“Demokratik Mücadele Yöntemi” Üzerine Bir İnceleme / Nuri Yılmaz

Doğruluğuna inanmadığı bir düşünceye ve ondan doğan uygulamalara itiraz etmek; itiraz yetersiz kaldığında fikrini diğer insanlarla paylaşıp bir karşı hareket (muhalefet) organize etmek, evrensel bir haktır. İnsanoğlunun bu özelliği sayesinde toplumlar, tek bir seçeneğe mahkum olmazlar; hatada ısrar edip durmazlar ve dinamik bir gelişme çizgisi yakalarlar.

Ancak ne yazık ki otoritenin yoldan çıkarıcı bir özelliği vardır. Onu bir kere elde eden, bir daha bırakmak istemez. Korumanın derdi ve telaşı içerisine düşer. Bu yüzden de muhalif sesleri duymaz ve hatta baskıyla susturmaya çalışır. Fakat insanoğlunun arayışı, baskı ve engellemelerle söndürülebilecek bir arayış değildir. Üzerine gidildikçe alevlenir; engellendikçe hızlanır ve şiddete dönüşmeye başlar. En sonunda da, yıkan bir sel, alaşağı eden bir toplumsal patlama olur açığa çıkar.

Bu gerçekliğe rağmen insanlık tarihi, uyarı ve eleştirilere kulak vererek gerçekleşmiş değişimlere pek az şahit olmuştur. Toplumların gelişme yönündeki yazgıları, çoğunlukla çatışmalarla şekillenmiştir.

Tarihi tecrübeler böyle iken, günümüzde insanlık farklı bir tecrübe ile karşı karşıya bulunmaktadır.

  1. Yüzyılın sonlarından beri, “insan hakları”, “özgürlük” ve “eşitlik” gibi kavramlar tartışılmaya başlanmıştır. Bunlardan yola çıkarak, insan hak ve özgürlüklerine saygılı; herkesin kendi fikrini ifade edebildiği; toplumun onayını alabilen fikirlerin iktidarda temsil imkanı bulduğu yönetim modelleri geliştirilmiştir. Adına demokrasi denilen yönetim biçimi böylece ortaya çıkmıştır.

Bir yönetim biçimi ki:

–  Birbirinin hak ve özgürlüklerini kısıtlamadığı sürece herkes kendi fikrini ifade edebiliyor.

–  Topluma kendi fikrini anlatabilmek için kurumsal organizasyonlara girişebiliyor.

–  Ve toplumu ikna etmeyi başarabilirse yönetimi devralabiliyor.

Acaba insanlık gerçekten böyle bir olgunluk seviyesine gelmiş olabilir mi?

Acaba bu tablo ne kadar sahici?

Acaba bu yönetim biçimi ve değişim yöntemi, toplumların değişiminde yaşanan sorunları gerçekten sona erdirebilir mi?

Despotizm karşısında halkın iradesini savunan; dayatmacılık ve baskı karşısında fikir özgürlüğüne vurgu yapan; şiddet, devrim, darbe gibi yöntemlere başvurmadan fikrin kendisini ifade etmesine izin veren bu insanlık tecrübesi, sahiciliğini anlamaya dönük bir incelemeyi hak etmektedir.

İşte bu makale, “bir değişim yöntemi olarak” demokrasiyi incelemek ve bu sorulara cevap bulmak için kaleme alınmıştır. Yargılamadan önce doğru anlamayı hedeflemektedir. Bir fikir veya ideolojinin gözlüğüyle değil; kendi mantık bütünlüğü içerisinde sorulara cevap aramaya çalışacaktır. Bu çerçevede:

–  Önce demokrasi kavramı irdelenecek, tarihine göz atılacak ve nasıl bir yönetim biçimi olduğu tartışılacak.

–  Sonra “demokratik mücadele yöntemi”nin nasıl bir değişim yöntemi olduğu ele alınacaktır.

DEMOKRASİ NEDİR?

Demokrasi, “Demos-Halk” ve “Kratos-İktidar” kelimelerinden meydana gelen Yunanca bir tamlamadır. Bir yönetim biçimini ifade eden bu kavrama ilk olarak, eski çağ Yunan site devletlerinden Atina’da rastlanmıştır.

Dönemin devletleri derebeylikler ve krallıklar şeklinde yönetiliyorken, verimli topraklara sahip olmayan Atina’da, toprağa dayalı otorite gelişme imkanı bulamadı. “Gümüş, iyi cins kil, büyük mermer yatakları bakımından zengin olduğu için”[1], zanaatçılık ve ticaret gibi meslekler daha çok gelişti. Böylece toprak ağaları ile tüccar ve zanaatkarlar arasında bir güç çekişmesi ortaya çıktı. Bu durum, güçlüler arasında her geçen gün artan bir huzursuzluk sebebi olarak MÖ 594 yılına kadar sürdü. O tarihte başkan seçilen Solon, mülkiyetin değil “servetin öne çıkmasını sağlayan bir dizi reformu kabul etmek zorunda kaldı.”[2] Böylece zenginler devlet yönetimine katılma olanağı elde ettiler. Bütün yurttaşların katıldığı “yurttaşlar meclisi” kuruldu. Yöneticiler ve meclis, halkın da katıldığı seçimlerle belirlenmeye başlandı.

Sonuçta, dönemindeki diğer örneklere göre farklı bir yönetim modeli ortaya çıkmış oldu.

Bu yönetim modeline göre:

  1. Seçimlere sadece erkekler[3] katılabilirdi.
  2. Halk servetlerine göre dört sınıfa ayrılmıştı. Sadece “birinci ve ikinci sınıf yurttaşlar bütün siyasal haklardan yararlanabiliyorlardı. Diğer sınıflar ise bu meclisin üyelerini seçebilirlerdi ama kendileri seçilemezlerdi.”[4]

“MÖ 5. Yüzyıl, Atina’nın ve onun “demokratik” düzeninin açılıp gelişmesi dönemi oldu. Demokrasi düzeni, Perikles’in yönetiminde en yüksek gelişme düzeyine vardı. Halk Meclisi, düzenli olarak, her ay dört kez toplanıyordu ve bütün yurttaşlar Meclise katılıyorlardı. Mecliste tartışılacak konuları hazırlayan, “Beşyüzler Konseyi” idi. Konsey, günlük siyasal, yönetsel ve askerî işleri yürütmeye devam ediyordu.

Bütün yurttaşlar seçme ve seçilme hakkına sahipti; yalnız Atina’nın herhangi bir kurumuna değil, mahkemeye, “Beşyüzler Konseyi”ne, komutanlık görevlerine de kabul ediliyorlardı. Ama yalnızca özgür erkek yurttaşlar, yani küçük bir azınlık, Meclise katılıyordu. Zaten, bütün özgür yurttaşlar, yurttaşlık haklarından pratik olarak, yararlanamıyorlardı. Attika köylüleri, Meclise seyrek olarak katılıyorlardı; onlar, Atina’ya iki-üç günlük yolda oturuyorlardı. Her ne kadar Atina’nın nüfusu 30.000-35.000 idiyse de, gerçekte Halk Meclisine katılanlar, yalnızca 2.000-3.000 kişiydi.”[5]

Dönemin düşünürlerine göre Demokrasi

Dönemin düşünürleri, bu yeni yönetim biçimine karşı mesafeli ve eleştirel bir duruş sergilediler. Onu sakıncalı; ayak takımının, yoksulların ve tutkularını aklın önüne geçirmiş olan serserilerin yönetimi olarak gördüler.

Aristo[6] demokrasiyi, “halkın çoğunluğunun kendi özel çıkarlarına yönelik kararlar aldığı ve uyguladığı bir yönetim” olarak gördüğü için onaylamadı. Politeia adını verdiği bir ideal yönetim modeli tanımladı. Bu model, “insanların iyi ve üretken yaşam koşullarına ulaşması” amacına dönüktü. Tezini kısaca şöyle özetledi: “Yurttaşların (citizen) iyi ve üretken yaşam koşullarına ulaşmasının yolu; “Kendi özel çıkarlarını halkın çıkarlarının üstünde tutan belirli bir zümrenin” yönetimi olan Oligarşi veya “halkın çoğunluğunun kendi özel çıkarlarına dönük kararlar aldığı ve uyguladığı” bir yönetim olan Demokrasi değil; “Halkın çıkarları için hareket eden belirli bir zümrenin yönetimi” olan Aristokrasidir[7].”

Ona göre demokrasi, en iyi siyasal düzen saydığı “politeia”nın bir sapmasıydı[8]. Demokrasi sadece yoksulların, yani yurttaşların sadece bir kısmının çıkarlarını korur; ortak yararı korumazdı.

Demokrasi üzerine sistematik bir şekilde kafa yormuş ilk düşünür[9] Eflatun/Platon’dur[10] O da, en ideal yönetim biçimi olarak aristokrasiyi görmekteydi. Fakat ona göre kavramın tanımı daha netti; aristokratları direkt “zenginler” olarak tanımladı. Aristo’nun yaptığı gibi “halkın çıkarları için hareket eden” şeklinde bir sınırlama ve koşul ileri sürmedi.

Demokrasiyi ise “Belli bir yönetim örgütlenmesi, bir tür yapılanma (constitution)”[11] olarak tanımladı. “Eşit olana da olmayana da eşitlik dağıtan sevimli, anarşik ve tuhaf” [12] bir yönetim biçimi olarak niteledi. Ona göre sevimli yanı, eşit olanla olmayan arasında kurulmuş olan eşitliğin, gençliğe verdiği hazdı. Bu yüzden, hazlarını üst düzeyde ve aşırı şekillerde yaşayan gençlere göre demokrasi bir gereklilik ve ihtiyaç olarak görülebilirdi. “Ama!” dedi Platon; “farklı hazların ve eğilimlerin ifade imkanı bir fantezidir. Yaşlılıkla gelen bilgelik, bu durumun görülmesini sağlar. “Kalıcılık” fikrini önemli hale getirip statükoya eğilim doğurur.” Ve bu noktada şu tezi ileri sürdü: “Özünde zaman disiplinsizliği bulunan bu tez ve ona özgü devlet sisteminin despotik özü, er geç gün gibi açığa çıkacaktır.” [13] Bu tespitini de şöyle temellendirdi: “Hazların ‘eşitlik’ fikri çerçevesinde tatmini ‘para’ ile mümkündür. Para sağlayamayan demokrasi, gençliğin bilinçsizliğini ve vahşiliğini kıymete bindirir, onu teröristleştirir. İdeolojiye bürünmüş terörizm devrimci radikal örgütler ortaya çıkarır; ideolojiden arındırılmış terörizm ise gençliği, silah tüccarlarının, uyuşturucu baronlarının, mafyanın, çetelerin eline düşürür. Para sağlayabilen demokrasi ise gençliği eğlenmeye ve vakit öldürmeye mahkum eder.”[14]

Platon demokrasiyi bir de “niceliğin zorbalığı” olarak tanımladı. Çoğunluğun azınlığa hükmettiği bir tür tiranlık/zorbalık olarak gördü.

* * *

Düşünürlerin demokrasi ile ilgili tahlil ve değerlendirmeleri göz önünde bulundurulduğunda, üzerine en fazla vurgu yapılan iki nokta dikkat çekmektedir: Birincisi, çoğunluğun hakimiyeti oluşu, ikincisi ise herkesi eşit hale getirmesi…

Peki! Bütün coğrafyalar derebeylik ve krallıklarla, yani bir kişinin veya zümrenin zorbalığı esasına dayalı yönetimlerle yönetiliyorken; “halkın yönetim faaliyetlerine katılması” fikri, dönemin düşünürlerini neden rahatsız etmiştir? Bunun iki temel sebebi olsa gerektir:

  1. (İster bir kişinin ister bir zümrenin yönetimi şeklinde olsun) Merkezi devlet yapılanmalarının olduğu bir dönemde; “her kafadan bir ses çıkacak”, “herkes kendisini kral gibi görecek” gözüyle bakılan bir yönetimin, kargaşaya yol açacağı düşünülmüş ve rasyonel bulunmamış olmalıdır.
  2. Toplumlardaki sınıf farklarının derin ve belirgin olduğu bir ortamda; cahillik ve yoksulluklarından dolayı “ayak takımı” olarak görülen kitlelerin iktidara katılması, “seçkinci” gururlarını okşamış olmalıdır. Onların kendi başlarına doğru karar veremeyecekleri, seçkinlerin onlar adına karar vermesi gerektiği peşinen kabul edilmiştir.

Günümüzde Demokrasi

Yunan sitelerinde ortaya çıktığı dönemden uzun bir zaman sonra “demokratik yönetim” fikrinin yeniden itibar kazanması, Orta Çağ’ın sonlarına rastlar.

Bu dönemde Avrupa devletleri, dini otoritenin kilise, dünyevi otoritenin ise kral tarafından temsil edildiği çok sağlam bir güç koalisyonu tarafından yönetilmekteydi. Kilise “Tanrı adına konuşan ve Tanrı adına karar veren bir güç” olarak kendisini kabul ettirmeyi başarmıştı. Dolayısıyla Tanrının gazabını üzerine çekmeyi ve bile bile cehenneme gitmeyi göze almadan, hiç kimse otoritesinin önüne dikilemezdi. Koalisyonun diğer ayağını oluşturan Krallar ise Tanrı/Kilise onaylı birer güçtüler. Halka, kaderine razı olup bu koalisyona boyun eğmekten başka bir seçenek kalmazdı. Fakirin zengin, köylünün şehirli, sıradan vatandaşın aristokrat olması mümkün değildi. Adalet, hak, hukuk gibi kavramların hiçbir karşılığı yoktu. Koyu bir cehalet ve karanlık içerisinde yaşamak zorunda idiler.

Avrupa’dakine göre daha adil olan yönetim modeli İslam coğrafyasında göze çarpıyordu. Dönemin en büyük gücü olan Osmanlı İmparatorluğu, Sünni hilafet düşüncesine (Devlet dini bir gerekliliktir ve halife yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir) farklı bir yorum getirmeyi başarmış, bir nevi “çok hukuklu yönetim” anlayışı geliştirmişti. Hükmettiği çok geniş coğrafyada, farklı dinlere karşı hoş görülü davranıyor, ayrıca merkezi otoriteye bağlılıklarında bir sorun olmadığı müddetçe bazı bölgelerin kendi yöneticileri tarafından yönetilmelerine bile engel olmuyordu. Asker yetiştirmek üzere farklı coğrafyalardan gençlerin toplanması anlamına gelen devşirme yöntemi, aynı zamanda Müslüman olmayan milletlere yönetimin en üst noktalarına[15] bile gelme imkanı sağlayan bir mekanizma idi. Ne kadar tahrif edilmiş olsa da, İslam dini kaynaklı bir adalet, hak, hukuk anlayışı vardı. Avrupa’daki baskı ve zulüm göz önünde bulundurulduğunda, her yönüyle ileri bir modeldi.

Çok katı ve insani olmayan yönetimler tarafından yönetilen Avrupa’nın, çeşitli vesilelerle tanıştıkça İslam dünyasından etkilenmemesi mümkün değildi. Nitekim batıdan Endülüs, doğudan da Osmanlı örnekleri, Avrupalıların; adalet, hak, hukuk gibi kavramlarla tanışmalarını sağladı. Başlangıçta kralların ve derebeylerin bu tanışıklıktan çekinmesini gerektirecek bir sebep bulunmuyordu. Kilisenin yardımıyla halkın kulakları kolayca tıkandı, gözleri kolayca perdelendi. Fakat 1492 yılında başlayan coğrafik keşiflerle açılan ticaret yolu, Avrupa’da yeni bir güç odağının yükselişine zemin hazırladı.

Ticaret yoluyla güçlenen bu yeni sınıfın adına “burjuvazi”[16] denmiştir.

İlk başlarda yeni güç, varlığını Tanrıya dayamış katı yönetimler karşısında kendisini ifade etme imkanı bulamadı. Bu yüzden de Kilise ve krallarla 19. yy. başlarına kadar devam eden bir güç çekişmesine girişti. Kilise ve krallık karşıtı söylemleri destekledi. Böylece adalet, hak, hukuk gibi kavramlar, o dönem Avrupa’sının şiddetle ihtiyaç duyduğu özgürlük, eşitlik gibi yeni kavramlarla birleşerek içten içe yayılmaya başladı.

Bu süreç içerisinde Montesquieu (Frs. 1689-1755), günümüz yönetim biçimlerinin temel esaslarından olan kuvvetler ayrılığı ilkesini gündeme getirmiştir. Bu tezini, “her devlette yasama, yürütme ve yargı vardır” şeklinde ifadelere döktü. “Yasama iktidarı yasa yapar, yasaları kaldırır veya değiştirir. Yürütme iktidarı savaşa ve barışa karar verir, yabancı ülkelere temsilci gönderir – temsilci kabul eder, içte ve dışta güvenliği sağlar. Yargı iktidarı ise anlaşmazlıkları çözümler, suçluları cezalandırır.” Montesquieu yasama ve yürütmenin kralda olması gerektiğini ileri sürmekteydi. Kral olmazsa gücün parçalanacağını, bunun da özgürlükleri tehlikeye sokacağını düşünüyordu. Bu nedenle parlamenter sisteme karşıydı.

Ondan belli bir zaman sonra J. Jacques Rousseau (Frs. 1712-1778) ise “demokrasi” ve “insan hakları” tezlerini ortaya koymuştur. “Toplumsal sözleşme” isimli kitabı, insan hakları sözleşmesine ilham kaynağı olmuştur. Ona göre: “Egemenlik, ‘genel irade’nin kullanılmasıdır. Genel irade ise toplumu oluşturan bireylerin ‘özel irade’lerinin toplamıdır. Genel irade her zaman en iyiyi, en doğruyu ve en faydalıyı gösterir. Çünkü en fazla sayının ya da çoğunluğun iradesidir.” Kısacası Rousseau’ya göre yönetim halka aitti. Halk egemenliği devredilemezdi. Hükümet ile egemen gücü birbirine karıştırmamak gerekirdi. Hükümet egemen güç değil, egemen güç ile birey arasındaki ilişkileri düzenleyen bir mekanizma olmalıydı.

Bu fikirler ortaya çıktığında İslam dünyası, hızlı bir gerileme sürecine girmiş bulanmaktaydı. Bir dönem hem teknoloji hem de adalet yönünden cazibe merkezi iken, bu özelliğini yitirmeye başlamış, yitirdikçe de geri kalmış, baskıcı ve sorunlu toplumlar haline gelmişti. Böylece “halkın egemenliği” fikri sadece Batı toplumlarında değil, bütün dünyada ilgi toplamaya başlamıştı. Zaman içerisinde halkın egemenliğinin pratikte nasıl uygulanacağına dair birçok farklı tez ve uygulama vücut bulmuştu.

Günümüze geldiğimizde ise demokratik yönetim modellerini şöyle özetlemek mümkündür:

Demokratik yönetim biçiminin iki ana türü vardır.

  1. Doğrudan demokrasi
  2. Temsili demokrasi

Doğrudan demokrasi J.J. Rousseau’nun formülize ettiği yönetim biçimidir. Yasama, yürütme ve yargı işlevlerine halkın doğrudan katılmasını öngörür. Yöneten yönetilen ayrımı yoktur. 19. yy.da Polonya’da uygulanmaya çalışılmış ve günümüzde de İsviçre’nin bazı dağ kantonlarında uygulanmaktadır. Kalabalık ve büyük ülkelerde uygulanma imkanı yoktur.

Temsili demokraside ise halk, seçim yoluyla temsilciler (meclis) seçer ve yönetme yetkisini onlara devreder. Halkın görevi neredeyse seçim sandığına gitmekle bitmektedir. Yasaların hazırlanıp çıkarılması, yürütme organının (hükümet) teşekkülü, denetlenmesi ve toplumu ilgilendiren icraatlarının onaylanması gibi görevler, temsilciler tarafından gerçekleştirilmektedir.

Günümüz uygulamalarında demokrasinin temel kriterleri beş ana kategoride toplanabilir:

–  Değişik fikir guruplarının organize olmaları; parti kurarak kendilerini topluma anlatmaları, propagandalarını yapmaları; toplumun çoğunluğunu ikna edebilirlerse özgür seçimler aracılığıyla iktidara gelebilmeleri

–  Halk tarafından seçilmiş olan meclisin hükümeti denetlemesi

–  Yasama, yürütme ve yargı şeklinde oluşan kuvvetler ayrılığı

–  Hukuk devleti ilkesi

–  Halkın, farklı fikir ve hedefler çerçevesinde oluşturduğu sivil toplum örgütleri aracılığıyla kendisini ifade etmesi ve yönetime katılması.

Fakat bu beş kriterin uygulanması toplumdan topluma farklılık göstermektedir. Olumlu ve takdir edilen örneklerin yanında, beş kriteri yerine getiriyor olmasına rağmen demokratik yönetim biçimiyle ne kadar uyuştuğu tartışma götürecek örnekler de bulunmaktadır.

Peki! Yunan sitelerinde uygulandığı ilk biçime göre oldukça farklı noktalara gelmiş olan günümüz demokrasisi, nasıl bir yönetim biçimidir?

Demokrasi nasıl bir yönetim biçimidir?

Günümüz uygulamalarına bakıldığı zaman, Yunan sitelerinde uygulandığı şekline göre demokrasi anlayışında oldukça gelişmeler olmuştur. Bütün vatandaşların seçimlere katılabiliyor olması; kuvvetler ayrılığı ilkesi sayesinde otoritenin denetime açık olması; hukukun temel olması bunlar arasında sayılabilir. Fakat kat ettiği bütün gelişmelere rağmen demokrasi konusunda farklı farklı görüşler vardır.

Mesela İngiltere’nin eski başbakanlarından Winston Churchill, “En kötü yönetim biçimi demokrasidir, eğer diğer bütün sistemleri dikkate almayacak olursanız!” demiştir. Muhalif düşünür Noam Chomsky, “Demokrasi, içindeki insanların izleyici değil oyuncu olduğu bir sistemdir” diyerek övmüştür. Amerikalı düşünür siyasetçi Theodore Parker, “Demokrasi demek, ‘sen de benim kadar iyisin’ demektir” sözüyle bireye verdiği değeri vurgulamış; Amerikalı bir başka yazar siyasetçi Fisher Ames ise “Bütün despotizmler içerisinde demokrasi en kötüsüdür” diyerek, despotizme göre en tercih edilir yönetim biçimi olduğuna dikkat çekmiştir. Ayrıca “Monarşi güzel bir biblo gibidir, denizde bir süre yüzer ancak bir süre sonra bazı beceriksiz kaptanlar yüzünden kayalara çarpar; buna karşın demokrasi şişirilmiş bir botta seyahat etmek gibidir. Kolay kolay dibe batmazsın, fakat ayakların hep ıslaktır” diyerek düşüncesine daha da açıklık getirmiştir. Bir diğer Amerikalı siyaset uzmanı E. E. Schattschneider “Demokrasi halkın karar alma sürecine katılabilmesine olanak sağlayacak şekilde liderlerin ve organizasyonların alternatif kamu politikaları için yarıştıkları bir rekabetçi politik sistemdir” diyerek, yöneticileri üretkenliğe zorlayan yönüne dikkat çekmiştir. Avusturya kökenli siyaset bilimci Friedrich A.von Hayek ise “Reddedilecek olan demokrasi değil, sınırsız devlettir. İnsanların demokrasi dışındaki diğer yönetim şekillerini ve çoğunluk kuralına dayalı bir iktidarı sınırlamayı niçin öğrenmediklerini anlayamıyorum” diyerek görüşlerini ifade etmiştir.

Demokrasiye olumlu bakan düşünürlerin görüşlerinde ortaya çıkan yönleri şu şekilde maddelemek mümkündür:

  1. Çoğulculuğun olmadığı yerde despotizm olur.
  2. Çoğunluğun tercihi esas değilse, hukuk; bir kişi, aile veya sınıfın paşa gönlüne göre oluşur.
  3. Demokrasi bütün vatandaşların yönetime iştirak etmesine imkan tanır.
  4. Demokrasi bütün fikirlerin ifadesine ve iktidar için yarışmasına zemin hazırlar.

Fakat bununla birlikte demokrasiye olumsuz bakanlar da az değildir.

Mesela Fransız ekonomist ve düşünür Pierre-Joseph Proudhon “Demokrasi gizli bir aristokrasidir” der. Atinalı Euripides “Kanunları zenginlerin çıkarı için yapıyorsunuz” diyerek bu eleştiriye katılır. Antik dönemin İtalyalı bir diğer düşünürü Publius Ovidius Naso ise “Parlamentonun kapıları fakirlere kapalıdır” diyerek bu eleştiriye katılır. Friedrich A. von Hayek ise meselenin bir başka yönüne dikkat çekerek şöyle der; “Bireysel çıkar değil, asıl grup çıkarı tehlikelidir.” Ve bu sözüne şöyle açıklık getirir; “Demokrasi konusundaki eleştirilerin nedeni, devletin çoğunluğun üzerinde anlaşmış olduğu kararlara hizmet ettiği düşüncesi değildir, asıl itiraz çoğunluğun holdinglerin ve çeşitli çıkar gruplarının isteklerine hizmet etmek zorunda kalmasıdır.” Günümüz Fransız komünistlerinden Daniel Bensaid “Liberalizm için demokrasi terimi, en nihayetinde, tüccar despotizminin ve bu despotizmin dizginsiz rekabetinin takma burnundan başka bir şey değildir” der. Litvanya asıllı komünist yazar Emma Goldman “Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı” şeklindeki ironisiyle bu eleştirileri tamamlar. Alain Badiou’ya göre seçim, “halkın istatistik kılığına indirgenmesi”dir.

Amerikalı siyasi yorumcu Walter Lipmann “Çoğunluğun azınlık tarafından yönetimi tiranlıktır; azınlığın çoğunluk tarafından yönetimi de tiranlıktır. Her iki durumda da ‘senin istediğin gibi değil, bizim istediğimiz gibi yapacaksın’ kuralı geçerlidir” diyerek bir açmaza işaret eder.

Daniel Bensaid “Niceliğin tek başına kanun gücüne sahip olması. Çoğunluğun hakikat yerine geçmesi.” diyerek demokrasiye farklı bir yönden eleştiri getirir. İngiliz filozof ve sosyolog Herbert Spencer “Politikada çoğunluk kuralının haklılaştırılması onun ahlaki açıdan doğru olduğunu göstermez” der. ABD eski başkanlarından John F. Kennedy ise, “Demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkın güvenliği için tehlikedir” diyerek cehalet ile çoğunluğun görüşü arasındaki ilişki ve bundan doğan zafiyete işaret eder.

Demokrasinin olumsuzluklarına işaret eden düşünürlerin görüşlerini de şöyle maddelemek mümkündür:

  1. Demokraside söz halka aittir, ama halkın görüşü güçlülerin yönlendirmesine açıktır. Dolayısıyla güç kimdeyse, demokrasi de onun çıkarlarına hizmet eder.
  2. Demokrasi birey-devlet ilişkisinde denge kurmayı zorlaştırır. Özgürlüklerin genişlemesi kamusal alanı daraltır, ama devleti zayıflatır; kamusal alanın genişlemesi ise özgürlükleri sınırlar ama devlet oligarşisi oluşturur.
  3. Demokrasilerde çoğunluk hakikat yerine geçer, nicelik niteliğe üstün hale gelir ve kanun gücüne sahip olur.
  4. Herkesin eşit kabul edildiği bir toplumda “bireyin cehaleti”; hak, hukuk, doğru ve iyi gibi kavramlar ve toplumun güvenliği açısından bir tehlikelidir.

Olumlu ve olumsuz görüşleri karşı karşıya getirdiğimizde, üzerinde durulan noktaların aslında aynı olduğu gibi bir gerçekle karşılaşırız. Aynı konunun kimilerince olumlu kimilerince olumsuz görülmesinin bir sebebi, aslında ikisinde de dikkate alınması gereken yönlerin bulunmasıdır. Bir diğer sebebi ise farklı görüş ve eğilimlere göre herkesin beklentilerinin farklı oluşudur.

Mesela bir liberal, bireysel özgürlüklerin alabildiğince geniş, devlet otoritesinin ise alabildiğince dar olmasını ister. Devletin hükmeden değil, sadece organize eden olması gerektiğini söyler. Bir ulusalcı ise tam tersi görüştedir; ona göre önce devlet gelir ve devlet otoritesi esastır. Bireysel özgürlükler, devletin verdikleriyle sınırlı olmalı, devletin gücünü zayıflatacak noktalara varmamalıdır. Bir komünist, devleti ortadan kalkması gereken bir kurum olarak gördüğü için, her türlü devlet yapılanmasını tiranlık olarak tanımlayacaktır. Bir Müslüman, dininin kendine ait bir devlet modeli olduğunu düşündüğü için, eğer radikal düşüncelere sahipse onun haricindeki hiçbir yönetim biçimini meşru görmeyecek, üzerinde tartışma ihtiyacı bile hissetmeyecek; eğer geleneksel düşüncelere sahipse “şeriat”ın uygulandığı her hangi bir devlet modeline razı olacaktır. Bir demokrat ise peşinen demokrasiyi savunacak ve övecektir.

Değişik fikri eğilimler içerisinde radikal Müslümanlar ve komünistler, “reddeden”, “beğenmeyen” yaklaşımlarıyla diğerlerinden ayrılmaktadırlar. Radikal Müslümanların reddetme ve karşı çıkma sebepleri, ideal bir devlet anlayışları olmasından dolayıdır. Ne var ki bu ideal devletin niteliği belirsizdir. “İslam hakim olunca bütün sorunları çözecek” varsayımına dayanır. Oysa burada bir yanlış anlama bulunmaktadır. İslam; yönetim, ekonomi, hukuk, eğitim, sağlık vs. gibi hayatın değişik alanlarına dönük her dönemde geçerli olacak uygulama modelleri bildiren bir din değildir. O insanlığın problemlerini kavram, ilke ve değerler şeklinde ele alır. Bu ilke ve değerlerin değişik zaman ve coğrafyalarda nasıl uygulanacağını; bu değerlere göre yaşamaya çalışan Müslümanların içtihadına bırakır. Ayrıca İslam’ın değerlerine uygun olan devlet modeli, günün gerçeklerinden bağımsız ve insanlığın tecrübe birikimini reddederek gerçekleştirilmez. Aynen Resulullah’ın yaptığı gibi; iyi ve güzeli onaylayıp sürdüren, eksik olanı tamamlayan, yanlış olanı ise değiştiren veya ortadan kaldıran bir yaklaşımla olur. Bugün için de yapılması gereken bundan başka bir şey değildir; insanlık tarafından ortaya konmuş tecrübelerin İslam’ın hedefine ters düşmeyenlerinden yararlanılacak ve bunların sürmesi sağlanacak, eksik tecrübeler daha iyi hale getirilecek, yanlış olanlar ise iyi ve doğru olanıyla değiştirilecektir. İşte demokrasiye de bu gözle bakmak gerekir. Tümden reddetmek yerine, zulüm üreten kısımları tespit edilerek ayıklanmalı ve reddedilmeli, adalete hizmet edebilecek yönleri ise tespit edilmeli ve yararlanılmalıdır.

Komünistlere gelince; bunların demokrasiyi peşinen tiranlık olarak niteleme sebepleri, devletsiz ve otoritesiz bir dünya tasavvur etmelerinden dolayıdır. Ancak “otoritesiz” bir dünyanın nasıl oluşacağı belli değildir. Böyle bir dünya oluşturmak için izlediği yol onu, bırakın otoritenin son bulduğu veya (en azından) zayıfladığı bir tecrübeyi; aşırı derecede baskıcı ve despotik bir devlete ulaştırmıştır.

Sonuç olarak; insanın tabiatı değişmedikçe (ki yaratılış değişmez) devlet gerekli bir kurum olacaktır. Ve bu kurum farklı değerleri temsil eden insanların, kendi değerlerini hayata geçirme çabalarının bir sonucu olarak vücut bulacaktır. Bu yüzden de yeni arayışlar hep devam edecek ve yönetim modelleri hep tartışılacaktır.

Şimdi bu gerçekler ışığında demokrasiyi değerlendirirsek:

1-   “Güçlünün yönetimi” ve “halkın denetimine açık yönetim” açısından demokrasi

Yönetim, “yöneten” ve “yönetilen” unsurlarından oluşan bir mekanizmadır. Yönetim biçimini ise bu iki unsur arasındaki ilişkinin niteliği belirler. Adalet veya zulüm, hürriyet veya baskı, güven veya güvensizlik, huzur veya kargaşa, mutluluk veya mutsuzluk bu ilişkinin niteliğine göre belirlenir. Asıl olan insan ve hedef de onun mutluluğu olduğuna göre, yönetim biçiminin adalet, mutluluk, huzur ve güven oluşturması gerekir. Aslında yönetim olgusu, yönetenin niteliğinden bağımsız değildir. Mesela en baskıcı yönetim biçimleri bile, iyi ve adil bir insanın elinde, yönetilenlere mutluluk ve huzur veren bir sonuç doğurabilir. Ancak gücün yoldan çıkarıcı etkisi göz önünde bulundurulduğunda, yönetim biçiminin, yönetenin insafına bırakılmayacak şekilde adalet üreten ve denetlenebilen bir mekanizma üzerine oturtulması esas olmalıdır.

Doğruluğa ve adalete en yakın yönetim biçimi, halkın denetlemesine en açık yönetim biçimi olarak karşımıza çıkar. Bir yönetici, belirli yöntemler ve kurumlar aracılığıyla; izleyeceği politikaları halkıyla istişare etmeli ve başarısızlık halinde halkına hesap vermelidir. Gerektiğinde görevden alınabilmelidir.

Bu çerçevede demokrasi, yöneten ve yönetilen arasında; istişare, denetleme ve gerekirse görevden alma kavramları yönünden başarılı bir tecrübe ortaya koymuştur. Gerçekten uygulandığında despotizme, baskıya ve keyfiliğe yol açmaz.

Ancak ne var ki demokrasinin oluşturduğu mekanizmanın önemli bir zafiyeti vardır. İstişare, denetleme ve gerekirse görevden alma şeklinde gerçekleşmesi öngörülen “halkın görüşü”, etki ve yönlendirmeye açıktır. Propaganda, enformasyon ve dezenformasyon kanallarını elinde bulunduran güç, halkın tercihlerini kolayca etkileyebilmektedir. İyiyi kötü, doğruyu yanlış veya eksiği tam göstererek istediği kişileri seçtirebilmekte, istediği kişinin icraatlarını mükemmel gösterebilmekte veya istediği kişiyi iktidardan indirebilmektedir.

Dünyanın önde gelen ülkelerinde halkın tercihini etkileyebilen güç sermayedarlardır. Bunlar propaganda organlarını, bürokratları, akademisyenleri ve siyasetçileri satın alma gücüne sahip oldukları için, perde gerisinden olayları yönlendirmektedirler. Geri kalmış ülkelerde halkın tercihini etkileyebilen güç ise gelişmiş ülkelerdeki güçlerin işbirliği yaptıkları; ordu, sermayedar veya siyasetçi gibi yerel güçlerdir.

Demokrasi mekanizması içerisinde bu durumu engelleyebilecek bir kanal bulunmamaktadır.

2-   “Güçlünün hukuku” ve “halkın hukuku” açısından demokrasi

“Toplumun yaşamını düzenlemek için, uygulanması devlet tarafından yaptırıma bağlanmış kurallar bütünü”ne[17] hukuk denir. Bir toplumun; adalet-zulüm, düzen-kargaşa, mutluluk-mutsuzluk gibi kavramlardan biriyle tanımlanmasında temel belirleyicilerdendir.

İnsanlık tarihinde yaşanan hemen hemen bütün örnekler, hukukun hakim gücü temsil ettiğini ve onun rengini taşıdığını göstermektedir. Dolayısıyla adaletin kılıcı en keskin olduğu zaman bile, rengini taşıdığı güce karşı körleşir. Onun çıkarlarına menfaatlerine dokunmaz. Ucu ona dokunacak meselelerde kör ve sağır hale gelir. Bu ise gerçek anlamda adaletin ortaya çıkmasını daima engeller.

Aynı sorun, “Allah’ın hakimiyeti” iddiasıyla ortaya çıkan yönetim biçimlerinde de vardır. İslam, Hıristiyanlık veya Yahudilik: İddianın hangi din tarafından yapıldığının bir önemi yoktur. Allah bir coğrafyaya gelip orayı bizzat yönetmeyeceğine göre, O’nun adına konuşan birileri, O’nun adına yönetim faaliyetini gerçekleştirecek demektir. Şayet Allah hayatın her anında uygulanacak yasaları bütün teferruatlarıyla belirlemiş olsaydı; o yasaların harfiyen uygulanması sonucu, O’nun adına yönetim bir parça gerçekleşebilirdi. Fakat Allah İncil’de ve Tevrat’ta böyle bir yol takip etmediği gibi Kur’an’da da böyle bir yol takip etmemiştir. Çünkü bütün çağlar ve coğrafyalar için geçerli olacak yasalar koymak, Allah’ın yeryüzündeki sünnetiyle ve varlığın gerçekleriyle bağdaşmaz. Bu yüzdendir ki her peygamberle birlikte, temel ilkeler ve değerler sabit kalmış ama şeriat değişmiştir. Toplum yapılarındaki ve ihtiyaçlarındaki gelişmelere göre değişim kıyamete kadar da sürecektir.

Allah’ın her dönem ve coğrafyada uygulanabilecek teferruatlı yasaları ve uygulama modelleri bulunmadığına göre (yani Allah böyle bir şeyi murat etmediğine göre), Allah’ın hakimiyeti denilen şey, aslında O’nun adına insanın hakimiyetidir. İnsanın Allah adına yapacağı iş ise, Allah’ın sözlerinden anladıkları ile sınırlıdır. Bütün dinlerin bir sürü mezhep ve fırkalarının olduğu göz önünde bulundurulduğunda; Allah adına hükmetmek, Allah’ın ismiyle kendini meşrulaştıran fırkanın hakimiyeti demektir. Bu hakimiyet biçiminin tarihte çıkan örnekleri, insanlık tarihinin en baskıcı dönemlerine[18] tekabül eder. Nitekim Orta Çağ Avrupası’nda Kilise’nin, İran’da Şii mezhebine bağlı din adamlarının iktidarı buna örnek olarak verilebilir.

Bugün Allah’tan vahiy alan bir elçi gelip nasıl olması gerektiğini bildirmeyeceğine göre, yönetim insanlar tarafından gerçekleştirilecek demektir. Böyle bir durumda da en adil hukuk, bir kişi, bir aile, bir gurup veya bir sınıfın kendi doğrularını dayattığı hukuk değil, toplumun üzerinde uzlaştığı hukuk olur. Kendi görüşünün doğru olduğunu düşünen kişi veya guruplara düşen kendi doğrularını dayatmak değil, topluma anlatarak ikna etmeye çalışmaktır.

İşte bu noktada demokrasi, halkın iştirakiyle oluşan hukuka bir kapı aralamaktadır. Ancak ne var ki bu kapı, aynı zamanda onun en zayıf yönlerinden birini oluşturur. Halkın iradesinin yönlendirilmesine engel olacak mekanizmalara sahip olmadığı için, hukuk hiçbir zaman halkın üzerinde uzlaştığı hukuk olmaz. Yasalar ve düzen yine güçlülerin paşa gönlüne göre oluşur.

Yani demokrasi bu noktadaki iddiasının arkasında duramamakta, gerçekleşmesi için gerekli mekanizmaları harekete geçirememektedir. Yer kabuğu üzerindeki bütün farklı uygulamaları, az veya çok aynı sıkıntıyla karşı karşıyadır.

3-   Doğruluk ve hakikat açısından demokrasi

Doğruluk ve hakikat, çoğunluğun oyuyla belirlenebilen değerler değildir. Öyle zaman olur ki toplumun tümü yanılır, tek bir bireyin savundukları doğru olur. Eğer çoğunluğun fikri doğru olsaydı, atalardan beri sürdürülüp gelen gelenekler hiç değişmezdi. İnsanlar hala dünyanın düz olduğunu düşünüyor olurlardı. Ama her dönemde birileri çıktı, bir alandaki geleneğin toplumun gelişmesini engellediğini ve değişmesi gerektiğini söyledi, toplumlar gelişti. Birileri çıktı dünyanın yuvarlak olduğunu söyledi ve teknoloji gelişti.

Fakat demokrasi, çoğunluğun fikrini doğru kabul eden bir yönetim biçimidir. “Çoğunluğu” hakikat yerine koyar.

“Her toplum layık olduğuyla yönetilir” ilkesi çerçevesinde baktığımız zaman, “demokrasi toplumun layık olduğu şeyi ortaya çıkartır” diyebiliriz. Hatta çoğunluğun fikrinin uygulanması, birçok noktada sorun da oluşturmayabilir. Fakat bir toplum sürekli bu şekilde varlığını sürdüremez. Sayı niteliğe üstün geldiği için toplum, kendisini yenileme ve geliştirme becerisini yitirmeye başlar. Bu da zamanla toplumun gittikçe kötüleşmesi ve niteliğini yitirmesi anlamına gelir.

4-   “Eşitlik” açısından demokrasi

Toplumun kaderinin belirlenmesinde bütün vatandaşların “eşit” olması fikri çekici olmakla birlikte önemli sakıncaları da taşımaktadır. Demokrasi herkesi eşit kabul etmektedir, ama bütün vatandaşların bilgi, kültür, akıl ve samimiyet seviyeleri bir değildir. Cahil vatandaşların varlığı hak, hukuk, doğru ve iyi gibi kavramlar açısından bir tehdide dönüşebilir. Art niyetli vatandaşların varlığı ise toplumun güvenliği açısından bir tehlike oluşturabilir.

* * *

Demokrasinin:

–  Birbirinin hak ve özgürlüklerini kısıtlamadığı sürece herkesin kendi fikrini ifade edebilmesi

–  Topluma kendi fikrini anlatabilmek için kurumsal organizasyonlara girişebilmesi

–  Ve toplumu ikna etmeyi başarabilirse yönetimi devralabilmesi

şeklindeki görüşleri, tamamen boş ve asılsız birer iddia değildir. Bu konularda dikkate ve incelemeye değer görüşler ileri sürmektedir. Özellikle yöneticinin halkla istişare içinde hareket etmesini temin etmesi ve halkın yöneticiyi denetleyebilmesi bakımından önemsenmesi gerekmektedir.

Halkın görüşünü dikkate alan yönetim açısından en yakın örnek Hz. Muhammed ve ardından gelen dört halife dönemidir. Hz. Muhammed “istişare-danışma” ilkesini gündeme getirmiş olmakla birlikte bu prensibin onun hayatında nasıl ortaya çıktığını izlemek kolay değildir. Çünkü o aynı zamanda peygamberdir ve yönetici olarak görev ve yetkisi sınırsızdır. Fakat onun ardından ilk yöneticinin belirlenmesinde bu prensip kendisini gösterir. Hz. Ebu Bekir toplumun önde gelenlerinden oluşan bir oda dolusu insan tarafından seçilir. Yönetici olduğunda da “bir hata yaparsam uyarın” diyerek halkın görüş ve uyarılarına karşı kapısını açık tutar. Ardından gelen Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in tavsiyesiyle yönetime gelse de, halkın görüş ve uyarılarını dikkate alma konusunda oldukça ileri bir pratik ortaya koyar. Hatta belli konularla sınırlı olsa da bir danışma meclisini ilk o oluşturur. Hz. Osman, Hz. Ömer oluşturduğu şura tarafından seçilir. Ama onun yönetimi (seçim yönteminin aksine), diğer üç halifeye göre halka en kapalı yönetimdir. Hz. Ali ise Medine’yi basan halkın darbesiyle yönetici seçilir, ama halkın görüşlerine açık bir yönetim sergiler. Fakat bu yönetim şekli daha fazla devam etmeyerek Emevi saltanatıyla son bulur.

Günümüzdeki demokrasi tecrübesi, halkın yönetime iştiraki bakımından (temsil ettiği değerler bakımından değil) o döneme göre daha ileri kabul edilebilir. Bugün artık sadece sınırlı sayıdaki temsilciler değil, bütün halk yönetici seçimine katılmaktadır (o günün şartlarında böylesine kapsamlı bir seçim yapmak teknik olarak mümkün değildi). Ve bugün artık bir yöneticinin halkın uyarılarını dikkate almaması bir daha seçilememesi gibi bir sonuca yol açmaktadır.

Ancak bununla birlikte demokrasi, birçok kimsenin kabul ettiği gibi sorunsuz da değildir. Demokratik yönetim fikrinin çok ciddi zaafları ve eksiklikleri bulunmaktadır. Bu tecrübeden yararlanmayı düşünenlerin, demokrasinin yol açtığı zaaflara karşı mutlaka çözüm üretmesi kaçınılmazdır. Aksi halde iyiye hizmet edebilecek mekanizmalar, bir anda güçlülerin eline geçebilir ve onların doğrularına hizmet etmeye başlayabilir.

DEMOKRATİK MÜCADELE YÖNTEMİ

Demokrasi, bir yönetim biçimi olduğu kadar yönetime/iktidara gelme yöntemini de ifade etmektedir.

Yöntem üç ana unsuru ihtiva eder:

  1. Toplum yönetimine talip olanların, kendilerini halka özgürce anlatması
  2. Halkın, önüne çıkan alternatifleri “seçimler” aracılığıyla oylaması
  3. En çok “oy”u alan gurubun yönetim hakkını kazanması

Bu çerçevede günümüz demokrasileri, -antik dönem demokrasisinden farklı olarak- ilkesel bazda herkesin “seçilme hakkı”nın bulunduğunu kabul ederek işe başlar. Fakat seçilebilmek için halkı ikna etmek ve onun desteğini almak gerekmektedir. İktidara talip olanlar, toplum içerisinde benzer görüşlere sahip diğer bireylerle bir araya gelirler ve organize olurlar. Sistem onlara; herhangi bir “sivil toplum kuruluşu” olup onun gücüyle yönetime tesir etme imkanı tanıdığı gibi, “parti” kurup bizzat yönetime talip olma hakkı da vermektedir. Yerküre üzerindeki farklı demokrasi uygulamalarında farklı sonuçlar ortaya çıksa da, sivil toplum kuruluşları ve partiler teorik olarak; propaganda yapabilirler, eleştirebilirler, gösteri, yürüyüş, protesto düzenleyebilirler ve sivil yöntemlerle baskı oluşturabilirler. Böylece halkın desteğini kazanmaya çalışabilirler.

Bu şekliyle demokratik mücadele yöntemi “içeriden” bir mücadele yöntemidir. Bu yöntemle hareket edenler:

–  Halkı rakip olarak görüp karşılarına almazlar

–  “Benimle aynı görüşte değil” deyip dışlamazlar

Tam tersi, hedeflerine ulaşabilmek için halka ihtiyaçları vardır

–  Söylediklerinin doğruluğuna halkı ikna etmek zorundadırlar

–  Problem ve sıkıntıları çözme becerisine ve bilgisine sahip olduklarını ispat etmek zorundadırlar

Bunun sonucunda “fikir” uzun bir süre toplumda tartışılır, yaygınlaşır ve kabul gördüğü takdirde yavaş yavaş topluma rengini verir. Değişim tepeden inme değil, tabandan gelen bir kabul ve destekle gerçekleşmiş olur.

Kısacası demokratik mücadele yöntemi, halka rağmen değil, halk ile birlikte bir değişim öngörür. Bu yönüyle; değişim sürecini toplumun algılayış ve isteğine bağlı tutmak istemeyen, illegal davet ve propaganda gibi çatışmacı yöntemlerle değişimi zorlamayı ve belli bir güce ulaşınca da yönetim mekanizmalarına el koymayı hedefleyen “devrimci mücadele yöntemi”nden ayrılmaktadır.

“Halkın ikna edilerek toplumların değişmesi” fikri aslında çok sempatik ve çok çekicidir. Fakat demokrasinin bir takım ciddi kusurlara sahip olması gibi, demokratik mücadele yönteminin de göz ardı edilemeyecek kusurları bulunmaktadır. Bu kusurları iki ana noktada toparlayabiliriz:

  1. Daha fazla kişinin gönlünü kazanma çabası fikrin tavizler vermesine sebep olmakta ve safiyetini bozmaktadır.
  2. Mücadele alanı hakim güç tarafından sınırlanabilmekte ve çabalar engellenebilmektedir.

Fikirden taviz vermek:

Her pratik ve uygulama bir düşünceden doğar. Fakat düşünce, ortaya çıkardığı pratik uygulamadan ibaret değildir. Zihinleri o uygulamaya ikna edecek derin bir arka planı mevcuttur. Uygulamayı anlamlandıran da esas itibariyle arka planında var olan zihni derinliktir. Tek başına uygulama, hayra da, zulme de hizmet edebilir. Uygulamanın hayrını ve şerrini, niyet; yani onu doğuran düşünce belirler.

İktidar odaklı bir düşünce, sadece iktidara gelince gerçekleştireceği icraatlarla değil, felsefesiyle birlikte kabul görmek ister. Ne var ki, demokrasilerde iktidar halkoyuyla belirlendiği için, çoğunluğu ikna etmek gerekir. Bu durumda düşünce, farklı toplum kesimlerine kendini beğendirebilmek ve onların desteğini alabilmek için, onların hoşuna gidecek söylem ve vaatlerde bulunmak zorundadır. O zaman da düşüncenin saflığı bozulmaya başlar. İcraatları anlamlandıran düşünce bozulunca ise, icraatlar arzulanan neticeleri vermez. İktidara sürekli farklı düşünceler gelip gider, ama sistemin niteliği bir türlü değişmez. Değiştiremeyen düşünce ise, sistemin bekasını teminat altına alan bir zenginliğe dönüşür. Tıkanan sistem, kendisini bu şekilde durmadan yeniler.

Dolayısıyla demokratik mücadele, iktidar odaklı düşünce için çok problemli bir mücadele yöntemidir.

Fakat bu tespit, demokratik mücadele yönteminin tamamen rafa kaldırılmasını gerektirmez.

Eğer düşünce birinci önceliğini iktidara odaklamazsa; demokratik mücadele yönteminin zafiyetini görüp önce kendisini topluma doğru bir şekilde anlatmaya çalışırsa ve toplum kendisini değiştirmeye başladığında buradan aldığı güçle iktidara talip olursa o zaman durum değişir. Bu durumda demokratik mücadele kanalları olan; örgütlenme, propaganda yapma, eğitim faaliyetlerinde bulunma, gösteri, yürüyüş ve protesto gerçekleştirme gibi yöntemler, düşüncenin topluma ulaşmasını ve kendisini doğru bir şekilde anlatmasını sağlayan mekanizmalara dönüşür. Toplumun sorunlarını doğru tespit, sisteme getirilen doğru eleştiriler ve ikna edici çözüm önerileri vasıtasıyla da toplumun ilgi ve dikkatini çeker. Eğer toplum iyiye ve hayra meyilli ise, bu çabaları karşılıksız bırakmaz. Düşünce her geçen gün daha fazla artan bir etkiyle toplumda yankı bulur. Sonuçta düşünce netliğini ve safiyetini bozmadan kendisini topluma anlatma ve toplumu değiştirme imkanı yakalayabilir. Ama toplum iyiye ve hayra layık değilse o zaman en azından onlara layık olanlar görevlerini yerine getirmiş olurlar.

Tabii sorun sadece bu kadarla çözülmüş olmaz.

Sınırlama ve engellemeler:

Teorik olarak demokrasi her fikrin kendisini ifade etmesine imkan vermek gerektiğini ve halkın desteğini alması durumunda iktidara gelebileceğini savunsa da, dünya üzerinde ortaya çıkan demokrasi uygulamaları teori ile tam olarak örtüşmemektedir. Mevcut uygulamalarda sistem, “kendini koruma” refleksiyle hareket etmekte, “kurucu düşünce” olarak kabul ettiği bir düşünceyi “devlet ideolojisi” haline getirmektedir. İdeolojik devlet demokrasinin mantığına terstir, ama en gelişmiş demokrasilerde bile vardır. Demokrasi uygulamalarının niteliğine göre devlet, farklı düşüncelere karşı daha toleranslı olabilir ama sistemi tamamen değiştirecek bir değişime müsaade etme eğilimi göstermez. Demokratlığın bir sınırı vardır ve bu sınır değişik coğrafyalardaki uygulamalara göre genişlemekte veya daralmaktadır. Dünya üzerinde “demokrasi” diyerek diktatörlük yapan uygulama örnekleri bile bulunmaktadır.

Demokratik mücadele yönteminin esas problemi de aslında budur. Bu problem ise demokrasinin kendi düşünce yapısından beslense de, esas itibariyle uygulamalardaki sıkıntının eseridir. Dolayısıyla mesele eninde sonunda, “iktidar odaklı” bir demokratik mücadele veren muhafazakar parti liderinin, iktidara geldikleri zaman muhalefet tarafından gerçekleştirilen uygunsuz eylemlere karşı yaptığı şu konuşmaya dayanacaktır:

“Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım! Türkiye Refah Partisi’yle Adil Düzen’e geçecek, bu kesin. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak; tatlı mı olacak, kanlı mı olacak; 60 milyon buna karar verecek. Biz diyoruz ki bu geçişi tatlı yapalım. Bu geçişi barış içinde yapalım. Biz barışçıyız. Biz huzurcuyuz. Bizim yolumuz kardeşliktir.”[19]

SONUÇ

İnsan nasıl eksiklik ve zafiyetleri olan bir varlık ise, onun yeryüzünü imar etmek maksadıyla ortaya koyduğu tecrübe ve tespitler de kusurlarının izlerini taşımaktadır.

Fakat yeryüzünün iyilik ve güzellikle imarı insanoğlunun imtihan alanıdır. İnsanlığın başlangıcından beri gelmiş olan dinler, “iyilik ve güzellikle ilgili evrensel değerleri” bildirmişler, ama “yeryüzünü bu değerlerle göre imar etme” sorumluluğunu insana bırakmışlardır. Evrensel değerlerin hayatın değişik bölüm ve şubelerinde nasıl uygulanacağı, insanoğlunun çabasıyla belirlenecektir.

Evrensel değerlerin hayatın değişik alanlarında nasıl ortaya çıkacağı, hangi uygulamalar vasıtasıyla vücuda geleceği insanoğlunun görev alanı olduğuna göre; bu yönde ortaya çıkmış tecrübeler birer “değer” olarak görülmelidir.

–  Hiçbirisi mükemmel değildir; hepsinin de olumlu olumsuz yönleri vardır

–  Ama hepsinin de, iyilik ve hayra hizmet eden yönlerinden yararlanılabilir

Bu bakış açısını kaybetmemek kaydıyla, beşeri tecrübelerden yararlanmak çekinilecek bir konu değildir. Adalet, iyilik, hak, hukuk gibi evrensel değerlerin terazisiyle kolayca yapılabilir.

Bu çerçevede bakıldığı zaman demokrasi bir yönetim biçimi tecrübesidir. Değişik yönetim modellerinden birisidir. Bütün modellerin kendilerine göre olumlu ve olumsuz yönleri olduğu gibi, onun da olumlu ve olumsuz yönleri vardır.

Demokratik mücadele ise bir toplumsal değişim yöntemidir. Farklı değişim yöntemlerinden birisidir. Kendine göre olumlu ve olumsuz yönleri vardır. Peşinen kabul eden, olumsuzluklarıyla birlikte kabul etmiş olacak, peşinen dışlayan ise olumlu yönleriyle birlikte dışlamış olacaktır. Doğru olan ise önyargısız bir şekilde olumlu yönlerinden yararlanmaya, olumsuz yönlerinden uzaklaşmaya çalışmaktır.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  Zubristki, Mitropolski, Kerov. İlkel topluluk, Köleci toplum ve Feodal Toplum. İkinci kısım: Köleci toplum. Üçüncü Bölüm: Köleci Demokrasi (Atina). Sol yayınları

[2]  Zubristki, Mitropolski, Kerov. İlkel topluluk, Köleci toplum ve Feodal Toplum. İkinci kısım: Köleci toplum. Üçüncü Bölüm: Sitenin evriminde bir aşama Solon reformları. Sol yayınları

[3]  Zubristki, Mitropolski, Kerov. İlkel topluluk, Köleci toplum ve Feodal Toplum. İkinci kısım: Köleci toplum. Üçüncü Bölüm: Köleci Demokrasi (Atina). Sol yayınları

[4]  Zubristki, Mitropolski, Kerov. İlkel topluluk, Köleci toplum ve Feodal Toplum. İkinci kısım: Köleci toplum. Üçüncü Bölüm: Köleci Demokrasi (Atina). Sol yayınları

[5]  Zubristki, Mitropolski, Kerov. İlkel topluluk, Köleci toplum ve Feodal Toplum. İkinci kısım: Köleci toplum. Üçüncü Bölüm: Köleci site kesin biçimini alıyor. Sol yayınları

[6]  Aristoteles (MÖ 384 – MÖ 322)

[7]  Aristo, ”kendi özel çıkarlarını halkın çıkarlarının üstünde tutan belirli bir zümrenin” yönetimini Oligarşi olarak tanımlar. Oligarşiyi kötü, aristokrasiyi ise gerekli görür.

[8]  Prof. Dr. İoanna Kuçuradi. “Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde demokrasi kavramı ve sorunları” isimli makale. Hacettepe Ün. Ed. Fak. Dergisi. Cumhuriyetin 75. Yılı özel sayısı

[9]  Prof. Dr. İoanna Kuçuradi. “Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde demokrasi kavramı ve sorunları” isimli makale. Hacettepe Ün. Ed. Fak. Dergisi. Cumhuriyetin 75. Yılı özel sayısı

[10] MÖ 427 – MÖ 347

[11] Platon. Devlet. 8. Kitap

[12] Platon. Devlet. 8. Kitap

[13] Platon. Devlet. 8. Kitap

[14] Platon’un görüşleri için “Alain Badio. “Demokrasi Bayrağı” isimli makale. (Demokrasi ne alemde? Hazırlayan: Eric Hazan, Metis yayınları)”ndan faydalanılmıştır.

[15] Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme dönemi sonlarından itibaren, bu yöntemle birçok vezir yetişmiştir.

[16] Orta Çağ İngilizcesinde burgeis, burges ve borges, Flemenkçe burgerij ve Almanca Bürger kelimeleri “bir şehrin ya da köyün sakini” anlamına gelir. İtalyanca Borghese “kasabada ya da kazada ikamet eden özgür bir adam” demektir. Kelime yayılarak tüccar ve tacirler için kullanılmaya başlanmış ve 19. yüzyıla kadar orta sınıf (soylular ile köle ve işçiler arasındaki sınıf) kelimesi ile eşanlamlı kullanılmıştır.

[17] Türk Dil Kurumu sözlüğü

[18] Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed dönemleri Allah’ın hakim olduğu değil, Allah’ın bildirdiği değerlerin elçileri aracılığıyla hakim olduğu dönemlerdir. Onları takip eden dönemler, sabit bir şeriat ve sabit bir hukuk anlayışı gelişmediği süre zarfında adalet üretmeye devam etmiş; ama ne zaman ki hukuk ve şeriat dondurulmuş veya yanlış yorumlanmışsa, o zaman adalet yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır.

[19] Necmettin Erbakan. 13 Nisan 1994 tarihli, Refah Partisi Meclis Gurup Toplantısı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir