DEVRİMCİ DURUŞ “Tevhidi Duruş, İslami Duruş…” / Nuri YILMAZ

Devrimci duruş, “devrim” kavramından türemiş bir nitelemedir. Devrim, sözlük anlamı belli ve ne kastettiği açık bir kavram iken, devrimci duruş için aynı şey söylenemez. Devrim, bir toplumsal değişim yöntemidir. Devrimci, devrim yöntemini kullanarak içinde yaşadığı toplumu değiştirmek isteyen kişidir. Devrimci duruş ise devrim yöntemini eleştirenlerde bile görülebilen bir tutum, bakış, duruş ve algılayış biçimidir. Aslında bu niteleme, birisi hakkında “büyük adam!” demeye benzer. Açıklayıcı ifadeler bulunmadığı zaman, çocuk olmadığı mı anlatılmak isteniyor; iri cüsseli olduğu mu kastediliyor; yoksa şişmanlığına veya erdemli bir insan olduğuna mı vurgu yapılıyor, anlamak mümkün olmaz.

“Devrimci duruş” da işte böyledir. Her kullanan bir şey kasteder, ama hem kullanımlar arasında anlam farklılıkları vardır hem de kullananlar bir kavram netliğinde içini dolduramazlar. Böyle olunca da övseniz bir derttir, eleştirseniz bir dert; kimi tanım sahipleri memnun olur, kimi tanım sahipleri rahatsız olur. Net bir tanımı olmadığı için övseniz de yerseniz de, “kastedilen o değil ki!” denme ihtimali vardır ve söyledikleriniz hedefini bulmaz.

Fakat bununla birlikte bu niteleme, İslam’ı hayatlarında birinci öncelik haline getirmiş ve İslami camia içerisinde en dinamik kesimi oluşturan Müslümanlar açısından; kendilerini diğerlerinden ayırt eden bir kimliğe dönüşmüştür. Ne var ki belirsizlikler ve farklılıklar daha kimliğin isimlendirilmesi noktasından başlar; Kimileri “tevhidi duruş” veya “İslami duruş” ismini tercih etmekte, kimileri ise “dik duruş”, “net duruş”, “uzlaşmasız duruş” vs. gibi tamlamaları uygun görmektedirler. Bu nitelemelerin hepsinde aşağı yukarı aynı şey kastediliyor olmasına rağmen, “tanım” farklarına göre “duruş” kelimesinin yanında kullanılan kavram da değişkenlik arz eder.

Şüphesiz her kullanımın, kullananların zihninde ve pratiğinde karşılığını bulan bir sebebi vardır. Ancak kullananın yüklediği anlama göre değişebilen tanımlar karşısında, bütün nitelemelerin tek tek değerlendirilmesi için önce (kimin ne anlamda kullandığına dair) ciddi bir istatistik çalışmasına ihtiyaç vardır. Biz ise, bu nitelemelerden kastedilenin ne olduğundan ziyade, bu nitelemelerle ifade edilmeye çalışılan “duruş” biçimini değerlendirmek/tartışmak istiyoruz. Dolayısıyla, her ne kadar farklı isimlerin farklı gerekçeleri olsa da, biz; “devrimci duruş” dediğimizde hepsini kastetmiş olacağız.

Fakat iş bununla bitmemektedir. İsimlendirme noktasında karşımıza çıkan problem, aynı şekilde tanımlama noktasında da önümüzde durmaktadır. Bir duruş, bir bakış ve tavır biçimi düşünün:

–  Müslüman kimliğin göstergesi haline gelmiş,

–  Müslümanların içinde bulundukları çağı, yaşadıkları coğrafyayı, etraflarında gelişen olayları anlama biçimini belirliyor,

–  Ve onlar karşısında geliştirilecek tavırlarda ölçü oluyor.

Fakat bununla birlikte:

–  İslami camianın en dinamik kesimi, bir nevi tabu haline gelmiş bu duruş biçimi yüzünden, dinamizmini yitirmeye başlamış ve gelişen şartlara denk düşecek yeni tavır ve söylemler geliştiremez olmuş.

–  “İslam devrimi” fikrinin tek geçerli yöntem olarak görüldüğü dönemden kalma bakış açılarının etkisiyle, dar çerçeveler içine sıkışıp kalmış ve etrafında olup bitenleri doğru okuyamıyor.

Oysa İslam dünyasının, bu kesimin ortaya koyacağı çaba ve sahip olduğu dinamizme her zaman çok ihtiyacı olmuştur. Bu role olan inancımızdan dolayı da; net bir tanımı olmadığı, herkesin tanımına uygun bir söylem tarzı geliştirmenin zorluğu ve bu kesimin çok çabuk dışlayan bakış açısına rağmen, bu meseleyi tartışmak istiyoruz.

Bu çerçevede;

–  Önce devrimci duruşu tanımlamaya çalışacağız.

–  Sonra, (bir başlangıç teşkil etmesi bakımından) tartışılması gereken yönlerle ilgili görüşlerimizi ifade edeceğiz.

–  Sonra da, bir dönem “öncülük” sorumluluğu taşımış olan devrimci duruş sahiplerinin, o konuma yeniden gelebilmesi için önerilerimizi ortaya koyacağız. (Bozulması gereken ezberleri ve yıkılması gereken zihin duvarlarını tespit etmeye çalışacağız)

“Devrimci duruş” nedir?

Anlamı net bir kavram veya ne kastettiği açık bir tez olmadığı için, sabit bir tanım yapmanın imkanı yoktur. Fakat karşı çıktığı tezler üzerinden hareket ederek, üzerinde daha kolay ittifak edilebilir sonuçlara ulaşacağımızı düşünüyoruz. Bunun için de, bu duruş biçiminin gelişip yayıldığı dönemdeki anlayışlar ve pratikler üzerinden gideceğiz.

Gelenekçilik ve Modernizm karşısında Devrimci duruş:

“Devrimci duruş”, çok da eski olmayan bir geçmişe sahiptir.

Batı’nın İslam dünyası karşısında hızla ilerlediği ve Müslüman düşünürlerin bu durum için çareler aramaya başladığı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Dönemin en önemli özelliği, İslam dünyasındaki fikir arayışlarının neredeyse bin yıldır uykuda olmasaydı. İslam, şekil, kalıp ve kurallardan ibaret bir din haline getirilmişti. Bu din algısı, toplumların nispeten yavaş değiştiği imparatorluklar döneminde fazlaca sorun teşkil etmemişti. Ne var ki Batı’da ortaya çıkan gelişmeler ve bu gelişmelerden sonra vücut bulan sanayi devrimi, toplumların nitelik ve ihtiyaçlarını derinden sarsmış ve hızla değiştirmeye başlamıştı. İşte o zaman geleneksel din algısının problemleri kaçınılmaz olarak kendini göstermişti: Kalıpçı ve kuralcı anlayış “akla” meydan vermiyor, gelişen ihtiyaçlara yeni çözümler aranması önünde büyük bir engel oluşturuyordu.

Bu yüzden, İslam dünyasının sorunlarına çare aramaya başlayan düşünürler, geleneği sorgulamak ve “aklı” geleneğin prangalarından kurtaracak açılımlarda bulunmak zorunda kaldılar. Ne var ki kadim bir geleneğin değişmesi kolay değildir. Geleneğin gücünden dolayı ilk söylemler, bir aşırılıktan başka bir aşırılığa kaymaktan kurtulamamışlardır. Batı’yı örnek almada ileri gitmişler ve mesela Ali Abdürrezzak, Taha Hüseyin gibi isimler (o gün için kabullenilmesi mümkün olmayan) “laik devlet” görüşünü savunur hale gelmişlerdir. Seyyid Ahmet Han’ın başını çektiği bir ekol, neredeyse Kur’an’ı Kur’an’sız yorumlama noktasına savrulmuştur.

Bir aşırılıktan başka aşırılıklara kayılmasıyla birlikte, gelenekçilerin bu teşebbüsleri isimlendirmesi de çok kolay olmuştur. 19. Yüzyılda Fransa’da ortaya çıktığı kabul edilen ve “geleneksel sanatın, edebiyatın, toplumsal kurum ve yapılanmaların, giyim kuşam ve günlük yaşama ait her şeyin artık zamanını doldurduğu; bu yüzden bunların bir kenara bırakılıp yeni bir kültür icat edilmesi gerektiği” fikrine dayanan modernizm ile damgalanmışlardır.

Modernizm damgası yiyenler içinde bu sıfatı gerçekten hak eden isimler bulunmakla birlikte, böyle bir nitelemenin ortaya çıkması, tarihi bir problemin yeniden canlanması anlamına geliyordu. “Akıl mı? Vahiy mi?” ikilemi yeniden ortaya çıkmakta, sanki birbirlerinin karşıtlarıymış şeklindeki algılayış yeniden vücut bulmaktaydı. Bu çerçevede, geleneksel anlayışları sorgulayan ve geleneksel hüküm kaynaklarını (Kur’an-Sünnet-İcma-Kıyas) problemli bulan herkes (Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Muhammed ikbal, Fazlur Rahman vs.) modernist olarak isimlendirilmekten kurtulamamıştır.

Gelenekçilerin mevcudu korumak için direndiği, modernistlerin sorgulama ve yenileme için uğraştığı böyle bir dönemde, “diriltme” mantığı çerçevesinde yeni bir eğilim vücut bulmuştur. Pakistan’da Mevdudi’nin, Mısır’da Seyyid Kutub’un başını çektiği bu eğilim:

  1. İçinden geçilen ortamın, tartışmaktan ziyade yeniden varoluş mücadelesi verme ortamı olduğunu kabul etmiş
  2. İslam dünyasının geri kalmasına sebep teşkil eden siyasi ve kurumsal meseleleri, “bugünün meselesi değil” diyerek ertelemiş (Bu görüş Kutub’a aittir)
  3. Batı’yı ve yerli işbirlikçilerini “düşman” olarak görüp, onlara karşı savaşa girişmeyi ve bu savaş için stratejiler geliştirmeyi daha önemli bulmuş
  4. İhtiyaç duyulan cevaplara ise, geleneğin tortusu veya modernizmin kafa karışıklığıyla değil, ilk dönem Müslümanlarının yöntemi ve algılama tarzıyla ulaşılabileceğini söylemiştir.

Kısacası, İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunları tartışmamış ve zihin körlüğüne karşı derinlikli açıklamalar getirmemiş, ama bütün İslam dünyasında özgürlük mücadelelerinin vücut bulmasını sağlayarak İslam kaynaklı gelişmelere motor olmuştur. İslam dünyasında önemli bir etkiye ulaşmıştır.

Bu eğilim, gelenekçilik ve modernizm karşısında, radikalizm; Bağnazlık ve savrulma karşısında öze dönüş; sorgulama ve yenileme karşısında ise diriltme olarak karşımıza çıkar.

İtaatkar tutum ve Islahatçı çabalar karşısında devrimci duruş:

Batı’nın İslam dünyasına karşı üstünlük sağlamaya başladığı dönemler, Osmanlı imparatorluğunun hızla gerilediği dönemlerdir. Bu dönemde imparatorluk hala büyük ve nispeten güçlü olduğu için ilk arayışlar Islah yönünde olmuştur. Kimileri tamamen reformist bir mantık ve Batı kültürünün referanslarıyla, kimileri ise İslam referanslarıyla düzeltme, yenileme önerileri geliştirmeye çalışmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte Batı referanslı aydınların hareket alanı genişlemiş, İslam referanslı aydınlar ise entelektüel çabalar ve eğitim faaliyetleriyle yeni bir nesil inşa etmeye girişmişlerdir.

İslami duyarlılığı bulunan kesimler böylesine çabalar içindeyken, İslam’ı ibadet ve kurallardan ibaret gören gelenekçi kesimler, ibadetlerin yerine getirilmesine engel olmadığı sürece yeni yönetimlere rıza göstermekte bir sakınca görmemişlerdir.

Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin öncülük ettiği radikal kesimler ise, gelenekçilerin tutumunu itaat ve uzlaşma, entelektüel çabaları ise ıslah gayretleri olarak niteleyerek:

  1. İtaat ve uzlaşmanın “Allah’tan başkasına itaat etmeme” ilkesine ters düştüğünü
  2. Entelektüel çabaların, cahili rejimin izin verdiği sınırlar içerisinde gerçekleştiğini ve onları güçlendirdiğini
  3. Mevcut şartların, cahiliye ile topyekun bir savaşı gerektirdiğini
  4. Ve bu savaşın; cahiliye adına ne varsa tümden yok edip, İslami olanı tesis etme hedefiyle yapılması gerektiğini

söylemişlerdir.

Böylece; itaat karşısında isyankar, ıslahat karşısında devrimci bir tavır takınmışlardır.

* * *

Karşı çıktığı tezlerden hareket ettiğimizde “devrimci duruş”, ortaya çıktığı dönemi doğru tahlil etmiş ve dönemin ihtiyaçlarına denk düşen bir tavır olarak görülmelidir. Stratejik ve hedef odaklıdır. Esaretten kurtulmak için ne gerekiyorsa ona odaklanmış, yöntem ve araçlarını ona göre oluşturmuştur. Ve bu şekliyle de İslam dünyası için önemli bir atılım zemini teşkil etmiştir. Geniş bir taraftar kitlesi kazanmıştır. Bu duruşu temsil eden Müslümanlar, “İslam devleti”nin yeniden teşekkülü olarak özetlenebilecek hedeflerine ulaşma başarısı gösterememişlerse de, Batı’nın gücünün kırılmasında ve birçok ülkenin bağımsızlaşmasında çok önemli etki ve katkıları olmuştur/olmaktadır.

Fakat hedef odaklı bir duruş, başarılı pratik sonuçlar almaya uygun bir duruş iken, derinlikli ve kalıcı fikirler oluşturmak için yeterince uygun bir duruş biçimi değildir. Bu tespiti yaparken hiç fikir üretemez demek istemiyoruz. Mesela devrimci duruş tam aksine, düşüncede devrim olarak nitelenebilecek çok önemli fikirler geliştirmiştir. Fakat geliştirdiği düşüncelerin büyük bir çoğunluğu, odaklanmış olduğu hedef (yani cahiliye ve şirk tanımlaması) ve bu hedefe ulaştıracak yöntemlerle ilgili olmuştur.

“Devrimci duruş”un ortaya çıktığı ve Müslümanların esaret altında bulundukları dönem için tartışılması gereksiz gibi görülen kimi meseleler ise bugün artık Müslümanlar açısından acil cevaplanması gereken konular haline gelmiştir.

–  İdari-siyasi sistem, ekonomi, hukuk gibi toplumsal yaşayışın farklı şubelerinde karşılaşılan problemlere karşı, İslam nasıl çözümler sunuyor?

–  Nasıl bir yönetim modeli, nasıl bir ekonomi modeli, nasıl bir hukuk modeli öneriyor?

–  Resulullah zamanındaki uygulamalar ve problemlerin çözümü için oluşturulmuş kurumlarla bugünün ihtiyaçlarını çözmek mümkün olamayacağına göre, yeni çözümler nasıl üretilecek?

–  Çözümün aranacağı kaynak/kaynaklar nelerdir?

–  “Çözüm için önerilen kaynakların bağlayıcılığı ve onlardan yararlanma biçimi” etrafındaki kadim tartışma çözümlemeden yeni ihtiyaçlara çözüm üretmek mümkün olmadığına göre, bu sorun nasıl aşılacak?

İşte bu nitelikteki sorular Müslümanlar tarafından acil cevaplanmayı beklemektedir.

Dünyanın değişik coğrafyalarında ortaya çıkmış “İslam” referanslı denemeler, Müslümanların bu konularda bir hazırlıkları olmadığını ve hazırlık yapmalarını sağlayacak fikri olgunluğa henüz sahip bulunmadıklarını belirgin bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Birbirinden başarısız denemeler, İslam’ın kabiliyet ve özelliklerinin görülmesine imkan vermemektedir.

Devrimci duruş sahipleri ise böyle bir ortamda hala, “önce toplum/devlet, sonra çözüm” demektedirler. Yani çözümü; dikensiz bir gül bahçesi, hepsi birbirinden takvalı insanlardan oluşan ideal bir toplum oluşmasına ertelemektedirler.

Biz, 60’lı yıllardan 90’lı yıllara kadar İslam dünyasına çok büyük katkıları dokunmuş olan bu kesimin, bakış açısını ve duruşunu yeniden gözden geçirme vaktinin geldiğini düşünüyoruz. Sahip oldukları düşünceleri “son nokta” olarak görmeyip geliştirmeleri gerektiğine inanıyoruz. Ve bu işe de bazı meseleleri yeniden tartışarak başlamaları gerektiği kanaatindeyiz.

Tartışılması gereken meseleler

1- Kafirun suresi ve “uzlaşma” konusunu yeniden tartışmak:

“De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza asla tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Ben sizin taptığınıza asla tapmayacağım. Siz zaten benim taptığıma tapmazsınız. O halde sizin dininiz size benim dinim bana!” (Kafirun 109/1-6)

“Yalanlayanlara boyun bükme! Onlar senin uzlaşmacı davranmanı istiyorlar; ta ki kendileri de uzlaşmacı davransınlar!” (Kalem 68/8-9)

Kafirun suresi ve Kalem suresinin yukarıda verilmiş olan ayetleri, devrimci duruş tarzının en önemli referans kaynaklarından biridir. “Tam anlamıyla İslami” olmayan her şeyden kopuşun ve “Tam anlamıyla İslami” olmayan her şeye karşı cephe almanın en önemli dayanağıdır.

Peki, bu ayetler gerçekten; birey, fikir ve kavram bazında İslami olmayandan kopuşu ve İslami olmayana karşı keskin bir duruş sergilemeyi mi emretmektedir?

Kafirun suresini doğru anlayabilmek için anahtar kelime, “din” kavramıdır. Kur’an’ın din kavramını ele alışı incelendiğinde, kavramın dört ana unsuru[1] ihtiva edecek şekilde kullanıldığı görülür:

  1. Hakimiyet ve yüce egemenlik.
  2. Bu yüksek egemenlik ve hakimiyete itaat edip boyun eğmek.
  3. Bu hakim ve yüce egemen tarafından belirlenmiş olan düşünce, değer ve yönlendirmeler
  4. Yaşantısını bu düşünce ve değerler sistemine uygun hale getirmek karşılığında yüce egemenliğin verdiği mükafat veya ona uygun olmaması halinde verdiği ceza.

Burada da görüldüğü gibi, Kur’an’ın mesajını anlatmak için kullandığı ana kavramlar, tek kelimeyle karşılık verilemeyecek derecede geniş anlamlara sahiptirler. Kur’an bir defada indirilmiş bir manifesto veya başvuru kitabı olmadığı için de, içerikleri birden bire değil, aşama aşama oluşmuştur. Müslümanların karşı karşıya bulundukları duruma ve ulaştıkları fikri olgunluğa uygun düşecek şekilde kavramlar gelişme göstermiştir. Nitekim “din” kavramı da böyledir: İlk dönemlerde din dendiği zaman “yüce egemenliğe, bu yüce egemen tarafından belirlenmiş değerlere ve “din gününe (ceza-mükafat)” vurgu yapılmışken; Medine’deki kullanımında “hayatın değişik şubelerinde kendisini gösteren bir yaşam biçimi” olarak karşımıza çıkar.

Kafirun suresi ve Kalem suresinin ilgili ayeti, risaletin ilk dönemlerinde indiği ittifakla kabul edilen ayetlerdir. Dolayısıyla din kavramı hakkında, Kur’an’ın tümü göz önünde bulundurularak oluşan mana bütünlüğü ve zihin berraklığının, bu ayetlerde olduğu gibi kastedildiğini düşünemeyiz. Hal böyleyken ayetler, kavramın bütün anlamları göz önünde bulundurularak anlaşılmaya çalışıldığında; “Dinden olanla olmayanı” ve “dini olanla olmayanı” ayırt eden ve dinden olmayanlarla arasına set koyan bir bakış açısı ortaya çıkarmaktadır. Bu ise daha işin başında; iyilik ve hayra çağrılacak toplum ile Müslümanlar arasına bir mesafe girmesi, bir ayrılığın ve saflaşmanın yaşanması demektir.

Oysa bu ayetler toplum ile Müslümanların arasını ayıran değil, tam tersi Müslümanları; vicdanın sesi, ezilmişin feryadı, yoksulun umudu haline getiren ayetlerdir. Şöyle ki:

Vahiy gelmeden önce Arap Yarımadası’nda geçerli olan hakimiyet düzeni/din, Mekke şehri merkezinde oluşmuş ve Kureyş kabilesi kontrolünde bulunmaktaydı. Kureyş kabilesi, civar kabileler ve devletlerle yaptığı ticaret anlaşmaları (ilaf) sayesinde düzenin kontrolünü eline geçirmişti. Putperestlik inancı ve Kabe’nin denetimini ellerinde bulundurmaları sayesinde din üzerinden güçlerini pekiştiriyor; kabilecilik taassubu ve herkesin bir kabileye bağlı olmak zorunda bulunması sayesinde siyasi olarak etki sağlıyor; ticaret anlaşmaları, din turizmi, faiz ve fuhuş yollarıyla da ekonomik yönden herkesi cendere içine alıyordu. Birey, sisteme mecbur hale getirilmişti. Boynundaki boyunduruktan ve üzerindeki baskıdan kurtulma ihtimali görünmüyordu. Verimsiz toprak ve hayvancılığa elverişli olmayan ortam sebebiyle herkes er geç borç almak zorunda kalıyordu. Fakat bir gelir oluşturup borcunu geri ödeme şansı hemen hemen yok gibiydi. Borcunu ödeyemeyenler, kendilerine borç verenin takdir ettiği kadar bir süre; ya ailesinden bir ferdi köle olarak vermek, ya da kendisi köleliği kabul etmek zorunda idiler. Köle olarak verilen kadınlar fuhşa zorlanır ve elde ettiği gelirle borcu ödemesi sağlanırdı. Genel evler, toplumun normal karşılanan unsurlarından biri haline gelmişti. Faiz girdabına kapılanlar, kendilerini bir daha kolay kolay kurtaramazdı.

Hakim düzen toplumda öyle bir adaletsizliğe yol açmıştı ki, toplumun büyük bir çoğunluğu kölelerden oluşuyordu. Zengin ve fakir arasındaki gelir uçurumu aşırı derecede derinleşmişti. Fakir kalabalıkların kendi başlarına geçinebilmeleri için bir imkan ve yol kalmamıştı. Er geç köleleşme tehlikesiyle karşı karşıya idiler. Bu ise öylesine bir travma meydana getirmişti ki, insanlar bir gün geneleve düşer korkusuyla kız çocuklarını öldürmeyi bile meşru görecek noktalara gelmişlerdi.

İslam ise tevhid ve ahlak çağrısıyla ortaya çıktı. Tevhid ilkesi, bir yandan hakim düzenin/dinin temel unsurlarından olan putperestliği tehdit etmeye başladı, bir yandan ise elde ettiği gücü zulüm için kullanan insanların maskesini düşürdü. İnsanları, zulme sebep olan bu odakların varlığına son vermeye davet etti. Ahlak ilkesi ise ezilmişi, darda kalanı, zorla fuhuş bataklığına sürüklenmeye çalışılanı onurlandırdı. Böylece hakim dinin/düzenin temelleri çatırdamaya başladı. İslam’ın sesi toplumda yankı buldukça, düzen gücünü yitiriyordu.

Farklı yöntemlerle düzenlerini korumayı deneyen Kureyş ileri gelenlerinin başvurdukları yollardan birisi de, Resulullah’ı güçlerine ortak ederek sistemin bir parçası haline getirmek ve tehdit olmaktan çıkarmak idi. Bu çerçevede, para, güç, kadın, hatta krallık teklif ettiler. “Bir yıl senin rabbine bir yıl bizim putlarımıza ibadet edelim” dediler. Bu teklifler samimi bir şekilde yönetimi paylaşma, yönetimde fakir ve ezilmişe de yer verme çabasını yansıtmıyordu. Tam tersi onlar Resulullah’ı satın alarak, zulüm düzenlerinin devamını garantilemeye çalışıyorlardı.

İşte kafirun suresi tam da bu noktada, zulüm düzenine bir reddiye, ona karşı bir isyan ve başkaldırı olarak nazil oldu. İndiği dönemi ve o dönemde geçerli olan şartları göz önünde bulundurduğumuzda şu tespitlere ulaşmaktayız:

  1. Kafirun suresi, Müslüman olmayanları dışlayan; toplumu kategorize edip, saflaştıran bir çağrı değildi.

İnsanlığın İslam’ı tanıması ve ona karşı kabul veya ret şeklinde bir tutum sergilemesi noktasında Müslümanlara düşen sorumluluk davettir. Ve davet önemli bir sorumluluk olarak Kur’an’da birçok kavramla birlikte ele alınmıştır. Hedef, insanların iradelerini baskı altında kalmadan kullanabilecekleri ortamlar hazırlamaktır. Bu çerçevede; Müslümanların güçsüz olduğu dönemlerde gerçeklerin açıkça ortaya konduğu beyan yöntemleri ile Müslümanların gücü arttıkça da zulüm düzeninin varlığını ortadan kaldırmak suretiyle iradeler baskıdan kurtarılmaya çalışılır. Davetin hedefi Müslüman olanla olmayanı ayırt etmekten ziyade, insanları İslam konusunda bilgilendirmek ve yankı bulduğu oranda zulüm düzeninin varlığını sona erdirebilmek için ortak paydalar oluşturmaya çalışmaktır.

Ayetlerin indiği dönem, iradeleri baskı altına alarak insanları köleleştiren zulüm düzenin son bulduğu bir dönem değildi. Tam tersi, feryatların sözü bastırdığı, ağır baskıların işitmeyi engellediği bir dönemdi. Böyle bir ortamda Müslümanlar çıkıp da, Müslüman olmayanlarla aralarına “din” duvarı örmüş olsalardı, toplumla olan iletişim ve bağlarını yitirirlerdi.

Oysa Kafirun suresi, halka karşı değil, halkın feryadını dillendiren bir çağrıydı. Onları dışlayan değil, onları çeken ve (asgari müştereklerle bile olsa) davasının ortağı haline getiren bir çağrıydı. Onların baskı altında kısılmış seslerinin söyleyemediğini söylüyordu. Korkudan ve sindirilmişlikten dolayı gösteremedikleri tavrı gösteriyordu. “Sizin dininiz size” diyerek zulüm dinini/düzenini reddediyor, düzen sahiplerine meydan okuyor; “benim dinim bana” diyerek yoksula, ezilmişe, çaresize sahip çıkıyordu. Kureyş ileri gelenlerinin “ayak takımı” dediği insanların bu söyleme büyük bir teveccüh gösterme sebebi; onda vicdanlarının sesini duymaları, çaresizliklerine çare bulmalarıydı. Eğer bu sure topyekun bütün insanlığa “sizin dininiz size” demiş olsaydı, sesini onlara bu şiddette ve bu güzellikte duyuramazdı.

  1. Kafirun suresi, günün değer, uygulama ve kavramlarına karşı bir reddiye, onları kullanmayı ve onlardan yararlanmayı “uzlaşma” sayan bir çağrı da değildi.

İslam, yeryüzünden bağımsız kendi ideali/ütopyası peşinde koşan, günün ve toplumun vakıasını yok sayan bir din değildir. Onun yeryüzünde adaleti tesis etmek ekseninde sabit ve değişmez değerleri vardır. Fakat değerlerini, toplumun gerçeklerini göz önünde bulundurarak bir süreç içerisinde gerçekleştirir. Bu çerçevede zulümle ve zulüm üreten hakimiyet düzeniyle mücadeleye girişir; fakat sırf “egemen” diye bir kesimi karşısına almaz. İyiye ve güzele doğru meylediyorsa, onu destekler ve daha iyi bir mecraya sokmak için çabalar. Doğru ve güzel olan uygulamalara “doğru” demekten çekinmediği gibi, ondan faydalanır; eksik olanı tümden reddetmek yerine eksikliğini tamamlar; yanlış olanları ise bir süreç içerisinde düzeltmeyi hedefler. Vakıaya bağlı ve vakıadan hareketle çözümler getirir.

Bu bakış açısı çerçevesinde:

  1. A)İslam’ın kendi kavramları vardır; hiçbir noktada beşeri kavramlara ihtiyaç duymaz ve kendisini o kavramlarla anlatmaya çalışmaz” şeklinde ifadesini bulan yaygın bir kanaati irdelemek gerekmektedir. Bu kanaat, “İslam’ın mesajını doğru anlamak için onun kavramlarını doğru anlamak gerekir” yönüyle doğrudur. Ama beşeri kavramların Müslümanlar tarafından ağza bile alınmaması gerektiği yönüyle de hamaset içermektedir. Çünkü vahiy, gönderildiği toplumun diliyle inmiştir ve kavramlarını, o toplumun kavramlarından mesajına uygun olanları seçmek suretiyle oluşturmuştur. İlah, Rab, İbadet, Din gibi kavramlar, o toplumda kullanılmakta olan kavramlardı. İslam ise bunların dağınık anlamlarını bir araya getirerek Allah’a hasretti. Hatta ironik bir örnek olarak “meşveret” (müşavere, istişare) kavramından da bahsedebiliriz. Bu kavram, İslam idari ve siyasi sisteminde; yöneticinin seçimi, görev ve yetki sınırlarının belirlenmesi açısından önemli bir yere sahip bulunmaktadır. Ve bu kavram aynı zamanda, Arapların karar meclisi olan Dar’un Nedve’deki işleyişi ifade eden bir kavramdı. Kabilelerin önde gelenleri bu mecliste bir araya gelir ve toplumu ilgilendiren kararları burada istişare ederek alırlardı. İslam ise adaletin sağlıklı bir şekilde tesis edilebilmesi bakımından bu kavramı uygun gördü ve kendi idari siyasi sisteminin temel kavramlarından birisi haline getirdi.
  2. B) Günün problem ve ihtiyaçlarına karşı; “(İslam toplumu dışındaki toplumların) cahiliye toplumu oluşundan kaynaklanan ihtiyaçlarını tanımak zorunlu değildir. (İslam) Bunlara cevap vermek gereğini de duymaz[2] şeklinde ortaya konan kanaatin de irdelenmesi gerekmektedir. Bu yaklaşım günün problem ve ihtiyaçlarını görmezden gelen ve bunların sanki sadece “cahiliye” olmalarından ötürü yaşandığını varsayan bir bakış açısı ortaya çıkarmaktadır. İslam’ın ise cahiliyeye ait ne varsa yıkıp atacağını, bir nevi toplumları sıfırlayacağını ve bununla birlikte sorunlarının da son bulacağını öngörmektedir.

Bu bakış açısı İslam’ı, yeryüzü gerçeklerinden bağımsız bir ideal haline getirmektedir. Oysa kölelik, cariye, çok eşlilik gibi meseleler çerçevesinde bakıldığında vakıanın böyle olmadığı görülebilir. Bir insanın bir insanı karın tokluğuna kendisi için çalıştırması veya bir insanın bir insana karın tokluğuna hizmet etmek zorunda kalması, İslami bakış açısına göre hoş karşılanacak bir durum değildir. Fakat kölelik, vahyin ilk indiği dönemin bir vakıasıdır ve net bir şekilde haram kılınması durumunda büyük bir sosyal probleme yol açacaktır. Toplumun büyük bir kesimi, kendi başına geçim imkanı olmayan insanlardan oluşmaktadır. Bu durumda İslam kölelere adil davranılmasını emretmiş, köle azat etmeyi özendirmiş ve köleliği ortadan kaldıracak süreci başlatmıştır. Meselenin hallini, toplumun o iş için hazır hale geleceği zamana ertelemiştir. Bu konular, daha önceki makalelerimizde yer yer değindiğimiz konular olduğu için (tekrar olmaması maksadıyla) meseleyi fazla uzatmadan, cariye meselesinin ve çok eşlilik meselesinin mantığının da aynı olduğunu söylemekle yetineceğiz.

Fakat sonuç olarak, “sizin dininiz size, benim dinim bana!” demek; toplumların vakıasını reddetmek; onların tecrübe, birikim ve değerlerini “cahiliye” olarak niteleyip yok saymak değildir. Zulüm üreten hakimiyet düzenlerine karşı mücadele vermek, bunu yaparken mümkün olduğunca müşterekler oluşturup halkı yanına almak ve adaleti/tevhidi tesis etmeye çalışırken toplumun birikimlerinden yararlanmaktır.

2- Islahat, modernizm ve devrim kavramlarını yeniden tartışmak

Islahat ve Modernizm, tarihi arka planı bulunan iki kavramdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde gerçekleşmiş bazı savrulmaları hatırlattığı için, haklarında önyargı oluşmuştur. Bir yandan düzenin izin verdiği kadarıyla ve düzenin araçlarıyla gerçekleştirilmeye çalışılan birer değişim çabası, bir yandan da dini esnetme veya bozma gayreti olarak görülmektedirler. Devrim fikrine meyilli Müslümanların gözünde bu kavramlar, devrimin zıddı olan “uzlaşmacılığı” yansıtırlar. Bu yüzden de, Kafirun suresini yorumlama biçiminin oluşturduğu refleksle; art niyetli, boş ve nihayetsiz olarak değerlendirilip, kestirmeden reddedilirler.

Kelimelere anlamları insanlar verdiğine göre, zihniyetlerin değil de kelimelerin mahkum edilmiş olması dikkat çekicidir. İster istemez “İslam” kavramı ile ilgili güncel bir meseleyi hatırlatmaktadır. Batı dünyasında ortaya çıkan kasıtlı çabaların sonucu olarak İslam kavramı, terörizm kavramı ile özdeş hale getirilmiştir. Müslümanlar terörist görüntüsünde karikatürize edilmektedirler. Bu durumda Batılı bir kimsenin, İslam’a düşman olmasını ve İslam kavramını hiç ağzına almamasını doğal mı karşılamamız gerekmektedir?

Biz kelimelerin değil, zihniyetlerin mahkum edilmesinden yanayız. Bu çerçevede; ıslahat, modernizm ve devrim kavramlarını sağlıklı bir şekilde tartışmak gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü ıslahat, modernizm veya bunları çağrıştıracak herhangi başka bir kavramı tartışamadığımız zaman, kendimizi “devrimci” yönteme mahkum etmiş oluyoruz. Eğer doğru olan buysa bile, bu sonuca; gerekli tartışmaları sağlıklı bir zeminde yaptıktan sonra ulaşmalıyız. Sağlıklı zemin ise tarihi arka plan, ıslahatçı ve modernist olarak nitelendirilen teşebbüs ve isimler veya felsefi içerik değildir. Çünkü bu kavramlar “yöntem” ve “usul” ile ilgili kavramlardır. Bir felsefeye veya bir kişiye mal edilemezler.

Islahat, “eskiyen, bozulan, aksayan yanları düzeltmek, iyileştirmek, kusur ve noksanını tamamlamak” anlamına gelir. “Bekleneni vermeyenin yerine yenisini koymak, reform” anlamında da kullanılmıştır. Modernizm ise felsefi bir kavramdır; belli bir dönemde ortaya çıkmış belli çabaları işaret eder. Ama felsefesinden arındırılmış olarak baktığımızda, “güne uygun hale getirme” olarak tanımlanabilir.

Bu noktada sormamız gereken soru şudur: İslam düşünce ekollerinin eskiyen, bozulan, aksayan ve iyileştirilmesi, güne uygun hale getirilmesi gereken yönleri var mıdır?

Tarihi gerçekler bu soruya “evet!” cevabı vermemizi gerektiriyor. Fakat ne yazık ki makalemizin hacmi ve konusu bu meseleyi tartışmak için uygun değildir. Bununla birlikte kısa yoldan şöyle bir cevap verebiliriz: Problem vardı ki, Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin çabaları yeni bir açılım olarak ilgi gördü ve değer kazandı. Bugüne kadar da birçok Müslüman’ın bakış açısını ve çabasının yönünü etkiledi.

Bu açıklamayla birlikte ikinci bir soru gerekli olmaktadır: Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin çabaları tarihi sorunu çözmek için yeterli oldu mu?

Aslında; Modernizm, ıslahat ve devrim kavramlarını yeniden tartışmayı istediğimiz bu konunun can alıcı sorusu işte bu sorudur. Bu soruyu A) Düşünce boyutuyla, B) Hareket ve eylem (yani toplumların değişim yöntemi) boyutuyla tartışmamız gerekmektedir.

A- Düşünce boyutuyla baktığımızda makalenin önceki konularında da işaret etmeye çalıştığımız bazı meseleleri yeniden hatırlatarak başlamak gerekmektedir. Bu düşünürler, İslam dünyasının esaret altında bulunduğu ve şiddetli bir sömürüye maruz kaldığı dönemlerde ortaya çıktılar. Dönemlerinin ihtiyaçları ister istemez zihin faaliyetlerini etkiledi ve düşünceleri; “emperyalizmle savaş”, “acil devlet” fikirleriyle örüldü. Geleneksel düşüncede devrim sayılabilecek fikri açılımlar gerçekleştirdiler, ancak; İslam çağın sorunlarına nasıl yaklaşıyor? Günün sorun ve ihtiyaçlarına hangi cevapları veriyor? Günün sorunlarının çözümü için 1.400 sene önce ortaya çıkmış uygulamaları işaret eden “nascı/fıkıhçı/şeriatçı” yaklaşım tarzı yeterli olacak mı? Eğer öyle olmayacaksa geleneksel değerlendirme usulleri nasıl aşılacak; naslara, fıkha ve şeriat tanımlamasına nasıl bir yaklaşım getirilecek?

İşte boşluğun olduğu nokta tam da bu sorularla işaret edilmeye çalışılan noktadır. Bu meseleler, esaret altında bulunulduğu o günler için öncelikli konular olmadığı için, bu düşünürler (belki de haklı olarak) o konuları tartışmamışlardır. Ama dünyanın değişik coğrafyalarında İslam referanslı farklı devletlerin ortaya çıktığı, fakat bu devletlerin geleneksel ideal olan “asrı saadeti” bir türlü gerçekleştiremediği günümüzde öncelikler değişmiştir. İslam coğrafyasının her tarafında Müslümanlar, İslam’ın nasıl bir devlet öngördüğünü, bugünün ihtiyaç ve problemlerini nasıl çözümleyeceğini tartışmaktadırlar. Ve şu ana kadar, bu sorunları çözümleyip pratikte tatbik etmiş bir uygulama ortaya çıkmamıştır.

İşte tam da bu noktada Müslümanların; bu tartışmaların yeni olmadığını ve aslında uzun zamandan beri bu sorunlara çözüm bulmaya çalışan Müslüman düşünürlerin bulunduğunu bilmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Modernist veya ıslahatçı olarak damgalanan düşünürler, neredeyse iki asırdır bu soruları tartışmakta ve bunlara çözüm üretmeye çalışmaktadırlar. İçlerinde aşırı noktalara savrulan kimseler çıkmıştır; kimileri bazı konularda çok dengeli, çok yararlanılması gereken fikirler ortaya koyduğu halde farklı bir konuda dengeyi kaçırabilmiştir. Ancak “bunlar ne yapmaya çalışıyor? Niye yapıyor?” demeden sadece olumsuzu gören bakış açısı, tümünün aynı damgayı yemesine yol açmıştır.

Yaftaları hak edenler olabilir, hak etmeyenler olabilir! Mesele herkesi aklamak, hataları görmezden gelmek meselesi de değildir. Fakat öncelikle şu gerçeği görmeliyiz: Modernist ve ıslahatçı olarak damgalananların uzun süredir tartıştığı konular, bugünün tartışılması zorunlu konuları haline gelmiştir. Damga yemelerine sebep teşkil eden bu konularda, çok ileri ve güzel düşünceler ortaya koymayı başarmış düşünürler vardır. Bütün fikirlerini onaylamak gerekmiyor, ama en azından onlara dönük ön yargılarımızı kaldırmalı ve iki asırlık o birikimden nasıl faydalanabileceğimizi düşünmeye başlamalıyız.

Bugün için tartışılması gereken konular, bin yıllık ezberlerin bozulmasını gerektiren bir sürecin başlaması demektir. Ezberlerin bozulması ve zihin duvarlarının yıkılması ise kolay bir şey değildir. Sanki dini yıkmak gibi algılanacak ve o konuları düşünmeye dillendirmeye başlayan herkes ilk anda yadırganacaktır. Fakat unutmamalıyız ki çözüm, ezberlerin bozulacağı, zihin duvarlarının yıkılacağı bu sürecin arkasındadır.

B- Hareket ve eylem boyutuyla baktığımızda ise bir başka tıkanma noktası ile karşı karşıya kalınmaktadır. Kutub ve Mevdudi’nin yaşadığı dönem, emperyalistlerin veya açıkça onlara uşaklık ettiği belli olan yönetimlerin işbaşında olduğu bir dönemdi. Hakim gücü “tağut”, temsil ettiği değerleri ise “cahiliye” olarak görmek için yeterince meşru gerekçeler bulunmaktaydı. Böyle bir düşmana karşı da, “yıkmak, ortadan kaldırmak” gibi hisler beslemek gayet doğaldı.

Ancak günümüzde İslam coğrafyasının birçok noktasında, ya İslam referanslı iktidarlar bulunmakta, ya da Müslümanlar iktidara iyice yaklaşmış durumdadırlar. Böyle bir noktada, “tağut” ve “cahiliye” kavramlarına eskisi kadar net karşılık bulmak mümkün değildir. Otoriteyi ve değerleri bu kavramlarla ifade etmekte ısrarcı davranmak, “İslam’ı benim anladığım gibi anlayanlar Müslüman’dır. Benim anladığımdan farklı anlayanlar ise kim olursa olsun tağut ve temsil ettiği değerler de cahiliyedir” sonucuna götürmektedir. Bu söylem ise sahiplerini marjinalleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Öte taraftan bir önceki makalemizde[3] “Devrim ve İslam” başlığı altında devrim konusunu tartışmış ve özetle şu sonuçlara ulaşmıştık: “İslam metot dayatmaz. Her çağ ve her ortam için geçerli olacak sabit yöntem ve araçlar önermez. Buna göre hiçbir değişim yöntemi, bütün toplumların kendisiyle değişeceği ana değişim yöntemi değildir. Ama her toplum kendi şartlarıyla örtüştüğü takdirde bunlardan birisiyle değişebilir. En iyi değişim yöntemi, toplumun nitelik ve özellikleriyle en fazla örtüşen değişim yöntemidir. Bununla birlikte bütün değişim yöntemlerinin kendilerine göre olumlu ve olumsuz sonuçlar üreten yönleri bulunur. Devrim yöntemi de sempatik bulunmasına rağmen sorunsuz bir değişim yöntemi değildir. İslam ise tevhid, adalet ve ahlak ilkeleriyle ters düşmediği sürece hiçbir değişim yöntemine karşı taraflı değildir. İçlerinde bulundukları toplumun özel şartları çerçevesinde Müslümanlar, kendilerini darbe yaparak ifade etmek zorunda kalabilirler; serbest seçim yöntemleriyle seslerini duyurma imkanı bulmuş olabilirler; bir ülkeyi fethetmiş veya kendilerini bir ülkenin yönetiminde bulmuş olabilirler vs. İslam hiçbir başlangıç noktasına hayır demez. Değişimi gerçekleştirenlerin samimiyeti ve Kur’an’ın ilkelerine bağlılıkları nispetinde, her duruma dönük öneri ve çözümleri bulunur.”

Günümüz şartlarında, toplumu tümden karşımıza alacak yaklaşımlar yerine, toplumdaki anlayışları düzeltecek yaklaşımlara ihtiyaç bulunmaktadır. Düşünce okul haline gelmelidir. Kendisini olabildiğince doğru bir şekilde, toplumun bütün kesimlerine anlatmanın yollarını aramalıdır. Zulmü protesto etmek, haksızlıkları topluma şikayet etmek, yanlış adımları uyarmak gibi devrimci bir muhalefet ve karşı çıkışın gerekli olduğu kimi durumlarda bu tutum sürdürülebilir. Ancak zulme karşı çabanın asli unsuru haline getirmemek gerekir. Bugün için çabanın yönü, iyilik, hayr ve doğruların toplumda yaygınlaşmasını sağlamaya dönük olmalıdır.

3- İslam ile Müslümanlar arasındaki ilişkiyi ve “tevhidi”, “İslami” gibi isimleri yeniden tartışmak

Bir şeyin “İslam” olması ile “İslami” olması aynı anlama gelmemelidir. Son peygamberin vefatından sonra içinde İslam veya Müslüman ismi geçen her kişi, hareket veya yönetim “nispet” ifade eder. Nasıl ki Buhari denilince Buhara şehrinin kendisini değil, o şehre mensup olmayı ifade ediyoruz; aynı şekilde “İslami, tevhidi vs.” denilince de İslam’ın bizzat kendisini değil, ona mensup olmayı anlamalıyız.[4] İslam ile Müslümanlar arasındaki ilişki, Müslümanların İslam’ın değerlerini kuşanması ve ona uygun bir şekilde yaşaması şeklinde bir ilişkidir. Fakat içinde bulunulan çağa ve coğrafyaya göre ihtiyaçlar değiştiğinden ve insanların anlayışları, güçleri, imkanları, samimiyetleri birbirinden farklı olduğundan; İslam’ın değerleri her ortamda, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmaz. Farklı farklı yaklaşımlar ortaya çıkabilir.

Bu farklılıklar karşısında herkesin, kendi düşüncesine uymayan diğerlerini tartışma ve eleştirme hakkı vardır. Fakat bu noktada bir üslup ve tutum problemini tartışmak gerekmektedir.

Şayet tartışma ve eleştiriler “benim sahip olduğum düşünce İslam, diğerleri ise eksik, yanlış veya sapkın” keskinliğinde olursa; tartışma tefrikaya götürür. Herkesin birbirini “din dışı” olmakla itham ettiği bir süreç başlar. Şayet İslam, hiçbir şekilde değişmeyen emir ve yasaklardan ibaret bir din olsaydı ve bütün İslam ekolleri İslam’ın bu kurallardan ibaret olduğu üzerinde uzlaşabiliyor olsalardı; bu kuralları yerine getirmeyenler “din dışı” kabul edilebilirlerdi. Oysa İslam sabit kalıp ve kurallardan ibaret bir din değil, her dönemde uygulanması istenen evrensel değerlerdir. Bu değerlerin ise farklı zaman ve coğrafyalarda farklı bakış açıları ve uygulama modelleri ortaya çıkarması kaçınılmazdır.

Bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, doğru olan tavır herkesin kendi düşüncesini; “ben İslam’ı böyle anlıyorum” bakış açısıyla ifade etmesi, yani tutum ve duruşunda yanılgı payı bırakmasıdır. Kendi düşüncesi için yanılgı payı bırakan bir kimse, farklı düşünceleri eleştirirken; önce onları anlamaya, tezlerini ve gerekçelerini görmeye çalışır. Reddettiği düşünceyi önyargı, slogan veya hamasetle değil, anlayarak ve karşısına tez koyarak reddeder. Veya belki yanlış olan kendi düşüncesidir; anladığı zaman yanlışlığını görme imkanı bulur.

Böylece fikirler birbirleri için rakip veya düşman değil, birbirlerini dengeye getiren bir rol üstlenmiş olur.

Sonuç:

İslam dünyasının esaret altında bulunduğu dönemde ortamı doğru okuyan ve doğru tezler geliştirip doğru hedefler gösteren “yeniden dirilişçi / devrimci” düşünce çizgisi, şartların ve ihtiyaçların değiştiği günümüzde aynen sürdürülmeye kalkışıldığında, Müslümanların bakış açısını daraltan bir rol üstlenmeye başlamıştır. Sorun bir değil birkaç boyutludur:

  1. Devrimci duruş, Müslümanların gelişmeleri doğru okumalarını engellemektedir.
  2. Gelişmelerin doğru okunamaması ise doğru yerde durmayı ve doğru tavırlar geliştirmeyi zorlaştırmaktadır.
  3. Bir dönemin ihtiyaçları çerçevesinde ortaya çıkmış olan yorum ve hedeflerin, bugün geliştirilmeden aynen korunması; üretken ve yenilikçi olan bu düşünce çizgisinin karakterine de uymamaktadır.

İnsanlığın İslam’a ihtiyacının fazlasıyla kendisini hissettirmeye başladığı günümüzde; geri kalmış olan İslam dünyasının, aradaki mesafeyi kapatabilmek için bu kesimin dinamizmine şiddetle ihtiyacı bulunmaktadır. Ne var ki bakış açıları ve anlayışlar böyle devam ettiği sürece; İslami camianın en dinamik kesiminin, dinamizmine uygun sonuçlara ulaşma imkanı yoktur. Durum fark edilmediği sürece, içine sıkışılmış olan dar kalıplar ve sığ zeminler varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Bu tespitlerle birlikte, meselenin sadece bir makaleyle hallolmasının mümkün olmadığını da biliyoruz. Zaten “ele aldık, halloldu!” gibi bir yaklaşım içerisinde de değiliz. Bu duruş biçiminin herkesçe kabul edilebilecek ortak bir tanımı yapılamayacağı için, ele alınan konuların herkesin durumuna birebir uygun düştüğünü de iddia edemeyiz.

Fakat biz, İslami camianın en dinamik kesimine olan samimi inancımızdan dolayı, yapılması gereken bir tartışmayı başlatmak ve başlamış olan tartışmalara kendi anlayışımız oranında bir katkı yapmak istedik. Makaleye sadece eleştirel bir gözle bakıp, haklılığını sorgulamadan kestirip atmak, sorun çözen bir yaklaşım değildir. Biz en doğruyu söylediğimizi veya bu soruna son noktayı koyduğumuzu iddia etmiyoruz. Okuyucudan da söylenenleri aynen kabul etmesini değil, işaret edilen noktaları göz önünde bulundurarak samimi bir öz eleştiri yapmasını bekliyoruz.

Bu yönde atacağımız samimi çabalar, özünde kendi imtihanımızın bir gereği değil midir?

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  Mevdudi. Kur’an’a Göre Dört Terim. Din

[2]  Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55 (Parantez içi notlar tarafımızdan eklenmiştir)

[3]  Nuri Yılmaz. İslamiyorum, sayı 4. İslam ve Devrim.

[4]  R. İhsan Eliaçık. Devrimci İslam. Değişimde İslamcı Tez 2. İnşa yayınları. S. 25

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir