Dini Hoşgörü: İslami Bir Bakış açısı / Halid Zahir

İslami Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma

 

  1. Giriş

Hiç şüphesiz din, insan refahına inkâr edilemez bir katkı sağlamaktadır. Ama, özellikle dindar insanlar arasındaki ihtilafların sınırlarına gerektiği gibi saygı duyulmazsa, din büyük ölçüde ayrılıkçı olabilmektedir. Dini uygulamaların farklı oluşu, insanlara en iyi şekilde, şahsi inançlarının getirdiği ilkelerin göreceli güçlü taraflarını mukayese etmede ve layıkıyla onlara uymada insanlara hizmet edebilirken; dini taassup ise (bir insanın kendi inancının kesinliğini savunma ve bütün herkesi kınamaya değer olarak davranma eğilimi) pek çoklarının acı çekmesine yol açmakla kalmaz aynı zamanda insanları, dini ciddiye alma fikrinden uzaklaştırmaya da sevk eder. Geçmişte oldukça çok gözlemlenen dini taassup, günümüzde daha az dile getiriliyor gibi görünse de yeryüzündeki pek çok olay, pek çok vicdan sahibi insana bu dini taassup canavarının halen dipdiri hayatta olduğunu fark ettirdi. Bosna’daki kanlı sivil savaş, 11 Eylül 2001’deki korkunç olaylar ve onun akabinde gelişen kötü sonuçları, İsrail ve Filistin’de sürekli dökülen kanlar, Hindular ve Müslümanlar arasında hiç bitmeyen husumet ve nefret, acılarla dolu dünyamızdaki bir sürü benzer talihsiz örnekler, bizlere acilen bu dini taassup lanetiyle ilgilenmemiz gerektiğini haykırmaktadır.

Bu yazı, İslami bir bakış açısından dini farklılıkların nasıl ele alınması gerektiği konusuna cevap aramaktadır. Yazımızı beş bölüme ayırdık. Birinci bölüm, giriş. İkinci bölüm, dini farklılık olgusuna dair üç önemli yaklaşımı tanımlamakta ve akabinde bu yaklaşımların zayıf ve aşırı yanlarından bahsetmektedir. Üçüncü bölüm[1] ise problemin çözümüne İslami bir açıdan yaklaşımdan bahsetmektedir. Dördüncü bölüm, bu İslami çözüme gelen eleştiriler ve benim onlara cevabımla devam etmektedir. Beşinci bölüm ise sonuç bölümü olacaktır.

  1. Dini Farklılıklar Olgusunu Ele Almadaki Yaklaşımlar
  2. a) Dinsel Dışlayıcı (Exclusivist) Yaklaşım:

Dini çeşitlilik hakkında en yaygın şekilde bilinen yaklaşım, Dinsel Dışlayıcılar (Religious Exclusivists) tarafından takip edilen yaklaşımdır. Bu grup, dini hakikati tekellerine alarak sadece kendilerini doğru yolda görüp kendilerinden başka herkesi dışlamaktadır. Örneğin, 1991 Eylül ayında İngiltere ve Galler kilisesinde bütün rahiplere açık mektup gönderen Hristiyanlar arasında böyle bir yaklaşım söz konusuydu. Mektup, kurtuluşun sadece, tek kurtarıcı İsa aracılığıyla ve Tanrı’ya giden yolda bulunmakla olabileceğini iddia ediyordu. Benzer görüşler Müslümanlar ve Yahudiler arasında da bulunmaktadır. Kur’an, vahyedildiği dönemde Arap toplumu içinde bulunan Yahudi ve Hristiyanların dışlayıcı yaklaşımından bahseder. Bir ayet şöyle buyurmaktadır: “Onlar, Yahudi ve Hristiyan olanlar haricinde hiç kimsenin cennete girmeyeceğini iddia etmektedirler.” Ne gariptir ki aynı dışlayıcı yaklaşım cennete gireceklerin sadece kendileri olduğunu iddia eden pek çok Müslüman tarafından da benimsenmiştir. Onlar bu anlayışlarının, bütün kâfirlerin cehenneme gireceğini ifade eden Kur’an’a dayandığını iddia etmektedirler. Pek çok Müslüman, “Madem bütün gayrimüslimler kâfirdir, o halde onların hepsi cehenneme girmeye mahkûmdur” demektedir.[2]

Dışlayıcı yaklaşımda temel sorun şudur. Bu yaklaşım, belli bir dini geleneğe mensup inanç sahibi bir insanı; başka dini geleneklere mensup kişilerin de, dini hakikatin başka bir yorumunu takip etme ihtimalinin olabileceğini kabul etmekten alıkoyar. Bu, dışlayıcının inancına resmen inanmayan kişinin zihninde, ahirette kurtuluşun mümkün olmadığı düşüncesini meydana getirir. İnançsız bir kimsenin dini yorumunda sonuç olarak ortaya çıkan bu umutsuzluk hali, doğal olarak zaman zaman onlara karşı en kötü şekilde, şiddetle iç içe geçmiş nefrete yol açabilmektedir. Hatta eğer bir dışlayıcı; barışçı ve diğer inanç ehline karşı açıkça saygılıysa bile, bunu muhatabının hak ettiği düşüncesinden dolayı yapmamaktadır. O, bunu kaçınılmaz sosyal bir uyum olarak ya da uzun vadede diğer inançları yok etmek için hesaplanmış bir strateji olarak yapmaktadır. Bir grup insan tarafından dışlayıcı yaklaşıma bağlılık, eğer siyasi bir fırsatçı tarafından ya da dini bir lider tarafından yanlış yönlendirilirse her an patlayabilecek potansiyel bir dinamit gibidir.

Buna rağmen, dışlayıcı yaklaşımın olumlu yanı şudur. İnanç sahibi bir insanın, kendi inancının nihai hakikat olduğuna aşırı bir güven duymasına sebep olur. Vahidüddin Han’ın isabetli bir şekilde ifade ettiği gibi dini hakikatin tek bir hedefi vardır, o da insana güven duygusu verebiliyor olmasıdır. İnsan bu dünyada yaşarken kesin bir güven duygusuna ihtiyaç duymaktadır. İnancın olmadığı durumlarda, dini inanç sadece felsefi bir varsayıma indirgenir ya da bir yığın karmakarışık ruhsal tecrübenin ürünü olarak algılanmaya başlanır.

Bu yaklaşımın münekkitleri, dışlayıcıların bu olumlu özelliğinin, diğer inançların inkârını ya da inanan bir kimsenin peşinden koştuğu güven duygusunun elde edilemeyeceği gibi ürkütücü bir duyguyu beraberinde getireceğinden korkarlar. Fakat size daha sonra, bu sonucun aslında dışlayıcı yaklaşımdan kaynaklanan tek muhtemel sonuç olmadığını göstereceğim.

  1. b) Dinsel Kapsayıcı (Inclusivist) Yaklaşım:

Kapsayıcı bir yaklaşımda kişi, her ne kadar diğerinin inancının doğruluğunu kabul etmese de, kendi inancıyla başkalarının inancının yan yana yaşamaya hakkı olduğunu kabul eder. Bu yaklaşım, karşıt inanca rahatça nefes alma alanı ve vakarla var olma imkânı sunar.

Örneğin, Vatikan diğer bütün önemli dünya dinlerine saygı duyduğunu ifade ederek, yayınladığı 1967 fetvasında Dinsel Kapsayıcılık politikasını benimsemiştir. Hatta ateistler için bile sempatik ifadeler bu fetvada yer almıştır.

Yine de bazı âlimler vardır ki (dinsel dışlayıcılığa göre daha kabul edilebilir bir anlayış olmasına rağmen) dinsel kapsayıcılığın, dini taassup tehdidinin üzerine gitmede yeterince başarılı olmadığını savunmaktadırlar. Bu alimler, Hristiyanlıkla ortak noktaları olduğu için diğer inançları da iyi olarak görmenin dinsel kapsayıcılığın kendi içinde barındırdığı bir eğilim olduğunu düşünmektedirler. İyi niyetli insanlarla ve inançlarla ne kadar çok ortak noktası olduğunu düşünse de kapsayıcı anlayış, kendi anlayışının doğruluğundan fazlasıyla emindir. Kapsayıcılık, çok fazla olmasa da bir yere kadar kabul edilebilir bir anlayıştır.

Badham’ın Hristiyan Kapsayıcılarla ilgili eleştirisi kısmen doğrudur. Vatikan fetvasının sadece Hristiyanlıkla ortak noktalara sahip oldukları için diğer inançların varlıklarını tanıdığını iddia etmek çok isabetli bir yorum değildir. Fetvanın Yahudi ve Hristiyanlara yaklaşımı konusundaki görüşleri incelendiğinde, Badham’ın gözlemi haklı olmaktadır. Fakat fetvanın Hristiyanlığın temel anlayışı ile hiç bir şey paylaşmayan ateistleri içeriyor olmasındaki eli açıklılık, Vatikan’ı Badham’ın eleştirisinden kurtarmıştır.

Ben, İncil öğretileri ile tutarsızlığı yüzünden Vatikan fetvasının temel ruhuyla aynı fikirde değilim. İncil şöyle demektedir: “Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.” (Yuhanna 3/16) Eğer Hristiyanlar bu anlayışın doğruluğuna inanıyorlarsa, diğer inançları aklamak için enerjilerini gereksiz yere harcamamaları gerekmektedir. Her şeye rağmen, eğer İsa insanlık için tek kurtarıcı ise, bu inancı kabul etmeyenlerin buna inanmalarını sağlamak için Hristiyanların canla-başla çalışmaları gerekir. Hristiyan olmayan inançların “sapkın” öğretilerini övmek, dinine bağlı Hristiyanlar tarafından, Hristiyan olmayanları felakete doğru sürüklemek olarak görülmelidir. Vatikan fetvasının nazik ve herkesle uyumlu içeriği İncil’in gerçek ruhuyla uyuşmuyor görünmektedir.

  1. c) Çoğulcu Yaklaşım:

Çoğulcu yaklaşıma göre, bütün büyük dinler dini liderlerin kültürel çevreleri tarafından etkilenmiş olsa da aynı “Aşkın Gerçeklik”e, samimi beşeri cevaplardır. Dolayısıyla dinlerin hepsi doğrudur ve hepsi “En Yüce Olan”ın anlaşılmasına hizmet eder.

“Dini Çoğulculuk’’, bütün beşeri dinlerin Tanrı’yı tanımaya giden yolda sunacak bir şeyleri olduğu inancı üzerine temellenmiş tamamen yoruma açık bir arayış olduğunu iddia eder. Badham’a göre dini çoğulculuk, aynı zamanda geleneksel dinin seküler kritiğinin fazlasının haklı olduğunu ve göz önüne alınması gerektiğini kabul etmelidir. Çoğulcu görüş hem dışlayıcılığı hem de kapsayıcılığı reddeder ve insanları samimi dini çoğulculuğa çağırır.

Dini çoğulculuğun temelini şöyle açıklayabiliriz. Ona göre, dini olarak her şeyin belirsizliğe karıştığı bu dünyada hem inanç hem de inançsızlık eşit oranda kabul edilebilir cevaplar olabilir. Aşkın Gerçeklik konusunun, bireyin kendi deneyimi ve deneyimsizliği temelinde çözülmesi gerekir. İnanç sahibi biri, yapmakta olduğu şeye inanmada kendini haklı hissedebilir. Çünkü bu onların en değerli tecrübelerini yorumlama şeklinden dolayı böyledir. Son tahlilde, hakikatin doğası hakkında bütün düşüncelerimiz deneyimlerimiz temelinde yorumlanır.

Dini çeşitliliğin çoğulcu çözümü, hakikatin çoğulcu olamayacağını iddia eden Vahidüddin Han tarafından reddedilmiştir. Eğer gerçek tek değilse, gerçek değildir. Dini çoğulculuk teorisinde hiç bir mantık yoktur. İnsanlar arasında dini ahenk gerçekten de elzem olmasına rağmen, “ben doğru yoldayım, sen de doğru yoldasın” gibi yapay sloganlarla böyle bir şey başarılamaz. Ahenk meydana getirmenin tek doğru yolu, bütün insanların saygıya değer olduğunu düşünmektir. Dini bütünlüğe giden en doğru formül, “birini takip et, herkese saygı duy” formülüdür.

Vahidüddin Han yine de, saygıyı ilham edecek temel ruhun nasıl sağlanacağı hakkında bir metot sunmamaktadır. Bir insan, bir başkasına yok yere saygı göstermez. Saygı, gerçek bir teorik açıklıkla gelmezse sığ, yapay ve kırılgan olacaktır. Baskı altında kaybolup gitmesi muhtemeldir. Çünkü pek çok dindar insan, muhatabının kendi dini hakikatini reddettiğini düşündüğü için saygıya layık olamayacağına inanır ve onu reddeder. Bu duyguyu gidermek için bir şey yapılması gerekir, aksi takdirde diğer inançlara saygı gerçekleşmesi zor bir hayal olur.

Çoğulculuk kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Çünkü bu düşünce, bütün dinlerin eş zamanlı olarak doğru olduğunu savunur. Böyle bir düşünce ise apaçık bir saçmalıktır. Bir birey, karşı karşıya kaldığı problemlere kesin cevaplar bulmak için bir din arar. Dinin çözmede yardımcı olduğu problemler, yarım yamalak cevaplarla çözülemez. Hayatın anlamı, öbür dünya, Yaratıcının bizden beklentileri gibi sorulara verilecek yarım yamalak cevaplar aslında cevap değildir.

Tanrı’nın, iradesini insanlara farklı farklı şekillerde açıkladığı fikri, en hafif tabirle kafa karıştırıcıdır. Dinin cevap vermeye çalıştığı sorular, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde cevaplanmalıdır. Belli belirsiz cevaplar cevap sayılmaz. İnanlara güven telkin etmek dinin görevidir. Eğer bunu yapamazsa, böyle bir başarısızlık, kesinlik arayan dindar insanı, objektif düşünce lüksüne sahip olduğunu iddia eden ama dini kesinlikten neşet eden güvenin nimetlerinden yoksun olan “felsefenin güvenilmez kucağına” atacaktır.

Bir örnek, ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır. Yeni Ahit, “İsa Allah’ın oğludur’’ der. Kur’an ise bunun tam tersine, İhlas suresinde, Tanrı’nın bir oğlu olabileceği düşüncesini reddeder. İki iddia aynı anda doğru olamaz. Dahası, bu iddialar dini liderlerin kişisel kültürel çevreleri tarafından etkilenmiş görünmemektedir. Bunlar birbiriyle çelişseler de, dini bir görüş olarak doğruluğundan emin iddialardır.

Hiç şüphe yok ki dindeki kesinlik unsuru, aynı zamanda onun sorunlarının pek çoğunun da sebebidir. İnançlarının bahsettiği şeyin nihai gerçeklik olduğuna inananlar, diğer inançlara saygı duymayı es geçerler. Bu, inananlar arasında bağnazlığa sebep olur. Çoğu kez, belli bir dinin takipçileri aynı şekilde muhataplarının, kendi dinlerinin doğruluğundan kesinlikle emin olduklarının farkında değildirler. Badham haklı olarak bu anlayışın, çoğunlukla diğer inançlara mensup insanlarla olan iletişim eksikliğinden kaynaklandığına inanmaktadır.

Yukarıdaki tartışma önemli bir soruyu gündeme getirmektedir. Bir insan, başka bir insanın takip ettiği yolun Allah’ın doğru yolu olup olmadığından nasıl emin olabilir? Cevap şudur: Bir bireyin, dininin doğruluğu hakkında kendini mutmain kılacak inanç ilkelerini tahlil ederken objektif olması gerekir. Cevaplar, dinine duyduğu imanı ya daha da pekiştirecek ya da onu azaltacaktır ve bir sonuç olarak, o da başka alternatif açıklamalar arama yoluna gidecektir. Bu mücadele, gerçeğin peşindeki insanın, ya göreceli kesinliği elde edeceği ya da bu yolculuğunu sürdüreceği zamana kadar devam edecektir

Bu kişiye, gerçeği arayış için çıktığı bu yolda diğer inançların takipçilerinin tebliğ çabaları tarafından yardım gelecektir. Akıllı bir tebliğci sadece başkalarına kendi mesajını iletmekle kalmayacak, aynı zamanda başkalarından da objektif olarak bir şeyler alacaktır. Böylece farklı inançlardaki insanlar, karşılıklı fayda adına anlamlı bir diyaloga girebilir. Böyle bir alışverişin imkânı, büyük oranda dini çoğulculuk anlayışı tarafından engellenir. Çünkü dini çoğulculuk, diğer dini açıklamaların da eşit şekilde kabul edilebilir olduğunu düşünen dindar bireyden, “öncelik hissi”ni ortadan kaldırmaktadır. Biri çıkıp, dini görüşler konusunda böyle bir alışverişin gerçekçi bir ihtimali var mıdır diye sorabilir. Bu gerçekten de böyle mi olmaktadır? Cevap olumludur. Çoğu kez dindar kişiler arasında bu böyledir. Bu, bütün dünyada sürekli olarak gerçekleşmeye devam eden din değiştirme olaylarını açıklamaktadır. Eğer biri, dindar çoğulcuların açıklamalarını kabul edecek olsaydı o zaman dünyanın bütün dinleri, dini meselelerde katı bir şekilde içe dönük kalır ve diğer dinlerin takipçilerini etkileme girişimlerine bir son verirlerdi. Böyle bir durumda da o dinin mensupları ve onların dinleri, en büyük motive kaynağı olan inançlarına hizmet etme şevkinden mahrum kalırdı. Onun yanlış kullanımının zarar vereceği korku yüzünden bu ruhu öldürmek bir trajedi olurdu. Uçakların bazen kaza yaptığı gerçeği, bizim onlardan kurtulmamız gerektiği anlamına gelmez. Onun yerine yapılması gereken, bu tür kazaların asgariye indirilmesi için tedbir almaktır. Bu yöntem, bizim, dini görüşlerin ve tebliğlerin alışverişinde değişime doğru tavrımız olmalıdır.

Diğer bir yandan bu süreç bizlere, insanların dini inançlarının sadece beyin yıkama sürecinin sonucu olarak oluşmaması gerektiğini, bunun yanında bu sürecin akıllıca seçim yapma sonucunda oluşması gerektiğini de açıklar. Bu “öğüt verme, tebliğde bulunma ve dini görüşlerin alışverişi” süreci, aklını kullanan bir dindarın, iki önemli şeyden mutmain olmasını sağlar. Birincisi, o kişinin, dinine tek taraflı bir propaganda sürecine maruz kalma sonucu olarak inanmadığından emin olmasını; ikincisi ise, bilgisizliği yüzünden diğer inançlara karşı olumsuz yönde beyninin yıkanmadığından emin olmasını sağlar. Böyle biri (ve pek çok dindar insan), inancının bir fikir alışverişinin ve gönüllü seçim sürecinin sonucunda oluştuğunu bilmektedir.

Cevaplanmamış kalan sorular şunlardır: 1) Gerçek dinin sadece tek bir şekli mi vardır? 2) Eğer böyleyse, o zaman diğer bütün inançlar yanlış mıdır? 3) Bir insan nihai hakikat elde etmek için en samimi çabalarını sergilerse onu elde etmesi daima garanti midir? 4) Eğer bu garanti değilse, o zaman nihai hakikatin böyle bir yorumdaki amacı nedir? 5) Samimi çabalarına rağmen nihai hakikatin doğru yorumunu benimsemekte başarısız olmuş biri, başarısızlığından dolayı kınanır mı?

Sonraki bölüm, İslami bakış açısından bu soruları cevap verme girişimlerini içermektedir.

  1. İslami Bakış Açısı

Genelde Müslümanların, kendi dini görüşlerini benimseyen insanlara karşı hiç saygıları olmadıkları ve haliyle dinsel dışlayıcılar oldukları düşünülür. Bana göre, bu görüş gerçekten de pek çok Müslüman’ın tavrını doğru olarak yansıtsa da İslam’ın ilkeleriyle uyuşmamaktadır. Birazdan bahsedeceklerim, İslam ilkelerinin dini çoğulculuk konusuna nasıl bir çözüm getirme teklifi olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.

İslam, bir yandan ilkelerinin Allah’tan gelen hakikatin tek yorumu olduğunu beyan eder, diğer yandan da bütün gayrimüslimler için gerçek bir saygı çağrısı yapar. Dini çoğulculuk fikrini benimsemiş bir kişinin hemen bu iddiadan etkilenmemesi gayet normaldir. Konu hakkındaki bazı ayetlerin daha da iyi anlaşılması sadece doğru İslam anlayışının değil, aynı zamanda bu durumun mantıksal olarak desteklenebildiğini gösterecektir.

Dini çoğulculuk konusunda İslami anlayışın nasıl olduğuna dair kısaca şunları söyleyebiliriz:

İnsanoğlu dini yolculuğuna son derece açık ve net bir şekilde başladı. Bu açıklık ve netlik Allah tarafından önsel (a priori) olarak insanoğluna bahşedilmiştir. Yine de, geçici dünya hayatı bir imtihan olduğundan, insanlara özgürlük verildi. Bu özgürlük onları dini konularda ayrı düşünmeye ve farklı davranmaya meyilli hale getirdi. Allah doğru olanı bildirmesi, yanlış olanı reddetmesi için cevap olarak peygamberleri gönderdi. Peygamberlerin var olmasıyla, onların muhatapları dini hakikati en saf şekliyle görmüşler ve bu yüzden onu reddetmek için hiçbir haklı gerekçeleri olmamıştır. Onu reddedenler, etkili tebliğ dönemi geçtikten sonra, kâfir (Allah’tan olduğunu bilmesine rağmen hakikati yalanlayan) olarak ilan ediliyorlardı. Bu peygamberlerden bazıları resuldü. Resul, “nebi” olarak bilinen peygamberlerden daha yüksek bir statüye sahiptir. Bir resulün var olduğu toplumda, eğer kavmi onu reddederse ya doğal afetlerle ya da müminler ordusuyla yok ediliyorlardı. Peygamberlerin olmadığı zamanlarda, kimse ne kâfir ilan edilebilir ne de bir resul tarafından getirilmiş bir mesaja inanmadıkları için bu dünyada cezalandırılırlar. Bunun sebebi ise mesajın, peygamber olmayan müminler tarafından layıkıyla, olması gerektiği şekilde tebliğ edilememiş olması ihtimalinden dolayıdır. Bu yüzden peygamberlerin yokluğunda müminlerden sadece akıllı bir şekilde öğüt vermeleri, tebliğde bulunmaları beklenir. Mademki Muhammed son resul ve nebiydi, o zaman birinin kâfir olarak yaftalanması ya da inançsızlığından dolayı cezalandırılması sonsuza kadar kaldırılmıştır.

Müslümanlardan tebliğde bulunurken, diğer inançlara saygı duymaları ve kendi dini duruşlarını bozmayacak bir tarzda davranmaları beklenir. Bir gayrimüslim, bir Müslüman’ın zayıf davranışından dolayı İslam’dan uzaklaştığı takdirde, o Müslüman birey kendi yanlış davranışından ve onun sonuçlarından sorumlu tutulacaktır. Kur’an şöyle buyurmaktadır:

“(Bütün insanlığı) hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış, şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur.” (16/25)

Başka bir ayet ise şöyle buyurmaktadır:

“(Bunun içindir ki) yeminlerinizi aranızda bir aldatma aracı olarak kullanmayın; yoksa ayağınız, sağlamca basmış olduğunuz halde, kayar ve böylece Allah yolundan dönüp uzaklaşmanızın kötü (sonuçlarını) tatmak zorunda kalırsınız; ayrıca bu takdirde sizi (öte dünyada da) çok büyük bir azap bekleyecektir.” (16/94)

Nezaket, ilgi, saygı, hoşgörü gayrimüslimlere karşı bir Müslüman’ın davranışlarının merkezinde olmalıdır. İşte bunun delilleri şunlardır:

1- Bütün insanlar önceden aynı dine sahipti. Farklılıklara yol açan şey ise onlara verilen düşünce özgürlüğüydü. Peygamberler, hakikati açıklamak üzere gönderilmişlerdir. Peygamberlerin öğretileri şüphenin ötesinde hakikati açıklamıştır. Ayet şöyle buyurmaktadır:

’’Bütün insanlık bir zamanlar tek bir topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiyler bahşetti ki, bununla insanların farklı görüşler edinmeye başladıkları her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahiy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, insanları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.’’ (2/213)

2- İslam, Allah katındaki tek dindir.

“Allah katında din ancak İslam’dır.” (3/19)

3- Allah’tan gelen vahyi yalanlayanlar, bunu kasten yapmaktadırlar ve bu yüzden kınanmaya layıktırlar.

“Daha önce vahiy verdiklerimiz, bunu, kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar; ama (onlar arasından) kendilerine yazık edenler (var ya), işte onlardır inanmayı reddedenler.” (6/20)

“Ve ne zaman Allah katından onlara, halen sahip oldukları hakikati tasdik eden bir (yeni) vahiy geldiyse, daha önce, hakikati inkara şartlanmış olanlara karşı üstün gelmek için yalvarıp yakardı(klarını çarçabuk unutarak) daha önce tanıdıkları (hakikati) bu defa inkara kalkıştılar. Ve Allah’ın laneti, hakikati inkar eden herkesin üzerindedir.” (2/89)

4- Her gayrimüslim kafir değildir.

  1. a) Gayrimüslimler, peygamberler döneminde bile kasten peygamberlerin mesajını reddedene kadar kâfir olarak değerlendirilmemiştir.

“(Ve şimdi) onların birçoğunun hakikati inkar edenlerle dost olduklarını görebilirsin! İhtiraslarının onları sürüklediği şey (öyle) kötüdür (ki) Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde yaşayacaklardır.” (5/80)

Yukarıdaki ayette, Yahudi ve Hristiyanlar için değil, hâlihazırda Muhammed’i bile bile yalanlamış Araplar için, inanmayanlar (kafir) tabiri kullanılmıştır. Ehl-i Kitap yani Yahudiler ve Hristiyanlar, Müslümanlar yerine inanmayanlarla dostluk kurdukları için kınanmışlardır. Başka bir deyişle, Muhammed’in tebliğ görevi sırasında, inanmayan Yahudilerin ve Hristiyanların kâfirler olarak sınıflandırılmadığı bir dönem söz konusuydu.

  1. b) Yahudiler ve Hristiyanlar, İslam’ın doğruluğu konusunda ikna olmadıkları sürece, Allah’tan geldiğini düşündükleri mesajı takip etmeleri gereklidir.

“Onlar, her türlü yalanı can kulağıyla dinleyenler, kötü olan her şeyi aç gözlülükle yutanlardır! Öyleyse (bir karar vermen için) sana gelirlerse ister onlar arasında karar verirsin, ister kendi hallerine bırakırsın: Çünkü eğer onları kendi hallerine bırakırsan sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Ama eğer bir karar verirsen, onlar arasında adaletle karar ver: Allah adil davrananları bilir. Onlar Allah’ın buyruklarını ihtiva eden Tevrat’a sahip oldukları halde nasıl senden bir hüküm vermeni isterler ve ondan sonra da (senin verdiğin hükümden) yüz çevirirler? O halde böyleleri (gerçek) müminler değildir.’’ (5/42-43)

Yukarıdaki ayetten şu sonuç çıkarılabilir ki, bir insan doğru olarak düşündüğü bir şeyi samimi ve dürüst şekilde takip ettiği sürece bir mümin olarak tanımlanır. Peygamber aralarında olmasına rağmen, Kur’an yukarıdaki ayette Kitap Ehli’ni kınamıyor. O, onları Allah’tan geldiğini bildikleri mesajı takip etmedikleri için kınıyor. Bu, Allah’ı en çok hoşnutsuz eden şeydir. Kur’an şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında büyük gazaba sebep olur.’’ (61/2-3)

  1. c) Bazı gayrimüslimler, aslında iyi karakterleri ve davranışlarından dolayı Kur’an’da övülmüşlerdir.

“Ehl-i Kitap’ın hepsi bir değildir. Onlardan; geceleri Allah’ın ayetlerini okuyup duran secdeye kapanan bir topluluk vardır. Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar Salihlerdendir.” (3/113-114)

“Kitap Ehli’nden öyleleri var ki, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah’a derinden saygı duyarak inanırlar. Allah’ın ayetlerini az bir değere satmazlar. Onlar var ya, işte onların, Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” (3/199)

5- Kafirler başarısız olmaya mahkumdurlar.

“Şüphesiz, inkâr eden Kitap Ehli ile Allah’a ortak koşanlar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.” (98/6)

Yukarıdaki gibi ifadeler eğer doğru bağlamda anlaşılmazlarsa, aşırı bir dinsel dışlayıcılıkla ve bağnazlıkla sonuçlanmaktadır.

6- Diğer inançlardan iyi niyetli inananlara cennet vadedilmiştir.

“Kuşkusuz, (bu ilahi kelama) iman edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sabiilerden[3] Allah’a ve ahiret gününe inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükâfatları alacaklardır ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.” (2/62)

Ayete göre ahirette kurtuluşa nail olamayacaklar, ahireti ve Allah’ı inkâr eden ya da salih amel işlemeyenlerdir. Bu ifadenin anlamı şudur ki, insanların bilgi eksikliğinden dolayı hak peygamberlerin mesajlarını kabul etmemelerinin haklı gerekçeleri olabilir; ama Allah ve ahirete inanma, hayırlı ameller yapma eğilimi, insana fıtri olarak bahşedilmiştir. Bir kimsenin, fıtratına sırt çevirmesi, onun Allah vergisi fıtratına isyan etmesi anlamına gelmektedir.

İslami Yaklaşım Konusunda Nihai Düşünceler:

Peygamberler döneminde Allah’tan gelen hakikat öylesine açık ve netti ki, bir insanın onu reddetme ihtimali söz konusu değildi. Ve bu yüzden onu reddedenler cezalandırılmayı hak ederlerdi. Böyle bir cezalandırılma, peygamberin olmadığı bir dönem için geçerli olamaz. Bu yüzden Müslümanlara yapacak tek bir şey düşüyor; o da öğüt vermek, tebliğde bulunmak ve inançlarından dolayı başkalarına saygı duymaktır. Çünkü Müslümanlar, başka insanların inkâr edip etmediğinden, ya da Allah’tan olduğunu bilmelerine rağmen İslam mesajını kabul etmekten uzak durup durmadıklarından asla emin olamazlar.

Bu yaklaşım dışlayıcılıktan farklıdır. Bu yaklaşım tarzı, dini hakikat hakkındaki tam bilgiye mutlak manada ulaşılamayacağı ve İslam mesajının peygamberin yaptığı şekilde etkili olarak kâfirlere ulaştırmanın mümkün olmadığı gerçeği göz önüne alındığında, diğer inançlara faaliyette bulunma imkanı verir. Bu yaklaşım, ne Vatikan fetvası tarafından kabul edilen dini kapsayıcılık; ne de Rowland Williams, John Hick ve Paul Badham tarafından ortaya atıldığı şekilde dinsel dışlayıcılıktır. Bu, inanana, bir dışlayıcı olarak inancı hakkında kendinden emin olmasına olanak sağlar. Fakat onun bir çoğulcu olarak diğer inanç mensuplarıyla ilişki kurmada hoşgörülü olmasını gerektirir. Bu aslında, Allah’ın gerçek mesajının doğru aktarılmadığı ihtimali söz konusu olduğundan dolayı yapılan bir dini hoşgörü çağrısıdır. Çünkü kimse, diğer bir kimsenin İslam mesajını düzgün bir şekilde nakledip nakletmediğini bilmediğinden dolayı, hiç kimsenin, dini farklılıkların temelinde herhangi bir gayrimüslimi kınama hakkı yoktur.

Bu şekilde ifade ettikten sonra, bence önemli bir sorunun cevaplanması gerekmektedir. Niçin bütün bu farklılıklara Allah izin vermiştir? John Hick bu konuda şöyle diyor: “Allah, insanları kendisinden epistemik bir mesafede yarattı. Bunu böyle murat etmesinin sebebi ise kendisine yönelişin gerçek anlamda serbest ve özgürce olabilmesi içindir.” Bu anlayış, konu hakkında Kur’ani bakış açısına yaklaşmaktadır. Mesafe vardır. Fakat her çevrede bireyden bireye değişmektedir. Bu, bireye, çevresinin entelektüel ve ruhsal potansiyelinin koşulları içinde özgürce Allah’a doğru yolculuk yapmasına olanak sağlar. Önemli olan şey şudur ki, bu dünyada başarılabilir olan kesinliğin bir derecesi vardır. Kur’an buna ilme-l yakin der. Başka bir deyişle, bu farklılıklar şartlardaki ve becerilerdeki farklılıklar yüzünden vardır. Bu farklılıklar, değişik şartlarda bireyin ahlaki imkânlarını sınamak için yaratılmıştır. Kur’an bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan o’dur. Bir kısmınızı verdikleri ile denemek için bir kısmınızdan derecelerle üstün kılmıştır. Şüphesiz Rabbin çabucak cezalandırandır ve O çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (6/165)

Başka bir deyişle, dini farklılıkların çeşit çeşit olma sebebi, bir kimsenin bilgi sınırları dâhilinde kimin daha iyi amel işleyeceğini görmek içindir. Allah, bunu başka türlü yapsaydı, kendine has güç kullanımı anlamına gelecekti ki, bu da özgür irade ve imtihanı amacından uzaklaştıracaktı. Bu konuda ayetler şöyledir:

“Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez.” (2/286)

Şartlara bağlı farklılıklar, yine de birey için ahiret hayatında çok da önemli sonuçlar meydana getirmeyecektir. Kur’an’a göre, ahirette herkes içinde bulunduğu şartlarına uygun olarak yapılacak bir adalet temelinde cezasını çekecek ya da ödülünü alacaktır.

“Hiç kimse, kimsenin yükünü taşıyacak değildir; İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (53/38-39)

Her ne kadar bazı durumlarda, resullerin düşmanlarına karşı sert muamelelerde bulunduğu düşünülse de, bu anlayış aynı zamanda, neden Müslümanların gayrimüslimlere davranışlarında farklı şekilde davranması gerektiğini açıklamaya da yardımcı olmaktadır. Resullerin düşmanlarına sert muamelelerinin sebebi, onların son derece büyük bir suç işlemiş olmalarındandır. Bu suç ise Allah’tan geldiğini bile bile O’nun mesajını yalanlamaktır. Günümüz kâfirlerine gelecek olursak, hiç kimse bir başkasını, eksik bilgisinin neden olduğu inançsızlığı dolayısıyla cezalandıramaz. Bu bahsettiğimiz sınırlama, Muhammed’in bizzat kendisinin artık açık tebliğde bulunduğu zamanda bile vardı. En nihayetinde kâfirleri, bile bile Allah’ın mesajını inkârlarından dolayı ilahi cezaya uğratmak gerekliydi. Hatta o zamanda bile Kur’an, açıkça mesajı almamış, ona ulaşamamış insanları istisna tutmaktadır. Kur’an şöyle buyurmaktadır:

“Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isteyip yanına gelmek isterse, sen ona güvence ver, ta ki Allah’ın kelamını dinlesin, düşünsün. Sonra şayet Müslümanlığı benimsemezse onu, kendisini güvenlikte hissedeceği yere (vatanına) ulaştır. Öyle! (Bu sığınma ve gönderme işlemini yapmalı), zira onlar İslâm’ın gerçek mahiyetini bilmeyen bir topluluktur.” (9/6)

İslam’ın ilkeleri, hiçbir dini baskı olmaması, insanların kendi dinlerini özgürce seçebilmesi ve uygulayabilmesi gerektiğini söyler. Bir Müslüman devlette, inançları yüzünden insanlara zulmeden topluma karşı cihat yapmaya izin verilir, hatta bazı durumlarda bunu dini olarak farz sayar. Kur’an’da bu konuda şöyle bir ayet vardır:

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz bizi, idarecileri zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen çaresiz adamlar, kadınlar ve çocuklar için savaşmıyorsunuz?” (5/75)

Kur’an Müslümanlara, tıpkı İslami ibadet yerlerinin savunulmasını emrettiği gibi diğer inançların dini yapılarının savunulması için de aynı emri tekrarlar:

“Onlar ki, sadece ‘Bizim Rabbimiz Allah’tır!’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanları birbirlerine karşı savunmasız bıraksaydı, şüphesiz o zaman, içlerinde Allah’ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler (çoktan) yıkılıp gitmiş olurdu. Ve muhakkak ki Allah, O’nun davasına arka çıkanlara yardım edecektir. Çünkü Allah (her şeyi hükmü altında tutan) en yüce iktidar Sahibidir.’’ (22/40)

  1. Eleştiri Bahsi

Yukarıda bahsedilen görüş, sadece Kur’an’ın birkaç ayetinden oluşturulmuş bir görüştür. Eğer bütün Kur’an, bir görüşü şekillendirmek için göz önüne alınmış olsaydı, o zaman insan, gayrimüslimlere karşı son derece hoşgörüsüz, sert görünen pek çok ayet bulabilirdi. Burada ortaya konulan konu, sadece pek çok köktendinci Müslüman’ın aynı fikirde olmadığı ve bu yüzden gayrimüslimlere oldukça hoşgörüsüz davrandığı tek taraflı bir resimden ibarettir. Bu yazıda bahsedilen görüş açısının, Kur’an’ın görüşünü doğru bir şekilde yansıttığını varsaysak bile halen cevapsız kalan soru şudur. O zaman neden bu konu, Müslüman alimlerin bile çoğunun anlayamadığı belirsiz bir şekilde bahsedilmiştir?[4]

Cevap:

Bu görüş açısı, aslında, her bir Kur’an ayetini açıklamayı gerektirmektedir. Onun temel alındığı ilke şudur ki, Kur’an Peygamber’e, risalet görevini tamamlamasını sağlamak için indirilmiştir. Bu görevin bir parçası, gelecek bütün zamanlar için geçerli bir mesajı iletmekti. Bununla birlikte Kur’an’ın bir diğer mesajı da, Arap Yarımadası’nda Peygamber’in, İslami ilkelerin uygulamalı hâkimiyetini acilen tesis etme göreviydi. Pek çok Müslüman’ın aynı fikirde olduğu bir gerçek vardır ki, Kur’an’ın pek çok ayeti o döneme mahsustu. Bazı müphem ayetler var ki, sadece siyak-sibak bağlamında değil, aynı zamanda onları düzgün şekilde yorumlayamayan âlimlerin anlayışlarında da belirsizlik söz konusudur. Kur’an’ın bütün ayetlerinin bütün zamanları kapsadığı iddiaları yüzünden, çok daha saldırgan ve militan bir anlayışı temsil edenler, ayetlerin bazılarını anlamakta zorluk çekmektedirler.

Eğer bu yazıda sunulan görüş kabul edilirse, Allah’ın Peygamber zamanında gayrimüslimlerin ya ezilmesini ya da boyun eğmesini istediği şeklinde bir sonuç çıkarılmak zorundadır. Bu anlayış da, insancıl/insani bir dinin sergilemesi beklenen adalet ve ihsanın anlayışıyla hiç de uyumlu olmayacaktır.

Cevap:

Peygamber dönemindeki gayrimüslimler hakkında çıkarılan sonuç doğrudur. İslam bunun hakkında özür dileyici olamaz. Bunun sebebi ise Allah’ın, dini hakikatin temelinin anlaşılır bir açıklık zemininde kurulmasını ve daha sonra insanların, dinlerine özgürce karar vermelerine izin verilmesini dilemiş olmasıdır. Eğer resullere hükmetme fırsatı verilmeseydi, hakikat mesajı yayılamayacaktı. Dahası, Kur’an inananlardan çok açık bir şekilde, Allah’ın mesajını alan ama onu reddeden suçlulara sempati duymasını istemiyor. Hiçbir sistem, zaman zaman uyarılsa da halen kabul edilemez olan şeyi yapmaya devam eden ve devlete karşı hainliğini sürdüren bir suçlunun faaliyetlerine müsamaha göstermez. Eğer bir birey, Yaratıcısı tarafından kendisine bir mesaj gönderildiğine ikna olmuş, ama kibir içinde onu yırtıp parçalamışsa, hiçbir ceza onun için çok sert olarak değerlendirilemez. Diğer bir yandan, eğer Müslümanlar İslam hakkındaki anlayışlarında ve uygulamalarında adaletsizlerse, haksızlarsa, onlar da hesap vermekten kaçamayacaklardır. Kur’an şöyle buyuruyor:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de Kitap Ehli’nin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.” (4/123)

Kim, bazı Müslümanların yanlış anlayışı/anlaması yüzünden bu zamana kadar gerçekleşmiş acıların sorumlusu olacak?

Cevap:

Allah, bu geçici hayatı imtihan yeri yaptı. Gerçek hayat sonsuz olacak hayattır. Eğer bir insan bu dünyada adaleti arıyorsa, onu burada bulamayacaktır. Bu dünya adaletsizdir ve insan özgürlüğü, arzular, önyargı, nefret ve diğer zayıflıklar tarafından etkilenmesine izin verildiği müddetçe böyle kalacaktır. Bir Müslüman’ın bu dünyada adalet aramasının tek sebebi, ona ahirette mutluluk getirecek olmasındandır. Bu dünyada masum şekilde acı çekenler, ahirette layıkıyla bunun telafi edildiğini göreceklerdir. Bu dünyada acı çekmek, imtihanın bir parçasıdır. Biz bu dünyada acıyı sadece azaltabiliriz. Ve bütün samimi Müslümanlar bu amacı hedeflemelidirler. Fakat hayatta her zaman acı ve adaletsizlik olacaktır ve tamamen ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle, Kur’an’a göre ahirete inanmamak hiç de makul bir şey değildir. Allah, dünya hayatının bütün adaletsizliklerinin ahirette tamamen giderileceğini vadetmiştir. Aslında insana yapılacak en büyük kötülük, ölümden sonra adalet temelli bir sonsuz hayat inancından onu mahrum etmektir.

  1. Sonuç

Gayrimüslimlere karşı doğru İslami yaklaşım şekli, İslam’ın ilkelerinin ilahi kökenlerinin doğruluğu hakkında, gayrimüslimlerin henüz düzgün şekilde ikna olmadıklarını düşünmek olmalıdır. Müslümanlara düşen şey, İslami ilkelerin doğruluğunu gayrimüslimlerin takdir etmelerini sağlamaktır. Bu sadece, onlara etkili bir tebliğde bulunmayı gerektirmez, aynı zamanda hatta daha önemlisi, inançları ne olursa olsun hemcinslerine karşı bir saygı davranışını da gerektirecektir. Diğer dini görüşleri eleştirmek zorundalarsa, sadece görüşlerini eleştirmelidirler ve bunu yaparken de çok dikkatli olmaları gerekecektir.

Bazı Müslümanlarda olması gereken güzel hasletlerin olmayışı, onların, gayrimüslimler tarafından ciddiye alınmaya değer bir mesaj olarak İslam’ı takdim etmede başarısızlıklarının önemli bir sebebi olmuştur. Müslümanlar, gayrimüslimlere yaklaşımlarında nazik, hoşgörülü ve saygı çerçevesinde davranırlarsa, ancak o zaman onlar tarafından dinlenecekler ve ciddiye alınacaklardır.

 

 

[1]  Burada bahsedilen dini çeşitlilik konusunu ele almak için sadece bir tek yol yok elbette. Âmâ Kur’an’ın desteklediği görüş, yazara göre bu yaklaşımdır. Bu görüşleri benimserken Javed Ahmad Ghamidi Sahib ve Mevlana Vahidüddin Han’dan da fazlasıyla etkilenmiştir.

[2]  Yazının ilerleyen sayfalarında bu görüşün Kur’an’la uyuşmadığını delilleriyle göstermeye çalışacağım.

[3]  Kur’an’a göre Allah’ın peygamberlerini reddetmek, şirk koşmak affedilmez günahlardandır. Burada bahsedilen grupların amellerine bu tür suçları karıştırmamış olmaları gerekir. Bkz. (Nisa 4/48)

[4]  Yazar, bu görüşü için “…Onları nerede görürseniz öldürün…” (9/5) ayetini delil olarak gösteriyor ve şöyle devam ediyor. Eğer bu gibi ayetler evrensel olarak uygulansaydı, bugün Müslümanların her müşriki öldürmesi gerekirdi. Eğer dönemsel ayetler ve evrensel ayetler arasındaki fark iyice netleştirilmezse, bu ve buna benzer ayetlerin kelimesi kelimesine tatbik edilmesi vahim sonuçlar doğurabilir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir