“Devrimci Siyasal İslam” Düşüncesinin Bugün Karşı Karşıya bulunduğu Sorunlar / Antony Black

Print Friendly, PDF & Email

“Siyasal İslam Düşüncesi Tarihi Peygamberden Bugüne, Dost Yayınevi, Nisan 2010, 468-473” kitabından alıntılanmıştır.

 

Günümüzde çoğu Batılı için ana sorunlar İslamiyet’in liberal demokrasi ve uluslararası düzenle arasındaki ilişkilerdir. Birçok Müslüman Şeriatın belli emirleri ile adaletin uygulanmasını daha önemli sorunlar olarak görebilir. Birçok Hıristiyan ve Marksist de, Şeriatın yerine İncil’in özel emirlerini veya toplumsal ve ekonomik hakları koyarak benzer bir görüşü benimseyebilir.

Birçok İslami düşünür, kökten dinci ve modernist, halk egemenliği ile hukukun üstünlüğü ilkelerini savunmaktadır, ama çok genel terimlerle. Çoğunlukla bu terimlerle tam olarak ne demek istedikleri ve bunların nasıl uygulanmasını istedikleri pek belirgin değildir. Zaten meselenin önemli kısmı da budur.

Bu genel gözlemlerin ardında basit ama temel bir gerçek yatmaktadır: Müslümanların Müslüman olarak Batılı liberallerden farklı bir başlangıç noktası vardır. Temelde Müslümanlar hümanist değildir. Yani, en radikal bir şekilde liberal ve Batılı olan Müslümanlar hariç, bütün Müslümanlar için insanlar ancak Müslüman iseler veya tanrısal bir ahlak yasası olan bir başka tek tanrılı dine inanıyorlarsa meşru insanlar olurlar. Eğer İslamiyet’in önceliğinin yerine Hıristiyanlığın önceliğini koyarsanız, bir-iki yüzyıl öncesine kadar aynı şey Hıristiyan Batı’da yaşayanlar için de geçerliydi. Başlangıç olarak bu, yurttaşlık algılamasını temelden değiştirmektedir.

İkinci olarak, bir Müslüman olarak bir Müslüman için en önemli şey, insanın kendisinin ve mümkün olduğu kadarıyla başkalarının da Tanrı’nın yasasına uymasıdır. Bunun nasıl başarıldığı ikincil derecede önemlidir. Bu çok farklı bir siyasi öncelikler dizisi ortaya çıkarmaktadır. Ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, insan haklarının, özgürlüklerin, hukuk düzeninin ve demokratik süreçlerin ikincil derecede önemi vardır anlamına gelmektedir. Demokratik süreçler söz konusu olduğunda, aynı şeyler iki yüzyıl öncesine kadar Hıristiyan Batı’da yasayanlar için de söylenebilirdi (insan, Hıristiyan Batı tam anlamıyla Hıristiyan Batı olmaktan çıktığından beri demek istiyor). Ancak Batı toplumunda (her ne kadar pratikte, özellikle yabancılar söz konusu olduğunda çoğunlukla ihmal edilseler bile), insan hakları özgürlükler ve hukukun üstünlüğü temel ve değiştirilemez ilkeler olmuşlardır. Ben bunun Hıristiyanlıktan değil de, yüzyıllardır Batı kültürüne nüfuz eden klasik Stoacılıktan ve benzer felsefelerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Bunlar bir üçüncü nokta ile birlikte görülmelidir. Bu da, siyasal İslam düşüncesi tarihi ile ilgilenen herkesin gördüğü, sadece Şeriat tarafından kısıtlanan ırsi monarşik yönetim geleneğidir. İslam dünyasında başka yönetim biçimleri ve uygulamaları, İslam dünyası Batı’nın etkisi altına girdiğinden beri ve (insan sözü şöyle bitirmek zorunda hissediyor) bu etkinin altına girdiği için, gündeme gelmiştir. (Tabii, bugün benzer şeyler Avrupalı olmayan diğer siyasi kültürler için de söylenebilir.) Bunun anlamı şudur: İster ırsi monarşi, ister (bazı ilkeler veya ortak çıkar adına tek bir kişinin yönetimi anlamında) “diktatörlük” biçiminde olsun, tek adam yönetimine doğru bir eğilim rastlantısal değildir; tersine, İslam dünyasının tamamında olmasa bile, birçok ülkesinin siyasi kültürüne kazınmıştır (ancak İran ve Türkiye artık istisnadırlar). Bir başka deyişle, bu tür rejimler meşru kabul edilmektedirler, çünkü vardırlar, bir şekilde “kanun ve düzen” sağlamaktadırlar ve İslam adaletinin (Şeriat) uygulanmasını teşvik etmekte veya onaylamaktadırlar. Son zamanlardaki Amerikan propagandası ışığında şaşırtıcı görünse de, bence bu konudaki tek ciddi istisna İran’dır.

Bunları söyledikten sonra şu gözlemleri de yapalım. Birincisi, genel olarak Müslümanlar arasında, yöneticiler de dahil olmak üzere, herkes hukukun üstünlüğüne uymak zorundadır; sadece bu Şeriata bağlılık anlamına gelebilir. Genellikle bir yöneticinin seçilmesi gerektiği var sayılır veya eğer seçilmemişse, halk tarafından destekleniyor olmalıdır. Nüfusun çoğunluğunun Müslüman olduğu çoğu ülkede seçilmiş bir temsilciler meclisi vardır. Bu yönetim İslami normlar olan şura ve icma yoluyla meşrulaştırılabilmektedir.[1] İslamiyet adına demokrasiye karşı çıkacak insan çok olmayacaktır (ancak bkz. Enayat 1982: 137-8). Örneğin, “şura süreci uygulanmadan toplum tarafından ve toplum adına siyasi güç kullanılamaz ve yasal değildir. Hiç kimse kişisel yönetim yetkisine sahip değildir” (Avrupa İslam Konseyi 1980 ve 1981).[2] Avrupa İslam Konseyi aynı zamanda hisbaya dayandırarak siyasi katılımı bir hak ve görev olarak kabul etmiştir.[3]

Bunu yukarıda söylenenlerin bağlamına yerleştirecek olursak, bazı diktatörlük biçimleri, (günümüzde çoğu kişinin bu değerleri eksik bulmasına ve onaylamamasına rağmen) İslamiyet’in temel değerlerine (Allah’a, Muhammed’in peygamberliğine ve Şeriata inanmak) karşı gelmedikleri sürece, siyasal İslam kültüründeki egemen değerler tarafından dışlanmamaktadır. Bu noktada, ana siyaset kültüründen çok farklı olarak, özellikle kökten dincilerin şura ile birlikte, liderlik kavramını da vurguladıklarını kaydetmeliyiz. Sürekli olarak kendi kişisel özellikleri yoluyla yönetecek “karizmatik bir başkan” aranmaktadır. “Genelde parti ne kadar radikalse, başkan da o kadar merkezidir.” Böyle bir kişi hem dini, hem de siyasi lider olur (Roy 1994: 43-4). Bu, İslam kültüründeki bir başka monarşik öğeden, (Muhammed gibi ama daha düşük bir statüde olan) bazı bireylerin zaman zaman Tanrı tarafından topluma liderlik etmek için esinlendirildiği veya seçildiği inancından kaynaklanmaktadır. Bu tür insanlar halkın oylarıyla seçilmezler; onlar, dindarlık, erdem, kişisel duruş ve benzeri dini kriterlere göre tanınırlar.

Kökten dinciler çok açık bir biçimde Allah’ın hâkimiyeti (mutlak hükümranlık) kavramı ile halkın egemenliği ve seçilmiş temsilcilerin otoritesi kavramlarını zayıflatmaktadırlar (Ayubi 1991: 66). Yine kuramsal olarak bütün tek tanrıcılar buna katılacaklardır. Ancak Müslüman kökten dinciler tanrının hâkimiyeti kuramını özel bir şekilde kullanmaktadırlar. İlk olarak, kökten dinciler temsilcilerin yeterince ehliyetli olmaları gerektiğini, yani, dini bakımdan bazı güzel ahlaki ve entelektüel özelliklere sahip olmaları gerektiğini vurgulamaktadırlar.[4] Benzeri bir düşünce John Stuart Mill ile T. S. Eliot’da da vardır.[5] Pratikte bu kolayca, İran’da olduğu gibi, seçilmiş yönetimlerin kendi kendilerini atayan dini seçkinlerin egemenliğine girmesine yol açabilmektedir.

İkinci olarak, Şeriatın tanrısal bir yasa olduğu gerekçesiyle parlamentonun yasama alanı kısıtlanır (örneğin Mevdudi, El 6: 873b). Örneğin Turabi, “İslami yönetim düzeninin kesinlikle bir temsili demokrasi biçimi” olduğuna inanmaktadır; ancak bu ifadeyi çok ilginç bir şekilde sulandırır: “İslami bir yönetim tam olarak halkın, halk tarafından seçilmiş doğrudan yönetimi değil, Şeriat yönetimidir.” Ancak (şöyle devam eder), “Bir anlamda bu halkın yönetimidir; çünkü Şeriat insanların inançlarını, dolayısıyla da iradelerini temsil eder. Bir temsilciler organının bu şekilde kısıtlanması toplumun dini iradesinin üstünlüğünün bir garantisidir” [Esposito (yay. haz.) 1983: 244]. Bu oldukça tipik bir ifadedir. Bunun demokratik seçimlerin gerçek otoritesinin ortadan kaldırılmasına yol açtığı açıktır. Bu görüş Batı’nın demokrasi fikrini Rousseauvari bir şekilde yorumlayarak İslami idealle birleştirmektedir.

Doğal olarak sorulacak soru şudur: Şeriat nasıl ve kim tarafından yorumlanmalıdır? “Toplumun dini iradesinin” ne olduğunu nasıl bileceğiz? Bu soru karakteristik bir biçimde cevapsız bırakılmıştır. Bir Hıristiyan’ın da benzer görüşleri olabilir; ancak Hıristiyan, en azından siyasal bağlamda dini doğruluk kavramının yorumunu büyük bir olasılıkla seçmene bırakır. Ancak, kürtaj gibi bir konu bazı ülkelerde istisna oluşturmaktadır.

Son olarak anayasal konularda, bir bütün olarak hem modernist, hem de kökten dinci siyasal İslam düşüncesinde ayrıntı son derece azdır. Müslüman Kardeşler “ayrıntıları zamana, yere ve insanların ihtiyaçlarına” bırakacaklarını söylüyorlardı (Mitchell 1969: 245). Kutub’a göre, “İslami ilkeler üzerine kurulu bir yönetimin biçimi çok önemli değildir. Kuramsal olarak İslam devletinin yönetim biçiminin cumhuriyet mi, yoksa başka bir şey mi olduğu o kadar önemli değildir.” Ona göre, “devletin iyiliği kurumlarına değil, ilkelerine bağlıdır” (Moussalli 1992: 162-3). Kökten dinciler ise, “teknik konularda boş tartışmalar saydıkları için”, anayasaların ayrıntılarına günlük siyasetin konusu olan yönetim süreçlerine aldırış etmeme eğilimindedirler. Choueiri, “somut siyaseti tartışmaya duyulan bu nefretin çağdaş İslam köktenciliğinin alameti” olduğunu söyler. “Kutub’un bu konuya olumsuz yaklaşmasının oynadığı rol kuşkusuz en belirleyici etmen olmuş tur” (s. 154). V S. Naipaul bunu, 1979 devriminden hemen sonra, beklentilerin en yüksek ve kökten dinci projenin de doruk noktasında olduğu zamanda, İslam dünyasındaki kişilerle yaptığı, söyleşilerde saptar:

Yirminci yüzyılın sonlarındaki İslamiyet’in siyasi konuları gündeme getirdiği görülmektedir. Ancak, İslamiyet’in kaynağındaki kusur, bütün İslam tarihi boyunca var olan kusur, bu yeni İslamiyet’te de vardır: İslamiyet gündeme getirdiği siyasi konulara hiçbir siyasi veya pratik çözüm sunmamıştır. Sadece imanı öne sürmüştür. Sadece her şeyi çözümleyecek -ancak artık olmayan- Peygamberi öne sürmüştür. Bu siyasi İslam öfkeydi, anarşiydi.[6]

 

Aynı şekilde Ayubi de şöyle demektedir: “İnsan Müslüman Kardeşlerin veya İran ruhban sınıfının manifestolarında İslami devletin veya İslami ekonominin neye benzemesi gerektiğinin ayrıntılı bir tarifini arayabilir, ancak bu arayış boşuna olacaktır” (s, 42). Bunun nedeni kısmen asıl önemli olan şeyin, ahlaki ilkeler ile yönetimdekilerin erdemi olduğu ve bunların sağlanması halinde her şeyin yoluna gireceğine inanılmasıdır (bkz. Roy 1994: ix, 45, 62). Bunun sonucunda, insanlar halkın egemenliği ve hukuk düzeni hakkında konuştuklarında, bunun ciddi bir öneri mi yoksa retorik bir araç mı olduğu konusu her zaman açık olmamaktadır.

 

[1]  Enayat (1982: 131); Ahmed (1987: 151).

[2]  Salem Azzam (yay. haz.)» Islam and Contemporary Society (Londra: Longman,

1982), s. 260. Bruno Etienne, Uîsîamisme radicale (Paris: Hachette, 1987), s. 355, 358.

[3]  Azzam. (yay. haz.), s. 260; Etienne, s. 359. İslamiyet ve demokrasi için bkz. Gud- run Kraemer, “Islamist Notions ot Democracy”, içinde yer aldığı derleme Benin ve S terk (yay. haz.) (1997: 71-82); Fazlur Rahman, “The Principle of Shura and the Role of the Umma in islam”, American Journal of hlamic Studies 1 (1984), s. 1-9; Enayat (1982: 129- 38); Gardet (1981: 331-43).

[4]  Bkz, Rashid Rıza, Gardet’te (1981: 128-31); Enayat (1982: 136); ve El 3: 1070b’de The Müslim Brethren.

[5]  J. S. Mill, Representative Government, 7. bölüm; T. S. Eliot, The Idea of a Christian Society (Londra: Faber & Faber, 1939).

[6]  Among the Believers (Londra; Penguin, 1981), s. 89, 331.

 

Check Also

DEVRİMCİ DURUŞ “Tevhidi Duruş, İslami Duruş…” / Nuri YILMAZ

Devrimci duruş, “devrim” kavramından türemiş bir nitelemedir. Devrim, sözlük anlamı belli ve ne kastettiği açık ...

İslam Siyaset Düşüncesinde İlk Devrimci Ekol: Hariciler / Hamdi Tayfur

N.Abdulhalık Mustafa İslam siyaset düşüncesinde üç çeşit muhalefet ekolünün olduğunu söyler. Bunlar: Devrimci ekol, sabır ...

İslam ve Devrim Prensibi / Nevin Abdülhalık Mustafa

”İslam Düşüncesinde Muhalefet, Ayışığıkitapları Yayınevi, 223-232” kitabından tekrar tashih edilerek alıntılanmıştır.   Gerçek şu ki, ...