Demokrasi ve Hakimiyetin Kaynağı Problemi / Yusuf İmamoğlu

İslam ve demokrasi konusu, Müslümanlar arasındaki en tartışmalı konulardan birisidir.

Kimileri “demokrasi” ile “şura” arasında benzerlikler olduğunu söylemekte; demokratik yönetimlerde halk iradesinin yönetime yansıdığını, halkın kontrolünün otorite üzerinde hissedildiğini düşündükleri için demokrasiyi İslam’a uygun görmektedir. Sağladığı özgürlük ortamının ve farklı fikirlerin kendisini ifade etmesine imkân vermesinin İslam’ın yeryüzündeki hedefleriyle örtüştüğünü savunmaktadır.

Kimileri ise içinden çıktığı kültür, ortam ve ona rengini veren esas değerler bakımından demokrasinin İslam ile bağdaşmasının mümkün olmadığını, ayrı bir din olduğunu savunmaktadır. Onunla kurulacak herhangi bir yakınlığın küfre veya şirke düşüreceğini söylemektedir.

Bu tartışma her geçen gün daha da kızışarak, “tevhidi” hassasiyeti bulunan Müslümanların gündemine biraz daha yerleşiyor. Aralarındaki en önemli problem konularından biri olmaya doğru gidiyor. Demokrasi ile küfür arasında kurulan irtibat, konunun sağlıklı bir şekilde tartışılmasını engelliyor, Müslümanların birbirlerini şirk ve küfür ile itham etmelerine yol açıyor. Dolayısıyla yapılan her tartışma, çözümü biraz daha uzaklaştırarak ayrılıkları biraz daha derinleştiriyor.

Tartışmaların merkezinde yer alan asıl konu, hâkimiyetin kaynağı meselesidir. Demokrasi, aynı zamanda temel niteliği de olan tanımına göre “halk hâkimiyeti”dir.[1] Demokrasinin şirk olduğunu savunanların tanımına göre İslam ise “Allah’ın hâkimiyeti” esasına dayalı bir hayat görüşüdür. Bu durumda İslam’ı, gelenekçilikten bağımsız, Kur’an ve sünnet çerçevesinde anlama çabasını gözeten Müslümanlar için konu; tevhid, uluhiyyet, tağut, sistem içi ya da sistem dışı kavramlarına gelip dayanmaktadır. Bütün problemin gelip düğümlendiği, birbirine bağlı iki temel konu ortaya çıkmaktadır:

–  Demokrasinin, uluhiyyetin yalnızca Allah’a has kılınması ve tağuta her ne şekilde olursa olsun boyun eğilmemesi ilkesine ters olması

–  Cahili sistemle uzlaşma anlamına gelen sistem içi mücadelenin gayrimeşru olması.

Bu makale bu iki noktayı hamasetten uzak sağlıklı bir zeminde tartışmayı hedeflemektedir. Şüphesiz ki İslam’ın, siyasi tartışmaların konusu haline gelmesinden bu yana bu mesele birçok yönü ile tartışılmış üzerine çokça şey söylenmiştir. Biz ise belki bunlardan birçoğunu tekrar ederek meseleyi, hâkimiyet ve uluhiyyet kavramları üzerinde yeniden düşünerek tartışmayı deneyeceğiz. Bu çerçevede;

–  Önce hâkimiyet kavramını ele alıp “hâkimiyet ilahi midir, beşeri mi?” sorusuna cevap arayacağız

–  Sonra uluhiyyet kavramını ele alıp “Allah’ın hâkimiyeti” meselesinin ne anlama geldiğini ve imkânını tartışacağız

–  Son olarak da “sistem içi” ve “sistem dışı” kavramlarını ele alacağız.

Hâkimiyet

Türkçede “hâkimiyet” olarak kullanılan kelimenin Arapça aslı “ha-ke-me” fiil kökünden türemiştir. Bu kökten türemiş olan “hükm, hâkim, hikmet, hakîm, muhkem” gibi kelimeler Kur’an’da 210 defa geçmektedir. “Ha-ke-me”den türemiş olan kelimelerin Kur’an’da kullanılışı şöyle sıralanabilir: “…İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten…”[2] ayetinde olduğu gibi hikmet kavramı, çoğu “kitap ve hikmet” şeklinde olmak üzere 20 kez; “…Doğrusu güçlü ve hakîm olan ancak sensin[3] ayetindeki gibi, her şeyi hakkıyla bilen, bilgelik sahibi anlamında, büyük kısmı alîm ve azîz ile birlikte Allah’a ve Kitaba nispetle kullanılan hakîm/hakîmen kavramı 97 kez geçmektedir. Yargılama anlamındaki “ahkeme” 2 kez, ayetlere nispeten muhkem ifadesi de 2 kez kullanılmaktadır. “…Allah hükmedenlerin en hayırlısıdır[4] ayetindeki gibi, yargılayanlar, hakkında hüküm verenler, hâkimler anlamına gelen hâkimîn 5 defa, hukkâm 1 defa kullanılmaktadır. Yargılamanın sonucu (28:70), karar, takdir, işi bir yere vardırmak (12:67, 52:48), bilgelik/hikmet (19:12), prensip (60:10) anlamlarına gelen hükm kelimesi 30 kez, hakem ise 3 kez geçmektedir. 50 yerde ise mazi ve muzari kalıplarıyla kullanılmaktadır; buradaki kullanılan anlamları ise, yargılama, yargılanmak, hüküm vermek, hesaba çekmek, karar vermek,[5] ihtilafları çözmek,[6] hükmetmek,[7] prensipler belirlemek, hüküm koymak[8] şeklindedir. Şüphesiz ki, bu kelimeler arasında aynı kökten türemiş olmanın yanında anlam ilişkileri de var. Ancak makalenin hacmi ve hedefi itibarıyla, ayetlerin hâkimiyet konusuna getirdiği açıklığı dikkate almak durumundayız.

“Arapçada “el-Hukm” kelimesi sözlükte yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır. Kelime bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun isterse bulunmasın belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını ihtiva etmektedir: Kur’ân-ı Kerîm’de de -kelimenin bu anlamı göz önünde bulundurularak- kullanıldığı görülmektedir.

Bu kelimenin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet” şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek egemenlik (sovereignty) anlamıyla Arapçada da yenidir.

Hâkimiyeti hukukçular ve siyaset bilimcileri genel olarak şu şekillerde tanımlarlar:

  1. Bodin’e göre hâkimiyet; “yurttaşlar ve uyruklar üstünde yasayla kısıtlanmamış en yüksek iktidar” (G. Sabine, Siyasal Düşünceler Tarihi, II, 82); J. J. Rousseau’ya göre “genel iradenin uygulanması” (İçtimaî Mukavele, İstanbul, 1967, 137); İbn Haldun’a göre “sahibinin gücü üstünde bir gücün bulunmaması” (Mukaddime, Mısır, (t.y), 188) anlamındadır.

Çağdaş hukukçular ise -ufak tefek farklılıklar bir yana bırakılacak olursa- hâkimiyeti şöyle tarif ederler:

“Belli bir ülke ve o ülkede oturan hakikî ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan asli en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.” Ya da kısaca; “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve salahiyeti” şeklinde tanımlanabilir.

Mevdudi ise, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir:

“Siyaset biliminde bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat şudur: Onun her hükmü kanun mahiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hükümlerini yürütür ve sınırsız tercih ve yetkilerin sahibi olur. İdare edilenler de böyle bir kimseye kayıtsız şartsız itaat etmeye mecburdurlar. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında hiç bir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Fertlere verilmiş bulunan herhangi bir hak var ise, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur… Diğer taraftan hâkimiyeti elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun bağlamadığı için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır…” (İslâm’da Hükümet, çev: A Genceli, Ankara t.y. s 421-422) Mevdûdî’ye göre “bundan daha az kudret ve imkâna ‘hâkimiyet’ denemez.”[9]

Hâkimiyetin, kevnî hâkimiyet, uhrevi hâkimiyet, değer yargılarında hâkimiyet, kanunî hâkimiyet, siyasal hâkimiyet gibi türlerinden söz edilebilir. Sorulması gereken soru şudur: Hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğuna tepki ile beraber “hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah’a ait olduğu” doğru bir ifade midir?

Şüphesiz ki Allah yerin ve göğün yegâne malikidir. Hâkimiyetin mutlak anlamdaki sahibi O’dur. O’nun kudret elinde olan hiçbir şeyi O’ndan alabilecek yoktur. Kendisine ait olduğunu bildirdiği bir şeye sahip olma iddiası ise şirktir. O halde soru, “Allah siyasal anlamdaki hâkimiyetin kendisine ait olduğunu mu anlatmıştır?” şeklinde anlaşılmalıdır.

Kâinata ve hesap gününe hâkim olan Allah’tır. İnsanlığın doğru bir yol üzerinde olabilmesi için gerekli olan değer yargılarını O bildirmiştir. Siyasal hâkimiyet ise fiili bir durumu ifade eder. Ve Allah bu anlamda kullarına hâkimiyet verdiğini belirtmekte[10], istişareden[11] söz etmektedir. Siyasal anlamda hâkimiyetin icrası ister istemez insan eliyle gerçekleşmektedir. Zira Allah insanların arasına inerek hâkimiyet icra edecek değildir. Kendisini ne kadar Allah’a dayandırıyor olursa olsun, siyasal bir hâkimiyetin icra ettiği şey sonuçta kendi hâkimiyetidir. Bu sebeple siyasal anlamdaki hâkimiyetin beşere ya da halka ait olduğu kabul edilmelidir. Bu gereklilik, hem gerçeğin böyle olmasından hem de Allah’a ait olduğu söylendiğinde ortaya çıkacak sakıncalardan dolayıdır.

–  “Gerçeğin böyle olmasından” derken kastımız şudur:

“Allah’ın hâkimiyeti” ya da “egemenliğin millete değil Allah’a ait olduğu”, fiili olarak mümkün olmayan bir durumdur. Çünkü toplumun tamamı böyle bir şeyi kabul edip boyun eğse bile hâkimiyeti icra edecek olan; insanlar içinden bir birey veya bir gruptur. Egemen olan, fiili olarak hâkimiyeti elinde bulunduran birey veya gurup olacaktır. Birey veya gurup kendisini hangi dünya görüşüne dayandırıyor olursa olsun, icra ettiği hâkimiyet kendi yorumudur. Bu sebeptendir ki, ne cumhurî yönetimlerin, ne kapitalizmin, ne teokrasinin[12] ne de demokrasinin dünyada tek bir uygulanış biçimi olmamıştır. Uygulayıcısının niteliğine bağlı olarak farklı yorumlar ortaya çıkmıştır. Farklılığın doğal ve yapay sebepleri olmakla beraber bu durum, kendisini İslam’a nispet eden yönetimler için de geçerlidir. Bir iktidar, bütün samimiyeti ile birlikte kendisini Allah’a nispet ediyor olsa bile iktidara taşıdığı, kendi yorumundan ibarettir. İnsani irade ve tercihleri hâkimiyetten soyutlamanın imkânı yoktur. Bunun tek yolu, vahyin insan yorumuna ihtiyaç bırakmayacak ölçüde teferruatlar içermesi olabilirdi. Ne var ki o zaman ne ciltlere sığabilir ne de evrenselliğini koruyabilirdi. O halde insanın yorumu kaçınılmazdır. Yapılan yorumun hakikate isabeti ise samimiyetle sınırlı olmayıp, akıl, güç ve imkân gibi değişkenlere de bağlıdır.

Oysa Allah’ın hâkimiyeti denen şeyin, doğruya isabet ihtimali gibi bir kusur içermemesi gerekir. Hem kusur içeriyor, hem de ortaya çıkan sonuca “Allah’ın hâkimiyeti” adı veriliyorsa, “Allah adına konuşmak, O’nun adına doğrular yanlışlar belirlemek” gibi büyük bir vebal altına giriliyor demektir ve bu aynı zamanda şirktir. Hiçbir Müslüman bile bile bu duruma düşmek istemez. Dolayısıyla hâkimiyet ne kadar Allah’a nispet ediliyor olursa olsun sonuçta egemen olan, bunu dillendiren insan ya da insanlar topluluğudur.

Hâkimiyet meselesinin ilahi değil, beşeri bir fiil olduğunu ifade ederken, bu konunun; insanlık tarihinin kaydettiği en büyük aldatmacalara konu olduğunu da belirtmemiz gerekir. Tebaa ya da halk, sürekli “halk adına” ya da “Allah adına” hareket ettiğini söyleyen otoritelerce aldatılmıştır. Çünkü hâkimiyetin ister halka isterse Allah’a ait olduğu söylenmiş olsun, sonuçta onu elinde bulunduran bir avuç insandır. Hatta çoğu durumda bir tek insandır. Bu manzaraya bakıldığında hâkimiyet, fiili durum, dayandığı kaynak, dayandığı güç vs. bakımdan analize ihtiyaç duyan bir konudur. Hâkimiyetin millete ait olması, temsili otoritenin yetkisiz olduğu anlamına gelmiyor. Fiili durum, itaat edilmek zorunda olan otoritenin belli insanlardan ibaret olması demektir. Ancak otorite ve gücün belli ellerde toplanmış olması, onların bir meşruiyete ihtiyaç duymayacağı sonucuna da çıkmıyor. Meşruiyet sebebi, otoritenin dayandığı kaynak olarak kalıcılığını temin ediyor. Zira otorite toplumun azınlığıdır ve tepeden aşağıya doğru genişleyen bir güce dayanmak zorundadır. En tabanda yer alan ve en büyük güce sahip olan ise halktır ve halk otoritenin meşruiyet sebebini onaylamadıkça tepenin kalıcı olması mümkün değildir.

Toplum bir bütün olarak, siyasal anlamda ürettiklerinden sorumludur. Yetkisi olmayanın sorumlu olduğu da iddia edilemez. Hâkimiyetin ortaya çıkardığı sonuçlar da bu kurala dâhil edilmelidir. Toplumun sorumluluğunun sadece verili olanları uygulamaktan ibaret olduğunu söylersek, toplumun kısıtları ile yaptıklarını doğrudan kaynak edindiği kitaba bağlamış da oluruz. Oysa Kur’an, evrensel, mutlak olarak adil, beşeri kusurlardan münezzehtir. Ama insanın yapacakları öyle değildir.

“Hâkimiyetin kaynağı toplumdur” dendiğinde, bunun haksızlıklara sebep olacağı ve keyfi davranışların önünü açacağı söylenecekse; otoritenin Allah’a ait olduğunu söylemek, beşerin keyfi davranışının önünde bir engel teşkil etmez. Zira otoritenin Allah’a ait olduğuna inanan bir toplumda da otoritenin keyfiliğini denetleyecek ve buna engel olacak güç toplumun kendisinden başkası değildir. Bu yönden bakıldığında hâkimiyet sorumluluğunu topluma vermek; toplumu, yöneticiyi denetleme ve gerekirse azletme yetkisiyle donatmak, keyfiliğin önünde daha reel bir engel oluşturmaktadır.

–  Siyasal hâkimiyetin Allah’a atfedilmesinin sakıncalarından kastımız ise şudur:

Eğer bir iktidar hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu iddia ederek icraatta bulunuyorsa, yaptığı hatalar, beceriksizlikler tebaa tarafından doğal olarak hâkimiyetin kaynağına atfedilir. Teokratik devletlere duyulan tepkide bu durumun kötüye kullanılması kadar beceriksizliklerin rolü olduğu da unutulmamalıdır. Roma, Mısır, Hitit, Yunan ya da Osmanlı örneklerinde olduğu gibi teokratik yönetimin şüphesiz ki tek bir çeşit olduğu iddia edilemez. Ancak kendisini Tanrı’ya nispet eden teokratik iktidarlar da en az diğerleri kadar zulüm kaynağı olmuştur. Ve gerçekte bunların hâkim kıldıkları şey hiçbir zaman Tanrı’nın değil kendilerinin iktidarıdır. Şüphesiz ki, sui misal emsal olmaz. Elde edilen gücü “Tanrı adına” kötüye kullanmak, Allah’ın hâkimiyeti fikrine karşı tek başına bir argüman sayılmayabilir. Ancak hâkimiyeti Allah’a nispet etmek, halkı, gücü elinde bulundurana muhatap olmaktan çıkarmaktadır.

İslam geleneğindeki hâkim düşüncenin, hâkimiyetin ilahi olduğu yönünde geliştiğini; hâkimiyetin beşeri olduğu yönündeki düşüncenin Osmanlı’nın son dönemlerindeki Batı eğilimi sayesinde gündeme geldiğini; daha öncekilerin oldukça marjinal kaldığını söyleyebiliriz. Sünni hilafet ideolojisinde halifelerin yalnızca Allah’a karşı sorumlu olduğu yaygın kanaattir. Sorumluluğu halka karşı değil, Allah’a karşıdır. Çünkü onun yetkisi insanlardan değil Allah’tan gelmektedir ya da mevcut iktidar Allah’ın iradesinin bir tecellisidir. “Cebr”, “kader”, “iktidarın Allah’ın giydirdiği gömlek olması” da aynı düşünüş biçiminin izdüşümleridir. Bunun arkasında Allah’ın kullarını idare etmesi için birini görevlendirmiş olması düşüncesi yatar. Bu düşünceye göre gökte de ilah, yerde de ilah olan Allah’ın yeryüzündeki egemenliğinin temsilcisi, O’nun insanlar arasından seçtiği seçkinlerdir. Şia’daki imamet anlayışı da buna fazlasıyla benzemektedir: İmamların Allah tarafından doğrudan görevlendirme ile geldiği ve masum oldukları, imametin imani esaslar arasında yer aldığı yani otoritenin kaynağının ilahi olduğu savunulmaktadır.

Allah’a dayanan bir şeyi sorgulamak insana düşmez. İktidarın kendisini yaratıcıya nispet etmek suretiyle eleştiri ve isyanlara karşı aşılmaz duvarlar örmesi kötü niyet ürünü olsa da; iyi niyet bu durumda fazla bir şey değiştirmez. İlahi olan bir iktidar halk tarafından kontrol edilemez, hataları düzeltilemez, haddi aştığında yerine yenisi getirilemez. İktidar sahibi dokunulmaz hale gelir. Ona karşı gelmek Allah’a karşı gelmek olarak değerlendirilir. Meşruiyetini Allah’tan alan bir otoritenin sorumluluğu da O’na karşı olur. Ona itiraz etmenin, zulmettiğinde isyan etmenin meşruiyeti tamamen ortadan kalkar. Oysa siyasal hâkimiyet halka ait bir hak olarak görülür ve iktidarın dayanağı da halkın kendisi olursa halk, verdiği görevi kötüye kullananlardan onu geri alma hakkına da doğal olarak sahip olur. İyinin de kötünün de sorumlusu kendisi olur. Bununla birlikte hâkimiyeti yalnız Allah’a ait bir hak olarak görüp ümmetin halifeyi kontrol yetkisine sahip olduğu ve yetkisini kötüye kullandığı zaman onu azledebileceği söylenirse, bu; hâkimiyeti ümmete atfetmektir. Ama bunu söyleyenlerin, ne imamet ve ne de hilafet siyaset nazariyesinde yöneticiyi kontrol edecek veya azledecek mekanizmaların oluşturulmadığını bilmesi gerekir.

Allah, hâkimiyet, uluhiyyet veya benzer kavramlarla ilgili olarak, siyasal egemenliğin kendisine ait olduğuna dair bir şey söylememiştir. Hükmün Allah’a ait olduğunu belirten ayetlerden, hâkimiyetin Allah’a ait olduğu sonucunun çıkarılması, bu ayetlerde geçen ha-ke-me kökünden türemiş kelimelerin hepsinin siyasal egemenlik anlamında yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Oysa bu tür ayetlerde kast edilen siyasal egemenlik değildir. Böyle bir anlama gelmesi en muhtemel ayetleri incelediğimizde bu gerçeği açık bir şekilde görebiliriz:

“Allah’ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın isimlendirdiği isimlerden başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm vermek ancak Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil O’na kulluk etmenizi emretmiştir. Bu dosdoğru dindin, fakat insanların çoğu bilmezler.” (12, Yusuf: 40)

“İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; insanların ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, iman edenleri, ayrılığa düştükleri hakka kendi izni ile eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir.” (2, Bakara: 213)

“Ey inananlar! İnanmış kadınlar hicret ederek size geldiklerinde onları deneyin… Allah’ın hükmü budur; aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hakîmdir.” (60, Mümtehine: 10)

“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir. Deki: ‘O Allah benim Rabbim, ben O’na dayanırım, O’na sığınırım.” (42, Şura:10)

“… Bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve peygambere götürün, eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız bu hem hayırlı hem de sonuç alma bakımından daha güzeldir.” (4, Nisa: 59)

“Ey iman edenler! Ahde vefa gösterin. Aşağıda adı geçen hayvanlar size hac yasakları dışında serbesttir. Allah dilediği hükmü verir.” (5, Maide: 1)

“… Herkim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin… zalimlerin… fasıkların ta kendileridir.” (5, Maide: 44, 45, 47)

“… Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet; sana gelmiş olan Hak’tan ayrılıp da onların hevalarına tabi olma…” (5, Maide: 48)[13]

Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (5, Maide: 50)

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4, Nisa:65)

Beşerin, üzerinde hareket edeceği sabiteleri O belirler. İhtilafları çözmek ve yolu aydınlatmak için gerekli işaretleri O gösterir. Siyasal egemenliğin nasıl hak ve adalet üzere icra edileceğine dair gerekli verileri O temin eder. Ancak bundan sonrasını beşerin sorumluluğuna bırakmıştır. Bu sorumluluk anlayışı ile beşer, elde ettiği güçle toplumları yönetir. Yukarıdaki ayetlerde geçen “Allah’ın değerler belirlemesi”, “hükümler indirmesi” şeklindeki ifadelerden anlaşılması gereken, insanın bu alandaki sorumluluğunda yolunun aydınlatılmasıdır.

Yukarıdaki ayetlerden Maide suresinde yer alanlarla ilgili olarak; bu ayetlerin “siyasal egemenlikle bir alakasının olmadığı, muhakeme (yargılama) ile ilgili oldukları” şeklinde yorum getirenler olmuştur. Bunlara ilaveten, “aralarında adaletle hükmet, senin verdiğin hükmü kabul etmezlerse…” şeklinde geçen ifadelerin sadece yargılamakla ilgili olduğunu iddia etmek mümkün olsa bile; eğer ortada bir yargılama varsa bunun bir yasamaya dayanması gerekir. Sadece yargının adaletli olmasıyla işin sonuca bağlanamayacağı gibi, yasama ayağından bağımsız bir yargıdan da bahsedilemez. Ayetlerin siyasal anlamda bir yargıdan bahsetmesi aynı kaynağın yasamaya dair belirlemelerini de zımnen kabul etmek anlamına gelir. Fakat kaynağın yasamaya dair belirlemelerinin olduğunu kabul etmek bunları bizzat O’nun icra edeceği anlamına gelmez. Veya iktidarın ilahi olmasını gerektirmez. Allah’ın bu anlamdaki hâkimiyetini değerlerin ve prensiplerin belirlenmesi şeklinde anlamak icap eder. Allah hâkimiyet sağlamak için değil hâkimlere yol göstermek için kitaplar, elçiler gönderir. Hâkimiyet ise insanın çözmesi gereken bir problemdir. Dayandığı güç ve meşruiyet zemini ise toplumun kendisi olmak zorundadır. Allah, beşere her konuda olduğu gibi siyaset ve egemenlik konusunda da kendisine uyulduğunda huzura ulaşılacak değerleri bildirmiştir. Bu esaslara uyulduğunda ortaya çıkacak iktidar ilahi bir iktidar olmadığı gibi sorgulanamaz bir otorite de değildir. Zira beşerin bu esaslara uymaya çalışması hata yapmayacağı, yanlışlık üretmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü esaslar her ne kadar adaletin ve dosdoğru hareket ve iktidar etmenin garantisi olsa da onun uygulaması öyle olmayabilir.

Hâkimiyet konusu bir bakıma mülkiyet konusuna da benzetilebilir: Kur’an birçok defa mülkün ancak Allah’a ait olduğunu, mülkünde hiç kimsenin O’na ortak olamayacağını ifade eder. Ancak bu, insanın mülk edinemeyeceği anlamına gelmez. Tam aksine zekât ve sadaka gibi kavramlar mülkün onaylandığını ama mülkün nasıl kullanıldığının önemli ve belirleyici olduğunu gösterir. İnsan mülk sahibi olmalıdır ki, onu nasıl kullandığı ortaya çıksın. Allah dilediğine dilediği kadar verir.[14] Sonra azıyla ya da çoğuyla onları nasıl kullandıklarına bakar. Onlara mülkünden kullandırması uluhiyetine ortak ettiği anlamına gelmez. İnsana verdiği seçme hakkı, iradesini ve aklını kullanmasını sağlayacak imkânları da gerektirir.

Bu noktada şöyle bir soru gerekli olmaktadır: Allah egemenlikte beşere hak tanırken O’nun bütün hareketlerini bağlamış, kuşatmış mıdır? Yoksa onu bütünüyle serbest mi bırakmıştır? Ya da serbestliği belli alanlardan mı ibarettir?

Soruların cevabı doğrudan uluhiyyet konusu ile özellikle de uluhiyyetin teşri ile kurulan ilişkisiyle alakalıdır.

Uluhiyyet ve Teş’ri

İlah ve Rab kavramlarının, “yaratmak; ihtiyaçları gidermek; duaya icabet etmek; sevgi, korku, ümit gibi kalbi eylemlerin nihai anlamdaki mercii olmak; terbiye etmek” gibi birçok yönü vardır. Ancak makalenin amacı ve kapsamı gereği her iki kavramın da sadece teşri, sosyal hayatın düzenlenmesi ile ilgili yasaların tespiti boyutlarına değineceğiz.

Yaptığı çalışma ile Müslümanların ufuklarını açan merhum Mevdudi’nin konuyu nasıl ele aldığına başvurmak gereklidir:

“Bilginlerini, Rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı Rabler edindiler …” (Tevbe:31); “Heva ve hevesini ilah edineni …”; (Furkan:43); “…ortakları, evlatlarını kendi elleriyle öldürmelerini hoş gösterdi …” (En’am: 137); “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri o fasit dinlerinden kendilerine şeriat çıkarıp yapan ortaklar mı var?” (Şura: 21). Mevdudi bu ayetleri zikrettikten sonra şöyle diyor: “Onu ilah seçmeleri, emirlerini bir hukuk düzeni kabul etmelerinden; emrettiğini yapıp yasaklarından sakınmalarından; helal ve haram kıldığı şeylerde O’na uyarak, emirlerini kendilerine kanun telakki etmelerinden ve bizzat emretme ve yasaklama yetkisine sahip olup, ondan üstün bir otoritenin olmadığı inancına saplanıp kalmalarından doğar.”[15] “Aynı şekilde kim Allah’tan başkasının hükmünü kanun sayar, emir ve yasaklarını uyulması gereken bir şeriat telakki ederse, onun otoritesini üstün kabul etmiş demektir.”[16] “Buna göre akıl, hüküm, emir ve kanun koymanın O’ndan başkasının kudreti dâhilinde olmadığını tasdike mecburdur. Bütün bunlardan herhangi birinin O’na ortak oluşunu açıklayabilecek hiçbir gerekçe bulunamaz… Siyasal anlamıyla kendisini mülkün sahibi, üstün ve mutlak egemen olduğunu iddia edenin iddiası, ilahlık iddiasında bulunarak insanlara: ‘Ben sizin veliniz, kefiliniz, koruyucunuz ve yardımcınızım’ deyip de, tabiat kanunları dışında kalan manalarıyla bunu söyleyen kimsenin iddiası gibidir… Bu da açıkça şunu göstermektedir: Uluhiyyet aynı zamanda egemenlik ve mülk anlamlarını da kapsamaktadır. Bu anlamlarıyla da Allah’a herhangi bir şekilde ortak koşmamak, İlâhın birliğini kabulün gerekleri arasındadır.”[17] “Üstün otoritenin gereği hüküm ve emrin, güçlü ve tek olana ait olması ve egemenliğin basit bir parçasının dahi başkasına geçmemesi gerekir.” “Bu ayetlerde baştan sona kadar, şu temel düşünceyi buluruz: Uluhiyyet ve otorite (mutlak egemenlik) birbirini gerektirir; mana ve ruh bakımından farkları da yoktur.”

Rab kavramı da aynı şekilde insanın sosyal hayatı ile ilgili kanun ve kaideleri ilgilendiren yönlere sahiptir. “Dört Terim”de Rab kavramındaki yaklaşım İlah kavramındakine oldukça benzerdir:

“Bilginlerini, Rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı Rabler edindiler …” (Tevbe:31) ve “Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler edinmeyelim” (Al-i İmran: 64) ayetlerinden sonra şöyle diyor, Mevdudi: “Bu iki ayette Rablerden amaç, genellikle ümmet ve toplulukların önder ve rehber edindikleri kimselerdir. Onlar emir ve yasaklarına boyun eğerler, şeriat ve kanunlarına tabi olurlar, Allah’ın gönderdiği hiçbir delile dayanmaksızın haram ve helal dediklerine inanırlar, bütün bunlardan öte, kendiliklerinden emir ve yasak koyabileceklerine iman ederler.”[18] “Emredip yasaklayan, yüce egemenlik sahibi, doğruluk ve hidayetin, kanun ve yasamanın kaynağı, devlet ve ülke hâkimi, toplumun ve medeni hayatın merkezi anlamında ‘Rab’ kelimesine gelince: Bu anlamdaki ‘Rabb’ı da değişik anlamlarda kullanıyorlardı. Bu mefhum gereğince, ya insanın doğrudan doğruya Allah’tan gayri Rab olduğuna inanıyorlar veya Allah’ın Rab olduğuna nazari bir şekilde inanmış olmakla beraber, siyasi ve medeni ahlak işlerinde bu varlıkların ‘rububiyyet’ine teslimiyet gösteriyorlardı. İşte tarihin, ilk anından beri, peygamberlerin yıkmak için devamlı olarak gönderildikleri asıl yanlışlık budur… Bu bakımdan O, tek başına tabiatüstü âleminin Rabbi olduğu gibi ahlak, siyaset ve medeniyet işlerinde de Rabdir, mabuddur.”[19]

İslam’ın bireysel hayatın dar alanlarına hapsedilmesine, Allah’ın beşeri işlerden soyutlanarak yerine başka dünya görüşlerinin egemen kılınmasına karşı merhum Mevdudi’nin getirdiği açılım gerçekten kıymetlidir. (İlk olmamakla beraber) Hayatın, hevanın kontrol ettiği değerlerle değil vahyin ölçüleri ile yönlendirilmesi gerektiği noktasındaki katkısı devrim niteliğindedir. Ancak yukarıdaki alıntılar; sosyal hayatın düzenlenmesi konusunda ortaya konacak beşeri çabaların tamamını “uluhiyyet iddiası” sayan bir yaklaşıma da ortam hazırlamaktadır. Kanun ve yasa yapmakla ilgili Allah’tan gelenin dışında her şeyi reddetmek gerektiği sonucunu çıkarmaya oldukça elverişlidir. Nitekim böyle bir çıkarımın yakın dönemde radikal İslami hareketlerin temel niteliğini oluşturduğu ve bunda Dört Terim’in belirgin bir payı olduğu da bir vakıadır.

Aslında kitap incelendiğinde Mevdudi’nin, bir denge oluşturabilmek için yer yer “sınırlama ifadeleri” kullanmaya çalıştığı görülür:

“Yine bu iki ayete göre, herhangi bir şahsın veya topluluğun Allah’ın emrine dayanmayan bir kanun, bir şeriat, bir belge meydana getirmeleri halinde, bu kanun koyucu ile Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmuş oluyorlar.”[20] “Yine şunların da, O’ndan başkasında bulunduğunu kabul etmek hatadır: Kendi kendine müstakil bir âmir, kanun koymada mutlak kudret sahibi bir kanun koyucu…” “Allah tarafından gönderilmiş bir delil olmaksızın, O’dan başkasına itaat eden ve ona itaatin gerekli olduğuna inanan…”[21]

Fakat bu sınırlama ifadelerine rağmen “ilah, Rab, ibadet ve din” kavramları çerçevesinde getirilen yaklaşımdan; egemenliğin kayıtsız ve şartsız Allah’a ait olduğu, beşerin bu alana herhangi bir şekilde müdahale edemeyeceği, bu alana dalmaya çalışmasının tuğyan olacağı sonucu çıkarılmıştır. Hükmün ve egemenliğin yalnızca Allah’a ait olduğu düşüncesi bu tartışmanın sonucudur.

Sosyal hayatı tanzim etmek için beşerin kanun yapması, her şart altında uluhiyyet iddiası olarak nitelenebilir mi?

Eğer böyle ise gelişen ve değişen durumlar karşısında muvahhitlerin tavrı ne olacaktır?

Kur’an birçok yerde hükmün yalnız Allah’a ait olduğunu, O’nun gökte ilah olduğu gibi yerde de ilah olduğunu söyler.[22] Ancak kabul edilmelidir ki beşeri bir çaba olarak anayasa ve çeşitli düzeylerde kanun ya da yasa yapmak zorunluluktur. Hz. Ömer dönemi Resulullah tarafından tesis edilen toplumun, devlet niteliğine geçmesinin önemli bir aşamasıdır. Hz. Ömer’in bizzat direktifleriyle yapılan işler gerçekten dikkat çekicidir: “Müellefe-i Kulub’a zekâttan pay ayrılmasının terk edilmesi, Yahudi ve Hıristiyanların fakirlerine maaş bağlanması, ‘Esselatu hayrun mine’n-nevm’ ibaresinin sabah ezanına konulması, teravih namazlarının cemaatle kılınması, bir celsede üç talakın bağlayıcı kabul edilmesi, sarhoşa seksen değnek cezasının kabulü, ticari atlardan zekât alınması, Beni Tağlep Hıristiyanlarından cizye yerine zekât alınması, vakıf hukukunun tesis edilmesi, cenaze namazlarının dört tekbir ile kılınması, hiciv yazan şairlerin cezalandırılması…”[23] Yasama ile ilgili örnekler aslında çok daha fazladır. Burada sadece çok kritik görünenlerden birkaçını aktardık. Ayrıca Hz. Ömer’in kıtlık yılında, yoksulluklarından dolayı hırsızlık eden iki kişinin ellerinin kesilmesini engellediği de bilinmektedir.

Hz. Ömer, kanun, yasa ya da anayasa yapmanın uluhiyyetin sınırlarına girdiğine inanıyor olsaydı, bunlardan hangisine kalkışabilirdi! Kaldı ki, yaptığı yeniliklerden kimi, doğrudan din ile ilgilidir. Ayrıca Raşit Halifeler döneminde devlet düzeninin kimi kısımları komşu ülkelerin sistemlerinden iktibas edilmiştir. Özellikle Ömer döneminde askeri düzen, hukuki/adli sistemle, hapishanelerle ilgili yepyeni düzenlemeler getirilmiştir. Bunların bir kısmı da Bizans ya da İran’dan alınmıştır.

Bugün; borsa, bankacılık, eğitim teşkilatı, dış ticaret, gümrükler, çifte vatandaşlık, silah mülkiyeti, yabancı sermayenin yatırımı, askeri personel ve daha yüzlerce konu ile ilgili kanun yaptığımızda ve bunların bağlayıcı olduğunu, itaat etmeyenlerin cezalandırılacağını söylediğimizde uluhiyyetin alanına müdahale etmiş sayılacak mıyız?

Şüphesiz ki hemen herkes buna hayır diyecektir. Çünkü saydığımız konularda Kur’an, ya hiçbir şey söylememiş, ya da genel prensipler belirlemiştir. Hayatın doğası ve Kur’an’ın hedefleri gereği vahy, şekilleri değil prensipleri belirlemektedir. Prensiplerin farklı zaman ve coğrafyalarda hayata nasıl aktarılacağı meselesini de insanın imtihanı olarak gündeme getirmiştir. Hayatın ve vahyin doğası, beşere anayasa ya da tüzükler yapmayı salık veriyorsa, bu yasalar ile uluhiyyet arasında, birbirini zorunlu kılan ilişkiler kurulmamalıdır. Bu ilişki böyle kurulduğunda, itaat edilmek üzere söylenen ve yazılan her şeye isyan tepkisi doğmak durumundadır. Bunun içindir ki, yakın zamana kadar ebeveyninin taleplerine, okul müdürlerinin istek ve emirlerine, “sen benim ilahım değilsin” diyerek tepki gösterenler olmuştur. Uluhiyyetle, emir, kanun, düzen arazında kurulan birebir ilişki nedeniyle neredeyse bütün beşeri ilişkiler bu kavram üzerinden tanımlanmaya çalışılmıştır. Böylece “uluhiyyet” diğerlerinin nasıl şirk koştuğunun denetleyip ölçüldüğü bir aygıta dönmüştür. Dosdoğru yapıldığında bunda bir sakınca olmadığı doğrudur. Ancak hüküm ile uluhiyyet arasında kurulan yanlış ilişkilerin, sonuç değerlendirmeler üzerinde belirleyici olacağı da unutulmamalıdır.

* * *

İnsanın yeryüzünde kayıtsız ve şartsız bir otorite peşinde olmasının birçok örneği vardır. İktidarın kendisini Tanrı’ya nispet etmesi ya da Tanrı ile akrabalık kurarak hükmün sadece kendisine ait olduğunu iddia etmesi de bir bakıma kayıtsızlık peşinde olmanın ürünü sayılabilir. Tanrı’yı katlederek dinin belirleyiciliğini ortadan kaldıran son dönem gelişmeleri bunun daha aleni bir şekilde dile getirilmesinden ibarettir. Beşerin, nefsin arzularının peşinde koşması ve onları tatmin edebilmesinin önündeki engelleri kaldırma hırsı iktidar biçimlerine de yansımıştır. Yoldan sapmanın, tuğyan etmenin biçimlerinden; başkalarının istikamet üzere olmasını engellemenin önemli araçlarından biri de elde bulunan otorite yetkisidir. Toplumları fesada sürükleyen en önemli unsur da işte bu yetkiyi şeytanın planları doğrultusunda kullanmaktır.

“Andolsun ki, Biz Musa’yı da, Firavun’a ve O’nun ileri gelenlerine mucizelerimizle ve apaçık bir hüccetle gönderdik. Yine onlar, Firavun’un emrine tabi oldular. Hâlbuki Firavun’un emri sağduyuya uygun (reşid) değildi.” (11, Hud: 96-97)

“Firavun: ‘Andolsun eğer benden başka bir ilah edinirsen seni muhakkak ve muhakkak zindanlık ederim’ dedi.” (26, Şuara: 29)[24]

 “Firavun kavmi içinde haykırdı: ‘Mısır mülkü ve altından akan şu ırmaklar benim değil mi? Hala gözünüzü açmayacak mısınız?” (43, Zuhruf: 51)

“Allah kendisine hükümranlık verdi diye İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi!…” (2, Bakara: 258)

Nemrut, Firavun gibi örnekler birer birey olabileceği gibi bir grup ya da bir zihniyet de olabilir. Kendilerini bir şekilde Tanrı’ya hatta ilahi bir dine nispet ediyor olabilecekleri gibi ateist de olabilirler. Yaptıkları şey uluhiyyet iddiasıdır. Çünkü onlar, hükmü altında bulunanları, kendi arzuları yönünde yoldan çıkarmayı hedeflemişlerdir. Hak kendilerine geldikten sonraki tutumları da bu durumun belgesidir. Onlar inatçı birer zorbadır, zorbalığın timsalidir.

“İşte Ad kavmi! Onlar Rablerinin ayetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine asi oldular. İnatçı ve zorba her kişinin emri ardınca gittiler.” (11, Hud: 59)

Bunlar yeryüzünde fesat çıkarmayı isteyen, bu fesattan istifade eden, toplumun ıslah olmasının kendi sonları olacağının bilincinde olanlardır.

“Müfritlerin emrine boyun eğmeyin. Ki onlar yeryüzünde fesat çıkarır, ıslah etmez kimselerdir.” (26, Şuara: 151-152)

Zulüm ve baskı ile otorite kurup hâkimiyet sağlayan haddi aşmıştır. Zira zulüm ve baskının arkasında ne bir hayr ne de bir iyilik bulunabilir. Hakka karşı gücü elinde bulunduranların tavrı ise onların kimliğini belirleyen esas şeydir. Hak kendilerine ulaştıktan sonra zulüm ve tuğyanlarında devam edenler inatçı birer zorbadır. Hakka karşı koydukları olumsuz tavır, onları hakkın karşısında bir tercih olma durumuna getirir. Bilinçli bir tercihle onları kabullenip emirlerine boyun eğmek hakkı reddetmekle eşdeğer hale gelir.

“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağutun önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (4, Nisa: 60)

“Bakmadın mı şu kendilerine kitaptan nasip verilenlere? Cibt ve tağuta iman ediyorlar da küfredenler için ‘Bunlar inananlardan daha doğru yoldadır’ diyorlar.” (4, Nisa: 51)

“Deki: ‘Allah katında bir ceza olmak bakımından bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah’ın lanet ve aleyhinde gazap ettiği, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimselerle tağuta ibadet edenlerdir ki, işte bunların mevkii daha kötü, dümdüz yoldan en büyük sapıştır.” (5, Maide: 60)

Tağutun önünde muhakeme olunmayı istemek, cahiliyyenin hükmünü tercih etmek, Allah’ın emrinden duyulan rahatsızlığın ürünüdür. Çünkü istedikleri sonuçlara ulaşmalarını, tağutun emrine ya da hükmüne boyun eğmeleri sağlar. Allah’tan gelen ise bu tür taleplerin hedefine ulaşmasına engeldir. Haklıyı ve haksızı belirlemekte, dosdoğru davranışın ilkelerini tespit etmekte Allah’ın ilah edinilmesi bunların işine gelmez. Onun için onlar da hevalarını tatmin edecekleri ortamın temini için şeytanın ve tağutun peşinden gitmeyi tercih ederler.

Oysa Allah’tan gelenin karşısında tercihe şayan başka bir değer ve hüküm olamaz.

“Doğrusu, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitap’ı sana hak olarak indirdik; hakkı gözet, hainlerden taraf olma.” (4, Nisa: 105)

“Hayır, Rabbi’ne andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.” (4, Nisa: 65)

“Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve peygambere çağırıldıkları vakit: ‘İşittik, itaat ettik’ demek, ancak mü’minlerin sözüdür. İşte saadete erenler onlardır.” (24, Nur: 51)

İnsan, içerden ve dışarıdan gelen birçok istek ve emirle karşılaşır. Heva ve şeytan insana sürekli kötülükleri ilham etmeye çalışan odaklardır. Hevâ, nefsin şehvetlere eğilimi, keyfe düşkünlük, şehvete düşkün ve ilim sahibi olmadan sahibine hükmeden nefs anlamlarına gelir; insanın kötüye eğilimini ifade eder. Bunun gibi şeytanın dostlarından iyiliği, hayrı, Allah’a giden yolu kimi zaman kandırarak kimi zaman zor kullanarak engelleyen tağut vardır. Bunların istek ve emirlerinde asıl olan yoldan saptırmaktır, emirlerine boyun eğmek onları ilah edinmek demektir.

“Heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü? Şimdi onun üzerine sen mi bir bekçi olacaksın.” (25, Furkan: 43)

“Bunun gibi, onların ortakları olan putların hizmetçileri, müşriklerden birçoğuna hem onları helake düşürmek, hem kendilerine karşı dinlerini karmakarışık etmek için öz evlatlarını kendi elleri ile öldürmelerini hoş göstermiştir.” (6, En’am: 137)

“Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi Rabler edinmeyelim…” (3, Al-i İmran: 64)

Kur’an, putların hizmetçileri gibi din adamlarının da Rabler edinilmesinden bahsetmektedir:

“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Oysa tek Allah’tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir.” (9, Tevbe: 31)

“Yoksa Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı var? Eğer kesin yargı bulunmayacak olsaydı aralarında hemen hükmedilirdi. Doğrusu zalimlere can yakıcı azap vardır.” (42, Şura: 21)

* * *

İnsanlara emirler ve nehiyler verdikleri için ilah ve Rabler edinilen otorite sahipleri, din adamları vardır. Bunların ilah edinilmesi, önlerinde eğilip adlarına kurbanlar kesilmesi değil hükümlerine boyun eğilmesidir. Ancak nitelikleri farklı olmakla beraber Müslümanlar da yasalar çıkardığında emir sahiplerine itaat gerekir. Müslümanlar da dini ictihadlarda bulunmakta, diğer Müslümanlar da onların ictihadına tabi olmaktadırlar. Durumun izahını belli ilkelere bağlamak mümkündür:

Tuğyanın ürünü ve gerekçesi olarak, hükümler, değerler ve yasalar belirlemeye kalkmak uluhiyyet iddiasıdır. Şeytanın hedefine tabi olarak saptırma çabasıdır.

Bunlara, amaçlarını benimseyerek tabi olmak aynı yolun yolcusu olmanın sonucudur ve onları ilah edinmek anlamına gelir. Zor, baskı ve aldatılmışlıkla tabi olmak ise kolayca aynı kategori içinde değerlendirilemez. Böyle bir tabiiyetin ömrü samimiyet, çaba ve vakıaya bağlı olarak değişir.

Doğru, hak ve adaleti ikame etme cehdinin bir parçası olarak sosyal hayatı düzenleme çabası, varılmak istenen sonucun bizatihi garantisi değildir. Yasa ve kanun yapmakta insanların işlerini kolaylaştırıp düzen ve disiplin sağlamaktan başka hiçbir niyetin olmadığı iktidarlardan söz edilebileceği gibi Kur’an’ı egemen kılmaya çalışanlardan da mutlak adalet üretmeleri beklenmemelidir. Bu durumda hedefi Kur’an’ı hayata egemen kılmak olduğu halde yanlışlar yapanlardan söz edilebileceği gibi vahiyle bir ilişkisi olmadığı halde uluhiyyet iddiasında olmayan otoritelerden de söz etmek mümkündür.

Diğer yandan ürettiği sonuçlar doğru ve vahye uygun görünmekle beraber kendi otoritesini mutlaklaştırmak isteyen, dini motifleri bile Allah’ın yoluna engel olarak kullanmayı amaçlayan iktidar veya güç sahiplerinden söz etmek de mümkündür.

Dini ictihadlar duruma örnek sayılabilir. Doğruyu bulma çabası ile yanlış bir hüküm çıkarılıyorsa ne sonucu çıkaran ne de ona tabi olan haktan sapmış sayılamaz. Dini kendisine malzeme yapmak için çabalayanların sonuçları ise ne kadar bulunmaz ve ne kadar orijinal olursa olsun kendilerine bir fayda sağlamadığı gibi onu yüceltmek, aynı sonuçtan istifade etmek için tabi olanları da peşinde sürükler. Ama burada bile niyeti görüp sonuçtan istifade etmeye çalışmak mümkündür.

Tevbe suresinde söz edilen din adamları, dini saptırmak için kullanan, samimiyetten uzak ve hatta gerçeğin de farkında olan bir kesimdir. Bunların Rab edinilmesi Allah’ın değil kilise babalarının dinin hâkimi haline getirilmesidir. Onlar öyle dediği için helal, onlar yasak ettiği için haramlar oluşmuştur. Oysa Hz. Ömer örneğinde görüldüğü gibi Müslümanların yaptığı, vahyin ne demeye çalıştığının samimiyeti ile yeni durumları değerlendirmek ona göre ictihadda bulunulmaktır. Yine de Ömer öyle dediği için bir kabul varsa orada Ömer’i ilah edinme de vardır.

İslam’ı dünya görüşü olarak kabullenenler için Allah’ın ve Resulü’nün bildirdiğinden başka bir ölçünün olması mümkün değildir. Hükmettiklerinde de bunu esas almak zorundadırlar. Hüküm ister mahkeme isterse siyasal iktidar anlamına gelsin böyledir. Fakat bu, kitapta lafzî olanları insanların yüzüne tekrarlamaktan ibaret bir durum olarak tarif edilemez. Kitabın mantığı ve zihniyeti ile hareket etmeyi ifade eder. Tıpkı Hz. Ömer’in yaptığı gibi…

***

Egemenliğin “kayıtsız şartsız millete ait olduğu” fikri, uluhiyyeti hâkimiyetten bütünüyle soyutlama niyetinin bir ürünüdür. Buna hâkimiyeti, uluhiyyetten bağımsızlaştırma çabası da denebilir. Allah’ın hâkimiyetine elbette kayıt ve şart getirilemez. Ama teşrinin bütünüyle insandan bağımsız olması gerektiğini savunmak, uluhiyyetin kanun ifade eden her şeyi kuşattığı düşüncesine dayanmaktadır. Oysa dünyanın değişik bölgelerinde İslam adına kurulan iktidarların tecrübesinden de görüleceği gibi İslami düşünceyi iktidara taşımak, sosyal düzenin sağlanması için çeşitli düzeylerde yasa yapmayı zorunlu kılmaktadır. Ve çıkarılan yasalar da öyle veya böyle bağlayıcı olmaktadır. Şüphesiz ki İslami bir anlayışa, Kur’anî bir mantığa sahip olanlar anayasa ya da kanun yapmaya kalktıklarında konuyla ilgili vahyin ne dediğine Peygamber’in nasıl hareket ettiğine dikkat edeceklerdir. Ancak aradıkları her şeye, ihtilaf edilmeyecek ölçüde cevaplar bulamayacakları gibi konunun çetrefilliğine binaen yeryüzünün başka tecrübelerinden de istifade edeceklerdir. Ayrıca içinde bulundukları mevcut toplumun örfünü özellikle dikkate almak durumundadırlar. Belki de son tahlilde oluşturacakları kanunlar şu ya da bu sisteme benzeyecektir. Hatta bazı konularda onlardan daha iyi ve daha adil olacağı da mutlak anlamda iddia edilemez. İslami bir otoritenin ürettikleri herhangi bir cahili sisteme benzediğinde aradaki fark, yasayı yapanın niyet ve kimliğinden ibaret olacaktır.

Burada ortaya çıkan durum, yasama faaliyetinin kaynak problemidir. Kur’an indiği dönem ve coğrafyanın ihtiyaçlarına uygun olarak ihtilafları gidermiş, sosyal hayatın hak ve adalet üzere devamını sağlamıştır. Müslümanların, beşerin bugüne ilişkin tecrübelerinden istifade ihtiyaçları, o günden farklı birçok problemle karşı karşıya bulunmalarındandır. Allah’ı tek ilah edinmekle Kur’an’ı tek kaynak edinmek arasında birebir ilişki kurulduğunda başka beşeri tecrübelerden hatta içinde bulunulan toplumun örfünden istifade etmek; imkânsız ya da şüpheli hale gelecektir. Hayat ise boşluk kabul etmez. Çözüm bekleyen problemler görmezden gelinerek halledilemez, zahiri ve Haricî bir mantıkla sorunlara çözüm de getirilmiş olmaz. Dolayısıyla bu durumdaki Müslümanların, mevcut toplumun örf ve tecrübesinden, dünyanın diğer bölgelerindeki toplumların ve yönetimlerin tecrübelerinden de istifade etmekten başka çareleri kalmaz. Kendi inanç ve zihniyetleri ile bunlar farklı şekillere bürünse de istifade istifadedir. Ancak istifade edilen bütün veriler, doğruluğu ve yanlışlığı kendinden menkul olmayıp bir ölçüye ihtiyaç duyar. Bir ölçme sonucunda varılan kanaatin sabit hale gelebilmesi de denenmesini gerektirir. “Fıkhetmek”, “ictihad etmek” beşeri bir faaliyet olarak Müslüman’ın üzerine düşen bir görevdir. Kur’an’ın yaş ve kuru hiçbir şey bırakmamış olması, bu fiillerle birlikte düşünülmesi gereken bir meseledir. Kur’an tarafından belirlenmiş, hayatın değişik alanlarına ilişkin ilkeler, “fıkhetmek” ve “içtihat etmek” yoluyla Müslümanlar tarafından hayata geçirilir; uygulama modelleri, kurum ve yasalara dönüştürülür. Ortaya çıkacak sonuç da fıkhetmenin, ictihad etmenin sıhhati ile alakalı olmak durumundadır.

Allah’ı yerde de ilah edinmek beşerin yetki alanına giren işlerde Allah’a dayanması olarak izah edilmelidir. Bunun anlamı beşerin, sosyal yapıyı idare etmesi için günün ihtiyaçlarına uygun yasaları çıkarmakta Allah’ın belirlediği ilkeler çerçevesinde hareket etmesidir. Uluhiyyet, tevhid gibi kavramları, emir, yasak, kanun, itaat gibi terimler bağlamında tanımlarken Müslümanların, uygulamada ciddi hatalara düştükleri, bir ironiyi yaşamakta oldukları da dikkat çekilmesi gereken bir husustur. Şöyle ki:

Cemaat veya gurupların hâkimiyet anlayışının birçok değişkenden etkilenmiş olduğu bir vakıadır. İslami yönetimden anladıkları da kendi anlayışlarının devlet olmasından ibarettir.[25] Böylece -farkında olmadan- kendi anlayışlarını din olarak sunmuş, bir nevi Allah adına doğrular yanlışlar, emirler nehiyler belirlemeye girişmiş olmaktadırlar. Bu durum devlet olma ve otorite ile sınırlı da değildir. Toplulukların sahip olduğu İslam anlayışı kendileri için İslam’ın en doğru yorumudur, çoğu için de tek doğrudur. Cemaatin sahip olduğu, ahlaki, siyasi hatta ekonomi ile ilgili anlayış, onlar için doğrudan vahyin anlayışıdır. Bunların tamamen yanlış olduğu tabii ki söylenemez. Ancak sahip oldukları dünya görüşünü vahyin yegâne doğrusu olarak görürken, içinde bulundukları durumu idrak etmelerinde bir sorun olduğu; başkalarını yargıladıkları konuda kendilerinin de yargılanabilecekleri; meselenin tevhid-şirk kapsamında değerlendirilmeye açık olduğu da kabul edilmelidir. Bu konuda klasik mezhepçi anlayışın çok daha dürüst ve şeffaf olduğu söylenebilir. Sorsak bir vatandaşa, açıkça söyleyecektir, itikadda mezhebim Ehl-i Sünnet ya da Şia, amelde Hanefi, Şafii ya da başka biri, hatta itikadda da tabi olduğu imamın adını da verebilir, Maturîdî veya Eş’arî gibi. Mezhepçiliğin, İslam’ın belli kişilerin anlayışlarına sığdırılamayacağı, İslam’ın bir ve tek olduğu, mezheplerin din haline getirildiği gibi konuların tartışıldığı günlerden bu yana bir mezhebi takip ettiğini söylemek daha zor hale geldi. Oysa adam açıkça söylüyor: Ben Müslüman’ım, ama örneğin Ehl-i Sünnet versiyonundan, bu versiyonun da şu kişi tarafından tarif edildiği gibi inananlarından, şu kişinin tarif ettiği gibi amel edenlerindenim. Yanlış da olsa şeffaf ve cesur! Oysa “tevhidi” hareketlerin oluşumundan bu yana herkesin bir cemaati vardır, ama anlayışın adı tevhidi İslam veya Kur’an İslam’ıdır. Diğer yandan, yapılar içinde anlayışı oluşturan, sınırlarını çizen, siyasetini belirleyen ağabeyler, üstatlar ya da hocalar vardır. O, fikir değiştirdiğinde bütün cemaatin fikri değişir. Kime, neye, ne denileceği hususunda ağzına bakılır. İnanç konularından ameli hükümlere kadar her şeyi belirleyen odur, ama kimse onu ilahlaştırdığını, hükmüne boyun eğdiğini kabul etmez. Üstat şöyle dedi, rahmetli böyle yapardı… Şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olduğuna karşı savaş açılmıştı, ama bu ağabeylerin şeyhten bir farkı kalmadı.

Dün bir ayetin veya hükmün anlaşılma biçiminin, kimi tecrübelerden sonra yanlış olduğu sonucuna varılması hem insani bir gerçeklik hem de bir vakıadır. Anlaşılana göre samimiyetle gerçekleştirilen uygulamanın gün geçtikten sonra istenen sonuçlara varmadığı görülünce anlayış gözden geçiriliyor ve aslında öyle düşünmenin yanlış olduğu, vahyin aslında bunu kast etmediği sonucuna varılıyor. Buradan çıkacak sonuç sübjektivizm ya da rölativizm değildir. Aslında Kur’an böyle söylüyor derken O’nu konuşturanın kendimiz olmasındandır. O’nun öyle söylemediğini bizim O’na böyle söylettiğimizi ancak yanıldığımızı gördüğümüzde anlıyoruz, tabii anlayabilirsek. Bu sebeple aslında her birimiz, farklı düşünsek bile bir arada durabileceğimiz konularda, aynı şeyi düşünmediğimiz için ayrı duvarların arkasında bulunuyoruz.

Hiçbirimiz sahip olduğu ve büyük ihtimalle sahip olmakla övündüğü İslam anlayışına, eline bir meal/metin ya da hadis kitabı alıp okuyarak sahip olmadı. Bu anlayışa kimi zaman okuyarak, kimi zaman dinleyerek hatta kimi zaman gördüğümüzün yanlış olduğunu anlayıp tersini düşünerek sahip olduk. Okuduklarımızdan ve dinlediklerimizden sonra sahip olduğumuz İslam anlayışının sıhhatinde, vahyin böyle söylüyor, Allah’ın bizden bunu istiyor olduğuna kanaat getirmiş olsak da inanma biçimimiz üzerinde insanoğlundan bir beşerin etkin olduğunu teslim etmeliyiz.

Şimdi tekrar sormak lazım; kişiler üzerinde hareketlerini belirleyecek, anlayışlara yön verecek, uyulmadığında cezai müeyyideler uygulanacak sözlü ya da yazılı yasalar, prensipler, anayasalar oluşturmak uluhiyyet iddiası mıdır değil midir?

İnsanların anlayışlarını düzeltmek için çaba da gerekir, ortada bir hareket varsa bu hareketin kendisine ilkeler belirlemesi de gayet doğaldır. Doğru olduğuna inanılarak bir yorumu almanın, uygulamanın bir sakıncası da yoktur. Yorum, yani ictihad olmadan İslam zaten güncel hayata aktarılamaz. Daha devlet olmadan bu kadar şey kabul edilebiliyor da yasa yapmakla uluhiyyet arasında neden birebir ilişkiler kuruluyor!

O halde sorgulama başka bir yerde yapılmalı.

Yasa yapmanın niyetinde, amacında buna bağlı olarak da içeriğinde.

Sistem İçi ya da Sistem Dışı Olmak

İslami çevrelerin hemen hepsinin, zaman zaman şekli değişse de sistemle sorunları olduğu söylenebilir. Kimi zaman faaliyetleri kısıtlanmakta kimi zaman yasa dışı ilan edilmekteler. Bu tür sebeplerle en azından belli yönleri ile görünmez olmayı tercih etmektedirler.

Sistem dışı olmak ise sisteme getirilen tanım ve bu tanıma bağlı olarak ortaya çıkan, ona karşı bir duruştur. İslam’ın bilinçli bir tercihle belirleyici olmadığı sistemler cahili sistemler olarak görüldüğü için, onun parçası olmak doğru/İslami bir davranış olarak kabul edilmez.

Bununla birlikte sistem içi veya sistem dışı olmanın tanımını yapmak oldukça güçtür. Çünkü ikisi arasında, üzerinde ittifak edilmiş bir sınır çizmek mümkün görünmemektedir. Herkesin kendine göre çizdiği sınırlardan söz edilebilir. Ve bu sınırlar kullanılan parametrelerle ilgilidir. Son zamanlarda değişiklikler gözlenmekle beraber, tevhidi görüşe sahip olanların tercihi, sistem dışı mücadele yönündedir. Bu sadece ikisinden birini tercih değil diğerini şirk olarak tanımlamanın da sonucudur.

Sistem dışı mücadelenin gerekçesi şöyle izah edilebilir: “Sistem, geleneğinden getirdikleri ile İslam’a benzer yönler içerse bile, temel olarak İslam’a muhaliftir. Bu; gerek yakın dönemde geçirdiği “Batı” yönündeki dönüşümünden, gerekse hâkim gücün sahip olduğu nitelikten yola çıkarak söylenebilir. Yaptığı iyi şeyler varsa da bunların altında mutlaka bir hinlik vardır. Özellikle de yasamada tevhide mugayir olması nedeni ile ona itaat doğrudan şirk kapsamına girer. Sistem içi olmak onun otoritesine boyun eğildiğini zımnen de olsa kabullenmiş olmak anlamına gelir. Bu durum mücadelenin mantığına, içeriğine ve hedefine terstir. Mücadelenin maksadı da zaten onu dönüştürmektir. Bunun bir yöntemi olması gerekir ve kaynak gibi yöntem de ilahi olmalıdır. İlahi yöntem olan sünnet ise cahiliye ile hiçbir noktada uzlaşmaya girmemiş, onun hükmünü asla kabul etmemiştir. Sistem içi olmak bütün bunları ters yüz etmek demektir. Ayrıca sistem içi olmak, onun gücüne güç katmak anlamına gelir. Onun otoritesini kabul edenler ne kadar çok olursa, bu kabulleniş son derece pasif bir duruş bile olsa, gücünün artmasına neden olur.”

Böylece sistem dışı mücadelenin gerekçesi iki noktada toplanabilir:

  1. Değerlerin korunması
  2. Sisteme destek verilmemesi

Öncelikle şunu belirtelim; maksat, sistem içi/sistem dışı mücadeleden birini veya diğerini savunmak değil, içerdiği problemlere dikkat çekmektir. Özellikle de sistem dışı mücadeleyi mercek altına almak gerekir. Çünkü bunu tercih etmiş olanlar kendilerinden daha fazla şey beklenmesi gereken kimselerdir.

Sistem dışı olabilmenin, Peygamber dönemi ile karşılaştırıldığında tanım ve sınırlarının da değiştiğini kabullenmek gerekir. Kabile ilişkileri sayesinde kurulan bir toplum ile ulus-devlet şeklinde yapılanmış bir toplum arasındaki farklar göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla bugün sistem dışı olmaktan, ancak sınırlı anlamda söz edilebilir. Üst otorite olduğunu zımnen kabullenmek anlamına da gelen bir kimlik almadan yaşamanın ve resmi olarak var olmanın imkânı kalmamıştır. Var olmanın ve ihtiyaçları gidermek için yapılacak şeylerin dışında; eğitim gibi, bu kategoriye dâhil edilesi gereken başka şeylerden de söz edilebilir. İster istemez bir otoritenin vatandaşıyız ve yaptığımız birçok şeyle onun üst otorite olduğunu da deklare ediyoruz; kimlik alıyoruz, okullarında okuyoruz, vergi veriyoruz, memurluk yapıyoruz vs.

Sistem dışı mücadeleyi savunanların bu gerçekler karşısında kullandıkları en temel argüman; “zaruret” ve “güç yetirebilme”dir.

Şüphesiz ki günümüzün devlet yapılanma biçimleri çerçevesinde zaruretler vardır, birçok şeyi sistem dışı olarak başarabilmek de bireylerin gücünü çok aşan bir durumdur. Ayrıca sistemin hedefi ve hâkim güçlerin niteliği ile ilgili endişelere hak vermemek de mümkün değildir. Ancak bunlar sistem dışı mücadelenin sorunlar, problemler ve tutarsızlıklar içermediği anlamına gelmiyor:

Sistem dışı mücadelenin iktidarı dönüştürmekte doğal olarak tercih edeceği yöntem devrim olacaktır. En önemli problemin burada olduğunu söyleyebiliriz. Daha önceki sayılarımızda devrim yönteminin problemlerine değindiğimiz için bu noktaya girmeyeceğiz. Ancak orada devrim yöntemini tercih eden hareketlerin; muhatap kitlesi ile diyalog kurmakta, kendisini topluma anlatmakta, halkın dert ve problemleri ile kendilerininki arasında kurulan paralellik hususlarında problemlere dikkat çekilmişti. İçinde yer alması gereken halk kitlesine derdini anlatamadığı, marjinalleştiği ifade edilmeye çalışılmıştı. Ayrıca devrim öncesi ve sonrası çeşitli düzeylerde yaşanacak problemlerden söz edilmişti. Bunlardan özellikle marjinalleşmeye dikkat çekmek gerekir. Marjinalleşmede kitleye bakış açısı, kurulmaya çalışılan ilişkilerin, yapılanma biçimine bağlı olarak sınırlı tutulma çabası, kullanılan dil, anlatımın içeriği de etkin olmakla beraber, legal hiçbir şeye bulaşmama prensibi de önemli bir etkendir.

Sistem dışı mücadeleyi savunanlar, bu mantıkla; demokratik mücadele yöntem ve araçlarını reddetmekte, hatta vakıf ve dernek gibi kurumlaşmaları da neredeyse aynı kategori içinde değerlendirmektedirler. Legal örgütlenmeleri reddetmenin gerekçesi, “yapılacak eylem üzerinde resmi otoritenin hakemliğini kabullenmiş olmak”tır. Çünkü cahili bir otorite kabullenilemez; zaten cahili sistem de legal örgütlenmelerin istenen türden faaliyetler yapmasına izin vermez. Dolayısıyla legalize olmak hem yanlış hem de beyhude bir çabadır.

Sistem dışı mücadele fikrini savunan değişik guruplar arasında, bu duruş biçimine getirilen tanım yönünden çok ciddi farklar vardır. Bu farklar yüzünden birbirlerini “sistem içi olmak” ve “şirk” ile itham edebilmektedirler.

Sistem dışı yöntem ve legalize olmak konusunda, yapının niteliği ve konumlanması ile yapı içinde yer alan bireylerinki arasında farklar olduğu da dikkat çekici bir durumdur. Yapı için kullanılan ölçülerin, bireyler söz konusu olduğunda hassasiyetini yitirdiği söylenebilir. Yapı legal olmaktan bütünüyle uzak tutulmaya çalışılırken bireyler için aynı şey söz konusu değildir. Örneğin bireylerin öğretmen ya da benzer nitelikte bir memur olmalarına ruhsat vardır. Ancak memurluk için farklı kategoriler yapılmakta olduğunu da belirtelim: “Öğretmen olunabilir ama polis olunamaz, avukat olunabilir ama hâkim olunamaz, mecliste memur olunabilir ama milletvekili asla!”. Bu ayırımlarda, hükmün uygulayıcısı konumunda olmamak; cahili otoriteye boyun eğdiğini, onunla uzlaşmaya gittiğini açıkça deklare etme durumunda kalmamak gibi bazı kriterler bulunmaktadır. Ancak burada cevap verilmesi gereken başka soruların olduğu da kabul edilmelidir. Örneğin:

–  Cahili otoriteyi kabullenmek şirk anlamına geliyorsa; hayat da tevhidi ya da şirki tercih etmekten ibaretse; her ne türlü olursa olsun otoriteyi zımnen de olsa kabul etmek anlamına gelecek olan memurluklar neden bazı maslahatlar sayılarak yapılabiliyor?

–  Milletvekilliği otoriteye boyun eğmek anlamına geliyor da, öğretmenlik onun hükmüne boyun eğmek anlamına niçin gelmiyor?

–  Birinde gözetilebilecek maslahatlar var da diğerinde yok mu?

–  Birinin maksada uygun işler için vasıta olması mümkün de diğerinin maksada hizmet etmesi mümkün değil mi?

Bunun gibi sorulara verilecek cevaplar ne yazık ki, “sistem içi olmak” ile eleştirilenlere yöneltilen ithamlar kadar net değildir. Hatta zorlamalarla doludur.

Hâlbuki ortada şirk ve tevhid boyutunda değerlendirilecek bir mesele varsa maslahat denen şey eylemin ve değerlendirmenin yönünü tayin edemez. Hatta zaruret bile şiddetli cebr gibi çok sınırlı durumlarda bir gerekçe oluşturabilir. Çünkü tevhid ve şirk arasında fiili bir tercihte bulunmanın önünde değil dünyalık geçimi, hayatını kaybetme tehlikesi bile mazeret olamaz.[26] Bunun önüne davanın maslahatı filan da geçemez.

Maslahattan yola çıkarak yapılan değerlendirmeler kabullenilen prensipleri esnetmek gibi bir fonksiyon icra ediyor. Ortada kendi koyduğumuz bir prensip varsa ve bunu kendimiz esnetmeye çalışıyorsak bu, kendimizle ilgili bir sorunun delilidir. Sistem içi mücadelenin şiddetle karşısında olanların bu konuda yeterince tutarlı davrandıkları söylenemez. Oysa yapılacak işlerin resmiliğinden ya da gayri resmiliğinden ziyade; İslami değerlere ne kadar uygun, ne kadar ters olduğu yönünden bir değerlendirme yapılsa, daha tutarlı ve faydalı sonuçlara varmak mümkün olacaktır.

Başka bir ölçüt ise yapılacak memurluğun ve hatta işin sisteme yapacağı katkı, kazandıracağı faydadır. Çünkü sistemin bir şekilde istifade edeceği bir uğraş içinde olmamak gerekir. Örneğin milletvekilliği böyle bir şeydir, velev ki orada hiçbir şey yapılmıyor olsa bile. Oysa sistemin sürekli kendisini yeniden üretebilmesi için duyduğu ihtiyaçlar, sadece değerlerini destekleyerek vekillik, polislik ya da hâkimlik yapacak elemanlardan ibaret değildir. Bunların yanında sosyal konulardan teknik konulara kadar birçok ihtiyacı vardır. Bunlar gerçekleşmediği zaman diğerlerinin önemi de kalmaz. Yapılacak bir faaliyetin sisteme katacağı bir şey varsa bu ister onun değerleri ile ilgili olsun isterse teknik ihtiyaçları ile ilgili olsun, fark etmemelidir.

Sistem içi ve sistem dışı olmak konusunda karşı karşıya bulunulan başka bir tutarsızlık ise mekânsal ayırımların yapılmasıdır. Örneğin, Türkiye’de sistem içi olma eleştiri konusudur, ama mesela; Pakistan’da, Filistin’de ya da Bosna’da değildir. Başka yerlerdeki sistem içi mücadeleleri takdir edenlerin, bu memlekettekiler için aynı şeyi düşünmedikleri görülebilir.

Sistem dışı olmakla İslam’ın cahili toplumun sorunlarına çare olmayacağı arasında birbirini gerektirir şekilde kurulan ilişki, sistem içi olmaya duyulan tepkinin nedenidir. Sistemin sorunlarının çözülmesi cahili sistemin bekasının bir nedeni olacağı için, sorunların devamı devrimci düşüncenin işine yaramaktadır. Buna göre, sorunları olan bir siteme tebaanın güveni sarsılır, ama sorunsuz bir sisteme muhalefet etmenin gereği kalmaz. Marksizm’i bu noktada hatırlamak gerekir. Sınıf çatışması onun besleyici gücü olduğu için; emperyalizm destekli kapitalizmin toplumun refahını nispi olarak bile yükseltmesi söz konusu toplumlarda Marksizm’in sonunu getirdi. Unutmamak gerekir ki, Marksizm’in amacı mülkü kamusallaştırmak ve proletaryanın iktidarı idi. Oysa İslam’ın, zulmün ortadan kalkmasını sağlayacak şeylere muhalefet etmesi düşünülemez.

Sistem dışı olmak ne sorunsuz bir yöntemdir, ne uygulamalarının tam anlamıyla tutarlı olduğu söylenebilir ne de tam olarak mümkün olduğu iddia edilebilir. Kur’an ve sünnetin böyle bir ölçüt kullandığı da iddia edilemez.

Bu değerlendirmelerle varılmaya çalışılan sonuç; sitem dışı olmayı kötülemek veya sistem içi olmayı övmek, sorunsuz olacağını iddia etmek değildir. Bunlar zamana, mekâna veya gelişen olaylara göre bazen biri bazen diğeri tercih edilebilecek olan yöntemlerdir. Yapılabilecek en büyük hata, bunların akide meselesi haline getirilmesi ve bu konudaki tercihler yüzünden Müslümanların birbirlerini “şirk” ile itham etmeleridir. Ölçüsü net olmayan, “zaruret” veya “güç yetirebilme” gibi göreceli kriterlerle sınırları belirlenmeye çalışılan bir meselenin akide konusu haline getirilmesi, Müslümanların ne kadar sığ zeminlerde dolaştıklarını göstermekten başka işe yaramaz. Halbuki bir tarz/yöntem olarak görüldüklerinde ikisinin de eksilerinden-artılarından, olumlu yönlerinden-olumsuz yönlerinden bahsedilebilir. Değişen ve gelişen şartlara göre hangi tarz İslam’ın değerlerine ve faydasına uygun olacaksa, ona başvurulur.

Bugün insanlığın, dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorunlara İslam’ın nasıl çözümler getirdiğini bilmeye ne kadar da ihtiyacı var. Müslümanlar ise toplumun sorunlarına üretecekleri/getirecekleri çözümlerin, kendi kuyularını kazmak olacağını düşündükleri için bütün enerjilerini devrim yapmak yolunda harcamışlardır.

Kendi sorunlarına nasıl bir çözüm getireceğini bilmedikleri bir dünya görüşünü insanlar neden kabul edip desteklesinler? Şüphesiz ki İslam’ı kabullenip O’na inanmak sadece rasyonellikle ifadelendirilemez, ama toplumu dönüştürmek için var olanın yerine konacak şeyin de izahına hatta uygulamasına ihtiyaç vardır. Bugün Müslümanların demokrasiyi değerlendirip tartışıyor olmasının altındaki esas sorun da bu değil midir?

Peygamber’in ve Raşit Halifelerin, içinde bulundukları toplumun ve dünyanın tecrübesinden istifade etmeye çalıştıkları doğrudur. Ancak o günden bu yana geçen zamana bakarsak; bugün bizim başkalarının tecrübesinden istifade etmeye çalışıyor olmamız yerine, başkalarının bizim tecrübemizden istifade etmesi gerekmez miydi? Böyle olmamasının en önemli nedeni bu konuda yeterli bir tecrübe oluşmasının önüne dikilen saltanat geleneğidir. Başka önemli bir neden ise konu üzerinde çeşitli gerekçelerle çalışılmaması, çalışanların da engellenmesi, dinlenmemesi, çalışmalarına gerekli kıymetin verilmemesidir. İşe bakın ki, insani bütün sorunlara çözümsel bir bakış açısına sahip evrensel Kitap’ın takipçileri sorunlarla dolu sistemlerden istifade etmek durumunda kalıyor, ya da istifade edip etmemeyi tartışıyor. İslam’ın parlak dönemlerinde kaydettiği gelişmelerden, insanlığa kazandırdığı bakış açısı ve tecrübeden kaynaklanan sermayeyi yiyip bitirdik. O dönemlerin gururu ile yapılabilecek fazla bir şey kalmadı. Cahiliye, küfür ve şeytan kaynaklı zulüm ve haksızlıklara karşı ortaya konacak samimi çabaların her birisi beşerin tecrübe hanesine yazılır ve insanlığın önünü aydınlatır. Bu ışık olabilme görevini sürdürmenin yollarını bulmak yapılacak devrimlerden çok daha kıymetlidir.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  Dr. Nevin Abdulhâlık Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, İz Yayıncılık, S. 61
Abraham Lincoln (1809-1865), demokrasiyi “halkın halk tarafından ve halk için yönetimi” şeklinde tanımlamıştı. (İslam ve Demokrasi, Ali Bulaç, İz Yayıncılık, S.63)

[2]  2, Bakara: 129

[3]  2, Bakara: 129

[4]  7, A’raf: 87

[5]  40:48, 5:42, 48, 49, 39:46, 10:35, 37:154, 4:141, 11:109, 12:40, 13:41, 16:124, 22:56, 69, 21:78, 24:48

[6]  2:113, 213, 3:55, 3:23, 7:87, 38:22

[7]  4:57, 4:105, 5:1, 38:26

[8]  60:10, 6:136, 16:59, 45:21

[9]  Beşir Eryarsoy. Hakimiyet

[10] “Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür.” (4, Nisa: 58)

“Ey Davut! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlara arasında adaletle hükmet, hevese uyma yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.” (38, Sad: 26)

“O sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve sizleri verdiği şeylerle imtihan etmek için kiminizi kiminize derecelerle üstün kılandır. Hiç kuşkusuz Rabbin karşılık vermede hızlıdır. O bağışlayıcıdır, sevgi ve merhameti sonsuzdur; bundan hiç şüpheniz olmasın, hiç!” (6, En’am: 165)

“Hani Rabbin meleklere ‘Yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti’…” (2, Bakara: 30)

[11] “… İşleri onlara danışarak yürüt sonra da çıkan ortak kararı Allah’a dayanarak azimle uygula…” (3, Al-i İmran: 159)

“Onlar Rablerinin davetini kabul ederler ve canı gönülden namaz kılarlar. İşlerini aralarında danışarak yürütürler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcarlar.” (42, Şura: 38)

[12] “Sahih vahy geleneğinin çözüldüğü veya kopukluğa uğradığı her dönemde, hemen hemen bütün siyasal iktidarlar, meşruiyetlerini kutsal, aşkın yani ilahi bin kaynağa dayandırmışlardır. Eğer teokrasiyi, siyasal otoritenin kendini ilahi bir kaynağa dayandırması ve yönetim hakkını din adamlarına veya kutsanmış kişilere devretmesi paydalarında toplamak mümkünse, yukarıda saydığımız bütün yönetim örneklerinin üç aşağı beş yukarı teokratik bir özellik arz ettikleri söylenebilir.” (Ali Bulaç, İslam ve Demokrasi, İz Yayıncılık, S. 79-80)

[13] “Allah’ın indirdiği kitap ile aralarında hükmet, Allah’ın sana indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın, heveslerine uyma; eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fasıktırlar.” (5, Maide: 49)

[14] “De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü, kime dilersen ona verirsin; dilediğinden mülkü çekip alırsın. Kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. İyilik elindedir. Doğrusu Sen, her şeye Kâdirsin.” (3, Al-i İmran: 26)

[15] Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan, S. 22

[16] Mevdudi, A.g.e, S. 24

[17] Mevdudi, A.g.e, S. 32

[18] Mevdudi, A.g.e, S. 41

[19] Mevdudi, A.g.e, S. 81

[20] Mevdudi, A.g.e, S. 23

[21] Ayrıca, yaratılıştan, yerde ve gökte Allah’ın yegane ilah oluşundan, dualara cevap verebilecek, ihtiyaçları karşılayabilecek tek merci olmasından, katında başka bir otoritenin bulunmayışından bahsettiği paragraflar arasında geçen ve hüküm, kanun ve yasa yapmakla ilgili cümlelerin metin içinde dikkat çekici bir yönü bulunduğunu da belirtmek gerekir. Paragrafın bütünündeki konu, uluhiyyetin diğer anlamlarıyla ilgili iken egemenlik vurgusuyla paragrafa başlanmış olması pek anlaşılır görünmüyor. Ör: 31. sayfadaki iki paragraf başı böyle.

[22] “Allah O’dur ki, kendinden başka hiçbir ilah yoktur. Evvelde ve ahirde hamd O’nun içindir. Hüküm de O’na aittir, O’na döndürüleceksiniz.” (28, Kasas: 70)
“O kadar acele ettiğiniz de elim değildir. Hüküm ancak Allah’ındır.” (6, En’am:57)
“O, göklerin ve yerin ve bunlar arasında ne varsa hepsinin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir O.” (37, Saffat: 5)
“Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yarattı… Haberin olsun ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur…” (7, A’raf: 54)

[23] Adalet Devleti, İhsan Eliaçık, Bakış Yayınları, S. 176

[24] “Firavun: ‘Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum.’ Dedi.” (28, Kasas: 38)

[25] “Ne büyük geçmişimize methiyeler ne de Batı demokrasisinin inkâr edilemez eksiklerine yöneltilen eleştiriler, ‘Müslüman’ rejimler tarafından kovuşturulmaya uğratılan Müslümanların, başları sıkıştığında genellikle bir Batı Avrupa başkentine sığınmaları gerçeğini örtebilir” (Nasıl Bir Devlet, Abdulvahhab el-Efendi, İlke Yayıncılık, 2. Baskı, S. 46)

[26] Ölüm riski ve tehdidine karşı bir kayıt koymak gerekir. Zira bu hususta verilmiş bazı ruhsatlar vardır. İfade, tevhid için feda edilemeyecek tek şeyin yine tevhid ve tevhidi değerler olduğunu anlatmak için tercih edilmiştir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir