Dinamizmin Tıkanıklığı: İran’da Entellektüel Hayatın Dönüşümü ve Şebusteri / Asım Öz

Print Friendly, PDF & Email

“Bence, yegâne ölçüt evrensel insan haklarının korunmasıdır; 1948 yılına ait bildirgenin bu 30 maddesinin her yerde, her ülkede aynı biçimde yorumlanmadığını ya da uygulanmadığını biliyorum. Yine de başka bir olanak göremiyorum.(…)

Bence, Müslümanlar bugün İslam’dan ayrılmadan demokrasiye sahip olabilirler.”

Berlin Duvarı’nın yıkılması ve ardından gelen liberal değerlerin kanıksandığı doksanlı yıllarla birlikte devrimci deneyimler “kalıcı” bir biçimde gözden düşmüştür. Devrimci toplumsal dönüşümlere duyulan güven bu yıllardan itibaren kademeli biçimde her geçen gün biraz daha da sarsılmıştır.  Duvarın yıkımı, yıkılma ve çözülme çağının da başlangıcı olan sembolik bir eylem olmanın ötesinde, toplumsalın iktidar odaklı olarak tasarlanmasının bir tür zorbalık olarak algılanmasını beraberinde getirmiştir. Tabii bunun dolaylı yansımaları devrim sonrası İran entelektüel dünyasında daha baskın bir biçimde görülmüştür. 1978’den Ayetullah Humeyni’nin vefatına (Haziran 1989) kadar süren tam anlamıyla devrimci dönemde görülmeyen hususlar yahut düşünülemeyenler, doksanlı yıllara yakın bir zamanda düşünülür olmuştur. İslamcılığın yahut İslam toplumu oluşturma çabalarının tümünün yadsınması olan bu düşünsel eğilimler hem basında hem de aydınlar arasında ciddi tartışmalara sebep olmaktadır.

İslam adına yapılan bu devrim daha başka nedenlerle geçersizleştirilmeye çalışılmıştır. Şu iki sözcük, “dinsel” ve “siyasal” sözcükleri bir arada düşünülebilir mi, sorusunun peşinden giden entelektüeller bu noktada genel olarak İslamcılığın itibarsızlaştırılmasını sağladığı gibi liberal evrenselciliğin nihailiğini de savunmuşlardır. İslam ve siyasal alanı ayırmayı düşünen bu yaklaşım paradoksal olarak bir tür sekülarizasyonla yani dinin geri plana itilişi/itilmesi gerektiği hatta kimi noktalarının tarihselci bir bakışla yapısızlaştırılmasını da beraberinde getirmektedir.

Çağdaş İran entelektüel dünyası üstüne yapılacak bir inceleme çok özel iki dönemin bilinmesini gerekli kılar. Birincisi,  Batı dünyasında on yedinci yüzyıldaki püriten hareketler dışında benzerine rastlanmayan “dinsel devrim” dönemidir. İkinci dönem kesinlikle bir iç sekülarizasyon dönemidir. Bugün “post-İslamcı” olarak adlandırılan İslamcı İran’ın kurumları, aslen temel olarak siyasal bir mantığa boyun eğmektedir. Meşruluğunu İslam’dan alan bu güç karşısında entelektüeller de başka şeylerin yanı sıra dini ifadeleri farklı düşünsel gramerlere ekleyerek tartışma imkânlarından da yararlanmakta, din ve siyasalın ayrımının gerekliliği noktasındaki temel yaklaşımlarını genel olarak Batılı okumalar ve kavramlar üzerinden güncelleştirmektedirler. Burada sekülerleşme olarak ifade ettiğim durum, İran’ın iç tartışmalarında muhafazakârların ayrıcalıklı konumlarını kaybetmemek için ileri sürdüklerinden daha farklı bir duruma işaret etmektedir.  İran’da farklı düşünce öbeklerinin iç tartışmalarında muhafazakârların sekülerleşme olarak gördüğü şeyi, çoğulluğu içinde barındıran reformist dini aydınlar demokratikleşme olarak anmaktadırlar. Farklı seslerin, üslupların ve görüşlerin içinden konuşan reformist aydınların kendilerini ifade ediş biçimlerinde geleneksel düşüncesizliğin ötesine geçerek kurucu temel metinlerin istikrarsızlaştırılmasına kadar uzanan “yıkıcı” boyutlar vardır. Söylemek istediğim, entelektüellerin daha önceden düşünmedikleri yahut ifade etmedikleri konuların boşlukta meydana gelmediğidir. Dolayısıyla bu düşüncelerin hangi teorik ve pratik temellerden beslendiği sorusu daha da bir önem kazanmaktadır

Doksanlı Yılların Entelektüel İklimi

Devrim sonrası entelektüel düşünce karmaşasında öne çıkan Abdülkerim Suruş, Hüccetülislam Muhammed Müctehid Şebüsteri gibi bir ölçüde aykırı eğilimli demokrasi yanlısı entelektüeller düşüncelerini belli epistemolojik temellere, insan anlayışına, sosyolojik bir zemine dayandırmışlar ve liberal değerleri onaylama biçimini din üstüne düşüncelerinden hareketle geliştirmişlerdir. Bu isimler, birtakım kuramsal münazaraları başlatmaları, sürdürmeleri ve hatta dünya kamuoyuna yaygınlaştırmaları bakımından devrimi entelektüel düzlemde yapıbozuma uğratmışlardır. Öyle ki sürecin sonunda, devrimci siyasallaşma deneyiminden derin bir dönüşüme uğrayarak çıkan liberal bir İslam algısı olmuştur. Artık İran’da İslam üstüne yeni bir düşünce ortaya çıkmıştır, bu biçimiyle bu düşünceler İslamcılığa ilişkin olarak içeriden yapılan bir eleştiri hüviyetindedir. Hiç kuşkusuz mesele basit değildir. Devrim kurumsallaşmıştır. Yeni toplumsal katmanları iktidara taşımıştır. İran toplumunu derinlemesine değiştirmiştir. Ama yaşanmakta olan tecrübe kendine özgü hususiyetleri içinde barındırsa da oldukça sarsıcı sonuçları olacak gibi görünmektedir. Hatta sekülarizasyonun –dünyevi olanın kutsalı ele geçirmesi– laiklikle –dinsel olanın özel alana itilmesi– aynı şey olmadığından hareketle Müslüman dünyada gerçek sekülerliğin çökmekte olan “kurumsal din” karşısında yükselmekte olan “bireysel din” anlayışı nedeniyle İran’da doğacağına ilişkin beklentiler, bu düşünüş biçimi ile daha da güçlü bir sesle ifade edilmektedir. [1]

Türkçe kültür dünyasında, devrim sonrası İranlı entelektüellerden en çok bilineni hiç kuşkusuz Abdülkerim Suruş’tur. Hem devrim sürecinde etkili olmuş hem de devrim sonrasında yaşananların entelektüel düzlemde yorumcusu sayılması bakımından öncü sayılabilir. Öyle ki onun devrimin temel yaklaşımlarına itiraz eden tezleri, Yalçın Akdoğan tarafından kaleme alınan Muhafazakâr Demokrasi kitabına demokratik bir siyasi yapının epistemolojik temellerini benimsemeyi engelleyen sebepleri ortadan kaldırma noktasında temel oluşturmuştur.[2] Muhammed Müctehid Şebüsteri ise Türkçede henüz okunup üzerinde tartışılabilmiş bir isim değildir. Bunda, eserlerinin vaktinde tercüme edilmemesinin başat bir etken olduğu rahatlıkla söylenebilir. Doksanlı yıllardan itibaren Arap ve Mağrip dünyasından çevrilen Hasan Hanefi, Muhammed Câbiri, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Muhammed Arkoun gibi isimlerin yanında pekâla Muhammed Müctehid Şebüsteri de çevrilebilir ve düşünce dünyasına ilişkin yorumlar birikebilirdi. Ama bunun gerçekleşmemesinden dolayı Şebusteri’nin düşünce dünyasının yeterince fark edilmediği ifade edilebilir.

Otuz yıl boyunca modernlik içinde daha önce hiç görülmemiş bir fenomen olarak İran İslam devrimi sürecini bilen, bu devrimin devleti içinde yaşayan hatta İslam devriminin başlangıç yıllarında kendini bir öncü olarak gören ve nispeten genç olan Muhammed Müctehid Şebusteri’nin geliştirdiği felsefi, dinî ya da teolojik görüşlerinin, kişisel deneyimlerinden bağımsız olarak görülemeyecekleri de ifade edilebilir. İran’daki bilgi iktidar ilişkisinin birbiri içine giren iç biçimlenmesinden duyduğu rahatsızlıkların, Şebusteri’nin düşünce dünyasının liberal evrenselciliğe kaymasında etkili olduğu tespiti hemen ilk elde yapılabilir.[3] Muhammed Müctehid Şebüsteri Resmi Dini Söylemin Eleştirisi(2011) adlı eseri ile oldukça gecikmeli olarak Türkçe kültür dünyasına dâhil oldu.[4] Kitap, temelde Ayetullah Humeyni’den sonra derin bir ideolojik sıkıntıya düşen İran’daki reformist dini aydınların doksanlı yılların başlarından itibaren gündeme getirdikleri siyasal sistemin dinin ideolojikleştirilmesini eleştiriye açan tartışmaların ve bununla birlikte devrimin sönümlenişinin genel özeti mahiyetindedir. Onun bu eserinde serdettiği düşünceler İran, Mısır, Türkiye gibi görece merkez olan Müslüman dünyada şimdilik geçerli olan entelektüel ufkun modern olarak anılan liberal dünya ile sınırlı olduğunun hatta bunun evrenselleştirildiğinin göstergesi niteliğinde olması itibariyle merkezi bir önemdedir. Resmi Dini Söylemin Eleştirisi’nde dillendiren merkezi temanın irdelenmesi ve Şebusteri tarafından sunulan seküler yorumbilgisinin kimi noktalarının açıklığa kavuşturulması, çağdaş Müslüman düşünce dünyasının bazı meselelerinin anlaşılmasına yapacağı katkılar nedeniyle yararlı olacaktır.

Şebusteri’nin bu metnini değerlendirmeden önce, entelektüel dünyasında yer tutan kimi yaklaşımları üzerinden Türkçe düşünce dünyasına dair gözlemler yapmak da mümkün: Kur’an ve sünnetin yeni bir metotla ele alındığı Hermenötik, Kitap ve Sünnet(1998) ile değişik yerlerde yayımlanan makale ve röportajların bir araya getirilmesinden oluşan İman ve Özgürlük (1998) adlı çalışmaları da dikkate alındığında, doksanlı yılların sonundan itibaren Türkiye’de yapılan kimi tartışmalar ve yayınlarla İran’daki tartışmaların ve yayınların çakışması hatta paralel bir söylem üzerinden yol almaları durumu da rahatlıkla tespit edilebilir. Hatta kuramlar ile gerçekler arasında her zaman bir etkileme ve etkilenme hâli olduğu düşüncesinden hareketle, Müslümanların, adaleti yorumlamak suretiyle demokrasi ve siyasi sistemi, adaletin gerçekleşme mecrası hâline getirmeleri gerektiği yolundaki görüşlerinin Türkçe kültür dünyasında düşünsel ve kültürel parçalanmanın emarelerinin görünürlüğünü ortaya koyan Adalet Devleti teorisine etki edip etmediğinin izi bile sürülebilir.[5] Doksanlı yıllar boyunca İran’daki düşünce dünyasında yer edinen siyasal eğilimlerden birinin esas olanın İslam Cumhuriyeti değil Adil İslam Devleti olduğunu söylemesi bunun göstergelerinden biri olarak dikkat çekmektedir. Bundan dolayı, Şebusteri’nin düşüncelerini ele alırken seksenli yılların sonundan itibaren İran entelektüel dünyasındaki kimi tartışmaları kabaca da olsa hatırlamak ve bu düşünürler arasındaki düşünsel ilişkilerin ortaya konularak karşılaştırmalar yapılması gerekmektedir.

Müslüman dünyadaki entelektüeller nazarında İslam ile demokrasi arasındaki ilişki üzerine farklı bakış açıları söz konusudur. İslam’ın, demokrasi başta olmak üzere liberal dünya görüşünün diğer kavramları hakkında ne dediğine ilişkin reddiyeci ve eklektik yaklaşımları eleştiren Şebusteri, bu kavramları Müslüman bilinçle irtibatlandırma noktasında devreye giren eklektikliği eleştirerek “İslami demokrasi” yahut “İslami insan hakları” söylemi icat etme gayreti içinde olmanın bayağılıkları ve aşırılıklarına temas ederek bu terkiplerin durumu açıklamaktaki yetersizliğinden söz ederek eleştirel bir yaklaşım geliştirir. Ona göre sosyal-siyasi hak ve özgürlükler, insan hakları, tolerans, demokrasi ve diktatörlük gibi kavramların parçalanamaz tek bir felsefi anlamı vardır.  Buna karşın Batı’yı tenkit eden ve İslam’ın, temel olarak farklı bir karakter ve telosa (kurtuluşa) sahip olduğunu bundan dolayı da liberal dünya ile arasında varlıkbilimsel bir farklılık olduğunu düşünen entelektüellere de hiç yakınlık duymaz. Bunu din dışı içeriğe sahip olduğunu düşündüğü insan hakları öğretisini, Batı ve modernite ayrımı eşliğinde işlerken şu şekilde ifade eder: “Maalesef ülkemizde insan hakları hakkında olumsuz bir yargı bulunmaktadır. Bazıları insan haklarını Batı’nın bir komplosu olarak görmektedir. Bunlara göre seküler kökleri olduğu için din adamlarının insan haklarına muhalefet etmesi gerekir. Bu, yanlış olduğu kadar tehlikeli de olan bir söylemdir.(…)

Bizim İslamcı yazarlarımız genellikle Batı kültürünün bir ürünü olduğu için çağdaş insan haklarının Doğu’nun işine yaramayacağını savunurlar. Bu bağlamda Batı ve Doğu kültürlerinin farklılığını gündeme taşırlar. Bu gerçek üzerinden farklı kültürlerin farklı insan hakları anlayışından bahsetmeye başlarlar. İşte bazıları, buradan hareketle İslami olan bir insan haklarından bahsetmektedir. (…) İnsan hakları modernitenin bir gerçeğidir, Batı kültürünün ürünü ya da sonucu değildir. Modernite her nereye gelirse insan hakları da ister istemez orada gündeme gelir. Şu ya da bu kültürün insan haklarından bahsedilemez.” Şebusteri’nin kavramsallaştırmasında her ne kadar Batı-modernite ayrımı yapılsa da İslamcılık eleştirisi söz konusu olduğunda modernist sözcüğünün bir suçlama retoriği olarak gündeme getirilmesi de dikkat çeken bir başka noktadır. Günümüz modern hayatının baştan aşağıya risk alabilme ekseni etrafında dönmekte olduğunu ifade edişi ile de sosyolojiye çağımızın içinde bulunduğu durumu anlama görevi biçen Siyasallığın İcadı yazarı Ulrich Beck’in risk toplumu kavramını hatırlatmaktadır.

Batı’nın ne’liği, Batı düşüncesi ile ilişkiler ve Batı’nın tahlili gibi noktalarda devrim öncesi İran entelektüellerinden önemli bir kopuşu ve farklılığı olan Şebusteri’nin yaklaşımları, cesaretli bir demokratik köktenciliği içermektedir. Resmi Dini Söylemin Eleştirisi’nde yer alan “Siyaset fıkhi mecrasını kaybetmiştir” adlı yargısını dillendirdiği yazısının dikkatlice okunması onun düşünsel yöneliminin temellerini belirginleştirecektir. O bir yöntem olarak siyaset konusunda mevcut pek çok fetva ve teorinin yerine insan hakları ve adalet anlayışından doğmuş kurallar ve ilkeler geçirildiğinde sorunun çözüleceğini düşünmektedir. Kanaatimce bu düşüncelerin devrim sonrasında katılaşan İran’ın somut siyasal koşullarıyla irtibatı olmakla birlikte sadece bu durumla izah edilemeyecek boyutları var. Bundan dolayı bu düşüncelerin İran’ın epistemik temeline dönük radikal bir eleştiriyi gündemleştirerek kuramsal bir direniş olarak görülmesi gerekmektedir.

Şebusteri, düşüncelerin ve felsefenin kozmopolit, bilginin ise sınırsız olduğu düşüncesinden hareketle, bir düşüncenin doğum tarihinin ve yerinin, o düşüncenin doğruluk ve meşruluğunu ölçmede değerleyici ölçütler olarak iş göremeyeceğini hem ana metninde hem de kendisine yöneltilen yazılı eleştirilerin dayandığı düşünceleri kritik ederken ortaya koymaktadır. Batı’yı Batılı ruhtan ayırt ederek katıksız ve çekincesiz biçimde demokratik bir siyasal sistemi kanıtlamaya çalışır. Batı’dan gelenlerin zorunlu olarak kötü olmadığında ısrarcılığı ile Abdülkerim Suruş’la ciddi paralellikleri vardır. İnsanlara ait olan görüş ve düşüncelerin değiştirilmesi konusuna özel önem veren aynı zamanda kültürel alışverişe kuvvetli biçimde inanan Şebusteri’nin çıkış noktası ise şu: Anlayışın sonucunda yakınlaşabilme özelliği. İnsan, Allah’ın kendisinden tam olarak ne istediğini hiçbir zaman öğrenemeyecek. Allah’ın kanunu gerçekte nedir ve neyi amaçlamaktadır, insanoğlu için bu hep bir bilinmeyen kalacak. Bu konularda Bild gazetesinde yayımlanan söyleşisi oldukça öğreticidir.

Şebusteri başta olmak üzere pek çok devrim sonrası düşünürün Batı demokrasisi ve akılcı hareket üzerinden beslenen açık toplum rüyasına ulaşmayı önceleyen yaklaşımları, büyük ölçüde Karl Raimund Popper’ın The Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları) adlı eserinden beslenir. Önceleri Marksizm’i yadsımanın bir aracı olarak da kullanılan bu eserin 1985 yılında Farsçaya çevrilmesi, düşünce ortamında özellikle epistemolojik ilkeler ve siyasi yönelimler merkezinde çok ciddi tartışmaları beraberinde getirdi.[6] Özellikle Humeyni’nin vefatından sonra belirginleşen açık toplumculuk üzerinden biçimlenen düşüncelerin içselleştirilmesi zaman zaman imanın muhafızı olarak demokrasi ve insan hakları söylemini gündeme taşıdı. Şebusteri’nin ulema sınıfından bir isim olarak, bu tartışmalar içinde resmi dini söylem olarak nitelediği geleneksel fıkhın kimi noktalarını açıkça eleştirmekte haklı olduğu noktalar var muhakkak. Onun eleştirilmesi gereken ve düşünce dünyasının belkemiğini oluşturan yanı şurası: Ümmetin yüz yüze geldiği çağdaş sorunlar ve meydan okuyuşlarla başa çıkmaya muktedir olmak için dinamik bir fıkıh oluşturmak yerine, çıkış arama endişeleri ile beslenen ve yavaş yavaş epistemolojik olarak liberal evrenselciliği savunur bir konuma yerleşmiş olması. Çağdaş Müslüman dünyanın siyasal sorunlarının bu kavramsallaştırma sayesinde baştan atılacağı, bu anlamda düşünülebilir mi? Burası da müphemleşmektedir. Bu şekilde yapılacak yeniden bir okumanın iddiacı yanı bir kenara bırakıldığında, yine karşımıza aynı sorunların başka bir kavramsallaşmaya geçmeden öteye gidemediği çıkmayacak mıdır? Bu bir sorun olarak durmaktadır. İran’daki siyasal krizin sorunları, ucu sekülerliğe varan bu kavramsallaştırma sayesinde bertaraf edilebilecek midir? Burada liberal dünyaya olan yaklaşımını ve yakınlığını yeniden bir kavramsallaştırma sayesinde temellendirmeye çalışmakta ve bir bakıma da çok etkileyici olmaktadır; ancak başka bir açıdan bakıldığında perspektiflerle okumanın ayrı ayrı meşrulukları ortaya çıkardığını ileri süren Nietzsche, Wittgenstein, Deleuze, Guattari, Veyne, Lyotard gibi düşünürlerden farklı bir şey söyleyememektedir. Öte yandan dinin kimi hükümleri noktasında dile getirdiği yaklaşımları açısından Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma metninde ifade ettiği düşüncelerden farklı nereye doğru gelebilmektedir ve neler üretebilmektedir, bu belli değildir. Bundan dolayı, onun yeniden okuma girişiminde karşımıza çıkan bu çıkışsızlık, görünürdeki canlılığın gölgelediği tıkanıklıktır. Şebusteri’nin bu konudaki yaklaşımları da ağırlıklı olarak bilgi dünyasının sürekli değişim halinde olduğu ve bu değişimin hukuk da dahil olmak üzere diğer sahalara da yansımasının kaçınılmaz olduğunu savunan Suruş’un İran kültürel ortamında önemli bir dergi olan Keyhan-i Ferhengi’de yayımlanan yazılarının açtığı benzer temaların yolundan gider. Suruş’un, 1988’de yayımlanmaya başladığı bu yazılar “anlam”, “gerçek”, “özgürlük” gibi mefhumları farklı biçimde tartışması nedeniyle hem laik entelektüeller arasında hem de ulema arasında sert polemiklere neden oldu. Humeyni sonrasında tartışmalar sertleştiğinde ise Keyhan-i Ferhengi dergisi 1990 Haziran’ında kapatıldı.[7] Ardından Suruş ve benzer düşünceleri savunanların düşüncelerini daha serbest biçimde açıkladıkları Kiyan dergisi yayımlanmaya başlandı. Dergi, reformist dini aydınların kuramsal bir yayın mahfili olmaktan öte, yeni yetişen kuşakların gündemlerini etkileyen türlü tartışmalarla bütünleşmeyi başaran bir çevre olarak şekillendi. Şebusteri’nin kitabında da bu dergide yayımlanan söyleşilerin içeriği dikkatle irdelendiğinde derginin genel söylemi anlaşılacaktır. Şebusteri’nin de katıldığı bir açık oturumda ifade ettiği “Bu modernistler sol ideolojinin etkisi altındaydılar ve dinden siyasi bir ideoloji meydana getirmek istiyorlardı” düşüncesi kanaatimce Ali Şeriati’nin düşüncelerini hedef alması bakımından İran entelektüel dünyasının yeni yönelimlerini göstermektedir.

Dini bilginin dönüşümüne yol açan bu entelektüel ortamda Suruş’un tüm kültürel cihetlerini etkileyen Poppergil epistemolojiden hareketle fıhk-i sünnetiye hücumunda en çok Hüccetülislam Muhammed Müctehid Şebüsteri tarafından desteklendi. Son derece sadık ve dindar olsa da Suruş’un düşünceleri din adamları tarafından sindirilemez addedildi. Çünkü o ilahiyat eğitimi almayan alaylı bir entelektüel olarak din tartışmalarında baskın bir figür haline gelmişti. 1990’da yayımladığı Kabz-ı Basit-i Teorik-i Şeriat’ta (Şeriatın Teorik Genişlemesi ve Daralması)  dinin verili bir zaman ve mekânda nasıl okunduğu, alımlandığı ve yorumlandığı sorularının üzerinden giderek Şebusteri’nin de tartıştığı Ayetullah Misbah Yezdi gibi muhafazakâr dini otoritelerinin düşüncelerini alt üst etmeyi başarmıştı. Görebildiğim kadarıyla devrim sonrası İran düşünce dünyasında seksenli yılların sonu, insanların zihin hayatlarında köklü birtakım değişikliklere sahne olmuştur. Daha önceden tartışılması tabu addedilen konular bu dönemde masaya yatırılabilmiş, kurumsal din onaylamasa da farklı düşünceler serdedilebilmiştir. Düşünce dünyası açısından can alıcı husus, hermenötik üzerinden seküler yorum bilgisi mefhumunun öne çıkmasıdır.

Kutsalın Kurumlaştırılmasına İtiraz

1937 yılında Şebuster şehrinde dünyaya gelen Şebusteri 1952 yılında Kum İslami ilimler havzasına girdi. Sekiz yıllık eğitimin ardından Kum Medresesini bitirdi. Almanca, İngilizce ve Arapça bilen Şebusteri Seyyit Muhammed Beheşti’nin davetiyle 1970 yılında Almanya’nın Hamburg şehrinde bulunan Hamburg İslam merkezinin başına geçti ve bu merkezde uzun yıllar çalıştı. Devrimin yılı olarak öne çıkan 1979’da Endişe-i İslamî (İslâmi Düşünce) adlı haftalık ama kuramsal yönü olan bir dergi çıkardı. Dergi İslam devrimini genel olarak sahiplenip savunmakla birlikte dönemin siyasi uygulamalarını da açıkça eleştirmekten geri durmuyordu.[8] Devrimden sonraki ilk meclis seçimlerinde milletvekili seçilerek ilk dönem yasama meclisinde yer alan Şebusteri, ülkedeki siyasi durumdan memnun olmadığı için ikinci dönem seçimlerine katılmadı. Avrupa’da üniversitelerde uzun süreliğine ders vermek için birkaç teklif aldı, ama bu teklifleri reddetti.

İman ve taklit yoluyla dindarlığın karşısına iman ve seçim yoluyla dindarlık tipolojisini koyan Şebusteri’nin düşüncelerinin farklı boyutları var. Taklitçi anlayışın ortaya koyduğu muhafazakâr yüzeyselliği eleştirmesinde siyasi kurumlar öne çıkmaktadır. Kurumsallaştırılan dindarlık beraberinde katılaşmayı getirmekte ve gerçek iman alanını süsleyen tartışmayı imkânsızlaştırmakta, baskıya dayalı suskunlaştırıcı bir toplumsallık inşa etmektedir.[9] Siyaset yorgunluğu onun düşünce dünyasının oluşumunda temel parametrelerden biri olmuştur. Katıksız bir maneviyattan hareket edişin neticesi olarak Allah’la ilişkinin dünyevi olana dair; yani toplumsal ve kurumsal ilişkiler üzerinden bir düzenleyicilik iddiasında bulunmaması gerekir, eğer bu yapılamazsa ilahi olanın safiyeti muhafaza edilemez. Bild gazetesinde yayımlanan geç tarihli bir söyleşisinde bunu görmek mümkündür: “Bilimsel alandan siyasal tartışma alanına kadar birçok alanda, İslam’ın bir dinden daha fazla bir şey olarak, siyasal bir kurum olarak anlaşılmasından dolayı büyük endişelerim ve kaygılarım var. Kanaatimce İslam tam anlamıyla bir dindir, siyasal bir program değildir. İslam dünya dinlerinden birisidir, bu din günümüzde Müslümanlara siyasal bir itilim verebilir; gelgelelim, sadece İslam değil, Hıristiyanlık ve Yahudilik de siyasal itilimler verebilirler. İslam’ı, mistik, dinsel, sanatsal, felsefi ve hukuksal vb. türlerde birçok boyutu olan bir din olarak görüyorum. Bu din adil demokratik bir devletin kurulması için de itilimler verebilir, ama bu dinin siyasal bir program olması, benim için anlaşılmaz bir durumdur.” Aynı yıl eğitim bakanlığı tarafından Tahran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde kelam ve İslam felsefesi dalında dersler vermeye başladı. Şebusteri, Suruş’la aynı yıllarda farklı bir alan üzerinden medreseleri eleştirirken sonraki yıllarda daha da geliştireceği düşüncelerinin ilk ürünlerini ortaya koyar. 1988 yılında medreselerin müfredatını eleştiren yazısında bunun ipuçlarını görmek mümkün: “Gerçek şu ki yollarını sosyal bilimlerinkinden ayırmış olan ve bu disiplinlerdeki gelişmelerin herhangi bir bilgisi olmaksızın kendi işleriyle meşgul olan medreselerimiz, ne bir medeni haklar felsefesi, ne de bir ahlâk felsefesine sahip olduğumuz bizi bugünkü duruma getirdi. Bundan başka biz ne siyasi, ne de iktisadi bir felsefeye sahibiz. Bu alanlarda sağlam savunulabilir bir kurma dizisine sahip olmaksızın evrensel veya kalıcı kanun ve değerlerden nasıl söz edebiliriz? Hatta uluslararası ilmi topluluklara nasıl girme hakkı elde edebiliriz.”

Bütünlüklü bir kitap olmanın ötesinde eleştirel, dolayısıyla polemik yönü güçlü olan, yer yer tekrarların söz konusu olduğu Resmi Dini Söylemin Eleştirisi’nde özellikle insan haklarıyla ilgili olan bölümünün İran’da önemli tartışmaların yapılmasına katkı sağladığı, hem yazarın kitaba yazmış olduğu sunuşta hem de kitapta yer alan demokrasi ve dindarlık odaklı kimi eleştirel metinlerde görülmektedir. Burada ayrıca şu da dikkat çekmektedir: Şebusteri’ye karşı olan hatta onun yaklaşımlarını yerden yere vuran isimler bile nihai konuşma zemini olarak demokrasi kavramı üzerinden hareket etmektedirler. Kitabın, insan hakları ve bu liberal kavramın İslam ve İslam düşüncesiyle olan ilişkisi konusunun işlendiği bölümlerdeki temel düşünce, aynı zamanda entelektüel teslimiyetin de ilanı niteliğindedir. Ona göre insan haklarını kabul etmek bir şeyleri konuşabilmek bakımından araçsal bir tercih değil bir zorunluluktur. Dolayısıyla bu kavram etrafında gelişen düşüncelerin ya kabul ya da reddedilebileceğini ifade ederken dayatmacı bir söylem üzerinden şunları ifade etmekten kaçınmaz: “Bu tür kavramların Batılı ya da İslami vasıflarla birlikte kullanılması yanlış olmasının yanında, siyaset felsefesinin de saptırılması anlamına gelmektedir. Bu, bütün sosyal ve siyasi hayatı başıboş bırakabilecek kadar büyük bir hatadır. İran halkı şimdi bir yol ayrımında bulunmaktadır. Ya bu kavramları kabul edecek ya da reddedecektir. Eğer cevabı ret olursa doğal olarak bu tercihinin tehlikeli sonuçlarına da katlanacaktır. Zira önlerinde üçüncü bir yol bulunmamaktadır.”

Entelektüel olarak hermenötikten beslenen düşünürün önyargısı evrensel olarak kabul ettiği ama aslında bir tikel olarak Batı’nın yaklaşımlarını dillendirmekten öteye gitmeyen Şebusteri’nin siyasete bakışındaki sekülerliği anlamak bakımından kaynaklara dönüş ve siyasal devrim durumlarına bakışı özelinde/n biraz daha açmak gerekirse şunlar ifade edilebilir: O, Kur’an’dan hareketle bütün zamanlar için geçerli ilkeleri olan bir devlet düşüncesi geliştirmenin ve devletin İslam hükümlerini uygulamakla yükümlü olduğunun savunulmasının Müslüman dünyanın sömürgecilik deneyiminden sonra, devletleri yöneten elitlerin modernleşme çabası içine girmiş olmalarından kaynaklanan arızi bir durum olduğunu ifade eder. Şebusteri’ye göre modernleşmeye karşı duran entelektüeller ve ulema, çatışma dolu dünyada Müslümanların kendi kimliklerini koruyabilmeleri için yeniden köklere/kaynaklara yani öze dönme düşüncesini izlediler. İçinde yaşanılan güne ilişkin olarak da bir şeyler söyleme derdinde olan öze dönüş düşüncesi karşısında kimi zaman retle biçimlenen kimi zaman da haklı eleştirileri içinde barındıran yaklaşımı genel hatları ile şöyledir: “Ne var ki ben bu düşünüş tarzını reddediyorum. Bu düşünüş tarzı, yeni bir model bulunamadığı için geçmişteki siyasal, sosyal, iktisadi sistemleri yeniden kurmak istememiz anlamına geliyorsa, başka birçokları gibi ben de bunu benimsemiyorum. Ancak, siyasal-ahlaki ilkeler geliştirmek ve bu ilkelerle, günümüzde uygun bir devlet sistemi kurmak yönünde yeni bir yönelim ortaya çıkarsa, ben buna varım. Eski sistemlere başvurarak bugün hayatta kalabilmeyi düşünmek, birçok Müslüman’ın düştüğü bir yanılgıdır.” İşte geçmişe başvurmayı reddettiği noktada, modernliği bütünüyle aşma çabalarını gereksiz görür. Şebusteri’nin nazarında Müslümanların, insanlığın bugünkü durumu hakkında bilgi sahibi olarak dini köklerinden uzaklaşmadan yaşayabilmeleri için modernliği aşmayı tefekkür etmek yerine modern olan hususlarla dini köklerin birleştirilmesi gerekliliği vardır. Haklı eleştiriler yönelttiği İran deneyiminden yola çıkan Şebusteri, modernlikle birlikte yaşamak ama aynı zamanda dinin manevi boyutunun korunması durumunun sağlanması konusunda siyasal devrimlerin bir çıkış yolu sağlayamayacağını, çıkışın “günümüzde insanlığın gereksinimleri ve bunalımları hakkında temellendirilmiş bilgilere sahip olunduğunda ve bu sırada kendi geçmişine yönelik yeni bir yönelimle/yorumla oluşturmaya çalışıldığında ulaşılabileceğini”   düşünür.

Kaynaklara dönüşü savunan ve bunu önemseyen Müslüman düşünürler gibi Şebusteri de Kur’an’ın yeniden yorumlanması gerektiğini düşünür: “Benim yorumuma göre Kur’an ve sünnet, bir Müslüman için inanç kaynakları değillerdir. Bakın, bence Hıristiyanlık ile İslam arasında büyük bir fark var. Hıristiyanlıkta inanç, Kitabı Mukaddes’e dayalıdır ve bu Kitabı Mukaddes’in yorumlanması hassas bir meseledir. Kitabı Mukaddes hakkında herhangi bir şey söylendiğinde, bu yorumun inançsızlığa yol açmasından kaçınılması gerekir. Bence İslam’da durum farklıdır. İslami anlayışa göre her insanın kendi özünde, Allah’a giden bir yol vardır. Bunun vahiy yoluyla olup olmaması fark etmez. Basitçe, insanın fıtratı yani yaratılışı gereği böyledir. Vahiy, Allah’a giden bu akılcı yolu ve bu akılcı tanrı bilgisini pekiştirmek için bir destektir. Bu savı açıkça ifade etmiş bulunan İslam teologları, Mutezilelerdi.”

Şebusteri, söyledikleri içinde yer alan netameli hususların vahyin önemli olmadığı anlamına gelmediğini belirtirken İslami inancın çekirdeğinin, insan ile Allah arasında yani insanın Allah’la olan manevi ilişkisi ve ahiretle ilgili meselelerinin düzenlenmesi olduğunu, insanlarla insanların ilişkisinin düzenlenmesi olarak siyasi alanın dinden bağımsız düşünülmesi gerektiğini savunur. Sahip olduğu ön kabuller ve ön yargıların varlığı metinle, dolayısıyla Kur’an’la girdiği ilişkinin kaçınılmaz şartları olarak öne çıkmış, bunun sonucunda da dinî konular/kavramlar, bireyin özel hayatına dâhil edilerek bir mahremiyet konusu haline getirilmiş kamusal tartışmalar, liberalizmin kavramları üzerinden tahkim edilmeye çalışılmıştır. O yine bu zararlı ve tehlikeli gafletinin bir sonucu olarak Kur’an’da yer alan her şeyin din olduğunu kabul etmez. Ona göre Kur’an’da bulunan had cezaları, sosyal ve siyasi uygulamaların hepsi tarihsel uygulamaların neticesidir. Dolayısıyla, onun nazarında, kamusal bir davranış olarak siyaset “İslam” ile temellendirilemez, çünkü siyaset ondan belli bir uzaklıkta gerçekleştirilen seküler bir eylemdir.

Modern toplumun ortaya çıkmasına çok büyük katkı sağlayan Aydınlanma, toplumsal ve felsefî bir hareket olarak insan hayatının birçok yönüne işleyen bir düşünme ve eylem(e) tarzını ifade etmektedir. Öncesinde din, siyaset ya da iktisat arasında herhangi bir farklılaştırma söz konusu değildi, aksine bütüncül bir dünya görüşü olarak din algısı vardı. Bu sadece Müslümanlara özgü bir durum da değildi. Hemen hemen bütün dünyada durum buydu. Din, siyaseti ve ekonomiyi birleştiren büyük bir çatıydı. Şebusteri nazarında bu dönemde devletin dinî bir renge sahip olması, Allah’ın bu yöndeki kurucu iradesinin sonucu değil, sadece bu tür toplumlarda bulunan sosyal şartların ürettiği bir gerçeklik olmasından kaynaklanır. Zamanla insanların dine bakışlarında ilişkin yeni farklılaşmalar gerçekleştiğini bundan dolayı da bugünün insanının din, sanat, iktisat ve siyaset denildiğinde tamamen başka bir şey anladığını kısacası hayatın kurucu unsurunun bölündüğünü belirten Şebusteri, bugün hayatın farklı alanlarının birbirlerinden ayrılmış durumda olmasını sorgulamaksızın, dinin çekirdeğinin ne olduğunu Allah’ın kullarından ne istediğinin netleştirilmesi ve açıkça ortaya konulması gerekliliği üzerinde dururken sınırlı bir din telakkisi üzerinden düşüncelerini ifade eder. Velayet-i fakih kavramının kabulünün tevhide aykırı düştüğünü ifade eden Şebusteri, müminin modern toplumun parçalı yapısını sorunsallaştırarak yadsımasını ve bu sorunsallaştırmasını iman boyutu üzerinden gerekçelendirmesini doğru bulmaz. Hayatının farklı alanlarını birleştirerek hareket etme düşüncesi, İslamcılığın ve onun velayet-i fakih versiyonunun yapmayı düşündüğü gibi gerçekleşme umudu olmayan olsa bile totaliter sonuçlar doğurabilecek bir çabadır. Meseleyi kuramsal düzlemde çözmeyi fıkhi noktada çözme yaklaşımına önceleyen Şebusteri bu noktada, Alain Touraine’in Modernliğin Eleştirisi (2000) kitabında ifade ettiği modern dönem öncesinde merkezî bir yere sahip olan dinin modern hayatta ancak “özel yaşam”da anlamlı olabileceğini ifade eden yaklaşımlarla ciddi oranda paralelleşmektedir. Bugünün şartlarında meşru olan tek yönetim biçimi olarak demokrasiyi görmesiyle de liberal demokrasiyi tarihin sonu olarak gören entelektüel hegemonyaya eklemleniyor. Öte yandan dini kavrayış ile dinin özü arasında yaptığı ayrım nedeniyle Abdülkerim Suruş’un düşünceleri benzeri epistemik yıkıma katkı sunan bir eğilimin ürünü olarak nitelemek kabildir.

Buraya kadar söylediklerimizi birleştirecek olursak şunlar söylenebilir: Siyasal özgürlüğü her durumda dini yükümlülüklerin önünde gören Şebusteri’nin, geçmişteki içtihatların bir tür fetva yükü olarak bugüne taşınması durumunu sorunsallaştırırken eleştirel imkân olarak görülebilecek düşüncelerinin ötesinde, temelde seküler bir din anlayışının teolojisini oldukça güçlü argümanlarla geliştirdiğini rahatlıkla ifade etmek mümkün. İnsan hakları başta olmak üzere modernitenin önünde duran itikadi engelleri kaldırmanın ve bunu içinde yaşanılan sosyal-siyasi düzenin temeli yapmanın, bu çağda Müslüman olmanın gereklerinden biri olduğunu düşünmesi bu noktada hatırlanabilir. Dinin manevi değerlerle bağıntılı ve hiçbir biçimde dışsallığa dolayısıyla siyasete indirgenemeyeceği düşüncesinden beslenen bu düşünüş dinin iç eleştirisini sadece fetvalarla yahut İran’daki devlet uygulamaları ile sınırlamaması ve felsefi bir zeminden kaynaklanması yani dinin özünü oluşturan şeyleri kabuğundan ayırmayı ve dini, fenomenolojik bir yöntemle ele alarak, bir takım inanç, ahlak ve uygulama olarak değil, gelişimsel bir süreç olarak görmesi ve anlaması nedeniyle tartışılmaya açık ama ciddi argümanları olan bir yaklaşım.  Esaslı ve çok önemli olan bir noktayı vurgulamak ve altını kalın çizgilerle çizmekte fayda var: Yurttaşlara yönelik keyfî ve baskıcı şekilde tezahür eden monarşik ve aristokratik yetkeye karşı mücadele sonucunda ortaya çıkan modern bireycilikte olduğu gibi Şebusteri de liberal özerklik düşüncesini, hermenötik okumayı ve insan hakları seçeneksizliğini ahlakî ve dinî bir bağlama yerleştirmiştir. Bunun da bir anlamda “istisnai” İran’da İslami düzenin söylemsel olarak çökmesi ve seküler kültürün oluşumunun kök salmasıyla başlayan bir değişimin sonucunda ortaya çıkan bir fenomen olduğu söylenebilir. Siyasal tartışmaların gerçekleştiriliş biçimi bile dönemin temel yönelimlerinin anlaşılmasına vesile olabilir.

Şu hâlde her şeyden önce bu bakış açısının ciddi biçimde tefekkür edilmesi ve eleştirilmesi gerekliliği vardır.

KİTABİYAT

ŞEBUSTERİ, Muhammed Müctehid (2011),  Resmi Dini Söylemin Eleştirisi, Çeviri: Abuzer Dişkaya, Mana Yayınları, İstanbul.

BOROUJERDİ, Mehrzad (2001), İran Entelektüelleri ve Batı, Türkçesi: Fethi Gedikli, Yöneliş Yayınları, İstanbul.

AKTAŞ, Cihan (2004 ), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformcuları: İran’da Siyasal, Kültürel ve Toplumsal Değişim, Kapı Yayınları, İstanbul.

AKTAŞ, Cihan (2008 ), Yakın Yabancı, İz Yayıncılık, İstanbul.

ROY-KHOSROKHAVAR, Oliver-Farhad (2000), İran’da Modern Olmak, Çeviri: İsmail Yerguz, Metis Yayınları, İstanbul.

EBU ZEYD, Nasr Hamid (2002), Dinsel Söylemin Eleştirisi, Çeviren: Fethi Ahmet Polat, Kitabiyat Yayınları, Ankara.

EBU ZEYD, Nasr Hamid (2004), İslâm’la Bir Yaşam, Çeviren: Celâdet Moralıgil, İletişim Yayınları, İstanbul.

TOURAINE, Alain (2000), Modernliğin Eleştirisi, çeviri: Hülya Tufan, YKY, İstanbul.

DABASHİ, Hamid (2007), İran: Ketlenmiş Halk, Çeviren: Emine Ayhan Metis Yayınları, İstanbul.

ABRAHAMİAN, Ervand (2002), Humeynizm, İslam Cumhuriyeti Üzerine Denemeler. İngilizceden çeviren: Mehmet Toprak, Metis Yayınları, İstanbul.

 

[1]  Bu beklentiyi haklılaştıracak şekilde “durum tanımı” yapan Muhammed Şebusteri şunları ifade eder: “Öğrencilerimden birçoğu ne söylediğimi anlıyorlar, çünkü İran’daki değişiklikler orada, böylesi ifadelerin bugün 15 yıl öncesine göre daha iyi anlaşılmasına yol açtılar. İnsanlar, siyasal önlemlerin sürekli eleştirilmesi gerektiğini, iyileştirilmeleri ve değiştirilmeleri gerektiğini yaşayarak öğrendiler. Politika yapanlar, din çerçevesinde konuşup konuşmamalarından bağımsız olarak, çok hata yapan insanlardır. Bu deneyimler, din hakkındaki tartışmanın ya da siyasal sorunlarla karşılaşmanın kendine özgü ölçütleri olması gerektiğini gösterdi, bu da din ve devlet işlerinin ayrılması anlamına geliyor. Öğrencilerim, siyaseti eleştiriye açık kılmanın politikayı, Allah’tan gelen ya da ölçütlerini Kur’an’dan ve sünnetten alan bir faaliyet değil insani bir faaliyet olarak görmenin gerekli olduğunu çok iyi anladılar.” Kuşkusuz çoğu noktada zamanın gerekliliklerinin belirlediği kararları alan siyasal alan temelde beşeri bir faaliyet olduğu için kutsallaştırılamaz. Burada sorun Kur’an’dan hareket ederek siyaset üretmenin gerekli olmadığını ifade etmektir. Dolayısıyla İran’ın iç tartışmalarında sorgulanamaz kurumları ve yapıları eleştirmeye dönük olan kimi yaklaşımlarla içtihadi faaliyeti aşan ve felsefi modernliğe ulaşan yorum bilgisinin birbirinden ayrıştırılması Şebusteri’nin metninde/söyleşisinde oldukça girift bir hâl almaktadır.

[2]  Abdülkerim Suruş, 1993 yılında Kiyan’da yayınlanan Dini Demokratik Devlet isimli yazısında devletlerin halkın oyuyla kurulması gerektiği, esasında dindar halkların dindar devletleri işbaşına getirecekleri, bu şekilde kurulan bir devletin dini olduğu ölçüde halkçı da olacağını yazmaktaydı. Bu takdirde aynı anda iki hukuka riayet edilmiş olacaktı: İnsanın hukuku ve Allah’ın hukuku.

[3]  Etkilenmeler söz konusu olduğunda dönemsel farklılaşmalar için şöyle bir tespit de yapılabilir: Dünyada başka bir dünyayı mümkün kılma ütopyası olarak sosyalizmin gündemde olduğu yıllarda dikkatlerini sosyal adalet üzerine yoğunlaştıran aydınların, liberalizmin gündemde olduğu doksanlı yıllarda demokrasi ve insan hakları üzerine yoğunlaşmış bulunması üzerinden etkiyi doğallaştırmak mümkün olsa da her iki dönemde bu tarz etkileşimleri doğru bulmayan bir düşünsel gövdenin mevcut olduğu da unutulmamalıdır.

[4]  Şebusteri’nin bu eseri ile paralellikler taşıyan Nasr Hamid Ebu Zeyd’in Dinsel Söylemin Eleştirisi(2002) kitabıyla karşılaştırmalı olarak kritik edilse oldukça anlamlı sonuçlara ulaşmak mümkün olur kanaatindeyim.  Din siyaset ilişkisini farklı görünümleri üzerinden eleştirel bir incelemeye tabi tutan ve “dinsel söylem eleştirisini” şiddetli bir epistemolojik gereklilik olarak gören iki düşünürün dini söylemindeki benzerlikler gerçekten dikkat çekecek mahiyettedir. Öte yandan bugün dinî metinleri anlamak bakımından gündeme taşınan hermenötik sorular ve sorunların her iki yazarın düşünce dünyasındaki yerini kavramak açısından Nasr Hamid Ebu Zeyd’in İslâm’la Bir Yaşam(2004) kitabında yer alan hermenötikle tanıştığı bölümlerin de dikkate alınması gerekir. Zikredilen görüşlerin sahipleri, söylemlerini büyük ölçüde hermenötik üzerine kurdukları için bu karşılaştırmalı okumalar mutlaka yapılmalıdır.

[5]  İslam’ın devlet için öngördüğü çerçeve düzenlemelerin bulunup bulunmadığı konusundaki düşüncelerini İman ve Özgürlük adlı kitabının “İman, Siyaset ve Devlet” başlıklı bölümünde ayrıntılı olarak incelediğini ifade eden Şebusteri, bu konuda Türkiye’deki kimi tartışmaları anlama noktasında da katkı yapacak olan düşüncelerini şöyle ifade etmektedir: “Bence tamamen bambaşka bir konu olan İslam tarihinde değil ama Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen Allah’ın mesajı ve vahyi olması yönüyle İslam’da devlet ve yönetim açısından hiçbir çerçeve düzenleme öngörülmemiştir. Bu ilahi mesajı illa da devletle irtibatlandırmak istiyorsak bunun gereği, her asırda adaleti gerçekleştirecek düzenlemelerin Müslümanlar tarafından meydana getirilmesi ve bunlara göre yaşanması olacaktır.”

[6]  İranlı aydınlar arasında 60’lı ve 70’li yıllarda Sartre, Nietzche, Hegel ve son yirmi yıl içinde de Heidegger, Popper ve hermenötik literatür ilgi merkezi olmuşlardır. Genç kuşak arasında ise Foucault ve Habermas bir çekim merkezi oluşturmaktadır. İran’da 1984-1985’te Karl Raimund Popper’ın The Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları) kitabının üç çevirisi yayımlandı. İlk çeviri 1984’te Kaliforniya’da Melli Publishers tarafından yayımlandı. İzzetullah Fuladvend tarafından yapılan ikincisi 1985’te Tahran’da Harezmi Yayınevinden çıktı. Aynı yıl Mohajer’in ilk çevirisi Tahran’da İntişar Yayınevince yeniden basıldı. Suruş’la polemiğe giren filozoflardan biri olan Rıza Daveri, Popper’in Açık Toplum ve Düşmanları üzerine Keyhan-i Ferhengi’de yazdığı bir yazıda Suruş’u hedef alarak “Bu Popper kim oluyor ki hem İslam Devriminin düşmanları ülke dışında onun eserlerini muhalefet aracı kılıyor, hem de ülke içinde bir grup ona muhalefeti, mukaddes değerlere muhalefetmiş gibi gösteriyor?” diye sordu. Bu yazıdan sonra Suruş dergiye yolladığı bir açık mektupla, “her görüşe açık bir dergi olma eğilimi gösteren” Keyhan-i Ferhengi’de yazmaktan vazgeçtiğini ifade eder. Buna karşın derginin çoğu öğrencisi olan editörleri onu yeniden yazmaya razı etmek için Daveri’nin yazılarını yayınlamama kararı alırlar.  Bilhassa “eleştirel akılcılık ve “yanlışlama” ilkesine dayalı Karl Popperci görüşün dünyanın gerçek halinin bilinebileceğine dayalı pozitivist ideolojiye karşı getirdiği eleştirilerin dini algılama dünyasına da taşınması İran entelektüel dünyasının anlaşılması açısından en az Gadamer kadar önemlidir. Her iki isim de İslam devrimine eleştirel bir bakışın oluşumunu doğrudan etkilemiş hatta temelde belirleyici olmuştur.

[7]  Abdülkerim Suruş’un Kabz-ı Basit-i Teorik-i Şeriat (Şeriatın Teorik Genişlemesi ve Daralması) başlıklı hayli tartışmalara yol açan kitabına temel oluşturacak yazısının ilk tezlerini ve bu tezlere karşı Sadık Laricani, Cafer Subhani ve Nasır Mekaremşirazi’nin cevapları da Keyhan-i Ferhengi’de yayımlandı.

[8]  Muhammed Şebusteri İran devrimi hakkındaki düşüncelerini şu şekilde açıklar: “Gençliğimden itibaren, 20 yaşımdan devrime kadar ve bugüne kadar geçen yaklaşık 40 yıl boyunca her zaman dinle, İslam’la ve politikayla ilgilendim. Devrimden sonra bu devrime biz kendi çocuğumuz, halkımızın yetiştirdiği bir çocuk gözüyle baktık. Bizim için öyleydi. Daha kadim çağlarda büyük fedakârlıklarda bulunmuş olan ve sonra bu devrimi yaşamış olan büyük İran halkının çabalarını hiçe sayıp, basitçe ‘hadi ben gidiyorum’ diyemezdim… Evet, doğru bazı şeyler oldu, ama olması gerektiği gibi olmadı. Devrim bizim için çok hatalar yapan, büyürken bize büyük zahmetler çektiren bir çocuktu. Onu kolay kolay bırakamazdım, kalbim, özgürlük isteyen bir politik olay olarak bu devrime bağlıydı. İslam dinine aidiyetimi terk edemezdim, çünkü çocukluğumda dindar bir evde büyümüştüm, dinle çok sıkı bağlarım vardı. Bu iki nedenle Allaha şükür hiç ümitsizliğe kapılmadım ya da dönmedim. Çok düşündüm ve kendim için bu yolu oluşturdum.”

[9]  Şebusteri, son derece politikleştirilmiş bir İslam anlayışının nüfuz ettiği İslam cumhuriyeti bağlamında bir tür “put kırıcı “söylem geliştirerek siyasallaşmayı içtihadı dondurmak olarak algılamakta ve şöyle demektedir: “Dinin siyasallaştırılması belli bir anlayışa resmiyet kazandırıp diğer tefsirleri yasaklamadan mümkün değildir. Böyle bir davranış içtihat kapısının kapatılması ve dinî düşüncenin yok edilmesidir. Dinin siyasallaştırılması kavramının doğru bir anlama sahip olması mümkün değildir. Çünkü din ve siyasi güç, adı devlet olan tek bir koruyucuya sahip olursa her ikisi de yozlaşır. Çoğunluğunu dindarların oluşturduğu bir toplumda devletin görevleri asayiş ve sosyal yaşam açısından zorunlu olan maddi ihtiyaçların karşılanmasından ibarettir. Eğer toplum dinî esaslara ve değerlere sadık kalırsa, doğal olarak halk tarafından seçilmiş olan devlet de yasama ve icra makamında bu dinî esas ve değerlere bağlı kalacaktır. Ama eğer devleti dinî kültür ve değerlerin kurucu unsuru olarak görürsek, bu, dinî baskıcılık ve diktatörlükten başka bir şeyle sonuçlanmayacaktır.” Bu düşüncelerin asli liyakatleri ne olursa olsun; iktidarı da hedefleyen ve İran özelinde bu hedefine görece de olsa ulaşmış olan İslamcılığı tehlikeli addeden yıkıcı bir düşünce olarak görülebilecek bu düşünceler doksanlı yıllardan itibaren İran düşünce dünyasının temel tartışmaları arasında yer almıştır. Öte yandan Şebusteri’nin bu düşünceleri bir yönüyle Amerikalı pragmatist kuramcı Richard Rotry’yi hatırlatır. İran’da Rotry’ye gösterilen ilgi büyüktür. Bunun bir örneği, bu düşünürün Kant’ın ölümünün yüzüncü yıl dönümü dolayısıyla Kültürel Araştırmalar Derneği tarafından 2004 yılının Haziran ayında İran’a davet edilmesidir. Rorty’ye göre hakikat arayışı, kişisel tecrübe ve vicdani seviyede tarif edilmelidir, toplumsal alanda değil. Kişisel arayışlarla ulaşılan hakikatin diğer insanlara da dayatılan nihai bir nokta veya kavrayış olarak sunumu, hakikatin baskıcı bir devlet ideolojisine dönüşmesi gibi bir sonuç doğurabilir. Düşünsel etkileşimleri ve paralellikleri anlamak bakımından yılların başlarından itibaren İran’da meydana gelen toplumsal, siyasal ve kültürel değişimi konu alacak çalışmaların genel entelektüel haritayı da dikkate alması gerekir.

Check Also

İslam Düşüncesinde Muhalefet / Nuri Yılmaz

İslam ve muhalefet! Genel geçer bilgiler çerçevesinde bakan pek çok kimsenin yadırgayacağı bir başlık! Ve ...

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 1 – Ebu Bekir ve Ömer Dönemi / Hamdi TAYFUR

İslam tarihi boyunca ortaya çıkan bütün fırka ve mezheplerin kendilerine dayanak yaptıkları dönem dört halife ...

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 2 Osman ve Ali Dönemi / Hamdi Tayfur

Osman Dönemindeki Muhalif Hareketler: 11-Osman’ın Ömer’in oğlu Ubeydullah’a kısas uygulamamasına Ali ve bir grup sahabenin ...