Demokratik Hilafete Doğru – Ahmet el-Katip / Zakir AYDIN

Print Friendly, PDF & Email

“Ne zaman siyasetin üzerindeki kutsallık gömleği çıkarılır ve tekrar medeni haline dönerse o zaman din adamlarının egemenliği sona erecek ve İslam dünyasının önünde demokratikleşme ufukları açılıverecektir.” (Kitaptan)

Ahmet el-Katip’i, Kitabiyat’tan çıkan “Şia’da Siyasal Düşüncenin Gelişimi” ve Mana Yayınlarından çıkan “Şiilik-Sünnilik Nedenleri Tarihte Kalmış Siyasi Ayrılık” kitaplarıyla tanıyorduk. Yine Mana Yayınlarından henüz yeni çıkan “Demokratik Hilafete Doğru” isimli bu eseri diğer iki eserini tamamlayan bir devam çalışması niteliğini taşıyor. “Şia’da siyasal düşüncenin gelişimi” kitabında önceleri mensubu olduğu ancak sonraları eleştirdiği Şii toplumunda yaşanan demokratik/siyasi gelişimi ele alıp analiz eden Katip, bu son çalışmasında aynı analizi Sünni toplum için yapıyor.

Katip’in kitabı boyunca savunduğu ve ortaya koymaya çalıştığı temel düşüncesi; Sünniliğin siyasi düşüncesi olan “hilafet” anlayışının savunulanın aksine dini hiçbir temelinin olmadığı ve hicri II. yüzyıldan başlamak üzere V. yüzyıla kadarki siyasi gelişmelere bağlı olarak dinileştirildiği düşüncesidir. Ahmet el-Katip bu savını, Hz. Peygamberin siyasal deneyiminden başlamak üzere Raşit Halifelerin siyasal deneyimini, hilafetin saltanata dönüşmesini ve sonrada saltanata dini kimlik kazandırma çabalarını değerlendirerek ortaya koyar. Saltanat hilafet karışımı Sünni siyaset anlayışının kendisini dinen temellendirirken kullandığı iki temel öğe “hadisler” ve “icma”dır. Bu yüzden Katip, bir yandan tarihsel gelişimi ortaya koyarken bir yandan da Sünni düşüncenin kendisine dayanak yaptığı bu iki unsuru dikkatle analiz eder ve çoğu uydurma olan hadislere ve ilk dönem uygulamalarının icma adı altında değerlendirilmesiyle üretilen naslara dayandırılan “hilafet” anlayışının dine dayandığı iddiasına karşı çıkar.

  1. Yüzyılın başında Osmanlı’nın çöküşüyle siyaset sahnesinden tamamen çekilen hilafetin bu iflasının geri planında totaliter anlayışın olduğunu düşünen Katip’e göre tek çözüm, bu totaliter anlayışları terk ederek halkın yönetime katılımı, denetimi ve istişare esasına dayanan demokratik hilafet anlayışına dönmekten geçmektedir. Demokrasiye giden bu yol ise hilafet düşüncesinin eleştirisinden geçmektedir. Hilafet düşüncesinin eleştirisi de bu düşüncenin kaynağını, doğuşunu, tarihsel evrimini iyi tanımaktan geçmektedir. İşte Katip kitabı boyunca bunu yapmaya çalışır.

Onun savunduğu bu görüşü, son dönemlerde birçok Sünni düşünür de savunmakta ve tarihsel Sünni Hilafet anlayışından vazgeçmektedir. Katip, kitabının ilerleyen sayfalarında bu düşünür ve ilim adamlarından birçok örnekler verir.

Eleştirilerimizi sonraya bırakarak öncelikle kitabın bir özetini sunalım.

Kitap’ta Ne Anlatılıyor?

İslam ile demokrasi kavramlarını bir araya getirmede zorlanan ve hatta demokrasiye şirk gözüyle bakanlara Katip şu soruyu sorarak kitabına başlıyor: “İslam’a ve toplumsal adaleti sağlamaya hangisi daha yakındır? Totalitarizm mi, demokrasi mi?” Cevap ona göre gayet açıkken Sünni fıkıh alimlerinin çoğu totalitarizme meyilli cevaplar verirler. Oysa bu tür yönetimler toplumda adaletin temellerini yerle bir etmektedirler. Kur’an’ın adaleti emreden ayetleri gayet açıkken fıkıh alimleri bunları görmezlikten gelerek totaliter saltanat yönetimlerini demokratik yönetimlerden daha fazla İslami bulurlar. Hadisleri, adaleti emreden ayetlerin üzerine çıkararak zalim hükümdarları “adalet ayetleri” kapsamının dışına taşırlar, onları gaspçı olarak nitelemekten kaçınırlar.

Tarihte çoğu uydurma hadislerin ön plana çıkartılıp adaletle ilgili ayetlerin ihmal edilmesiyle “saltanat veya hilafet fıkhı” adı altında yeni bir fıkıh anlayışı türetilmiştir. Halifelere veya sultanlara tanınan geniş yetki alanı ve onların eleştirilip değiştirilmesini engelleyen fıkhi yorumlar, dini bir emir gibi sunulmuş ve bu totaliter düşünce Müslümanların geri kalmalarına ve çöküşlerine yol açmıştır. Fıkhi yorumlarla iktidar anlayışı mutlaklaştırılıp, denetim ve değiştirme ile ilgili hiçbir anayasal ilke üretilemeyince, iktidara karşı memnuniyetsizlikler ve muhalefetler için tek çıkar yol olarak şiddet yöntemi kalmış ve İslam tarihi adeta kanlı iktidar savaşlarının tarihine dönüşmüştür.

  1. yüzyıldaki Osmanlı aydınlarının demokratik ıslahat talepleri saltanat tarafından karşılık görmemiş, tersine Abdülhamit bu düşüncenin iktidarının temellerine vuracağı darbeyi fark ederek, “hilafet” sloganını tüm İslam topraklarında yaygınlaştırmak için çaba göstermiştir. Bazı siyaset adamları ve fıkıh bilginleri de İslam’ın kendine mahsus bir siyasi düzeninin olduğunu, bunun dini bir emir olduğunu ısrarla vurgulamışlar ve Osmanlı’nın ardından hilafeti tekrar hayata geçirmek için çaba göstermişlerdir. Oysa tamamlanmış bir din olan İslam, ilkeleri koyarak siyasi düzenin yapısını Müslümanlara bırakmıştır. Siyaset sahası içtihat ve gelişmeye açıktır. İlkelere uymak şartıyla siyaset alanında farklı deneyimlerden ve gelişmelerden yararlanmak her zaman mümkündür. “Hilafet” düzeni denen düzen ise İslam’ın bu ilkelerine tam olarak dayanmayan bir düzendi. Demokratik düzen ise İslam’ın temel ilkelerine göre incelenip uygulanabilir bir nizamdır. Yapılması gereken onu yüzde yüz almak değil, İslam ile uzlaşan yönlerini almaktır. “Halkın yönetimi, Batı’da olduğu gibi dini hayattan koparma veya ateist laisizme sarılma biçiminde olmak zorunda değildir. İslamiyet’te halkın yönetimi, dinle mücadeleden çok totaliter rejimler ve diktatörlükle mücadeleyi gerektirir.”

Sünni siyasal düşüncesinin böylece demokratik yönde evrilmesinin önündeki en büyük engel; siyasi konularda Hz. Peygambere dayandırılan hadisler ile sahabe, Tâbiûn ve sonrakilerden devir alınan tarihsel deneyimlerdir. Bunlar icma haline getirildiği, peygamberin ve sonrakilerin siyasi tecrübesi değişmez son dini siyasi tecrübe olarak görüldüğü için, Sünni düşünce mensupları yeni siyasi fikirlere kendilerini kapatmışlardır. Aynı zamanda tarihteki mezhep çatışmalarının da geri planında bu despotik siyasi anlayışların etkisi bulunmaktadır. İşte bu durum, Sünni hilafet düşüncesinin eleştirisini zorunlu hale getirmektedir.

Katip, yaptığı bu girişin ardından “İslam’a göre devlet dinin bir parçası mıdır, yoksa insan aklına terk ettiği hususlardan biri midir?” sorusuna cevap verebilmek için peygamberin dini nitelikte bir devlet kurup kurmadığını incelemeye çalışır. Konuyu Akabe Biati’nden başlayarak ele alır. Akabe Biati ile Medineli Müslümanların peygambere mutlak bir yetki vermediklerini, karşılıklı hak ve sorumlulukları yükleyen bir tür sözleşme yaptıklarını söyler. Bu sözleşme nedeniyle peygamber Medine’de yaptığı tüm işleri mutlak bir otorite edasıyla değil, Medineli Müslümanlarla istişare ederek yapmıştır.

Peygamber aynı şekilde daha sonra İslam’ı kabul eden kabilelerin iç siyasi düzenlerine de karışmamıştır. Hemen hemen tüm kral ve liderlere yazdığı mektuplarda onlara davetini kabul etmeleri halinde devletlerine dokunulmayacağı sözünü vermiştir. İslam’ı kabul eden kabilelere valiler atamamış, sadece eğitimciler ve zekatlardaki Allah’a ve Resulüne ait olan payı tahsil eden görevliler göndermiştir. Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan kabileler iç işlerinde bağımsız olmuşlar, başlarındaki liderlere dokunulmamıştır. Peygamberin son günlerindeki devlet, bir tür kabileler federasyonu görünümündeydi.

Tüm bunlar, Allah Resulü’nün kurulu siyasal düzenleri değiştirerek yeni bir devlet kurmayı İslamiyet’i yayma konusu kadar önemsemediğini göstermektedir. Belki de bu sebeple kendinden sonraki idare şekliyle ilgili bir anayasa koymamış, iktidarın değişim usulü, devlet başkanının seçimi ve yetkileri hakkında kayda değer hiçbir şey söylememiştir.”

Siyasi sistemdeki bu belirsizlik nedeniyle, Ebu Bekir’in seçiminde birçok sorun yaşanmıştır. Sahabe, başlarına bir başkan/halife seçmeyi dini bir emrin gereği olarak değil, bunun zaruretini akıllarıyla idrak ederek bilmişlerdir. “Sahabenin attıkları bu adımın ve Hilafetin din yahut rivayet temeline dayandığına ilişkin hiçbir dini hüküm yoktur.”

Katip daha sonra Beni Saide’de Ebu Bekir’in seçimini anlatır ve burada gerek Evs ve Hazrec’in gerekse Muhacir Müslümanların o güne kadar kabile geleneğinden, örflerinden gelen siyasi tecrübelerini bu seçime nasıl yansıttıklarını ve dini hiçbir referansa dayanmadıklarını ortaya koyar.

Burada dini olarak nitelenebilecek ve tüm halifelerin de üzerine basarak dikkat çektikleri husus, halkın halifeyi seçme hakkının olduğuna dair husustur. Ebu Bekir ve sonrasında gelen Raşit Halifelere biatin şartı ve onlara itaatin sınırı da şeriatın sınırları ve genel olarak halkın menfaatleri ile çizilmiştir. Bu iş ancak gönüllü yapılırsa kıymeti olacaktır. “Biat süreci herhangi bir korku veya baskı sebebiyle şaibeli kılındığında biatin geçersiz olacağı varsayılırdı.”

Raşit halifeler kamu malı hususunda çok büyük bir titizlikle hareket etmişlerdir. Çünkü onlar bulundukları makamın sahibi değildirler. “Ümmetin sözcüsü ve emanetçisi” olduklarına inanırlardı. Adalette herkese eşit davranırlardı. Muhalefet hakkını ümmetin hakkı olarak görürler, kendilerinin düzeltilmesinden büyük bir memnuniyet duyarlardı.

Katip, Raşit halifelerdeki olumlu yönleri değerlendirdikten sonra, ilk dönemdeki bu siyasal deneyimdeki anayasal boşlukları da ele alır. Bunlar, hilafetin Kureyş’le sınırlandırılması; Hz. Ömer’in Ebu Bekir tarafından emirle halifeliğe tayini; Ebu Bekir Sakife’de Evs ve Hazrec kabilelerine “biz yöneticileriz, siz de bizim vezirlerimizsiniz” demesine rağmen sonraki dönemde onları hiçbir yönetim işine bulaştırmaması ve şura heyetinde yer almamaları (Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifeyi seçmek için oluşturduğu altı kişilik şura heyetinde Ensardan hiç kimsenin yer almadığı hatırlanmalıdır); seçilen şura heyetinin halifeyi seçtikten sonra denetleme ve istişare görevine devam etmemesi, halifeleri denetleyecek ve onları sınırlayacak hiçbir üst kurumun olmaması; Hz. Osman’ın hilafeti kendinde bir emanet olarak değil bir hak olarak görmesi; Hz. Ali’nin kendisini mutlak yetki veya tek söz sahibi olarak görmesi ve yönetimde istişareyi ihmal etmesi; halife seçme hakkının sadece merkezdeki Medine halkına ait olması ve Medinelilerin biatinin diğer beldeler için de bağlayıcı olması; Hz. Ali’nin “Tuleka”nın (Fetihten sonra Müslüman olanlar) istişare hakkının ve halife olarak seçme seçilme hakkının olmadığını iddia etmesi gibi olumsuzluklar bu ilk dönemin bir süre sonra çalışmaz hale gelmesine yol açmış ve büyük fitneye hem zemin hazırlamış hem de fitnenin hızla yayılıp büyümesine yol açmıştır.

Katip’e göre ilk dönemdeki bu anayasal boşlukların yol açtığı “Hz. Osman’a karşı gerçekleşen isyan, özü itibariyle Ensar, diğer Arap boyları, Mısır, Irak ve Hicaz bölgelerindeki Arap asıllı olmayan Müslümanların yönetimdeki Kureyş tekeline yönelik bir isyanı idi. İsyan, ümmetin/halkın karar mekanizmasından dışlanış ve göz ardı edilişine karşı bir tür şahitliği ve bu sürece itirazının somutlaşmış haliydi.

Yine ona göre, başlayan ve hızla büyüyen bu fitne hareketinde, -o dönemin söz sahibi Osman, Ali, Talha, Zübeyr gibi öncüleri tarafından- mevcut anayasal kurallar gözden geçirilip ıslah edilebilseydi büyük fitnenin çıkmasına meydan verilmezdi. Örneğin Tuleka olmasına bakılmaksızın Muaviye gibi kişiler Şura Heyeti seviyesine yükseltilebilir, bir halifenin ölünceye kadar değil sınırlı bir süre için seçilmesi şartı konabilir, şura meclisi sırf halife seçme göreviyle sınırlı kalmaz, yönetimle ilgili her şeyin danışılıp karara bağlandığı bir devlet meclisine dönüştürülebilir, Kureyşli olup olmamasına bakılmaksızın birçok kişi kabilesini veya bölgesini temsilen bu mecliste yer alabilir, halifeleri denetlemek için farklı kurumsal yapılar oluşturulabilirdi.

Katip’in tüm bunları ortaya koymaktaki amacı bölümün son cümlesinde gizlidir. Raşit halifeler dönemindeki hilafet, daha sonraları bazılarının zihinlerinde şekillendirdiği gibi ideal ve kutsal dini bir düzen değil, o dönemin insanlarının akıl ve geleneklere göre, kamu yararı veya özel hesaplar dahilinde sürdürdükleri beşeri bir düzendi.

Sonraki bölümde Katip, Muaviye ile başlayan saltanat dönemini inceler ve bu dönemin Raşit Halifeler döneminden farklarını ortaya koyar. Hilafetin saltanata dönüşmesi, Yezid için zorla biat alınması, iktidarın idarecinin tekelinde bir hak olarak görülmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan haksız ve adaletsiz uygulamalar bu bölümde ele alınan konulardır. Katip’e göre bu dönemi önemli kılan asıl husus, yönetimde meşruiyet arayışlarının sonucu olarak hilafete dini bir kimlik kazandırma çabalarıdır. Bu çabalar daha geç bir döneme, Abbasilerin ikinci dönemine rastlar. “Bu dönemde Abbasi sultanları, yönetimlerini dini bir kimliğe büründürmeye çalışmış, bazı fıkıhçılar da bunun teorik temelini hazırlayarak Allah Resulü’nün vefatından o güne kadar yaşamış bütün hükümdarları şu veya bu derecede ‘halife’ saymış, hilafet zincirinin kıyamet gününe kadar devam etmesinin zorunlu olduğunu ileri sürmüşlerdir.” Hatta bazı Sünni alimler bu zincirin kırılmaması için Emevilerin Yezid gibi bazı zalim sultanlarını aklama çabasına bile girişmişlerdir.

Hilafet kavramının Abbasiler döneminde dinileştirilme çabasının önemli bir nedeni de Şia’dan etkilenen Abbasilerin onlara benzer bir yol izleme çabasıdır. Emevilerin aksine Abbasiler Hz. Peygamberin yakın akrabalarıydılar. Uydurma hadislerin de yardımıyla iktidarlarının dini bir hak olduğu düşüncesini yerleştirmeye çalıştılar. Örneğin Halife Mansur kendisini “Allah’ın yeryüzündeki Sultanı” olarak vasıflandırıyordu.

Abbasilerin Büveyhilerin ve Selçukluların döneminde zayıflamaları nedeniyle, etkinliklerini halifelik üzerinden yürütme istekleri sembolik de olsa Abbasi Hilafetinin dini bir nitelik olarak iyice perçinlenmesine yol açmıştır. Bağdadi’nin hilafet ve imameti dinin temel esaslarından biri olarak kabul etmesi, Maverdi’nin hilafeti “din ve dünya umûru bakımından vazgeçilmez nitelikte zorunlu bir kurum” sayması ve hilafet makamına kutsi bir görünüm atfederek onu dini bir makama dönüştürmek için şer’i yolla farz olduğunu iddia ederek akli bir gereklilik olduğunu inkar etmesi, hilafetin dini niteliğe bürünmesinin resmileşmesine yol açmıştır.

Bu dönemde Ebu Ya’la el-Ferra, Şehristani, Kurtubi, Teftazani, Gazali gibi Sünni alimler hilafetin nakli yolla farz olduğunu, biatin dini bir zorunluluk olduğunu, halifenin Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğunu ifade eden görüşler öne sürmüşlerdir. Halifelerin ahlaki durumlarına, halkın rızasını alıp almadıklarına, adil olup olmadıklarına bakmaksızın zorla da olsa alınan bir biatle tüm sultanları kendilerine itaatin dini bir vecibe olduğu birer halife yapan görüşleriyle bu alimler, ilk dönem alimlerinin hilafeti 30 sene sayan görüşlerinden ayrılıyorlardı.

Abbasilerce savunulan hilafet teorisi aynı zamanda fethedilen yeni ülkelerin medeniyetleriyle karışmanın bir sonucu olarak Hristiyanlıktaki ilahi hak teorisi gibi bazı düşünce ve inançlardan etkilenmenin de bir sonucudur.

Katip, Sünni ekolün ortaya çıkışını anlattığı üçüncü bölümde, hilafetin diniliğinin kendisine dayandırıldığı hadisler konusu ile icmanın ortaya çıkışını ve temellerini açıklar. Siyasi hadisler çoğunlukla uydurma hadisler veya siyasete yorumlanan hadislerdir. İcma ise özde “sahabenin adaleti teorisi”ne dayanmaktadır. Oysa bu teori peygamberin en yakınları bile olsalar üstünlüğü takvaya dayandıran ayetlere ve sahih hadislere aykırı bir teoridir. Ahmed b. Hanbel’in sahabe neslini eleştiri üstü bir konuma yükseltmesi, onların masumiyet ve kutsiyete yakın bir hale getirilmelerine yol açmış ve onlar hakkındaki eleştiri kapıları sonuna kadar kapatılmıştır. Üstelik sahabe tanımı da peygamberi gören herkesi içine alacak kadar genişletilince ashaba dayandırılan her hadis sahih ve dinde delil haline dönüştürülmüştür. Sahabenin söylediği ve yaptığı her şey peygamberin sünnetinin bir parçası olarak kabul edilmiştir.

Böylece “Sünni ekol, Allah Resulü’nün ameli/fiili sünneti ile yetinmediği gibi kavli/sözlü sünnetiyle de yetinmemiş, bunlara sahabenin sünnetini de eklemiştir. Sahabenin sünneti, özellikle Emevi ve Abbasi hükümdarlarının birçok icraatını meşrulaştırmak için geniş bir kapı açmış, Allah Resulü’nün temas etmediği birçok husus Sahabenin sünneti üzerinden (dini) çözüme bağlanmıştır.”

Kitap ve sünnetin nesh edilme ihtimali yüzünden bunlarla icma hükümlerinin çelişmesi durumunda icmanın esas alınması gerektiğini öne sürecek kadar ileri giden Sünni görüş, icma olarak kayıt altına aldığı görüşlerle hilafet teorisini sağlam(!) dini delillere bağlamıştır. “İcma nas gibi nesh veya tahsis edilme olasılığı taşımadığı için de her zaman geçerlidir.” Örneğin Cüveyni “Hilafet konusu, Kur’an ve sahih sünnette, hakkında nas bulunan bir mesele olmayıp sırf akli, dünyevi ve örfe ait bir mesele olmasına rağmen o, icmanın rivayet esasına dayalı şer’i bir delil olduğu görüşünü doğru varsayar ve böylece yönetim işini şer’i kapsama alarak konu ile ilgili nazariyesini dini bir kisveye büründürmüş olur.” Kur’an’a, sahih sünnete, akla aykırı bir sürü rivayetin hadis diye kabul edilmesi ve icma ile ilk döneme ait yalan yanlış birçok uygulamanın şeriatın sınırları dahilinde gösterilmesiyle, tarihteki birçok totaliter sistemin egemenlikleri din kisvesi adı altında meşrulaştırılmıştır.

İşte 4. bölümde Katip, hilafet adı altında dinileştirilen Sünni siyasi düşüncenin totaliter yönetimleri ve statükoyu nasıl meşrulaştırdığını, toplumu uyuşturup sindirdiğini, yönetimi zorla ele geçirenleri onaylattığını ve itaati dini bir zorunluluk olarak gösterdiğini, güçlü olana itaatten başka bir seçenek bulunmadığını ispat etme ile uğraştığını, bir kişinin biatinin bile yöneticiyi meşru hale getirdiğine ve toplumun genelinin görüşünün alınmasına gerek olmadığına dair anlayışa sahip olduğunu, istişarenin hükümdarların seçtiği sınırlı sayıda kişiden oluşan “ehlü-l hal ve akd” denen danışma kurulunun bağlayıcılığı olmayan görüş beyan etme işine indirgendiğini, bu kurulun toplumu temsil etmeyip hükümdarları meşrulaştırma aracı olduğunu, zorla yönetimi ele geçirmenin meşru dayanaklarının oluşturulduğunu, bu anlayış çerçevesinde halkın nasıl yönetime ilgisinin ortadan kaldırılıp depolitize edildiklerini örnekleriyle anlatır. Aynı zamanda Sünni hilafet düşüncesi saltanat sistemlerine yaranmak için babadan oğla veliaht tayin etmenin dini dayanaklarını bulmakta da zorlanmamıştır. Ebu Bekir’in kendinden sonra Ömer’i halife tayin etmesi ve kendisi de bir sahabe olan ve bu yüzden yaptıkları sorgulanamaz nitelikte kabul edilen Muaviye’nin oğlu için daha sağlığında biat alması, veliaht tayininin caiz olduğuna dair dini deliller olmuştur. Böylece “despot bir tiranlık sisteminin önü açılmış ve yöneticinin hatasız olduğu ve her konuda ona itaat edilmesi gerektiği düşüncesi fiili olarak neredeyse benimsenmiştir. Ehl-i Sünnet’in fıkıh ve kelam alimleri, kapsamlı bir diktatörlüğe dönüşmekte olan bu siyasi gidişata katkıda bulunmuşlar ve devlet aygıtının yürütülmesi ve kararların alınması konusunda toplumun payını sıfıra indirip yöneticinin rol ve yetkilerini iyice genişletmişlerdir.” Bunu da halifeler hiç de şeriata uymadıkları halde “hadis” ve “icma” ya dayandırdıkları delillerle hilafeti ve halifeye itaati dini bir zorunluluk olarak göstererek yapmışlardır. İlk dönemdeki uygulamalardan deliller devşirilmesi ile farklı hiçbir alternatife kapı aralanmadığı için de halife sultanlara yasama-yürütme-yargı alanlarında tek elden sınırsız yetkiler verilmiştir. “Ehl-i Sünnet fıkıhçıları egemenliğin temelde toplumdan kaynak bulduğunu ve aslında gerçek güç ve yetki sahibinin ‘toplum’ olduğunu, halifenin ise bu gücü toplum adına ve ona vekaleten kullandığını ve dolayısıyla toplumun bu yetkileri sınırlandırma, bölme yahut belirli kayıtlar altına alma hakkı bulunduğunu gözden kaçırmışlardır.

Bu düşüncenin en ileri noktası “halifenin vermiş olduğu hüküm, bütün Müslümanlar için, o konuda Allah’ın vermiş olduğu hükümdür” tarzındaki düşüncedir.

“Şura”nın bağlayıcılığının ilk dönemden getirilen delillerle yok farz edilmesi, halifenin bir kişi olarak verdiği kararın çoğunluğun kararına göre daha doğru ve muteber bir karar olarak addedilmesi, imama tanınan sınırsız yetkiler çerçevesinde ona ait görüşlerin herkes tarafından kabul edilmesi gereken son görüşler olduğu anlayışı yüzünden toplumdaki farklı görüşlerin baskı altına alınması ve böylece dingin ilmi diyalog ortamının yok edilmesi, tepeden mezhep dayatmacılığı yapılması, liderin yaşam boyu iktidarda kalması, koşulsuz otoriteye koşulsuz itaat düşüncesiyle zorba yöneticilere karşı fasık ya da zalim bile olsalar sessizce teslim olmayı öngören ve onlara karşı çıkmayı haram sayan genel bir yaklaşımı üretmesi, sonraları sembolik bir makam haline gelen halifeliğin yetki devri ile hükümdarların meşruiyetinin zemini haline gelmesi, hatta saçma uygulamalarla bir oyuncağa dönüştürülmesi Sünni siyasi düşüncenin büyük hatalarındandır.

Ehl-i Sünnet düşüncesindeki bu boşluklar ve mensuplarını “Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak”  gibi aslı olmayan inanç türlerine iman etmeye zorlaması gibi sebeplerle yüzyıllara yaygın bir teslimiyet kültürünün oluşmasına yol açmıştır. Kötü idarenin alın yazısı olduğuna dair bu inancın kökleri Emevilerin ilk dönemlerine kadar gitmektedir. Halkın çoğunluğu bu inanç nedeniyle devlet başkanının sorgulanmasının ya da cezalandırılmasının söz konusu olmadığına inanmaktaydı. Aynı şekilde halifelerin kötü yönetimine boyun eğmelerinden dolayı Allah’ın kendilerini cezalandırmayacağını düşünürlerdi. “Emevi fanatikleri şöyle derlerdi: Allah bir kişiyi halife olarak başa geçirdi mi artık onun kötülüklerini affeder ve iyiliklerini kabul eder, hatta onu hesaba bile çekmez.”

Emeviler döneminde cebr düşüncesinin yanı sıra, “irca” düşüncesi de ön plana çıkartıldı ve devletin dini meşruiyetini ve otoritesini sağlamak için kullanıldı. İrca düşüncesine göre iman kalp ile onaylamaktan ibaretti. Böylece ameller imanın hakikatinden çıkartılıyor ve büyük günah işleyenler de dahil diliyle iman eden herkesin Müslüman olduğu kabul ediliyordu. Aynı zamanda fitneden ve kan akıtmaktan kaçınmak için eve kapanmayı ve olaylara karışmamayı tercih eden önemli bir güruh da Emevilerin ekmeğine yağ sürüyordu. Kalben razı olmasa da sessiz kalmayı tercih etmenin gönüllü itaatten bir farkı olmuyordu.

Fırka-i Naciye hadisi gibi bazı hadislerle Ehl-i Sünnet’in dışındaki tüm fırkalar ve görüş sahiplerinin sapık fırka olarak damgalanması da farklı düşünenleri engellemiş ve siyasal olarak gelişmeyi sağlayacak çoğulculuğun ortaya çıkmasına mani olmuştur. Ehl-i Sünnet mensupları düşüncelerini savunurken kendi düşüncelerini “sünnet”, rakiplerinin düşüncelerini ise “bidat” olarak kategorize etmeleri tartışma ve farklı düşünme hakkını tamamen ortadan kaldırmış ve tartışmaları “kurtulmuş fırka”-“cehennemlik fırka” münakaşasına çevirmiştir.

Ehl-i Sünnet siyasi düşüncesindeki tek halifeye biat zorunluluğu ne bir Kur’an ayetine, ne de mütevatir bir hadise dayanmaktadır. İcmaya dayandırılan bu görüş farklı topraklarda ortaya çıkan İslami devletlerin diğerlerini kendi hilafetleri altına alma isteklerinin gerekçesini oluşturmuş ve böylece yüzyıllar boyunca devletler arasında bitmez tükenmez savaşlar yaşanmıştır. Kendini meşru hilafet gören her devlet, tek halifeye biat zorunluluğunu gerekçe göstererek diğerlerinin tepesine çökmüştür. Herkes bunu meşru bir gerekçe olarak kullanmıştır. “Müslümanların siyasi birliğinin sağlanması elbette ki istenen bir şey olmakla beraber bu durum bütün Müslümanların zorla tek bir diktatör yönetim altına toplanması demek değildir.

Aynı şekilde ilk dönemlerin sosyal yapısının bir sonucu olarak kadının siyasi alanda yer alamaması ilkesi bir icma haline getirilmiş ve seçme-seçilme hakkı, istişare hakkı gibi tabii haklarına günümüze gelene kadar engel olunmuştur. İslam tarihinde kadının yöneticiliğine karşı çıkmayan belki de tek siyasi grup Hariciler olmuştur.

Hilafet tüm bu olumsuz yönleriyle tarih boyunca din ve dünya işlerini yürüten bir kurum olmaktan çok diktatörlerin otoritelerini meşrulaştırdıkları, kötü amaç sahiplerinin bu sayede hedeflerine ulaştıkları bir araca dönüşmüştür.

Hilafetin buraya kadar ortaya konan olumsuzlukları, çöküşünün de sebepleri olmuştur. Toplumdan ve Şura sisteminden kopuk; kendini denetim, kontrol ve eleştiriden bağımsız gören; güç ve baskı yoluyla yönetimi ele geçirip, veraset yoluyla el değiştiren ve istismarın makamı haline dönüşen bu kurum, İslam topraklarının yabancılar tarafından hegemonyası için gerekli zemini de hazırlamıştır.

Ahmet el-Katip, kitabının son bölümünde son yüzyılda Sünni dünyada hilafet sisteminin eksiklik ve hatalarına dönük eleştirilerden örnekler verir. 20. Yüzyılın başında hilafetin kaldırılmasıyla ortaya çıkan boşluk değişik tepkiler doğurmuştur. Bazıları hilafeti tekrar kurmanın dini bir sorumluluk olduğuna inanırken, bazıları da Sünni siyasi düşünceye -yani hilafet düşüncesine- dönük çaplı bir eleştiri hareketi başlatmıştır. “Bu çerçevede başta halifelik sisteminin İslamiliği olmak üzere, din-siyaset ilişkisi, mutlakıyetçi otoriter yönetim sistemi, yeni ve demokratik bir siyasi düşünce inşası gibi birçok husus eleştirel bir gözle ele alındı.” Bu eleştirel yaklaşım aynı zamanda Sünni düşüncenin temeli olan hadis ve icmaya da dönük oldu. Katip devam eden kısımlarda Ali Abdurrazık, Said el-Aşmavi, Reşid Rıza, es-Senhuri, Hasa el-Benna, Ziyauddin er-Rayyıs, Ebu Zehra, Avde, Halid Muhammed Halid, Muhammed Gazali, Mevdudi, Kardavi, Abdülkerim Zeydan, Gannuşi, Turabi gibi pek çok ismin bu konuyu temellerini ele alarak tartıştıkları yazılarından örnekler verir. Bunların pek çoğunun çareyi Sünni siyaset anlayışını demokratik bir biçimde yeniden yorumlamakta bulduğunu iddia eder.

Katip’e göre “İslami demokrasi” düşüncesi tarihte uygulanmış halifelikten temelde farklıdır. Hatta bu düşünce Sünni siyasi düşüncesine bir başkaldırıdır. “Çünkü ‘İslami demokrasi’ düşüncesinde yönetim sivil ve her türlü kutsallıktan ve dini kisveden uzak bir olgudur.” Hilafet meşruiyetini halktan aldığı zaman geçerli olacaktır. Toplum kendi işlerini daha pratik ve düzgün çözebilmek için bazı vekillere yetkilerini devreder. “Aynı şekilde Müslüman bireyin ve toplumun seçimler, denetlemeler ve danışma aracılığıyla siyasi yaşama katılması, kamusal sorumluluk üstlenmesi, örgütlenme, siyasi rekabet, muhalefet ve eleştiri haklarına sahip olması ve yönetimi değiştirme imkanının olması” demokratik hilafetin kapsamı altındadır.

İşte ‘halifelik’ ve ‘demokrasi’yi bir potada eriten ‘demokratik hilafet’, yani yöneticilerin değil toplumun hilafeti ilkesini geliştiren İslami demokrasi düşüncesinin vurguladığı nokta budur. Burada artık halifelik yöneticilerin değil, toplumun egemenliği olacaktır. Diğer bir deyişle artık, ‘şura’yı bir kenara bırakan ve tarih boyunca toplumu pasifleştiren onun elinden ‘Allah’ın yeryüzündeki halifesi olma’ gücünü ve her türlü haklarını alan formalite halifelik değil, gerçek halifelik söz konusudur. Artık çağdaş İslami akımlar ‘demokrasi’ kelimesine kapılarını açmışlar ve insanlara ahlaki değer ve kurallar vazedip siyasi alanı insan aklının tarihsel ve bölgesel şartlara göre yapacağı seçimlere bırakan İslam dininin diğer kültürlerden gelen siyasi-idari mekanizmaları alıp kullanmakta bir sakınca görmeyeceğini vurgulamışlardır.”

Değerlendirme:

Ahmet el-Katip’in tezini, kitabı boyunca oldukça iyi bir sistematikle ortaya koyduğunu ve sağlam delillerle temellendirdiğini söyleyebiliriz. Açık veya eksik kalan bazı hususlar olmasına rağmen konu oldukça iyi işlenmiş ve okuyucuya geniş bir perspektif sunulmuş.

Ancak kitabın en büyük zafiyetini demokrasi kelimesini kullanış biçimi oluşturuyor. Demokrasi ve hilafet kelimelerini tek bir terkip içinde “Demokratik Hilafet” olarak kullanmasının nedenlerini kitabın başından sonuna kadar aramamıza rağmen dikkate değer bir cevabı ancak son sayfalarda bulmak mümkün oldu. Katip “sonuç” bölümünde hilafet kavramını halkçı ve demokratik olarak nasıl yorumladığını “büyük hilafet” ve “küçük hilafet” ayrımını yaparak açıklıyor. Büyük hilafet “Allah’ın insanı yeryüzünde halife kılması ve İslam ümmetinin halifeliğidir. Yöneticilik anlamındaki hilafet ise ‘küçük hilafet’tir ve anlamını ve meşruiyetini toplumdan alır. Yöneticilik anlamındaki halifelik (küçük hilafet), insanın yeryüzündeki halifeliğine (büyük hilafet) karşıt değil paralel istikamette seyreder.” İşte büyük hilafet, insanın yeryüzündeki sorumluluğu anlamına geldiği için yönetim anlamındaki küçük hilafeti de kapsayacak şekilde, tüm insanlığın ortak bir sorumluluk alanı olmaktadır. Demokrasi de halkın halk tarafından halk için yönetilmesi olduğuna göre İslami anlamdaki bir hilafet ancak “demokratik bir hilafet” olabilir. Çünkü büyük hilafet ancak o zaman işlerlik kazanır.

Demokrasiyi halkın halk tarafından yönetilmesi anlamında kısır bir tanımla ele aldığımızda bu yaklaşım biçimi için söylenebilecek fazla bir şey kalmıyor. Ancak belirttiğimiz gibi Katip, demokrasi kelimesini kullanırken bu kelimeyi evrensel, tartışılmaz, herkesin üzerinde uzlaştığı bir üst ilke gibi sunuyor. Kelimeyi tartışmıyor ve peşin bir ön kabulle kullanıyor. Oysa demokrasi “totalitarizm” kadar olmasa da olumsuz bir geçmişi olan bir kelimedir. Demokrasinin günahlarını, tarihte ve günümüzde ürettiği kara tabloları ve açıklarını görmeden böylesi bir peşin kabulle “demokratik hilafet” önerisinde bulunmak biraz fazla iyi niyetli olmak anlamına gelmektedir.

Katip bu çalışmasında en azından demokrasinin ortaya çıkışını, kökenlerini, farklı kullanılış biçimlerini, zafiyetlerini, bu kelime etrafında Batı’da ve İslam dünyasında yapılan tartışmaları ortaya koyabilmeli ve kendi kullandığı anlamı tüm bu olumsuzluklardan nasıl temyiz ettiğini açıklayarak bir öngörüde bulunabilmeliydi. Bu olmadığı için Katip kitabı boyunca, demokrasiyi tartışmak istemeyen ve bunu peşinen kabul eden birisi görünümünü veriyor.

Oysa demokrasi de sonuçta tıpkı hilafet gibi, insan düşüncesinin bir ürünüdür. Hilafet nasıl eksiklikleri, anayasal boşlukları, ortaya çıkardığı sonuçlar, tarihsel geçmişi ve dayanaklarıyla tartışılıp değerlendiriliyor ve ona göre bir kabul veya redde konu oluyorsa; demokrasi de böylece tartışılmalı, eksileri ve artıları ortaya konmalı, felsefi arka planı gayet iyi analiz edilmeli ve zafiyetleri nasıl aşılabilir sorusuna tatmin edici cevaplar bulunarak faydaya ve önerilere sunulmalıdır. Ancak Ahmet el-Katip en azından bu kitabında bunu yapmadan demokrasiyi tarihsel hilafetin bir alternatifi olarak önerebilmektedir.

Katip icmayı değerlendirirken ilk dönemlerdeki kullanılışını biraz göz ardı etmektedir. İcma kelimesi ilk dönemlerde yani Şafii’den önceki imamlar tarafından “yorumlanmış sünnet” ile eş değerde görülüyordu. Hatta Fazlurrahman’a göre icma ilk dönemlerdeki demokratik sürecin adıydı. Ancak Şafii icmayı ayrı görüşlere imkan tanımayan görüş birliği olarak tanımladı. Tehlike o aşamadan sonra başladı. İşte Katip, icmayı bu aşamadan sonrası için değerlendirdiğinden tümüyle olumsuzluyor. Oysa “icma” kavramı Fazlurrahman’ın da yaklaşımıyla çoğunluğun görüşünün dikkate alınması olarak yorumlanabilir ve gelenekten gelen bu kavram, Batı’dan gelen demokrasi kelimesine göre çok daha işlevsel ve faydalı olarak kullanılabilir.

Katip’in tarihte hilafetle kendine meşruiyet zemini bulan totaliter düşünceyi, Müslümanların geri kalışlarının ve çöküşlerinin neredeyse tek nedeni gibi sunması da kitaptaki indirgemeci yaklaşımlardan birisini oluşturuyor. Oysa bu dev çöküşün tek bir şeye indirgenemeyecek kadar çok sayıda etkenin kompleks bileşkesinden oluşan sebepleri vardır. Hilafet düşüncesi ve totalitarizm bunlardan sadece birisidir.

Siyasi görüşlerin dinden alınan referanslarla meşrulaştırma çabasının başlangıcının hicri II. yüzyıl olarak gösterilmesi de bizce fazlaca geç bir tarihtir. Bu tür çabaları Hz. Ebu Bekir’e kadar götürmek bile mümkündür. Bilindiği üzere Hz. Ebu Bekir kendisini peygamberin halifesi yani arkasından gelen olarak isimlendirmiştir. Hz. Peygamberin ölümüyle onunla yapılmış anlaşmaları feshedilmiş kabul eden ve Medine’den gelen görevlilere zekat vermeyi reddeden kabilelere peygamberin ardından gelen halife olduğunu söyleyerek önceki tüm anlaşmaların geçerli olduğunu söyledi. Aslında bu, dini otorite olan peygambere dayanarak siyasi alanda bir meşruiyet arayışıydı. Hz. Osman da kendisinden halifeliği bırakmasını isteyen isyancılara “Bu gömleği bana Allah giydirdi. Ancak o çıkarttırabilir.” diyerek bir tür dini meşruiyet arayışına girişmişti.

Benzer şekilde Haricilerin “Hüküm ancak Allah’ındır” ayetini sloganlaştırmaları da benzeri bir algının eseridir. Katip’in, hilafetin dinileşmesinde tarihsel etkilere, Şiiliğin ve Hristiyanlığın etkisine değinmesine rağmen Hariciliğin etkisine değinmemesi de bir eksiklik olarak görülüyor. Ehl-i Sünnet’in, Şia ve Hariciliğe göre siyasi alanda oldukça serbest denebilecek esnek yaklaşımları vardır. Buna rağmen görüşlerine dini temeller aramalarında sultanların otoritelerini sağlama alma çabaları ile Şiiliğin o katı imamet görüşleriyle ortaya çıkan tehlikeli muhalefete cevap arama isteklerinin yanı sıra, hariciliğin rijit hakimiyet anlayışlarının ilk dönemde toplumda oluşturduğu baskının etkisi de olmuştur.

Katip’in, olayı Sünnilikle ve katı otoriter yönetimlerle bağdaştırarak izah etme çabası, böylesi unsurları yeteri kadar görmemesine yol açıyor.

Bu türden bazı küçük olumsuzluklarına rağmen Ahmet el-Katip’in bu kitabı yeni açılımlara kapı aralamaya ve farklı tartışmalara yol açmaya, ya da var olan tartışmalara katkı sağlamaya aday bir kitap olarak görünüyor.

 

– BİTTİ –

 

KİTABIN KÜNYESİ

Adı: Demokratik Hilafet’e Doğru- MAYIS 2010

Yazar: Ahmet el-Katip

Orijinal adı: Tetavvurül Fikris Siyasiyyis Sünni Nahve Hılafetin Demokratıyye

Çeviri: Muhammed Coşkun

Yayınevi: Mana Yayınları

Daha fazla bilgi için: www.ilimyurdu.com

 

Check Also

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 2 “Medine İslam Devleti”: Bir Model mi, Bir Örnek mi? / Nuri YILMAZ

İmtihanı sadece, dua, zikir, ibadet gibi dini merasimlerin yerine getirilmesi olarak algılayan tasavvuf ekolünü saymazsak, ...

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 3 Nasıl Bir Devlet? / Nuri YILMAZ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının[1] ve “komünist” ideolojinin dünya siyaset arenasından çekilmesinin ardından, “kapitalist” sistemin de çatırdamaya ...

Çağdaş İslam Siyaset Düşüncesi: Üç Evrilme / İhsan ELİAÇIK

(Bu makale, R. İhsan Eliaçık tarafından kaleme alınmış olan ‘Adalet devleti’ kitabının aynı başlıklı bölümünden, ...