ izin almadan evlere girenlerin sahip olduğu may-muncuktur. Yani demokratik olmayan bir yoldur, demek istiyo-rum. Dolayısıyla, zorlamaksızın ve izin aldıktan sonra evlere ka-pılarından girmeye gayret etmemiz için ‘bütün kapıları açan anahtar’dan uzaklaşmamız, her kilidin kendi anahtarını bulmamız gerekir. O evlerde oturanlar bizzat sahipleri olup, o evlerin için-de hem kendi aralarında hem de komşularına karşı herhangi bir taşkınlık yapmadıkları zaman durum böyledir. Aksi takdirde, gasp ve düşmanlık gibi başka durumlarda, taşkınlık yapana dur demek için mani olmak kaçınılmaz olacaktır.

Dostum sözümü keserek şöyle dedi:

Gördün mü? Sen baskıdan söz ediyorsun, kötülüğün sadece dille değil, elle de değiştirilmesi gerektiğinden bahsediyorsun. Evet, di-yebilirsin ki, bu özel durumlarda söz konusudur; olsun. Ancak bir ucundan diğer ucuna Arap dünyası bugün her şeyde ve her dü-zeyde ‘özel durumlar’ı yaşamıyor mu?

Devamla şöyle dedi:

Sen bizi çıkmaza, hatta cehennem çukuruna sokuyorsun ve biz-den seçim yapmamızı istiyorsun. Bizden, demokrasinin kusurları ile diktatörlüğün kusurları arasında bir tercih yapmamızı istiyor-sun. Sen burada, sanki biz zaruret hâlindeymişiz gibi, ‘iki zararın daha hafif olanı alınır’ mantığıyla konuşuyorsun. Hem sonra, bu durumun öncesinde ve sonrasında biz, Maşrık’ta ve Mağrip’te, si-yasi partileri ve parlamenter demokrasiyi denemedik mi? Bugün her yerde vatandaşların iradelerinin nasıl çarpıtıldığına tanık olmuyor muyuz? Partisel çoğulculuk, siyasi ahlaksızlık derecesinde su-landırılmadı mı? Seçim kanunları tahrif edilmedi mi? Seçmenler baskıya maruz kalmadılar mı? Sadece kışkırtma biçiminde değil, tehdit şeklinde, hatta dinî ve psikolojik işkencelere maruz kalma-dılar mı? Birçok Arap ülkesinde demokrasi oyunu bir skandala dö-nüşmedi mi? Bir yanda işler, ‘oyun masasını ters çevirip’ güç ve otorite sahipleri tarafından oyunbozanlıkla; diğer yandan da, ‘se-çilmiş’ meclislerin içinde ve dışında bir tür ‘evcilleştirme’ ile son bulmadı mı? Demokrasi aracılığıyla işler, ‘devrimci’, millî, ilerleme-ci ve reformist düşüncelerde geriye gidişle son bulmadı mı? De-mokrasi, partilerin kendileri içinde geriye giden bir uygulama hâ-line gelmedi mi? Birçok parti ‘demokrasinin arkasından yürümek’ suretiyle devrimci parti olmaktan, reformist partiler hâline ve -başka demiyorum- nihayet, bugün kabul edip, yarın onu savun-mak üzere susan, emrivakiye mahkûm partilere dönüşmedi mi? Sen bunları bilmiyor musun, yoksa bilmezlikten mi geliyorsun?

Dostum çok sert ve tepkili bir şekilde konuşuyordu; fakat aynı zamanda da, doğru söylüyordu. Acıyla, tecrübenin acısıyla, insana nereye dönse tercihte bulunmasına, hatta fikirlerin buluşmasına bi-le imkân vermeyecek bir biçimde kendini sunan acı realiteden bahsediyordu. Bundan dolayı onunla tartışmaya girmek istemedim.

Niçin tartışayım ki? Çünkü o, gerçekleri söylemişti. Hem sonra ken-dimi onun söylediklerinin muhalifi yerine koymak istemiyordum. Ben, iç dünyamda ona karşı değildim. Dolayısıyla, benim gördüklerimi gören, benim çektiğim acıları çeken ve benim bildiklerimi bilen birine nasıl karşı olurdum? Bunun üzerine dedim ki:

Söylediklerinin tamamı doğrudur, anlattıkların realitenin ta kendi-sidir. Bu konuda senden farklı düşünmüyorum. Hatta benim hare-ket noktam, senin anlattığın bu realitenin bizzat kendisidir. Ancak, aynı öncüllerden hareket etmek mutlaka aynı sonuçlara götürmez. Tıpkı, öncüllerin doğruluğunun, zorunlu olarak sonuçların doğru-luğuna götürmeyişi gibi… Bu, mantık bilginlerinin tespit ettikleri bir husustur; bu, her birimizin doğruluğunu kendi başına deneye-bileceği şey değildir. Durum beşerî alanla, yani toplumsal, ekono-mik, siyasal ve kültürel alanla ilgili olduğunda, sonuçların sadece öncüllere mahkûm olması gerekmiyor; aynı zamanda, birer amaç ve hedef olmaları gerekir. Şu hâlde, beşerî alanda aynı sonuçlara ulaşmak için tıpatıp aynı öncüllerden hareket etmek yeterli değil-dir. Aynı zamanda tek ve açık amaçlar üzerinde konsensüs de ge-rekir; ki bu, daha önemlidir. Hem sonra, yine mümkünse, aynı yöntemi izlemek ya da en azından başarma şansının başaramamaktan daha büyük olduğundan emin olmak da lazımdır.

Dostum şöyle dedi:

O zaman, biz öncüller ve hedefler düzeyinde hemfikiriz. Yani, acı bir gerçekle karşı karşıyayız. Bu amaç birliği, bir öncüldür. Bizim bu realiteyi en iyiye, en iyinin de iyisine doğru değiştirmek iste-yişimiz ise gayemizdir. Öyleyse, biz, bu gayelere ulaştıracak araçlarda farklı düşünüyoruz. Demokrasinin, -ne ad altında olursa olsun- ortaya koyduğu aracı biz denedik, o bize bilinen ve gö-rünenden başka bir şey vermedi.

Dostuma önermek istediği aracı sormak istemedim. Çünkü onunla aynı sonuca, öteki araçların da, bilinen ve görünenden başka bir şey ortaya koymadığı sonucuna ulaşmak istemedim. Bunun yerine, realiteyi, şu ânda var olmayan mümkünleriyle de-ğil, olduğu gibi esas almayı tercih ettim. Dostuma dedim ki:

Öyle görünüyor ki, sen ve ben, öncüller ve kalkış noktalarında farklı düşündüğümüz kadar, araçlar konusunda farklı düşünmü-yoruz. Ben, realiteyi olduğu gibi esas alıyor ve onu değiştirmenin bir yolunu arıyorum. Sen ise realiteyi, olmasını istediğin şekliyle esas alıyorsun. Sen onun mümkünlerinden hareket ediyorsun; ben ise, onun verilerinden hareket ediyorum. Eğer sen benimle ideolojik bir rakip ilişkisi içerisine girmek istiyorsan, beni ‘refor-mist’ ve ‘realist’ olarak suçlayabilir, kendini de ‘devrimci’ olarak niteleyebilirsin. Fakat birbirimize bu şekilde lakap takmaktan vazgeçip, aramızdaki farkın, senin ‘mümkünleri verilere dönüş-türmek’, benim ise ‘verileri mümkünlere dönüştürmek’ istemem-den ibaret olduğu konusunda anlaşalım. Gerçekten senin yönte-min gayeye ulaşmak için en yakın yoldur. Fakat senin bu yönte-min ancak bir araca sahip olduğun zaman bir anlam taşır. Bu araca sahip olmadığın takdirde senin yöntemin yöntem değildir. Yöntemsizlik ise, kişiyi ciddi çıkmaza sokar: Ya derhâl intihar etmek ya da tatlı ve fakat ümitsiz rüyalara dalmak ki, bu da aşa-malı bir intihar demektir.

“Peki, sana göre ne yapmak gerekir?” dedi.

Dedim ki:

Arap dünyasında ve diğer birçok ülkedeki mücadele, bir iktidar mücadelesidir. Konuşan tarafın, hatta baskı altında ve yenik ko-numda bulunmanın psikolojik ezikliğini hisseden tarafın tekrar baştan başlaması gerekir. Yani ‘söz hakkı’nı istemesi gerekir. Mevcut Arap dünyasındaki trajedimiz, sadece konuşmaktan mahrum olmak değil, aynı zamanda söz hakkının da olmayışıdır. Bu hak olmadan insan, kimliğini kaybeder. Bu hakka sahip olmayan insan “konuşan bir canlı” değil, aksine “… bir canlı” olacaktır. Noktalı yere dilediğiniz kelimeleri koyabilirsiniz. Fakat bilinmeli-dir ki, ‘konuşan’ kelimesi yerine konulmaksızın ‘insan’a ulaşıla-maz. Çünkü ‘konuşma’ (=akıl/söz) olmadan ne değişim, ne devrim, ne de reform olur.

Dostum, suskun ve âdeta içinden konuşurcasına bana baktı, ben hemen şunu söyledim:

Seni yenilmiş konuma düşürmek istemiyorum. Çünkü hepimiz ye-nik durumdayız. Benim ve senin konumundan, yani yenilmişlerin konumundan hareketle, yöneticinin, yönetilenin insan haklarının ilki olan ‘söz hakkı’nı kabul etmesinden başlayan demokrasiyi talep ediyorum. Biz en azından yenilgimizden ve bu yenilginin öznel ve nesnel sebeplerinden söz etmek istiyoruz. Bu konuda söz hakkına sahip miyiz?

Dostumla vedalaşırken, sessizce, gözleriyle şunu söyledi: “Evet, biz yenilgimiz hakkında konuşma hakkına sahip değiliz…”

Ayrılıp gözden uzaklaştığında, içimden bir ses şöyle diyordu: ‘’Konuşma hakkı verilmez; haklar verilmez, alınır ve bizim bu hak-kı mutlaka almamız gerekiyor. Uzun sürsün kısa sürsün demokra-si talebinde diretmeliyiz, az olsun çok olsun bedel ödemeliyiz.”

 

 

[1]  3. Al-i İmran, 159.

[2]  42. Şura, 38.

[3]  3. Al-i İmran, 159

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir