Din ve İdeolojilerin Hayata Müdahale Biçimleri / Nuri YILMAZ

Din ve ideoloji, insanın yaşamıyla ilgili sorunları çözmek üzere ortaya çıkmış veya aranıp bulunmuş yollardır. İnsan içindir ve insanla ilgilidir. Cismani bir varlığı yoktur. Bireyin (ve ilgi görürse toplumun) zihninde karşılık bulur. Kendisini sahiplenenler sayesinde de “temsiliyet” şeklinde bir varlık edinmiş olur.

Dolayısıyla din ve ideolojiler hayata müdahale edemezler. Onlar sadece hayata dair öneriler içerirler. Bu öneriler kimi akıllarda karşılık bulur. Fakat bu karşılık dinin veya ideolojinin bizatihi kendisi değil, onu sahiplenen aklın kavrayışı ve yorumudur. Kişi hayatla ilgili sorunların çözümünü onda görür; doğruluğuna inanır. Ardından da kendi kabulünün toplumsal bir kabule dönüşmesi için bir çaba ve gayret içerisine girer. Böylece dinin veya ideolojinin hayata ve topluma müdahalesi başlamış olur.

Fakat kişilerin anlayışı dinin veya ideolojinin bizatihi kendisi değil, bir yorumu olduğu için; müdahalenin biçimi çoğu zaman müdahaleyi yapanlarca belirlenir. Eğer din veya ideoloji, düşünce bütünlüğü içerisinde müdahale biçimiyle ilgili yönler de içeriyorsa, o zaman istisnalar ortaya çıkar. Tabii bunun örneklerinin çok az olduğunu da belirtmek gerekir. Bazen öyle durumlar ortaya çıkar ki; tek bir düşüncenin, izledikleri yöntem sebebiyle birbirinden ayrılmış ve rekabet eden bir sürü temsilcisi var olur.

Peki, bir tohumun kendiliğinden (insan müdahalesi olmaksızın) toprağa düşüp, hiç umulmadık bir yerde filizlenmesi gibi; bir düşünce de kendiliğinden (insan müdahalesi olmaksızın) kalplere düşüp, yavaş yavaş yayılamaz mı? Ve zamanla bütün toplumu saramaz mı?

Bu soruya, “müdahalesiz evrim” teziyle İngiliz düşünür Herbert Spencer; “teknolojinin belirleyiciliğinde ortaya çıkan evrim” teziyle Avustralyalı Gordon V. Childe; “nüfus artışı ve iş bölümündeki değişmeye bağlı evrim” teziyle Fransız Emile Durkheim, “evet!” demektedirler. Dinler ise bu durumu “her şeyin ötesinde var olan ilahi irade ve ilahi program” ile izah etmişlerdir. Gerçekten de, bir bölgede yaşanan amansız bir kıtlık veya geniş çaplı bir yıkım gibi doğal afetler; nüfusun aniden artması veya azalması gibi gelişmeler; teknoloji ve imkanlarda ortaya çıkan ani ilerleme veya gerileme, toplumda bu tarz bir gelişmeye zemin hazırlayabilmektedir.

Ancak din ve ideoloji, insan için ve insanla ilgili olduğuna göre, esas olan insanoğlunun istemesi ve hak etmesiyle gerçekleşen değişimdir. Nitekim “ilahi irade ve ilahi program” tezlerine kaynaklık eden İslam dini de aynı esası vurgular: “Bir millet kendi özünde olanı değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d 13/11)

Bir dinin veya bir ideolojinin ortaya çıkmasında, yayılmasında doğal olan; anlayarak ve ikna olarak kabul etmektir. Anlama ve ikna olma gibi kavramlar ise, anlatacak ve ikna edecek failleri zorunlu kılarlar. İlahi düşünceler bile, anlatan ve ikna etmeye çalışan peygamberler ve kitaplar aracılığıyla indirilmişlerdir. Yani doğasına uygun olan, düşüncenin onu sahiplenenler aracılığıyla anlatılmasıdır.

Fakat insanların insanlara müdahalesi çoğu zaman böyle gerçekleşmez; samimi iman sonucu olarak veya menfaatleri onu gerektirdiği için bir fikre odaklananlar, kendi fikirlerini herkese dayatmayı bir hak olarak görürler. Samimi iman içinde bulunanlar “kalanları kurtarmak” gibi bir gerekçeye sahiptirler. Menfaat peşinde olanlar ise emellerine bir an önce ulaşabilmeyi isterler. Bu durumda da “ikna” önemini yitirir, farklı yöntemler devreye girmeye başlar.

* * *

Bu makale fikri yayma yöntemlerini, yani; dini veya ideolojiyi kabul ettirmek için topluma yapılan müdahale yöntemlerini araştırmayı hedeflemektedir.

Müdahale yöntemleri nasıl oluşur?

Yöntem, bir amaca erişmek için izlenen yol ve usul anlamına gelir. Kendisini üreten akılla ve bu aklın ulaşabildiği imkanlarla sıkı bir ilişkisi vardır.

Akıl, her insanda aynı şekilde işleyen bir özellik değildir. İnsanların zeka düzeyleri ve zeka biçimleri birbirinden farklıdır. Bunun sonucu olarak üretmiş oldukları akıl da kişiden kişiye değişkenlik gösterir. Aynı sorunu çözmeye çalışan ve aynı verilerle hareket eden birden fazla aklın, birbirinden farklı yöntemler geliştirmesi işte bu yüzdendir. Tabii her yöntem aynı isabet oranına sahip olamaz ve birbirlerine göre farklı üstünlükleri bulunabilir.

İmkan ise sorunu çözecek olan akla sağlanmış olan veriler, olanaklar ve araçlar olarak tanımlanabilir. Veriler, ulaşılmış olan bilgi ve yaşanmış olan tecrübelerden oluşurlar. İnsan varlığın ve eşyanın tabiatını keşfettikçe önünde yeni imkanlar oluşur; metali işlemeyi öğrenir ve daha zor şartlara dayanabilen araçlar yapar; yanıcı maddeleri keşfeder ve onunla motorları çalıştırır… Bu sayede daha önce yerinden oynatamadıklarını oynatmaya, kaldıramadıklarını kaldırmaya başlar. Her yeni bilgi ve gelişme, daha önce yapılamamış işleri mümkün hale getirir, insanın önünde yeni ufuklar açar. İmkanların kullanılarak sorunlara çözüm üretilmesi ve bunun sonraki nesillere taşınmasıyla tecrübe oluşur. Dolayısıyla her yeni nesil, hem yeni buluşlar ve hem de geçmişten miras kalan tecrübe ile daima daha ileri çözümler üretme imkanı elde eder.

Akıl; veri, olanak ve araçlardan bağımsız çalışamaz. Günün imkanlarından bağımsız olarak üretilen düşünceye hayal denir. Hayallerin, yeni ufuklar oluşması noktasında bir önemi vardır. Ancak bunlar ileri dönüktürler, günün sorunlarının çözümüne katkı yapmazlar.

Günün sorunları mümkün olan imkan ve araçlarla çözülebilirler. Akıl imkanlardan bağımsız olarak üretim yapamadığına göre; belli bir dönemin verilerinin, olanaklarının ve araçlarının, o dönemin aklını oluşturduğunu söyleyebiliriz. İnsanoğlu durağan olmadığı için, gelişmelere veya gerilemelere bağlı olarak her dönemin bir havsalası (anlama ve kavrama sınırı/yetisi) oluşur. Dönemin veri ve imkanları havsalanın sınırlarını meydana getirir. Gününden çok ileri veya çok geri düşünebilen insanlar her dönemde var olmuştur. Bu insanlar sebebiyle havsalanın genişlemesi veya daralması için, üretilen düşüncenin, günün imkan ve şartları ile gerçekleştirilebilir olması gerekir. Aksi takdirde; ileri akıl da, geri akıl da marjinalleşir.

Akıl, havsalanın sınırları içinde düşünce üretir. Veriler ve imkanlar değiştikçe havsala değişir; havsala değiştikçe de aklın vardığı sonuçlarda farklılıklar ortaya çıkar. Yöntem akıl tarafından üretilmiş bir çözüm olduğuna göre, akıl ve imkanlarla ilgili yaptığımız tespitleri yöntem için de aynen tekrarlayabiliriz:

  1. Yöntem, günün akıl ve bilgisiyle direkt irtibatlıdır.
  2. Farklı dönemlerde farklı yöntemler ortaya çıkabilir.

Peki, din ve ideolojiler, hayata müdahale yöntemi ile ilgili hiç mi yönlendirme içermezler?

Din ve ideolojiler, kendilerine işlerlik kazandırmaya çalışan insanlar için, hayata müdahale yöntemiyle ilgili yönlendirmeler içerebilirler. Mesela Komünizm ideolojisinin (geciken evrim karşısında) devrimci müdahaleye dönük unsurlar barındırması veya İslam dininin; “Bir millet kendi özünde olanı değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d 13/11) diyerek toplum tercih ve iradesini esas alması (yani tepeden inmeci olmayan yöntemlere yönlendirmesi) bu kabildendir. Hatta kimi ideolojiler, yaşam içerisinde karşılaşılan belli bir soruna dönük olarak ortaya çıktıkları için, o sorunun çözümüyle ilgili daha detaylı yöntem bilgileri içerebilirler. Hayata müdahale yöntemiyle ilgili yönlendirme içermeyen ideolojiler, genellikle çıkar ve menfaat çatışması içeren ideolojilerdir. Bunlar iktidardaki çıkar grubunu devirip, yerine kendilerini veya başka bir çıkar grubunu geçirmek isterler. Hedeflerine ulaşmak için de her türlü pragmatist (fayda sağlayan) ve Makyavelist (hedefe götüren her yöntem ve aracı meşru gören) yola başvururlar.

Hayatta nasıl gerçekleşeceği “olanak” ve “araçlarla” izah edilmiş bir düşünce, evrensel olamaz. Şartların değişmesiyle, hem hayatta karşılık geldiği sorunlarla ilgili güncelliğini hem de hayatta gerçekleşme biçimiyle ilgili geçerliliğini yitirir.

Evrensellik iddiası olan ideoloji veya din ise hem hayattaki sorunların çözümü, hem de bu çözümlerin hayatta nasıl gerçekleşeceği ile ilgili ilke ve prensipler içermek zorundadır. Bütün dönemleri hedefledikleri için, belli bir dönemin olanak ve araçlarıyla hayata geçirilecek çözümler sunamazlar.

Evrensel olanın bir zaman ve coğrafyada nasıl gerçekleşeceği meselesi, esas itibariyle insanın meselesidir. İnsan, içinde bulunduğu zaman ve coğrafyanın durum ve şartlarına göre yorumlayarak, onun hayatta gerçekleşmesini sağlar. Bunu yaparken de (başta söylediğimizi bir kez daha tekrarlarsak):

  1. Günün akıl ve bilgisiyle sınırlı olur.
  2. Aynı coğrafyada bile farklı yöntemler ortaya çıkabilir.

* * *

İnsanoğlunun tarihi serüveni göz önünde bulundurulduğunda genel olarak şu tabloyla karşılaşırız:

İletişim ve ulaşım imkanlarının çok sınırlı olduğu, coğrafyaların birbirine uzak ve kültürlerin de birbirine yabancı olduğu eski dönemler; korunma içgüdüsünden beslenen güç ve şiddet dilinin yaygın olduğu dönemlerdi. Toplumlar, kendi yaşam alanlarını ve kültür havzalarını korumak veya başkalarının zenginliklerini ele geçirmek için bu dile sıkça başvururlardı. Tek merkezli ve otoriter yönetim modelleri makbuldü. Farklılıklar zenginlik olarak görülmez, birliği ve beraberliği tehdit eden unsurlar olarak algılanırdı. Statüko tarafından desteklenen resmi din veya ideoloji haricindeki herhangi bir düşünce, peşinen düşman muamelesi görürdü. “Ne diyor? Ne anlatmaya çalışıyor? Haklı mıdır, haksız mıdır?” diye bakılmazdı. Birlik ve bütünlüğe zarar vermemesi için derhal susturulmaya ve yok edilmeye çalışılırdı. Dolayısıyla, statükonun desteklediği düşünceye rağmen bir iddia ortaya koymak, bir çatışma ve savaşı göze almak demekti.

Böyle dönemlerde, hayata dair iddiası olan bir düşüncenin temsilcilerine, güç ve şiddet yöntemlerine başvurmaktan başka çare kalmıyordu. Ya halk isyanı, ya darbe, ya da dışarıdan bir güçle iş birliği yaparak savaş yoluyla elde etme gibi alternatifler vardı. Gerçi; uzun bir yayılma döneminin ardından Roma İmparatorluğu’nun İseviliğe boyun eğmesi veya belli bir davet ve yayılma döneminin ardından Arap Yarımadası’nın İslam’ı kabullenmek zorunda kalması gibi örnekler yok değildi. Ancak bunlar bile kansız ve çatışmasız gerçekleşmediler.

Günümüzde ise artık birbirinden bağımsız kültür havzalarından ve toplumlardan bahsetmeye imkan kalmamıştır. Kültürler, çıkarlar, milliyetler iç içe geçmiştir. Artık bir apartman ölçeğinde bile farklı kültürlere, milliyetlere rastlamak mümkündür. Toplumlar ve bireyler arasında karşılıklı menfaat köprüleri oluşmuş, yerine göre bir toplumun veya bireyin varlığı, kendisi gibi olmayan diğerininkine bağımlı hale gelmiştir. Artık hiç bir toplum tek tip değildir. Yüzlerce, binlerce farklılığı bünyesinde barındırmaktadır. Yönetim anlayışları değişmiş, insanların farklılıklara toleransı gelişmiştir.

Bu özelliklere sahip günümüz şartlarında, bir düşüncenin topluma müdahalesi ve bir toplumun yaşamında karşılık bulabilmesi nasıl mümkün olacaktır?

Bu soru çerçevesinde baktığımız zaman, gelişen şartlara ve imkanlara uygun düşecek şekilde birçok toplumsal müdahale ve değişim yönteminin de vücut bulduğu görülür.

Toplumlara müdahale ve toplumların değişim yöntemleri, çoğunlukla statükonun (mevcut idari yapının) tutumuna göre şekillendiği için, biz de konuyu detaylandırmaya statükonun direnme yöntemlerinden başlamalıyız.

Müdahaleye direnç (statükoyu koruma) yöntemleri

Günümüz siyaset algısı; tek merkezli, otoriter ve baskıcı zihniyetlerin geçerli olduğu dönemlere göre çok değişmiştir.

Artık iktidar gücü çeşitli anayasal kurumlar arasında (yasama, yürütme ve yargı şeklinde) bölüşülmüş vaziyettedir ve her bir güç bir diğerinin hukuksuz davranışlarını denetlemektedir. Artık “iktidar” kavramının yanına, iktidardan hoşnut olmayan kesimlerin varlığının anayasal teminat altına alınmasını sağlayan “muhalefet” kavramı yerleşmiştir. Ve bu kavramla ifade edilen unsurların, sistem içinde kurumsal olarak var olması sağlanmıştır. Günümüzde artık her düşünce kendisini özgürce ifade edebiliyor, örgütlenebiliyor ve iktidar için mücadele edebiliyor. Halk desteğini elde ettiği zaman da iktidarı devralabiliyor. İktidarlar artık kendilerine muhalif düşünce ve organizasyonları kolaylıkla düşman ilan edemiyorlar ve en sert yöntemleri kullanarak yok edemiyorlar. Anayasal sınırlar içerisinde davranmak zorunda kalıyorlar.

Günümüz siyaset teorileri insanlığın önüne böylesine bir tablo koyuyor.

Fakat realiteye döndüğümüzde, idealize edilen bu siyaset anlayışının hiç bir ülkede tarif edildiği gibi uygulanamadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Çünkü bu siyaset teorisi (demokrasi) çok olumlu ve dikkate alınması gereken görüşlerinin yanında çeşitli açmazlara da sahiptir. Para ve propaganda gücünü elinde bulunduranlara karşı tedbirleri çok zayıftır. Bu yüzden de hemen hemen bütün uygulamalarında, sermayedarlar ve medya patronları tarafından istismar edilmektedir. Böylece, halk tarafından seçilerek geldiği ve anayasal sınırlar içerisinde hareket ettiği görüntüsü veren bir devlet mekanizmasının içerisinde, çıkar ve menfaat gruplarının oluşturduğu bir diktatörlük gizlenmektedir.

Bu derin yapı, bu gizli devlet, bu kirli organizasyon herhangi bir anayasal denetime ve herhangi bir kanuna bağlı değildir; çünkü “yok”tur. Fakat “yok” olan bu güç, görünen yapıyı oluşturan siyasetçileri ve bürokratları, yerine göre satın alarak (ki en makbulü odur), yerine göre tehdit ederek yönlendirmektedir. Desteklediği adayları “melek”, istemediği adayları “şeytan” gibi göstererek, yalan haber ve kampanyalarla halk iradesine (seçimlere) müdahale etmektedir. Ekonomiyi bloke edebilme, siyaseti yönlendirebilme, orduyu göreve davet edebilme, yargıyı harekete geçirebilme ve illegal örgütlere eylem yaptırabilme güçleri sayesinde, istemediği bir iktidar ortaya çıktığında kısa sürede onu devirebilmektedir. En kötü ihtimal “darbe” veya “suikast” yöntemlerini kullanarak yolunun üzerindeki engelleri ortadan kaldırabilmektedir.

Kimi ülkelerde Gladio, kimi ülkelerde Ergenekon olarak uç gösteren bu derin yapı, demokrasi ile yönetilen bütün ülkelerde bulunmaktadır. En güçlü ülkeden başlayarak zayıfa doğru inen piramit basamakları şeklinde bir yapılanma ile küresel bir hegemonya ağını andırmaktadır. Anayasal devlet görüntüsünün perde arkasında yer alan sermaye imparatorluğu…

Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra iyice belirginleşen bu güç, günümüzde büyük bir kriz ile karşı karşıya bulunmakta ve artık kendisini eskisi gibi gizleyememektedir. Fakat hala dünya siyasetine yön verebilmekte ve gelişmelere müdahale edebilmektedir.

Bu derin yapının siyaseti ve toplumları dizayn yöntemi, ironik bir şekilde Hegel felsefesinden ilham almıştır.

Hegel belki de felsefe tarihinde bir ilk olarak bilincin ve tarihin oluşumunda “öteki”nin altını çizmiştir. Ona göre bilinç veya tarih, sadece hükmedenin yaptıklarıyla veya onun öncülüğünde oluşmuyor. En az onun kadar; karşıtının, zıddının veya başka bir ifadeyle ötekinin zorlamasıyla gerçekleşiyor. Güçlü olan (ki iktidar, patron, efendi vs. gibi konumlara sahiptir), kendi çıkar ve menfaatlerine göre bir dizayn gerçekleştiriyor; fakat zayıf olan (ki muhalefet, işçi, köle vs. gibi konumlara sahiptir), bir süre sonra bu dizayna karşı sesini yükseltiyor ve itiraz ediyor; bunun üzerine bir çatışma doğuyor ve orta bir çözüm oluşuyor. Orta çözümle oluşan tez ilk anda kabul görse de, belli bir zaman sonra ona karşı da hoşnutsuzluk gelişiyor. Bu defa bu tezi sürdürmek isteyenlerle karşıtları arasında çatışma doğuyor ve bunların talepleri yeni bir orta çözüm oluşmasını sağlıyor. Böylece tarih ve bilinç gelişip gidiyor.

Hegel’in kurduğu bu sisteme “diyalektik mantık” denir ve “tez, antitez, sentez” kavramlarıyla formülize edilir.

Efendiye karşı kölenin, patrona karşı işçinin önemine işaret eden bu tez, efendiye ve patrona yeni bir ilham vermiştir. Mademki tarih, “tez” ile “antitez”in çatışması ve sonunda bir “sentez”e ulaşılması gibi bir yöntemle oluşuyor; mademki toplumların gelişimi ve değişiminde böyle bir yöntem etkili oluyor; o zaman bu işleyişe neden müdahale edilmesin! Neden yönetilebilir ve yönlendirilebilir bir “öteki” oluşturulmasın!

Ve böylece diyalektik mantığı tersinden okumaya başlamışlardır: Toplumları bir noktaya getirmek istiyorsan (sentez), önce değiştirmek istediğin (tez) noktayı belirle, toplumu getirmek istediğin noktanın ötesinde bir talep oluştur (antitez), toplum getirmek istediğin noktaya (sentez) kendiliğinden gelsin…

Bu ters okumada işin “püf” noktası, “toplumu getirmek istediğin noktanın ötesinde bir talep oluşturmak” kısmıdır. Çünkü burada doğal olmayan yöntemler devreye girmektedir. Bu alan kirli senaryoların, kirli ilişkilerin, illegal yöntemlerin ve bunlar aracılığıyla zorlamaların alanıdır. Konu olarak da “komplo teorisi” olarak nitelemeye uygun ve insanların kabullenmekte zorlanacakları bir konudur. Fakat mesela Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlar ise bu yöntemi belki de hiç yadırgamayacaklar, söylenenleri orijinal bir tespit olarak bile görmeyeceklerdir. Çünkü özellikle 1992 yılından beri çok yoğun bir şekilde (yani göstere göstere) “toplumsal dizayn” bombardımanına maruz kalmışlar; kirli yöntemlere, hayata geçirilme biçimlerine, sermayedarın, siyasetin, medyanın, askeri ve hukuki bürokrasinin bu senaryolardaki rolüne yakinen şahit olmuşlardır.

Askerin yetki alanını daraltacak bir yasanın çıkarılmasını engellemek mi istiyorsun; kirli ilişkileri kullanarak bir terör saldırısında belli sayıda askerin ölmesini sağla! Hükümetin demir yollarına yatırım yapmasını engellemek mi istiyorsun; bir iki tren kazası tezgahla! Bir ülkeyle yakınlaşmanın önüne geçmek mi istiyorsun; o ülke kaynaklı olduğu izlenimi veren bir kaos oluştur! Bir partinin seçimleri kazanmasını engellemek mi istiyorsun; bir yandan o parti hakkında yalan ve iftira kampanyası başlat, diğer yandan desteklediğin partilerin oy oranını artıracak olaylar düzenle! Toplum kesimlerinden birinin (mesela İslami kesim) üzerine gitmek mi istiyorsun; sahte şahitler ve yalan haberler aracılığıyla karalama kampanyası başlat, evlerinden birine silah ve patlayıcı yerleştir, sonra da bir baskınla bunları ortaya çıkararak toplumun tedirgin olmasını sağla! Vs. vs.

Biz, Türkiye’de yaşayan birisi olarak, derin güce ilham veren “diyalektiği tersten okuma” meselesine örnek bulmakta hiç zorlanmadık. Eminiz ki, okuyucu da anlamakta zorlanmayacak ve hatta ona “basit tespitler” gibi gelecektir. Fakat aşikar olan şudur: Derin güç kirli yöntemlerle mütemadiyen toplumları dizayn ediyor. Özgürlükçü siyaset teorilerine ve anayasal teminatlara rağmen kendi hegemonyasını koruyor. Hem de bu işi çok sinsice ve zalimce yapıyor.

Bütün bunlardan sonra, farklı fikirlerin kendisini özgürce ifade etmesi, örgütlenebilmesi ve toplumda karşılık bulduğunda iktidarı devralabilmesi gibi bir sürecin “kolay” olmadığını ifade etmemiz gerekmektedir. Bu süreç kavgasız gürültüsüz bir süreç değildir; toplumun kendi iradesiyle baş başa olduğu bir süreç değildir ve doğru bir düşüncenin kendiliğinden yayılabileceği ve taraftar toplayabileceği bir süreç değildir. Bu süreç bir mücadeleyi göze almaktır; kirli planlar ve sinsi oyunlar içerisinde temiz kalarak, organize olarak, birlik ve beraberlik içerisinde özveriyle bir mücadeleye girmeyi gerektirir.

Statükonun bu savunma ve dizayn yöntemlerine karşı, muhalif düşünce ve çıkar grupları da kendilerine göre yöntemler geliştirmişlerdir. Ve bunlar da kendi içinde çeşitlilik arz eder.

(Muhalif) Müdahale yöntemleri

1- Devrimci müdahale

Kendisini korumaya çalışan güçlü bir statükonun egemen olduğu bir toplumun, “ancak içeriden bir meydan okumayla değişebileceği” fikrine dayanır. Bu yöntemi benimseyenler; kendisini korumak için kirli yöntemleri ve çatışmayı göze alan bir yapının, çatışma ve kavga olmaksızın değiştirilemeyeceğine inanırlar. Günümüze kadar farklı tecrübe ve kuramlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan en dikkat çekenleri, belirleyici yönüyle Marksist tecrübe, kuramsal farklılık yönüyle Toynbee’nin[1] görüşleridir.

Marksist tecrübe:

Toplumların değişimine devrimci müdahale fikrinin en ünlü temsilcisi Marks’tır; proletarya devrimini gündeme getirmiştir. Aslında Marks temelde evrimci bir fikre sahiptir. Ona göre toplum, temel birimlerini “kurumların” değil “sınıfların” oluşturduğu, denge noktasında ilerleyen bir organizma gibidir. Sınıflar arasında cereyan eden çatışma, çekişme ve rekabete bağlı olarak toplumlar kendiliğinden değişir ve gelişirler. Sınıflar arasındaki çatışmayı körükleyen temel belirleyici, üretim araç ve şekilleridir. Teknoloji gelişip yeni imkanlara yol açtıkça, insanların geçim yöntemleri çeşitlenip geliştikçe; yeni paylaşım kavgaları ortaya çıkar. Bu kavgalar ise yeni yeni toplum yapılarının oluşmasını sağlar. Köleci, feodal ve kapitalist toplum yapılarının ardından komünist topluma ulaşılır.

Fakat Marks, (diğer evrimcilerden farklı olarak) evrimin müdahaleler ile çabuklaşacağına inanmıştır. Proletaryanın yönetimi ele geçirebilmesi için, öncü güçler tarafından sınıf çatışmasının körüklenmesi gerektiğini düşünmüştür. Öncü müfreze devrimci sınıfları kendi tarafına çekerek ileriye fırlar, statükonun baskı ve gücünü devrimci şiddet ile bertaraf eder. Böylece eski devlet mekanizması parçalanarak, proletaryanın hegemonyası kurulur. Kendi iktidarına uygun alt yapı düzenlemelerine geçerek, sınıfsız topluma kadar devrimi sürekli kılar.

Proletaryanın öncü müfrezesi” fikri, Marksist teorinin ilk uygulayıcısı olan Lenin’de daha belirgindir. Lenin, Marksizm’in evrimci yönünde problemler görmüş ve teorisini daha çok öncü müfreze üzerine kurmuştur. Böylece Marksizm’in evrimci yönü, yerini tamamen devrime bırakmış; öncü ve örgütlü kadrolar, kavga, gerilla, silahlı propaganda gibi kavramlar belirleyici hale gelmiştir. Makyavelist bir yaklaşım benimsenerek; hedefe götüren yolda, sınıf bilinci oluşmasını sağlayacak her türlü yöntem meşru görülmüştür.

Lenin, işçi sınıfını harekete geçirecek siyasal bilincin, gündelik hayat mücadeleleri içinde kendiliğinden doğmayacağına inanır. Siyasal mücadele bilincinin oluşması ve örgütlülüğün sağlanabilmesi için, yorulmak bilmeksizin çaba sarf eden ve Marksist teoriyle donanmış bir öncü örgütlenmeye ihtiyaç görür. İşçi sınıfına önderlik yapılabilmesi içinse, işçilerin ekonomik mücadelesinden siyasal mücadelesine kadar her sorununda yanında olunmasını, yol gösterilmesini ve örgütleyici olunmasını önerir. Sendikal faaliyetlerin gerekliliğine vurgu yapar.

Leninist gelenek, farklı ülkelerde yaşanan tecrübelerle gelişme göstererek, toplumların değişimine devrimci müdahale fikrinin ve yöntemlerinin neredeyse tek belirleyicisi haline gelir. Sendika örgütlenmeleri, medya propaganda faaliyetleri, gençlik örgütlenmeleri ve dernek gibi yapılanmalar aracılığıyla mücadelelere girişilir. II. Dünya Savaşı sürecinde ise, güçlü ve disiplinli bir işgal ordusuna karşı küçük-hareketli birliklerle yapılan savaşın avantajları keşfedilir. Kırlarda ya da şehirlerde işgal ordularını yıpratan, onları gerileten ve hatta yenilgiye uğratan eylem tarzı; Marksist-Leninist devrimci hareketlerin en vazgeçilmez hareket tarzlarından biri haline gelir. Dünyanın birçok coğrafyasında “halk orduları” adı verilen gerilla faaliyetleri başlar; silahlı propaganda yöntemi devreye girer. Silahlı propagandanın amacı, bir yandan egemen devlet gücünü moral ve askeri olarak darbelemek, bir yandan da emekçilere, hakları uğruna savaşı göze almış bir gücün olduğunu göstermektir. Böylece hem emekçilerde özgüven artışı sağlanması, hem de haklarını savunan devrimcilerin safına kaymaları hedeflenir.

Gerilla faaliyetleri ve silahlı propaganda, Marksist-Leninist devrimci örgütlerde iki farklı şekilde ortaya çıkar: Bir kesim, kırlarda örgütlenme, gerilla savaşı verme ve orada güçlenip şehre inme fikrini benimser, bir kesim ise şehirlerde örgütlenme fikrini benimser. Şehirlerde örgütlenenlerden bir kısmı gerilla faaliyetini şehirde gerçekleştirmeye çalışırken, bir kısmı ise sendikal faaliyet, propaganda, gösteri ve dernek faaliyetlerini daha fazla önemser.

Toynbee ve Halk isyanı:

Toplumların değişimine devrimci müdahale fikri çerçevesinde ortaya çıkmış en belirleyici gelenek olan Marksizm, belli bir ideoloji/bilinç ve bu ideoloji temelinde oluşmuş örgütlü mücadele ile toplumların değişmesi esasına dayanır.

Devrimci değişim fikrinin savunucularından Toynbee ise değişimi, herhangi bir ideoloji veya sınıfa bağlamamıştır. Talepleri toplumda yankı bulan herhangi bir toplum kesiminin, içerden bir meydan okumayla toplumsal yapıyı değiştirebileceğini öngörür. Tezini üç aşamalı olarak özetle şöyle ortaya koyar: “a) Yönetici azınlık yaratıcı niteliğini kaybeder; b) Çoğunluk, yönetici azınlıktan ümidini keserek onu izlemeyi bir kenara bırakır; c) Başka bir azınlığın meydan okumasına yönelen çoğunluk, kuvvetle ayakta durmaya başlayan yönetici sınıfı zorla (devrimle) yerinden atar.

Toynbee’nin kuramından hareket ettiğimizde, devrim kavramını, “bir ideoloji öncülüğünde gerçekleşen değişim” olarak sınırlayamayız; yöneticinin zulmünden bıkmış olan halkın en sonunda patlaması ve kitlesel bir isyan ile yöneticiyi devirmesi bir halk devrimi olarak karşımıza çıkar. Veya mevcut durumdan rahatsız olan bir halk kesiminin (toplumsal bir sınıf, bir fikir grubu veya bir etnik milliyet) isyan edip zorla yönetim gücünü ele geçirmesi bir devrim olarak kabul edilebilir.

“Halk devrimi”, bir ideolojiden ziyade bir rahatsızlığa dayandığı için; (çoğunlukla) önceden belirlenmiş bir yöntem ve strateji etrafında gerçekleşmez. Bir “patlama” halidir ve patladığı anda nasıl bir yol bulabildiyse o kanaldan devam eder. Sonuca ulaşabilmek için çoğunlukla her türlü yol denenir ve ilk hedef gerçekleştiğinde, sonrasına dönük bir boşluk oluşur. İlk hedefe ulaşarak gücünün farkına varmış olan halk kesimleri, daha önce planlamadığı süreçlerle karşılaştığında taleplerini sürdürmek ister. Ancak ilk hedef için gücünü birleştirmeyi başarmış olan kitle, sonraki süreçte fikir ayrılıkları yaşamaya başlar ve bölünür. Böylece ya talebini sürdüremez hale gelir, ya da kendi içinde çatışma çıkar. Dolayısıyla, halk devrimlerinin neyle sonuçlanacağını kestirmek güçtür. Yıkıma, tahribata ve zararlara yol açabilir.

Devrimci müdahalenin niteliği:

“Devrim”, ezilmiş halklar için, son iki yüzyılın belki de en sempatik kavramlarındandır. Baskıcı yönetimler karşısında kendisini ifade etmek isteyen pek çok fikir grubu ve haksızlığa uğradığını düşünen pek çok sınıf, bu değişim yöntemine başvurmuştur. Fakat bu yolla başarıya ulaşanlar, başvuranlar kadar çok değildir.

Bu güne kadar ortaya çıkan örnekler incelendiğinde; adı ister Marksist, ister İslami, ister milli olsun, hepsinde ortak bir yön göze çarpar. Devrimci müdahale Makyavelisttir!

Niccolo Machiavelli 1513’te yazdığı principe (hükümdar) adlı eserinde, Batı kaynaklı siyaset bilim teorilerinin ilk örneklerinden birini ortaya koymuş ve prensin, iktidarını sürdürmek için her türlü ahlak kuralından bağımsız, sert siyasal yöntemler kullanması gerektiğini söylemiştir. Onun bu teorisi, “hedefe götüren her yol mübahtır” cümlesiyle meşhur olmuştur. Elindeki gücü kaybetmek istemeyen her iktidar, bilerek veya bilmeyerek bu yöntemi kullanıp durmaktadır.

“Statükonun baskı ve gücünün devrimci şiddet ile bertaraf edilmesi” şeklinde özetleyebileceğimiz Marksist-Leninist müdahale yöntemi, “düşmana kendi silahıyla karşılık verme” anlayışını beslemektedir. Bunun sonucunda da, kendi varlığını korumak için her yolu mübah gören iktidarlara karşı, onları bertaraf etmek için her yola başvuran; bomba patlatan, askerlere pusu kuran, polisleri öldüren, haraç toplayan, soygun ve hırsızlık yapan, halkı kepenk kapatmaya, gösterilere ve boykotlara katılmaya zorlayan bir muhalefet doğmuş olmaktadır.

Bir toplumsal değişim yöntemi olarak, ne gibi olumlu ve olumsuz yönler içerdiği meselesi ise ayrı bir araştırma konusudur.[2]

2- Askeri müdahale

Askeri müdahale dendiği zaman ilk anlaşılan şey, statükonun tehdit altında olduğunun düşünüldüğü durumlarda silahlı kuvvetler tarafından yapılan darbelerdir.

Devletin emrindeki resmi askeri kurumlara mensup kişi ya da kişilerin, anayasal olmayan yollarla ani olarak görünen iktidarı (hükümeti) devirmesi ve iktidarı gerçek sahiplerine (derin devlete) devretmesine darbe denir. Sistemin zayıfladığı, muhalif fikir ve hareketler karşısında gerilemeye başladığı dönemlerde yapılır. Kanun ve yasalara bağlı olmadığı için her türlü gayri meşru sindirme ve yok etme yöntemlerine imkan verir. Bu sayede bir yandan muhalefetin bütün kazanımları elinden alınmış, bir yandan da statükonun kendisini yeniden tazelemesi sağlanmış olur.

Darbeler tarihi, tâ antik Yunan ve Roma dönemlerine kadar uzanır. Statükonun varlığını korumak açısından kesin bir yöntem olduğu için, menfaat ve çıkar düzeni kuranların olduğu her dönemde başvurduğu bir yöntem olmuştur. 20. Yüzyıl ise bu yöntemin belki de en sık kullanıldığı tarih dilimidir. Amerikan imparatorluğu, kontrolünü yitiren yerel işbirlikçilerini yeniden güçlendirmek için; Güney Amerika, Afrika ve Akdeniz havzasındaki birçok ülkede bu yöntemi sıkça kullanmıştır.

Derin devletin/statükonun kendisini korumak için başvurduğu bu yöntem, devrimci düşünceye de ilham kaynağı olmuştur. Ordunun müdahale gücünden hareketle; ordu bürokrasisi içine sızma, taraftar edinme ve yeterli güce ulaşınca da darbe yoluyla devrimi gerçekleştirme düşüncesi ortaya çıkmıştır. Böylece darbeler tarihinin yanına cunta faaliyetleri de eklenmiştir.

Cunta faaliyetlerinin Türkiye örneği “milli demokratik devrim” fikrini savunan sol gruplar olmuştur. Orta Doğu’daki bazı ülkelerde ise İslam devrimi fikrini savunan kimi grupların bu yola başvurdukları görülür. Bu yönteme başvuranlar halk desteğine ihtiyaç duymazlar. Hatta Türkiye’deki örneğine bakıldığında bu yönteme başvuranların, halkı “aptal” ve “yönlendirilmesi gereken bir sürü” olarak gördükleri anlaşılır. Halk bir sürü olduğuna göre onlardan kendileri için hayırlı olanı bilmeleri beklenemez. Şu halde devrimciler onlar için hayırlı olanı, zorla ve gerekirse kafalarına vura vura gerçekleştirmelidirler.

İşte cunta devrimi, tam da bu düşünceye sahip olanların yöntemidir. Halksız ve halka rağmen, tepeden inmeci bir değişim öngörür. Tek sorun darbenin başarılması noktasındadır. O başarıldıktan sonra zaten düşüncelerinin önünde hiçbir engel kalmamış olur. Gerekirse kan dökerek düşüncelerini yerleştirebilirler.

Tabii cunta faaliyetlerinin sadece kimi fikir gruplarının başvurdukları bir yöntem olduğu söylenemez. Bu yöntem, iktidarı ele geçirmek isteyen ordu içerisindeki her çıkar grubuna bekledikleri imkanı sunmaya açıktır.

3- Pasif direniş ve sivil itaatsizlik

Sivil itaatsizlik, Henry David Thoreau’nun literatüre kazandırdığı bir kavramdır. 1900’lü yıllarda Mohandas K. Gandhi tarafından geliştirilerek, baskıcı yönetime karşı uygulanan etkili bir yönteme dönüşmüştür. Gandhi’nin sivil itaatsizlik felsefesine katkısı, itaatsizliğin eyleme dönüşme yöntemi olan pasif direniş anlayışı ile gerçekleşmiştir. Gandhi pasif direnişi, kendileri bizzat şiddet kullanmasalar bile şiddete maruz kalma riskini göze alabilen toplulukların gösterdiği mücadele şekli olarak tanımlamıştır. Ve bu eylemi yaşamı boyunca çeşitli şekillerde hayata geçirmiştir. Mesela, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı gençlik yıllarında, Hintli göçmenlere hayatı zindan eden Güney Afrika hükümetine karşı enteresan bir pasif direniş ortaya koymuştur. Güney Afrika hükümeti henüz pasaport kullanımının başlamadığı yıllarda, Asyalı göçmenlerin sınırdan izinsiz girmesini yasaklayan ve bunu hapisle cezalandıran bir kanunu uygulamaya başlamıştı. Gandhi, binlerce taraftarını sınırı kasten ve büyük kitleler halinde geçmek için teşvik etti. Kasten Güney Afrika topraklarını terk ediyor ve sonra izin almadan içeri giriyorlar ve bu yüzden hapse atılıyorlardı. Sayısız insanın bu suretle yaptığı sınır ihlali yüzünden öyle bir an geldi ki, Güney Afrika hükümeti insanları hapsedecek hapishane bulamaz oldu. Çaresiz kalan hükümet sonunda pes ederek, sınır ihlalini hapisle cezalandırma kanununu iptal etmek zorunda kaldı.[3]

Gandhi’nin Güney Afrika’da uyguladığı yöntemin etkinliği konusundaki söylentiler kısa sürede Hindistan’ın dört bir köşesine yayıldı. Gandhi, ülkesinden gelen karşı konulmaz istek doğrultusunda, hareketi yönlendirmek üzere Hindistan’a döndü. O dönemde Hindistan İngiliz işgali altında bulunuyordu ve İngilizler, yaşanan şiddetli kıtlığa rağmen halktan ağır vergiler alıyorlardı. Halktan istedikleri vergiyi toplamakta zorlanınca, kazançlı bir tekel oluşturmak amacıyla tuz yapımını yasakladılar. Bunun üzerine Gandhi, takipçilerini deniz kıyısına götürdü ve bir tas dolusu deniz suyunu buharlaştırarak tuz üretti ve yasayı simgesel olarak çiğnedi. Bunun üzerine tam da umduğu gibi tutuklandı ve hapse atıldı. Ancak İngiliz yönetimi bu tutumun sorunu çözmediğini görmekte gecikmedi. Binlerce kişi harekete katılarak Gandhi’nin yaptığı eylemi tekrarladı ve İngiliz yönetimi Gandhi’yi serbest bırakmak zorunda kaldı. İngiliz yönetiminin bu tutumu otoritesinin zayıfladığının bir kanıtı haline geldi ve kamuoyu yasayı kaldırması yönünde yönetimi zorlamaya başladı. Bunun ardından Gandhi, eylemini haksızlık dolu diğer yasalara yöneltti ve Gandhi’nin önderliğinde Thoreau’nun sivil itaatsizlik yöntemini kullanan Hindistan, 1945 yılında bağımsızlığına kavuştu.[4]

Böylece sivil itaatsizlik, egemen gücün yanlış uygulamalarına karşı zaman zaman başvurulan bir müdahale tarzı olarak literatürdeki yerini almış oldu. Farklı dönemlerde değişik muhalefet hareketleri tarafından kullanıldı. Mesela, kendisinden kat kat üstün silahlarla donanmış İsrail güçlerine karşı “taşla” mücadeleyi seçen Filistin İntifadası, sivil itaatsizliğin farklı bir türü olarak kabul edilebilir. Hapishanelerde kendilerine yapılan zulmü engellemek ve kamuoyuna duyurmak için ölüm orucu yapan mahkumlar veya İsrail zulmüne destek olan firmaların mamullerini almayarak onları boykot eden toplum kesimleri de farklı birer örnek olarak karşımıza çıkarlar.

Bütün bu örneklere rağmen, sivil itaatsizlik eylemi, her durumda ve şartta netice alınmasını sağlayacak bir müdahale yöntemi olarak görülmemelidir. Alınacak sonuç ile şartların denk düşmesi arasında çok yakın bir ilişki vardır. Zamanlama çok iyi ayarlanır ve gelişen şartlara denk düşürülebilirse umulmadık sonuçlar alınabilir. Ama zamanlama ve şartlar denk düşmezse, egemen gücün işini kolaylaştıran bir müdahale biçimine de dönüşebilir.

Gandhi’nin tarihi başarısı, II. Dünya Savaşı şartlarının bir sonucudur. Egemen güç olan İngiltere bu savaşta çok zor duruma düşmüş, ABD’nin yardımı karşılığında onun liderliğine boyun eğmiştir. ABD ise yardım ettiği ülkeleri, sömürge olarak yönettikleri ülkelere bağımsızlık vermeye zorlamıştır. Dolayısıyla bir yandan Gandhi önderliğinde yapılan boykotlar, bir yandan savaş sırasında İngiltere’nin içine düştüğü zorluk, diğer yandan ABD’nin baskısı, sonuçta Hindistan’a bağımsızlık getirmiştir.

Hindistan örneğinde olduğu gibi, nice mahkum dışarıdakilerin haberi olmadan yok edilebiliyorken, “ölüm oruçlarının” işe yaramasını sadece eylemin kendisine bağlamak doğru bir okuma olmayacaktır. Eylemin başarısı, oluşturacağı kamuoyuyla fazlasıyla irtibatlıdır. Şartlar denk düşmediği takdirde, Hegel’in diyalektik tarih tezini tersinden okuyan ve varlığının devamı için etkin bir yönteme dönüştüren zihniyet, pasif direniş eylemlerini kolayca yönlendirebilir.

4- Demokratik müdahale

Günümüz siyaset felsefelerinin imkan verdiği legal müdahale tarzıdır. Bu felsefe, “iktidar” kavramına yaptığı vurgu kadar, “muhalefet” kavramına da vurgu yapmış ve muhalefeti iktidarın dengeleyicisi olarak görmüştür. Bu yüzden varlığını anayasa ile teminat altına almış, sistem içi (legal) bir kurum olarak tanımlamıştır. Buna göre herkes düşüncelerini ifade etmekte serbesttir. Benzer düşünceye sahip olanlar bir araya gelerek, sivil toplum kuruluşları veya partiler aracılığıyla daha organize bir şekilde düşüncelerini toplumla paylaşabilirler. Hatta siyasi partiler kanalıyla mevcut iktidara muhalefet edip, halkın ilgi göstermesi halinde o makama gelebilirler.

Kısacası bu siyaset felsefesi teorik olarak, farklı düşüncelerin kendisini ifade etmesi noktasında oldukça açık davranmıştır. Farklı düşünce grupları rahatça dernekleşebilmekte ve propaganda araçlarını kullanarak kendilerini topluma anlatabilmektedirler. Sendikalar, iş adamları dernekleri, tüketici dernekleri, engelli dernekleri vs. gibi çıkar grupları ise iktidara karşı haklarını savunabilmekte ve koruyabilmektedirler.

Fakat bu siyaset felsefesinin dünyanın değişik coğrafyalarındaki pratik uygulamaları, felsefenin teorisi ile aynı açıklıkta olmamıştır. Her devlet kendisine göre temel değerler tanımlamış ve bu değerler çerçevesinde dar veya geniş “geçilemez” çizgiler oluşturmuştur. Bu ise muhalefetin de sınırları olması anlamı taşımaktadır.

Bu siyaset felsefesinin kimi uygulamalarında sınırlar, anayasada açıkça (teoriyle çelişecek şekilde) belirtilmiştir. Hatta kimi uygulamalarında değiştirilmesi teklif bile edilemeyen maddelerle koruma altına alınmıştır.

Kimi uygulamalarında ise görünürde aşılamaz çizgiler bulunmaz. Her türlü muhalefete açık olunduğu imajı verilir. Ancak demokrasinin “güçlüler” karşısında kimi açmazları vardır. Gücü elinde bulunduranlar (ki günümüz güç mantığına göre bu sermayedarlardır); bir yandan (siyaset, bürokrasi, medya gibi) sistemin farklı noktalarına nüfuz edebilmekte, diğer yandan da nüfuzlarını kendi çıkar ve menfaatleri için harekete geçirebilmektedirler. Bu durum görünen yapı içerisinde bir “derin” yapının oluşması demektir ve demokrasinin hakim olduğu bütün toplumlarda böyle bir yapı bulunmaktadır.

Derin yapı kendi çıkar ve menfaatlerini önceler. Güçlerini mevcut sistem ile elde ettikleri için, sistemin devamı ile menfaatler örtüşür. Mevcut sistemi kökten değiştirecek veya menfaatleri ile uyuşmayacak bir iktidar oluşma ihtimali belirdiğinde hemen harekete geçer ve önce karalama/dezenformasyon yoluyla halkın ilgisini engellemeye çalışırlar. Buna rağmen seçilen yönetimleri ekonomik, siyasi ve bürokratik güçleriyle abluka altına alır ve işleyemez hale getirirler, kendilerine itaate zorlarlar. Eğer seçimle gelen iktidar baskıya boyun eğerse sorun kalmaz, ama eğmezse bu defa işi tehdide kadar götürürler. Onun da işe yaramadığı noktada ya askeri darbe, ya da hukuk kanalıyla iktidarı alaşağı ederler.

Sonuç olarak demokratik müdahale, rejim değiştirmeye varmayan talepler için günün şartlarına en uygun müdahale yöntemidir. Ama rejim değişikliğine varan müdahalelerde, derin devlet ile halk iradesinin çatışması kaçınılmaz olur. Bu çatışma çoğunlukla derin devlet tarafından kazanılmıştır. Ancak belki de bir ilk olarak Türkiye örneğinde, demokratik yöntemler kullanılarak devlet sisteminin değiştirilmesi süreci yaşanmaktadır. 2003 Yılında başlayan bu süreç boyunca yaşanan çatışma ve kavgalar, elde edilen başarı veya başarısızlık, yeni bir tecrübenin örneği olabilir.

5- Islahatçı müdahale

Toplum mühendisliğini değil, toplumların ikna olmasını ve değişime hazır hale gelmesini önceleyen müdahale yöntemidir. Kavgacı ve hasmane bir tutum takınmaz. Görünüşte sistemi karşısına almaz. Eğitim ve sosyal kurumlar aracılığıyla halkı bilinçlendirmeye, yetiştirmeye ve kazanmaya çalışır. İllegaliteye yönelmeyen tarzıyla demokratik mücadele yöntemine benzetilebilir. Ancak ıslahatçı yöntem sadece demokratik ortamlarda değil, her tür ortamda benzer bir tarza sahip olagelmiştir.

Eğitim toplumların değişimindeki en temel unsur olduğu için, ıslahatçı hareket uzun vadede topluma rengini vermeye başlar. Bir yandan yetişmiş elemanların hayat içerisinde önemli konumlara gelmesiyle, bir yandan taraftar ve destekçilerinin artmasıyla, her geçen gün artan bir güç ve nüfuz elde eder.

Tabii bu güç ve nüfuz genişlemesinin er geç gelip derin devletin sınırlarına dayanması kaçınılmazdır. Oraya vardığında, ya uzlaşma ve boyun eğme yolunu seçmek, ya da sınırları zorlamak gibi iki seçenekle karşı karşıya kalınır. Boyun eğmesi durumunda bir sıkıntı yaşanmaz, ama iddialar feda edilmiş olur. Sınırlar zorlandığında ise demokratik mücadele yöntemine benzer bir durumla, yani derin devletin engelleme ve yok etme faaliyetleriyle yüz yüze gelinir. Oluşan güç bu saldırılar karşısında farklı bir yapıya evrilebilirse, süreç ıslahatçı olmayan farklı bir karakterde devam etmiş olur.

Bu tarz müdahale, bilinç inşa etmek bakımından oldukça etkilidir. Ancak sistem değiştirmekten çok, sistem değiştirecek proje ve hareketlere zemin sağlar. Süreç derin devletin sınırlarına gelip dayandığında, bilinçle donanmış kitle içerisinden yeni proje ve hareketlerin vücut bulması gerekir. Mesela Türkiye örneğinde, İslami cemaat ve grupların Ak Parti’yi doğurması bu kabilden bir örnektir. Cemaat ve gruplar toplumda belli bir bilinçlenme oluşturmayı başarmış ama aralarındaki rekabet ve çekişmeden dolayı toplumsal bir güce, toplumsal bir önderliğe ulaşamamışlardır. Derin devletin çok yoğun baskılar kurmaya başladığı dönemde ortaya çıkan Ak Parti projesi, toplum bireyleri tarafından bir çıkış yolu olarak görülmüş ve kitle büyük ölçüde o yöne kanalize olmuştur. Ak Parti neredeyse toplumun yarısının desteğini alacak güce ulaşmış ve katı statükocu rejimi değiştirme noktasına gelmiştir.

Sonuç

“Fikri yayma yöntemlerini”, yani; dini veya ideolojiyi kabul ettirmek için topluma yapılan müdahale yöntemlerini araştırmayı hedeflediğimiz bu makalede, alt başlıklar halinde çeşitli sınıflandırmalar yapmış olduk. Farklı bir bakış açısı ile bu başlıklar daha farklı oluşabilir veya sınıflandırmalar daha az/daha çok olabilirdi.

Fakat bu şekildeki bir araştırma bile şu temel noktaların görülmesini sağlamış oldu:

  1. Yöntemler, belli ihtiyaçların ve bu ihtiyaçlara çözüm aranan ortamdaki belli imkanların sonucu olarak gelişirler.
  2. Her yöntemin bir diğerine göre; olumlu veya olumsuz, artı veya eksi yönleri bulunabilmektedir.

Bu temel noktalardan hareket ettiğimizde, sonuç olarak şunları ifade etmemiz gerekiyor:

  1. Her dönem için geçerli olan “mükemmel” bir yöntem yoktur.

Çünkü her yöntem; çağın ihtiyaçlarına, mantığına ve imkanlarına göre şekillenir. Toplumların ihtiyaçları, kabulleri veya teknolojik imkanları değiştiğinde, yöntemler de eskir ve etkilerini yitirirler. “Fikir” ne kadar doğru ve mükemmel olursa olsun, yöntem isabetsiz olduğunda; fikrin anlaşılması ve kabulü zorlaşır. Nitekim “Kötü söz adamı dininden, tatlı söz yılanı ininden çıkarır” şeklindeki atasözleri, bu hususta yaşanmış tecrübeleri özetlemesi bakımından dikkat çekicidir. “Kötü söz” ifadesi sadece sözün kötülüğüne işaret etmez; söyleniş biçiminin kötü olması durumunda karşılaşılacak sonuçlara da işaret eder.

  1. Toplumların değişimi için yapılacak en doğru müdahale, toplumun gerçekliğine en uygun müdahaledir

“Toplumun gerçekliği” ifadesinden kasıt; toplumun içinde bulunduğu hal, sahip olduğu akıl, ulaşmış olduğu bilgi düzeyi ve yakaladığı gelişmişlik seviyesidir. Hal, akıl, bilgi, gelişmişlik gibi kavramlar, toplumun gerçekliğini değişen oranlarda etkilerler. Farklı ortam ve şartlarda etki güçleri ve öncelik sıraları değişebilir. Buna göre; baskıcı yönetimin olduğu bir toplumda; devrim, darbe gibi otoriteyi zorlayan değişim yöntemleri gerekli olabilecekken, fikrin açık bir şekilde ifade edilebildiği toplumlarda bu yöntemler ters tepebilir. Böyle toplumlarda iknaya dayalı yöntemler daha etkili olabilir.

  1. Toplum tarafından kabulü en kolay müdahale, toplumda geçerli olan tecrübeyi ıslah eden müdahaledir.

“Islah” kavramı çoğunlukla yanlış anlaşılmaktadır. “Devrim” yöntemi tam bir değişiklik içerirken, “ıslah” yönteminin bir yamama ve uzlaşmacılık olduğu düşünülmüştür. Oysa bu kavramlar müdahalenin boyutlarını değil şeklini ifade ederler. Devrimci olup da otoriteyi değiştirmekten başka hiçbir şeye dokunmayan ideolojiler (ve dinler) olduğu gibi, ıslahatçı olup da toplumun üzerine yükseldiği dinamikleri neredeyse tamamen değiştiren ideolojiler (ve dinler) de bulunmaktadır. Bununla birlikte devrim yıkıp yapmayı, ıslah ise içeriden bir dönüşümü esas alır. Çoğu kimseye yıkıp yapmak daha kolay ve sorunsuz görünebilir. Fakat toplumların kültür birikimleri çok uzun yıllarda oluştuğu ve kültürel değişimlerin özümsenmesi için çok zaman gerektiği göz önünde bulundurulduğunda, “yıkmak” çok ciddi bir risk içerir. Bir nevi toplumun sıfırlanması, onu oluşturan temel dinamiklerin yok olması gibi bir sonuç ortaya çıkarabilir. Çok eskilerden beri taşınıp getirilen ve toplumun karakteri haline gelmiş özelliklerin yok olmasına ve toplumun köksüzleşmesine yol açabilir. Toplumda bir travmaya sebep olabilir. Oysa ideoloji veya dinin rengini ortaya çıkaracak şekildeki bir müdahale, bir yandan toplumu değiştirip yeni bir dinamizm ortaya çıkmasını sağlarken, bir yandan da toplumun köklü geçmişiyle bağlarının diri kalmasına imkan verir. Kabulü ve sindirilmesi de bir o kadar kolaylaşır.

Kısacası bir yönteme saplanıp, onu her dönemde uygulamaya çalışmak, yöntem olgusunu anlamamak demektir. Her çağın, her toplumun; kendine göre farklı durumları, kabulleri ve imkanları vardır. En doğru yöntem, bunları en doğru bir şekilde okumayı başarmış ve toplumun gerçekliğine en uygun olan yöntemdir.

[1]  Arnold Joseph Toynbee (1889–1975), İngiliz tarihçi.

 

[2]  Bu konuyla ilgili olarak bkz: www.islamiyorum.com. Sayı 4. Dosya: Bir Toplumsal Değişim Yöntemi Olarak DEVRİM.

 

[3]  “C.Can Aktan, D.Dileyici ve Ö.Saraç. “Sivil İtaatsizlik” içinde: Vergi, Zulüm ve İsyan. Thoreau & Gandhi. Ankara, Phoenix Yayınevi, 2003, s.32-35” isimli kitaptan yararlanılmıştır.

 

[4]  “C.Can Aktan, D.Dileyici ve Ö.Saraç. “Sivil İtaatsizlik” içinde: Vergi, Zulüm ve İsyan. Thoreau & Gandhi. Ankara, Phoenix Yayınevi, 2003, s.32-35” isimli kitaptan yararlanılmıştır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir