Din Tanımları ve İslamofobiye Etkileri / Nuri YILMAZ

İslam’ı etkisizleştirmeye ve Müslümanları engellemeye çalışan kimselerin tarihin başlangıcından beri başvurdukları yollardan birisi; İslam hakkında ön yargı ve korku oluşturmaktır. Özellikle de günümüzde, dünya çapındaki İslami eğilim güçlendikçe; bu konuda daha bilinçli, daha kararlı politikalar izlenmeye başlandığı, artık hiç kimse için bir sır değildir. Politika yapıcılar, stratejisyenler ve istihbaratlar; İslam aleyhinde kamuoyu oluşturmak ve Müslümanları olumsuz göstermek için daha bir özenle çalışmaktadırlar. En özel dezenformasyon ve toplum mühendisliği stratejilerini İslam’a karşı kullanmaktadırlar.

Masumiyeti çok ciddi bir şekilde sorgulanmaya muhtaç iken, İslamofobinin nedenlerini İslam’da veya Müslümanlarda aramak, hem fobi/korku oluşturmaya çalışanların başarısı hem de bir nevi savunma psikolojisiyle hareket etmek anlamı taşıyacaktır. Ve belki de kimileri tarafından, dünya egemenlerinin değirmenine su taşımak gibi algılanacaktır.

Ancak İslamofobi konusuna sadece bu korkuyu oluşturmaya çalışanlar üzerinden bakmak yeterince sağlıklı bir bakış açısı değildir ve eksiklikler içermektedir. “Meselenin bizden kaynaklanan bir yönü var mıdır” diye sormanın, Müslümanlar açısından faydaları olacaktır.

Bu yüzden makalemize; kasıtlı ön yargıların ve korkuların oluşturulduğu bir konuda, sonu Müslüman olmayla biten bir hikayenin ön yargısız şahitliğine başvurarak başlamak istiyoruz. Ki bu güzel ve etkileyici şahitlik, meselenin sadece İslamofobi oluşturmaya çalışanların penceresinden ele alınamayacağını, Müslümanları ilgilendiren yönünün de olduğunu göstersin…

Avustralyalı bir genç, kendisi için çok problemli geçen bir senenin ardından, hayatın anlamını sorgulamaya başlar. Bu sorgulama onu bir arayışa çıkarır ve sırasıyla Hıristiyanlığı, Hıristiyanlığın bir mezhebi olan Mormonluğu, Yahudiliği, Budizm’i ve Hinduizm’i araştırır. Fakat yaptığı araştırmalar ve bu dinlerin mensuplarıyla yaşadığı diyaloglar kendisini bir türlü tatmin etmez. Çok yakın bir arkadaşı, “İslam’a baktın mı?” diye sorar. Beklemediği bu soru karşısında şaşkınlıkla: “Ne! İslam mı?! Bunlar terörist. Ben bunları araştırmam” der, “Bunlar çıldırmış, ben niye bu dine bakayım ki?… ” Fakat merakına yenik düşer ve bir gün kendisini bir camiye girerken bulur. Ayağında ayakkabıları olduğu halde direk içeri girer, halının üzerine basa basa ilerler. Namaz kılan birisinin tam önünden geçer. Öyle ki, secdeye giderken neredeyse kafasına basacaktır. Ne yaptığı hakkında hiç bir fikri yoktur. Etrafa bakınırken gür ve uzun sakallı bir adamın kendisine doğru gelmekte olduğunu görür. “Bugün öleceğim galiba” diye endişelenmeye başlar: “Bu hayatımın son günü. Ben ölü bir insanım. Ne yapabilirim ki burada? Ben ölüyüm…” Direk üzerine doğru yürüyen şahıs ona, kocaman entari ve sakalıyla, Sahra Çölü’nden çıkıp gelen biri gibi görünür. O, bu düşünceler içerisinde panik olmaya hazırlanırken, şahıs ona; “İyi günler arkadaş. Nereye gidiyorsun?” diye sorar.

Bir saniye öncesine kadar, önceki günün akşam haberlerinde duyurulan uçak kaçırma eyleminin faili olduğuna yemin edebileceği bu şahsın doğal karşılama biçimi onu çok etkiler. İçi birden ferahlar. Camidekiler çok misafirperver davranırlar, durmadan çay servisi yaparlar ve bisküvi ikram ederler. O da camiye gidip gelmeye başlar ve daha önce rahiplere, din adamlarına ve arkadaşlarına sorduğu gibi oradakilere de sorar. Ancak bu defa ilk sorulan soruların niteliği biraz farklıdır: “Bayanlar neden örtünmek zorundalar? Benim neden dört hanımım olabilir, fakat bir bayanın dört kocası olamaz? Vs.”

Sorularına tatmin edici cevaplar almış olmalıdır ki, sonunda Müslüman olmaya karar verir.

Bu hikaye; “Avustralyalı gencin Müslüman olma öyküsü” başlığı altında, Müslümanlara ait internet sitelerinin birçoğunda yer almaktadır. Muhtemelen birçok kişi tarafından da izlenmiştir. Ve bize şunu anlatmaktadır: İslamofobi politikalarının tüm hızıyla sürdürüldüğü günümüzde, Müslümanların kimi uygulamaları da bu politikaları beslemektedir. Müslümanların, “dinin esasından” olarak görüp sorgulamadıkları bazı uygulamalar, “Batı”lı insanın zihninde soru işaretleri oluşmasına sebep olmaktadır. İslam’ın; baskıcı, zorlayıcı, özgürlük düşmanı, sevimsiz ve sert olduğu imajı vermektedir. Sorunlara yaklaşım biçimi, çözüm önerileri ve gündemleriyle “çağa hitap etmediği” şüphesi doğurmaktadır

Aslında İslam’ın dile getirdiği evrensel değerler, sağduyu ile dinleyen hiç kimsenin reddedemeyeceği değerlerdir. İnsanın kendisine göre yaratıldığı gerçeklerle uyumludur. Bu yüzden kolayca karşılık bulur. Zulüm ve adaletsizlik karşısında insanlığın içten gelen feryadıdır. Haksızlıklar karşısında yükselen öfke, ahlaksızlık ve suç karşısında duyulan ayıplamadır. Aynı zamanda gönüldeki fırtınaları dindiren, kalplerin kendisiyle huzur bulduğu bir sığınaktır. Kısacası fıtratın sesidir.

Peki, böyleyken niye İslam’a karşı bir kuşku doğuyor ve korku oluşuyor?

Bu soruya verilecek cevap, öncelikle “oluşmaktan ziyade oluşturuluyor” diye başlamalıdır. Ancak başta da belirttiğimiz gibi bu makalede, meselenin Müslümanlarla ilgili yönü değerlendirilecektir.

Müslümanlar açısından baktığımızda ise, problemin “din”de değil; din adına ortaya çıkan uygulamalarda olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Din aynı din olmasına rağmen, din adına ortaya çıkmış birçok farklı uygulama bulunmaktadır ve bu uygulamaların hepsi “din” olduğunu iddia etmektedir. Öldüren din adına öldürmekte, öldürmeye karşı çıkan din adına karşı çıkmaktadır. Başı zorla kapattıran din adına kapattırmakta, “örtü dinin aslından değildir” diyen de dini referans almaktadır. “İslam dört eşe kadar izin vermiştir” diyen de, “dört eşle sınırlamanın asıl mantığı tek eşliliğe yönlendirmektir” diyen de dini yorumlamaktadır. Upuzun sakal bırakıp cüppe sarık giyen de dinin emirlerini yerine getirdiğini söylemekte, İslam bu değildir diyen de dine göre konuşmaktadır. Şeriat kuralları adını verdiği katı ve sert cezaları titizlikle uygulayan, ama öte taraftan küresel zulüm düzeninin önemli bir parçası olmaktan çekinmeyen de; dünyadan kopuk bir ortamda, 1400 sene önceki toplumsal şartları yeniden oluşturmaya çalışan da kendisini İslam devleti saymaktadır.

Din; çelişkilerle dolu, dolayısıyla birbirine zıt uygulama ve görüşlere zemin hazırlayan bir yapıya sahip değildir. Peki, gerçek bu iken, neden din adına birbirine zıt uygulama ve görüşler ortaya çıkmaktadır?

Çünkü Müslümanlar, “din”den anladıkları çerçevede bir pratik sergilemekte ve ortaya koydukları pratiğe İslam adını vermektedirler. Kendi pratiklerine uygun düşmeyen uygulamaları dışlamakta ve reddetmektedirler. Böyle olunca da sergilenen pratik ile din özdeş hale gelmekte ve tehlike burada başlamaktadır. Allah’ın dini “adalet dini”dir, ama insanların tanımladıkları din gerçek anlamda adil olamaz. Allah’ın dini herkesin imtihanını özgürce yaşamasını ve iradesini özgürce kullanmasını esas alır, ama insan böyle bir özgürlüğe tahammül edemez. Allah’ın dini akletmeyi öğütler, ama insanlar kendi akıl ve mantıklarıyla sınırlıdırlar. Sonuçta; baskıcı, kısıtlayıcı, zorlayıcı, sevimsiz ve kötü bir görüntünün ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Dışarıdan bakanlar için; onların anlayışlarından kaynaklanan bütün eksiklik, kusur, hata ve kötülükler dine mal edilir.

* * *

Müslümanlar açısından temel problemin, “din” kavramını doğru anlamamak olduğunu düşünüyoruz.

“İslam ve iktidar” konusunun, din-birey, din-devlet ve din-hayat ilişkisi üzerine açılım gösterebilmesi; bu sorulara günün değişen şartları ve ihtiyaçlarına uygun bir şekilde cevap verilebilmesi için, öncelikle

Din nedir?

Din-hayat ilişkisi nasıldır?

Din Nedir?

“İslam ve iktidar” konusunda, “din algılamaları”nın sahip olduğu belirleyici etki sebebiyle, kavram üzerine eğilme ihtiyacı doğmuştur.

Din; Pehlevice, İbranice ve Arapçada ortak olarak kullanılan bir kelimedir.[1] Pehlevicede din[2], İbranicede hüküm[3], Arapçada ise çeşitli manalarda kullanılır. Bu anlamlara baktığımızda “din binasının dört temele dayandığı, diğer bir deyişle Arap’ın zihninde dört esaslı tasavvur halinde bulunduğu anlaşılmaktadır. … Ancak onların bu dört husus hakkındaki tasavvurları açıklıktan ve derinlikten mahrum olduğu için, din kelimesinin kullanılışı karışıklık ve kapalılıktan kurtulamamıştır. … Nihayet Kur’an-ı Kerim nazil olmuş ve bu kelimeyi çeşitli maksatlarını ifadeye uygun bulmuş; bu sebeple de onu en açık ve en belirgin anlamlarıyla kullanarak, kendisine özgü bir terim haline getirmiştir. (Dağınık kullanımları bir düzene sokarak) “Din” kelimesini, dört unsurdan meydana gelen ve en mükemmel nizamı ifade için kullanılan bir terim haline getirmiştir. Bu dört unsur şunlardır:[4]

1-   Hakimiyet ve yüce egemenlik

2-   Bu yüksek egemenlik ve hakimiyete itaat edip boyun eğmek

3-   Bu hakim ve yüce egemen tarafından belirlenmiş olan düşünce, değer ve yönlendirmeler

4-   Yaşantısını bu düşünce ve değerler sistemine uygun hale getirmek karşılığında yüce egemenliğin verdiği mükafat veya ona uygun olmaması halinde verdiği ceza.[5]

Bu terimle kişinin; yüksek bir otoriteye boyun eğdiği; kanun, kaide ve sınırlamalarına itaat ve onlara uygun yaşamayı kabul ettiği; itaat halinde büyüklük, mükafat ve derecelerle ilerleme umduğu; isyan halinde ise zillet, aşağılanma ve kötü sonuçtan korktuğu bir ilişki biçiminin kastedildiği görülür. Bu ilişkide; Allah’tan insana doğru hakimiyet, buyruk; insandan Allah’a doğru ise boyun eğme, saygı ve emirlere itaat vardır. Bununla birlikte kavram, tarihsel olarak bir toplumda görülen, kurulmuş ve uygulanmakta olan sabit bir düzeni ve sistemi ifade etmez.

Toplumsal ameller, toplumsal uygulama veya toplumsal pratik dediğimizde ulaşacağımız nokta millet ve şeriat kavramlarıdır.

Millet, belirli bir zamanda, belirli düşünce ve değerlerden oluşan güncel uygulama üzerinde bulunan topluluktur. Yahudi ve Hıristiyanların Kur’an’da “din” değil de “millet” kavramıyla nitelenmesi buna örnek olarak verilebilir: “Sen onların milletine uymadıkça, ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden razı olacaklardır.”[6]

Düşünce, değer ve yönlendirmeler şeklinde karşımıza çıkan dinin pratikte uygulanır hale gelmesi; hukuk, siyaset, ekonomi gibi hayatın farklı alanlarına girmesi ve bir toplum teorisi halini alması, Kur’an’da şeriat kavramıyla ifade edilmiştir. Şeriat, bir dinin düşünce, değer ve yönlendirmeleriyle; tarihin herhangi bir anında, herhangi bir topluma, bir peygamber aracılığı ile açılan yoldur. “Vahiy/kitap ve peygamber aracılığı ile indiği toplumun somut sorunlarını evrensel din (ed-din) açısından çözer. Daha somut konuşmak gerekirse, Allah’a tapınma (ubudiyet) Din’dir; fakat bunun menasiki (ritüelleri) değişebilir ve Şeriat’tır. Mirası adil bir şekilde paylaştırmak Din’dir; fakat bunun hangi oranlarda paylaştırılacağı Şeriat’tır. Hırsızlığın, adam öldürmenin, zinanın kötü (ahlaksızlık) olarak nitelenmesi ve bunların engellenmesi, cezalandırılması gerektiği Din’dir; fakat bu suçlara hangi cezaların verileceği Şeriat’tır. Sosyal ve siyasi ahlak Din’dir; fakat sosyal ve siyasi kurumlaşmalar Şeriat’tır.[7]

“Bugün sizin dininizi tamamladım …”[8] ayetinde geçen “din”i ilk müfessirler müesses kurum olarak değil, temel içerikler olarak yorumlamışlardır. Örneğin, bu ifadeyi İbn Abbas şöyle yorumluyor: “Allah, Nebisine ve mü’minlere haber veriyor ki, imanı onlar için kemale erdirmiştir. Onlar bu konuda ebediyen bir ziyadeliğe ihtiyaç duymayacaklar. Allah, onu tamamlamıştır, ebediyen noksanlaştırmayacaktır. Allah onlardan razı olmuştur, ebediyen onlara kızmayacaktır.[9] Taberi ise bu ayette geçen din kavramıyla toplumsal kural, yaşayış, düzen ve yürürlükte olan sistemin kastedilmediğiyle ilgili olarak, bu ayetten sonra nazil olmuş bir ahkam ayetini örnek gösteriyor: Taberi’de rivayet edildiğine göre, Nisa 4/176[10] nolu ayet, “Bugün sizin dininizi tamamladım …” ayetinden sonra nazil olmuştur.[11] Eğer bu ayette kastedilen mana; emir, hüküm ve yönlendirmeleriyle üzerinde bulunulan toplumsal uygulama olsa idi, sonrasında bir hüküm ayetinin inmemesi gerekirdi.

* * *

Din kavramı çerçevesinde ortaya çıkmış iki temel yanlış algılama mevcuttur:

1-   “Din” ile dinin belli bir dönemde veya belli bir toplumda ortaya çıkmış uygulaması olan “şeriat”ın özdeş hale getirilmesi

2-   Şeriatın kurallar yığını olarak algılanması ve bunun sonucu olarak da dinin, “hayatın belli alanlarındaki emir ve yasakları yerine getirmek” haline gelmesi. Yani ruhunu ve kuşatıcılığını yitirmesi

Din ile şeriatın özdeş hale gelmesi şeklindeki yanlış algılama, belli bir dönemde ortaya çıkmış olan uygulamanın evrenselleştirilmesi gibi bir probleme yol açmıştır. Bu algılamanın temelinde, dinin peygamberinin (Hz. Muhammed’in); peygamberliğinin bir gereği olarak, getirdiği din çerçevesinde bir şeriat tesis etmiş olması yatmaktadır. O dönem için İslam, hem Allah tarafından bildirilmiş olan düşünce, değer ve yönlendirmeler hem de bu düşünce ve değerlerin o gün şartlarında Resulullah öncülüğünde ortaya çıkmış uygulamasıdır.

Allah’ın bildirdiği değerler (din); bütün insanların aynı ana babadan geldiğini; insanların birbirine üstünlüğünün, ırk, renk, güç veya zenginlikten dolayı değil, takva ile olduğunu; birilerini zayıf düşürerek onlardan menfaat sağlamanın zulüm anlamına geldiğini söylemiştir. Kısacası, “kimi insanların zayıf düşürülerek köleleştirilmesi” gibi bir anlayış Allah’ın dininde zemin bulamaz. Fakat kölelik o günkü toplumun bir vakıasıdır. Aniden kaldırıldığı takdirde yersiz, yurtsuz ve geçim imkanı olmayan önemli bir nüfusun ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Bu gerçekler ışığında dönemin uygulaması, bu vakıa karşısında olabilecek en adil şekilde gerçekleşmiş; kölelere adaletle davranılması emredilerek, köle azat etmek teşvik edilmiştir. Böylece köleliğin son bulmasına doğru giden süreç başlatılmıştır.

Kölelik meselesinin bir benzeri, cariye konusunda da karşımıza çıkar. Uzak yerlerden savaş ganimeti olarak getirilen kadınlar, cinselliğinden ve iş gücünden yararlanmak üzere pay edilmişlerdir. Günün ulaşım ve güvenlik imkanları çerçevesinde, yerlerine ve yurtlarına dönme imkanları bulamamışlardır. Allah’ın bildirdiği evrensel değerler (din), kadınları “savaş ganimeti” haline getirmeyi özendirmez. Ancak aniden varlığına son vermek, sahipsiz, başıboş ve geçim imkanı olmayan önemli bir kadın nüfusunun varlığına yol açacağı ve daha büyük bir probleme sebep olacağı için, günün şartlarında olabilecek en adil uygulama tercih edilmiş; onlarla ilgili bir hukuk oluşturulup, varlığına son verecek süreç başlatılmıştır.

Bu konuda, mesela: “Çok eşlilik” şeklindeki toplumsal vakıanın, dört adetle sınırlanması ve tek eşliliğe doğru yönlendirilmesi; kadının ticari hayattan tamamen uzak kalmış olması şeklindeki toplumsal vakıa sebebiyle ticari konularda, bir erkeğin şahitliğinin iki kadının şahitliğine denk sayılması gibi farklı farklı örnekler verilerek konu çeşitlendirilebilir. Fakat sonuçta ulaşacağımız nokta; dinin ilahi, yani Allah katından olması; uygulamanın ise beşeri, yani dine iman etmiş aklın ürünü olmasıdır. Din evrenseldir, ama uygulama dönemsel ve yerel özellikler taşır; din mükemmeldir, ama uygulama insana özgü eksikliklere ve kusurlara sahip olabilir; din bağlayıcıdır, ama uygulama ancak yararlanılması gereken bir örnek olabilir.

Nitekim Hz. Ömer konuyu böyle anlamış olmalıdır ki; ganimet konusunda yönlendirici bir ayet[12] ve Resulullah’ın kendi hayatı süresince gerçekleştirdiği bir uygulama bulunduğu halde, bu uygulamanın değişen şartlar karşısında adaletsizlik üretmeye başladığını görüp ayeti yeniden yorumlamış ve Resulullah’ın uygulamasını değiştirmiştir. Mehir konusunda düzenleyici bir ayet[13] ve Resulullah tarafından gerçekleştirilmiş bir uygulama olmasına rağmen, değişen şartlar karşısında bu uygulamaya sınır koymaya kalkmış, hesaba katmadığı bir yönün kendisine hatırlatılması üzerine vazgeçmiştir. Kısacası o, din ile dinin Resulullah döneminde ortaya çıkmış uygulamasını özdeş görmemiştir. Dinin değişmez ilkelerinin bir dönem veya coğrafyanın kendi şartlarında adalet sağlayan bir uygulamasının, farklı bir dönem veya coğrafyada adaletsizliğe sebep olabildiğini fark etmiş ve uygulamanın “adalet” ekseninde değişebileceğini düşünmüştür.

Ama sonraki dönemlerde şeriat ve dinin özdeş hale gelmesi, dinin dinamizmini yitirmesine sebep olmuştur. Değişen her türlü şart ve ihtiyaç karşısında adil çözümler üretme kabiliyetine sahip iken, belli bir dönemin uygulaması etrafında donup kalmıştır. Bunun sonucunda da, uygulandığı dönemde zamanın uygulama ve kabullerine göre çok ileri ve çok adil olan, idari sistem, köleler ve cariyelerle ilgili hukuk ve farklı suçlara dönük hadler; kabullerin gelişip insanın merkeze alınmaya başlandığı dönemlerde, dinin gerici ve baskıcı olarak görülmesine zemin hazırlamıştır.

Din ile şeriatın özdeş hale gelmesi bu sonuçlara yol açmışken, Şeriatın hayatın belli alanlarındaki emir ve yasaklardan ibaret hale gelmesi ise dinin ruhunu ve kuşatıcılığını yitirmesine sebep olmuştur. Böylece dini hayatın sınırlı alanlarına hapseden anlayışlar vücut bulup gelişmiştir. Kimisi dini; cin, şeytan, cennet, cehennem, melek, kıyamet gibi, hayatla direk ilgisi bulunmayan konularda Allah tarafından bildirilmiş (sorgulanamaz) dogmatik bilgiler olarak anlamaya başlamıştır. Kimisi, Allah’ın kendisine nasıl tapınılacağını öğretmek için bildirdiği, dua, ibadet ve merasimler olarak görmüştür. Kimisi ise hayata dair bir iddiası bulunmayan, sadece çeşitli konularda emir, yasak ve direktifler bildiren bir kurallar yığını zannetmeye başlamıştır. Bu anlayışlara sahip olan kimseler, Avrupa’da ortaya çıkan düalizme kolayca uyum sağlamışlar ve din, Allah ile kul arasındaki bir inanca dönüşerek hayat sahasından tamamen uzaklaşmıştır.

Din hayat ilişkisi nasıldır?

1- Allah’ın dini, sadece kalpte veya beyinde gerçekleşen bir inanç; hayatın belli alanlarında uyulan sınırlı bazı kurallar; önemli gün ve gecelerde artırarak yerine getirilen ibadet ve merasimler değil; hayatın kendisine göre oluşturulacağı ilke, değer ve yönlendirmelerdir. Kendisine uyulduğunda zulüm sona erer. Adaletsizlik ortadan kalkar. Haksızlıklar son bulur. Hayatın bütün şubelerinde iyilik, güzellik, adalet ve ahlak filizlenmeye başlar.

Allah’ın dinine uymak bütün insanlık için, sonunda kendilerinden hesap sorulacak bir sorumluluktur.

“Ey insan! Sana da “Her türlü batıldan yüz çevirmiş olarak gerçek dine yönel!” diye emredildi. Allah’ın yanı sıra başka varlıkları ilah edinen birisi olma!” (Yunus 10/104-105)

Sadece Allah’a itaat eden ve bu itaati; ibadetle; hayatın her anında adil ve ahlaklı olmakla; zulme boyun eğmeyen bir duruşla ve zulümlere engel olma çabasıyla gösteren kişi Allah’ın dini üzeredir, yani Müslüman’dır.

İnsanların samimiyet, güç, kabiliyet ve imkanları farklı farklıdır. Ancak esas olan, herkesin, elinden gelenin en iyisini yapmasıdır. Ama Kur’an beraberinde şu uyarıları da ihmal etmez:

İnsanlar, “İman ettik” demekle bırakılacaklarını, sınavdan geçirilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebut 29/2)

“De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizin için Allah’tan peygamberinden ve Allah yolunda çalışmaktan daha değerli ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah günah işlemeye istekli (fasık) kimseleri doğru yola eriştirmez.” (Tevbe 9/24)

“İnananlar Allah yolunda savaşırlar. İnkar edenler ise, kendisi azmış ve başkalarını da yoldan çıkarmaya çalışanların (tağutların) yolunda. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın, hiç şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa 4/76)

2- Din-hayat ilişkisi bakımından ele alınması gereken önemli bir başka konu: “dinde zorlama yoktur” ve “din Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” ayetlerinin ifade ettiği anlamlardır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, eğri yoldan tamamen ayrılıp açıkça ortaya konmuştur. Artık her kim tağutları inkar eder, Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara 2/256)

“Fitne ortadan kaldırılıncaya ve din Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! …” (Bakara 2/193, Enfal 8/39)

Bu ayetlerde, “dine zorlamamak” ve “din Allah’ın oluncaya kadar savaşmak” şeklinde, birbirine zıt gibi görünen iki farklı durum göze çarpmaktadır. “Din Allah’ın oluncaya kadar savaşmak” ayetini esas alan Selefi düşünce çizgisinin kimi temsilcileri; gerekirse zor kullanarak dinin hakim kılınması gerektiğini, dinin hakimiyetinden sonra oluşan ortamda herkesin kendi inancını seçmekte özgür olduğunu söylemiştir. “Dine zorlamamak” ayetini esas alan geleneksel Sünni düşünce çizgisinin kimi temsilcileri ise “bütün dinlere hoşgörü” ve “dinler arası diyalog” tezini geliştirip, dinler arasında ortak bir payda oluşturmaya girişmiştir. Bahsi geçen her iki tez de, İslam dünyasının sömürge haline getirildiği son iki yüzyılda gelişmiştir. Aralarında zıtlığa varan derin farklılıklar bulunmasına rağmen, dinin hayata yansıması konusunda ortak bir paydada buluştuklarını söyleyebiliriz. Her iki çizgi de din-hayat ilişkisini; İslam şeriatının hayatta gerçekleştirilmesi temelinde ele almaktadır. Yani her ikisine göre de dinin hayata yansıması; Kur’an ve sünnetle belirlendiği kabul edilen emirlerin, nehiylerin, düzenlemelerin ve yasaların bugün aynen uygulanmasıdır. Ne var ki, (her düşünce ekolüne göre farklı yorumlanan) şeriat, mevcut uygulamalarının ortaya çıkardığı sonuçlar sebebiyle; insanlara sempatik gelmemekte, korku duymalarına ve muhalif tavır sergilemelerine yol açmaktadır. Ne olursa olsun dini hakim kılmak düşüncesiyle hareket edenler; bu muhalefet karşısında, “insanlığın kurtuluşu için gerekirse zor kullanmak” fikrini geliştirmiştir. Sünni çizginin bahsi geçen temsilcileri ise dini sempatik göstermenin yollarını aramış, hatta bu uğurda, dinden tek taraflı tavizler verme noktasına kadar gitmiştir.

Peki, meselenin aslı nedir? Resulullah önderliğinde ortaya konan tecrübe, din-hayat ilişkisini doğru bir şekilde anlamamıza yardımcı olacaktır.

Anlama çabamıza yeni bir soruyla başlayalım; Resulullah’ın duyurduğu çağrı neye karşı çıkıyor ve nasıl bir hayat inşa etmek istiyordu?

Bu soruyu cevaplayabilmemiz için, öncelikle; cahiliye dinini/düzenini doğru anlamamız gerekmektedir.

Vahiy gelmeden önce Arap yarımadasında hakim olan din/düzen, Mekke şehri merkezinde oluşmuş ve Kureyş kabilesi kontrolünde bulunmaktaydı. Bu düzenin beş temel unsuru vardı: Putperestlik, kabile asabiyeti, ilaf[14], faiz ve fuhuş… Hakim dinin/düzenin; düşünce ve değerler yönünü oluşturan putperestlik, siyasi yönünün temelini oluşturan kabilecilik ve ekonomik yönünün temelini oluşturan faiz, Kureyşliler tarafından uydurulmuş ve yerleştirilmiş kavramlar değildi. Ancak Kureyş kabilesi, Resulullah’ın dedelerinden Kusay ile başlayan bir süreçte; önce belirleyici bir güç haline geldi, sonra da Haşim b. Abdumenaf tarafından kurulan ilaf ile bir hakimiyet düzeni oluşturdu. Böylece bütün kavramlar, hakim din/düzen içerisinde bir yere oturdular ve ona hizmet eder hale geldiler.

Putperestlik, toplumsal yaşayışın kendisine göre oluşturulduğu düşünce ve değerlerin temel karakteristiğini oluşturmaktaydı. Putların konuşma kabiliyeti olmadığı ve kendilerini bile korumaya güç yetiremedikleri için, aslında düzen; putlar adına konuşan gücün kontrolündeydi. Kabe’nin varlığı ve bütün kabilelerin putlarının burada bulunuyor olması, Kureyş’in elini güçlendirmekteydi. Onlara, hem dinin merkezinde söz sahibi olma hem de din turizmi sebebiyle ticari bir imtiyaz elde etme imkanı sunuyordu.

Kabilecilik, toplumsal yapının temelini oluşturuyor ve hakim düzenin sürmesinin teminatlarından birisi görevi görüyordu. Arabistan’da, herhangi bir şahsa karşı, onun bir insan olması gerçeğine dayalı genel bir sorumluluk yoktu. Genel olarak çölde karşılaşılan bir adamı öldürmekte bir hata veya günah söz konusu değildi. Sadece güvenlik endişesi ve kısasla bağlantılı bazı hususlar, bir kimseyi onu öldürmekten alıkoyabilirdi.[15] Topluluğun üyelerinden biri öldürülür veya bir zarara uğrarsa, diğerleri onun intikamını almak üzere derhal harekete geçerlerdi. Diğer üyelere yardım etmek ve gerekirse onların intikamını almak, topluluğun her bir üyesi için kutsal bir görevdi. Zarar görenin haklılığı veya haksızlığı bile sorulmazdı. Cana karşı can temel kuraldı. Dolayısıyla hem herhangi bir kabileye bağlı olmayan “birey” düşünülemezdi hem de herhangi bir kabile mevcut siyasi dengeleri kolayca bozamazdı. Yani bireyler kabilelere, kabileler ise mevcut düzene sıkı sıkıya bağlanmaktaydılar. (Bir tür şehir meclisi olan) Dar’un-Nedve bütün kabilelerin soylularını bir araya getiren bir yapı idi ve toplumsal kararlar birlikte alınırdı. Yapı itibariyle meclis, temsil edilen hiç bir kabilenin diğerlerinden daha etkili olmadığı bir nitelik taşıyordu. Ancak bu bütün kabilelerin eşit olduğu anlamına gelmiyordu. Teorik olarak bütün kabileler eşit temsil hakkına sahipseler de, alınan kararlarda hiç kimse zengin ve güçlü kabilelerle karşı karşıya gelmek istemez ve siyasi dengeleri bozacak bir adıma girişemezdi.

İlaf, Kureyş’in gücünün ve dolayısıyla kurduğu düzenin ana unsuru idi. Haşim b. Abdumenaf’tan önce ticaret, Mekke’de üretilen az sayıdaki mamul istisna edildiğinde, tamamen yabancı tüccarlara bağımlı idi. Fakat Haşim, kabileler üzerinde Kabe’nin sağladığı imtiyaz ve saygınlıktan istifade ederek, serbest ticaret antlaşmaları yapmaya başladı. Kabilelerle yapılan antlaşmalardan elde ettiği güç ona, civar ülkelerle de benzer antlaşmalar yapmanın kapısını araladı. Bu antlaşmalar, İlaf (ahit, antlaşma ve talebe binaen verilen beraat) ismiyle tarihe geçti.[16] İlaf sayesinde Kureyşliler, senenin dört mevsiminde mal alım ve satımı için diledikleri ülkelere izin almaksızın gidip gelebilme imtiyazını elde ettiler. Değişik bölgeler arasında ticaret köprüsü haline geldiler. Bu sayede hızla zenginleştiler ve bölgede itibarları iyice arttı. Düzenin ve sistemin tepesine yerleştiler.

Faiz ve fuhuş, Kureyş’in gücünün sürekliliğini sağlayan unsurlardı. Hicaz kabilelerinin ileri gelenlerini kendilerine borçlandırdılar.[17] Ticaret yapma imkanı veya becerisi olmayanlara da sıkıntıya düştüklerinde yüksek faizli borç para verdiler. Borcunu ödeyemeyenler, kendilerine borç verenin takdir ettiği kadar bir süre; ya ailesinden bir ferdi köle olarak vermek, ya da kendisi köleliği kabul etmek zorunda idiler. Köle olarak verilen kadınlar fuhşa zorlanır ve elde ettiği gelirle borcu ödemesi sağlanırdı. Genelevler, toplumun normal karşılanan unsurlarından biri haline gelmişti. Faiz girdabına kapılanlar, kendilerini bir daha kolay kolay kurtaramazdı. Bu da parası olanın gücüne güç katması anlamına geliyordu.

Kısacası:

1-   Hakim düzen/din zulüm, adaletsizlik ve mutsuzluk üretiyordu.

2-   Putperestlik ve kabilecilik sayesinde güçlülerin hakimiyeti esasına dayanan bir sistem vardı ve bu sistemi değiştirmeye kolay kolay kimse cesaret edemezdi.

3-   Ticaret anlaşmalarının (İlaf) sağladığı imtiyazlar sayesinde güç Kureyşlilerin eline geçmişti ve sistemin tepesine onlar yerleşmişlerdi.

4-   Faiz ve fuhuş mekanizmaları sayesinde; zenginler fakirleri sömürdükçe sömürüyor, güçlüler zayıfları ezdikçe eziyordu. Zayıf ve fakir insanların ne huzuru, ne onuru, ne de kendisini ayakta tutacak değerleri kalmamıştı.

Bu durum vahyin gelmesine kadar böylece devam etti.

İslam, tevhid, ahlak çağrısıyla ortaya çıktı ve hayatın bir imtihan olduğunu açıkladı. Bu çağrı, insan fıtratına hitap eden düşünce ve değerler şeklinde kendisini gösterse de, Kureyş’in kurduğu düzene apaçık bir meydan okuma idi.

Tevhid, Allah’tan başkasına itaat etmeme anlamı taşıyordu. Bu: Alemlerin çekip çevrilmesi, yaratma, yok etme ve tabiat olaylarının düzenlenmesinde Allah’tan başka sözü geçen kimse bulunmadığı anlamına geldiği gibi; Allah’ın bildirdikleri dışında kalan düşünce ve değerlerin zulüm ve adaletsizliğe sebep olacağı, huzur ve mutluluk içerisinde bir yaşam için gereken adaletin sadece Allah’ın bildirdikleriyle[18] gerçekleşebileceği anlamına geliyordu. Böylece tevhid inancı; putperestliği ve kabilecilik, ilaf, faiz ve fuhuş ekseninde gerçekleşen zulüm ve adaletsizlik düzenini tehdit etti. Cahiliyenin zulüm ve adaletsizlik dini karşısına, “Allah’a itaatten doğan adalet” esasına dayalı İslam dinini koydu.

Hayatın bir imtihan olduğunu açıklamasıyla birlikte, gücü ve mülkü sorgulamaya açmış oldu.

Ahlak çağrısıyla da ezilen ve fakir insanlara onur vadetti.

İşte ilk andan itibaren Kureyşlilerin İslam çağrısının karşısında yer alması, bu çağrının kendi düzenlerini tehdit etmesinden dolayıydı. “İlahları tek ilah yapıyor. Herkes kardeştir diyor. Köleyle ve efendisini bir sayıyor” derken; putperestlik ve Kabe’nin sağladığı imtiyazlar ile kabilecilik ve ilafın sağladığı gücün ellerinden kayıp gidiyor olmasına karşı çıkıyorlardı.

Kısacası:

1-   Resulullah, zulüm ve adaletsizlik dininin/düzeninin karşısına açık bir şekilde dikildi.

2-   Bu dini/düzeni bozmak ve yok etmek için gereken her şeyi yaptı.

3-   Onun yerine; fıtratına kulak verebilen herkesin ortak buluşma noktası olan adalet ve ahlak değerlerini esas aldı ve ona dayalı bir din/düzen kurdu.

Resulullah, zulüm düzeni karşısında bu kadar açık ve net bir tavır alırken, insanları İslam inanç ve şeriatına uyma konusunda zorlamadı. Medine’deki yapının toplumsal iş birliği zeminini oluşturan Medine Vesikası, Resulullah’ın bu konudaki tutumuyla ilgili açık ipuçları içermektedir. Bu toplumsal sözleşmeye göre: 1) Mü’minler ve onlara tabi olanlar tek bir toplum (ümmet) oluşturmaktadırlar. 2) Toplumdaki her bir kabile veya kabile kolu, kendi mensupları adına kan diyeti ve fidyelerden sorumludur (2 – 11. maddeler). 3) Toplumun üyeleri, suça karşı tam bir dayanışma gösterecek ve suçlu yakın bir akraba bile olsa ona destek olmayacaktır (13, 21. maddeler). 4) Toplumun üyeleri, inanmayanlara karşı savaşta, barışta ve himayeyi yerine getirme hususunda tam bir dayanışma gösterecektir (14, 15, 17, 19, 44. maddeler). 5) Çeşitli topluluklardan Yahudiler toplumun üyesidir ve kendi dinlerinde serbesttirler. Onlar ve Müslümanlar, ihtiyaç halinde bir diğerine (gerekirse askeri) yardım sunacaklardır (24 – 35, 37, 38, 46. maddeler).[19]

Kısacası bu sözleşme, bir kesimin kendi yaşam biçimini diğer kesimlere dayatması ve zorla kabul ettirmesi değil; İslam mesajının özünü oluşturan adalet ve ahlak temelinde bütün farklı görüş ve düşüncelerin bir araya getirilmesi idi.

Adalet ve ahlak insanlığın ortak paydasıdır. Zulmün son bulmasını bütün insanlık arzu eder. Haksızlığın ortadan kalkması, gelir adaletsizliğinin düzeltilmesi, zayıf ve yoksulların gözetilmesi, gücünden dolayı kimsenin kimseye istemediği bir şeyi zorla yaptırmaması ve sömürmemesi, adaletin güçlü için farklı, zayıf için farklı çalışmaması herkesin ortak isteğidir. Dolayısıyla, çıkar ve menfaat odakları haricinde hiç kimse, insan fıtratının ortak sesi olan bu değerlere itiraz etmez. İşte Resulullah, insanlığın ortak talepleri olan bu değerler etrafında bir hakimiyet düzeni kurup, adil ve huzurlu bir ortamda herkesin inancını özgürce yaşamasına imkan tanımıştı. Huzur ve adalete son vermek, zulüm ve adaletsizliğe dayalı bir düzen kurmak isteyenler haricinde hiç kimseye karşı baskı ve zor kullanmamıştı. Onlara karşı müdahalede bulunmak ise, zaten ezilen halkın ortak talebi olacaktı.

* * *

Günümüze gelince:

Günümüzde mevcut durum ile vahyin ilk geldiği dönemde Resulullah’ın karşı karşıya bulunduğu durum birbirine çok benzemektedir. Fakat bugün küresel ölçekli bir hakimiyet düzeni mevcuttur. Bütün dünya, paraya ve para babalarının hakimiyeti esasına dayanan zalim ve acımasız bir düzeninin esiri haline gelmiştir. Bugünkü düzen, materyalizmin fikir ve düşünceleri ifsad edici felsefesinden beslenmektedir. Gücünü; para ve serbest ticaret anlaşmalarından almaktadır. Faiz ve spekülasyonlar gücünü artırmakta; (BM, NATO, IMF gibi) küresel kurumlar ve medya ise devamını sağlamaktadır.

Materyalizm, insani değerleri anlamsız hale getirmiş, her şeyin fayda ve menfaat ekseninde değerlendirilir hale gelmesini sağlamıştır. “Güçlü olan zayıf olanı yener” şeklindeki tabiat kanununu insan hayatına taşıyarak gücü kutsamış ve meşrulaştırmıştır. Böylece insanın toplumsal bir varlık oluşuna büyük bir darbe vurup, bencil bir varlık haline dönüştürmüştür. Bu felsefenin olduğu yerde, çıkar ve menfaat olmaksızın hiç kimse bir hedef için bir araya gelemez. Çıkar için bir araya geldiklerinde de zaten sistemi ihya etmiş olurlar.

Para gücün anahtarıdır. Materyalist felsefede para kimdeyse güç de ondadır.

Serbest ticaret günümüz dünyasının “ilaf”ı gibidir. Materyalizmin ilk ortaya çıktığı dönemlerde para kanallarını eline geçirenler, paranın imkanlarını kullanarak kendi çıkar ve menfaatlerine göre bir hakimiyet düzeni kurmuşlardır. Bunların kaleleri fabrikalar, akıncıları uluslararası şirketler ve üsleri bankalardır. Fabrika kurdukları, şirket açtıkları ve banka sahibi oldukları her ülke onlara mahkum ve bağımlı hale gelmekte; bir bakış açısıyla onların eline geçmektedir. Bir ülke ekonomisinin “liberal ekonomi, serbest ticaret, küreselleşme” gibi kavramlarla yapılanması; Kureyşlilerin, civar kabile ve ülkelerle yaptıkları ilafa benzer bir etki göstermektedir. Bu kavramlara göre yapılanmış ekonomilere kolayca nüfuz etmekte ve hakimiyet kurmaktadırlar. Ülkelerin zenginliklerini gizli ve açık yöntemlerle emmekte; yerli halkı fakirlik ve açlığa mahkum etmektedirler. Ekonomisini bu kavramlarla yapılandırmayan ülkeler ise tamamen geri kalmakta, rahat ve huzur yüzü görememektedirler.

Faiz ve spekülasyon, günümüz egemenlerinin gücüne güç katan araçlardır. Bireyler, şirketler ve ülkeler faiz karşılığı borçlandırılırlar. Ham madde ve tüketim maddelerinin fiyatları ile borsa ve para üzerinde gerçekleştirilen spekülasyonlar aracılığıyla faiz girdabına sokulurlar. Girdaba girdiği andan itibaren birey, şirket veya ülke, küresel egemenlerin kölesi haline gelir. Onlar her geçen gün fakirleşirken egemenler güçlerine güç katarlar.

Küresel kurumlar ve medya ise düzenin devamını sağlayan araçlardır. Ülkeleri, zulüm düzenine boyun eğmeye ve onun bir parçası haline gelmeye mecbur ederler.

Böyle bir ortamda İslam’ın temel iddiası, doğal olarak zulüm ve menfaat düzenini bozmak ve Rebii bin Amir’in İran orduları başkumandanı Rüstem’e söylediği şu sözü haykırmak yönünde olacaktır: “Dileyenleri kula kulluktan kurtarıp İslam’ın adaletine kavuşturmak ve dünyanın darlığından İslam’ın bolluğuna ulaştırmak için, bizi buraya Allah gönderdi.

Resulullah kendisine karşı mücadele ettiği zulüm düzenine karşı panzehir niteliği gören değerler, günümüzün adaletsizlik ve zulüm dininin/düzeninin panzehiri niteliğindedirler.

–     İslam’ın zayıfların, ezilenlerin ve sömürülenlerin sesi haline gelmesi; paraya dayalı gücün (materyalizmin)

–     Tevhid esasına dayalı adalet anlayışı, zulüm ve ahlaksızlık üreten düzenlerin

–     İnsanların kardeşliği kavramı bireyselliğin ve bencilliğin

–     Müslümanların kardeşliği kavramı emperyalizmin ve sömürünün

–     “Mal sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın”[20] ve “ihtiyaçtan fazlasını infak edin”[21] ayetlerinde ortaya çıkan prensipler servetin belli ellerde toplanmasının

–     İnfak, zekat, sadaka gibi kavramlar fakirlik ve yoksulluğun

sonunu hazırlar.

Toplumların hazır hale gelmesiyle birlikte faiz ve fuhşun yasaklanması ise adalet ve ahlakın kalıcı hale gelmesini sağlar.

Çıkar ve menfaat sahibi guruplar haricinde hiç kimse, bunların sonunun gelmesinden dolayı bir sıkıntı duymaz. Aksine canı gönülden talep eder. İnsanlığın ortak sesi olan adalet ve ahlak dini/düzeni kurulduktan sonra ise isteyen istediği inancı seçebilir ve ona göre yaşayabilir.

Sonuç:

Bu makalede ele aldığımız konular, sonuç itibariyle bizi şu gerçeklere ulaştırmaktadır:

1-   Din, yüzlerce yıl önce belirlenmiş sabit kurallar, kalıplar ve uygulama modelleri değildir.

2-   Allah’ın dini, çıkar ve menfaatten uzak olan Allah’ın belirlediği düşünce ve değerler ve bunlar üzerine kurulu olan adalet düzenidir. Diğer dinler ise hangi düşünce ve değerleri paravan olarak kullanırsa kullansın, mutlaka birilerinin çıkar ve menfaatleri üzerine kuruludurlar; zulüm ve adaletsizlik düzenleri ortaya çıkarırlar.

3-   İslam’ın yeryüzünde gerçekleştirmeye çalıştığı adalet düzeni, aslında insanlığın fıtratının sesi, yani insanlığın ortak kabulüdür. Fıtratına kulak veren herkesin ulaşabileceği ortak doğrulardır. Ancak çıkar, menfaat ve hırs insanoğlunun bu değerlere uygun düzenler kurmasını engeller.

4-   İslam zulüm düzenine karşı müsamahasız ve uzlaşmasızdır: “Baskı ve zorbalık kalmayıncaya ve sadece Allah’ın düzeni hakim oluncaya kadar” onlara karşı mücadele eder ve savaşır.

5-   Zulmün varlığına son verdikten sonra, adalet ve ahlak değerlerinden oluşan bir çatı altında herkesi iradesi ile baş başa bırakır. Herkes dilediği inancı seçip, ona göre yaşayabilir ve inancını öğretebilir.

 

– BİTTİ –

 

[1]  İlhami Güler. Sabit din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Lügat anlamı (etimolojik Köken). Ankara Okulu yayınları. S 10

[2]  Arthur Jeffery. The Foreign Vocabulary of the Qur’an. Ahire 1937. S 132,133 (Bu kaynağa “İlhami Güler. Sabit din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Lügat anlamı (etimolojik Köken). Ankara Okulu yayınları. S 10” kanalıyla ulaşılmıştır.)

[3]  Hebrew and English Lexicon of the old testament. Oxford 1959. S 192; Wilfred Cantwell Smith. The meaning and end of religion. Newyork, 1964. S 91 (Bu kaynaklara “İlhami Güler. Sabit din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Lugat anlamı (etimolojik Köken). Ankara Okulu yayınları. S 10” kanalıyla ulaşılmıştır.)

[4]  Mevdudi. Kur’an’a göre dört terim. Din. Kur’an’da din kelimesinin kullanılışı.

[5]  Din kelimesini meydana getiren dört unsur ifade edilirken, direk Mevdudi’den alıntı yapma yoluna gidilmemiştir. Bunun sebebi, Mevdudi’nin tanımlamasında (makalenin ilerleyen kısımlarında ele alınacağı üzere) “Din” ile “Şeriat” kavramlarının birbirine karışmış olmasındandır.

[6]  Bakara 2/120

[7]  İlhami Güler. Sabit din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Şeriat-Din ilişkisi. Ankara Okulu yayınları. S 25

[8]    Maide 5/3

[9]  el-Firuzabadi. Tenviru’l-Mikbas’an Tefsiri İbn Abbas. (Sahifetu’Ali b. Ebi Talha). Kahire 1991. S 170. (Bu kaynağa “İlhami Güler. Sabit din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Kur’an’daki anlam içeriği. Ankara Okulu yayınları. S 13” kanalıyla ulaşılmıştır.)

[10] “Senden kendilerini aydınlatmanı isterler, de ki: “Allah size ikinci dereceden mirasçılar hakkında şu açıklamayı yapıyor: “Şayet çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan kimse ölürse, bıraktığının yarısı kız kardeşe kalır. Fakat kız kardeşinin çocuğu yoksa kendisi, ona tamamen varis olur. Eğer iki kız kardeş kalmışsa, bıraktığının üçte ikisi onlaradır. Eğer mirasçılar erkek ve kadın kardeşlerse, erkeğe, iki dişinin hissesi kadar vardır. Doğru yoldan saparsınız diye Allah size açıklıyor.” Allah her şeyi bilir.” (Nisa 4/176)

[11] et-Taberi. Cami’u’l-Beyan. 4/80. (Bu kaynağa “İlhami Güler. Sabit din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Kur’an’daki anlam içeriği. Ankara Okulu yayınları. S 13” kanalıyla ulaşılmıştır.)

[12] Enfal 8/41

[13] Nisa 4/4

[14] Ahid, antlaşma ve talebe binaen verilen beraat. “Kureyş’in ilafı; Kış ve yaz yolculuklarında güvenli seyahat etmelerini (ve böylece güvenli ticaret yapmalarını) sağlayan anlaşmalar sebebiyle, bu evin Rabbi için çalışıp kulluk etsinler. Ki O (böylece), kendilerini açlıktan doyurmuş ve korkudan emin kılmıştı.” (Kureyş suresi)

[15] W. Montgomary Watt. İslam’da siyasal düşüncenin oluşumu. Hz. Muhammed döneminde İslam devleti. İslam öncesi Medine ve kabile devleti.

[16] Cengiz Kallek, “Mekke İktisadıyla İlgili Müesseseler”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, ed. Vecdi Akyüz, İstanbul 1994, III, 406.

[17] M. G. S. Hodgson. İslam’ın serüveni. İz yayıncılık. Cilt 1. S. 93

[18] Aslında yaratılış özellikleri itibariyle insanoğlu da; Allah’ın bildirdiği düşünce ve değerlere yatkın, hatta bağımsız düşünebilse onlara yakın değerler üretebilecek bir varlıktır. Ancak hırs, zaaf ve kusurlar çoğunlukla bunun önüne geçer.

[19] W. Montgomary Watt. İslam’da siyasal düşüncenin oluşumu. Hz. Muhammed döneminde İslam devleti. Medine anayasası

[20] Haşr 59/7

[21] Bakara 2/219

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir