Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 1 – Ebu Bekir ve Ömer Dönemi / Hamdi TAYFUR

İslam tarihi boyunca ortaya çıkan bütün fırka ve mezheplerin kendilerine dayanak yaptıkları dönem dört halife dönemidir. Bu dönemde ortaya çıkan ihtilaflar, tartışma konuları, meydana gelen olaylar ve yapılan muhalefetler, sonraki dönemlere ait hareketlerin kendilerini haklı çıkarmak için kullandıkları temel argümanlar olmuştur. Hangi tür İslam algısından bahsedersek edelim, bunların o döneme dayandırdıkları bir yönleri vardır. Bu yüzden o döneme bakışlarda her yönüyle büyük aşırılıklar bulmak mümkündür. Bazı olay ve kişilere dönük aşırı küçümseyici ve dışlayıcı yaklaşımların yanı sıra, özellikle sahabeyi aklayıcı ve yüceltici yaklaşımlar beraberinde uydurmacılığı da yaygınlaştırmıştır. Sahabeleri yaptıkları her işte haklı çıkarma çabası kabul edilmesi mümkün olmayan davranış ve olayların bile kutsanmasına yol açmıştır. Örneğin Hazreti Aişe’den bahsederken meziyetleri içinde onun ilk kadın ordu komutanı olduğunun da sayılması çarpık bir bakış açısını yansıtır. Aişe ne kadar komutanlık yapmıştır ayrı bir konu, Cemel ordusunun başında kadın komutan olmak –savaşın sebep ve sonuçlarını hesaba kattığımızda- övünülecek bir meziyet değildir. Gelen rivayetler de göstermektedir ki Aişe, savaşın sonuçlarını gördüğünde bundan büyük bir pişmanlık duymuştur. Oysa kutsayıcı tarih anlayışı böylesi bir durumu bile sahabenin meziyetine delil kılabilmektedir.

O dönemin olaylarından neşet eden düşünce ve din algılarının taşıyıcıları olarak bize düşen; tarihi, ideolojik bir bakış açısıyla, kendi dini veya mezhebi yaklaşımımızı ispat etmek amacıyla gündemimize taşımak olmamalıdır. Tarih boyunca bu hep böyle yapıldığı için bugün bizler din olmayanı dinden sayıp inanılmaz ayrılık ve anlamsız ihtilafların kurbanları olmaya devam ediyoruz.

Bu nedenle dört halife dönemine ait olaylar, bu tür tesirlerden kurtularak yeniden gündemimize taşınmalıdır. Amaç asla tarihi ve tarihte gelip geçmiş şahsiyetleri mahkûm etmek veya kutsamak olmamalıdır. Gözetilmesi gereken temel hedef, hadiselere anlam vermek, tarihi etkilerin düşüncemize vurduğu prangalardan kurtulmak olmalıdır. Bunun yolu o günün olaylarına ideolojik değil; anlamayı esas alan bir yöntemle, sebep/sonuç merkezli bakmaktan geçmektedir. Tabii ki tarihçilere düşen en büyük görev de, mümkün olduğunca nesnel bir yaklaşımla olaylar hakkında bize ulaşan kaynakları ciddi bir eleştiriye tabi tutmaları ve doğrusunu uydurma olanından ayırmaları olmalıdır.

Bu yazıdaki konumuz tarihe nasıl yaklaşalım meselesi değildir. Konumuz dört halife dönemindeki muhalefet hareketleri ve bunun değişim olgusuyla ilişkisidir. İşte bu girişi konumuzu neden kronolojik bir yaklaşımla, sadece aktarmakla yetinmek yerine, olayların kökenindeki sebepler bağlamında ele aldığımızı açıklamak için yaptık.

İlk iki yazıda otuz yıllık süreçte ortaya çıkan muhalefetlerin listesini vereceğiz. Bu sıralamada kronolojik sıraya uymaya çalışacağız. Yaptığımız bu listede ortaya çıkan muhalefet hareketlerine sadece toplu hareketleri değil, bireysel muhalefetleri de dâhil ettik. Bu muhalefetler her zaman iktidara karşı ortaya çıkmış muhalefetler değildir kuşkusuz. Bazen hareketler birbirlerine muhalefet etmiştir. Örneğin Peygamber’in ölümünden sonra çok kısa süren, iktidarın olmadığı, şaşkınlığın da buna eşlik ettiği bir “anomi” dönemi yaşanmıştır. İşte bu dönemde yönetimi ele geçirebilmek amacıyla birden çok muhalif unsur birbiriyle yarışmıştır.

Verdiğimiz listenin ardından, üçüncü yazıda bu muhalif unsurların muhalefet etmelerinin ortak sebeplerini, olaylarla örneklendirerek açıklamaya çalışacağız. Sebepler üzerinde dururken kronolojik sıraya fazla uymadan dört halife döneminde ileri ve geri yolculuklar yapacağız.

Öncelikle belirtmemiz gereken bir husus da şudur: Tarihte meydana gelen bir olay asla tek bir sebebe indirgenerek açıklanamaz. O olayın tek bir sebebi olsa bile, en azından diğer unsurlar da dikkate alınarak bu olay anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bizim konuyu sebeplere göre teker teker ele almamız, olayları bu tekil sebeplere indirgememizden değildir; sistematiğimiz gereğidir.

Dört Halife Döneminde Ortaya Çıkan Muhalefet Hareketleri

Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan Muhalif hareketler:

1-Useyd b. Hudayr liderliğinde Evs kabilesi ve Sa’d b. Ubade liderliğinde Hazreç kabilesinden oluşan Ensar Topluluğu. Bunlar Peygamber’in vefatından sonra Beni Saide Çardağı’nda toplanarak yeni lideri seçmeye teşebbüs ettiler. Ancak Evs’le Hazreç arasındaki kabilevi çatışma bu birliği parçaladı ve Sa’d b. Ubade dışındaki tüm Ensar, Ebu Bekir’in halifeliğini destekledi.

2-Başını Ebu Bekir, Ömer ve Ubeydullah b. Cerrah’ın çektiği ve Kureyş’in zayıf kabilelerine mensup Muhacirlerin desteklediği topluluk. Bu topluluk Ensar’ı ikna edip desteğini aldı ve Ebu Bekir’i halife seçtirerek başarılı oldu. Bu iki maddeye konu olan olaylar genelde bilinen hususlar olduğu için ayrıntılara girmiyoruz. Üçüncü yazıda sebepler üzerinden bu iki grup hakkında bazı değerlendirmeler yapacağız.

3-Liderliğini Peygamber’in amcası Abbas’ın yaptığı, Ali’yi halife adayı olarak gören Haşimoğulları. Ebu Sufyan’ın liderliğini yaptığı Ümeyyeoğulları da başlangıçta Ali’nin halife olmasına destek verdi. Çünkü Ümeyyeoğulları’nın çoğu Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan ve Peygamber tarafından özgür bırakıldıkları için “tuleka/azad edilmişler”dendi. Bunların o günkü konjonktürde halifelik iddia edebilecek bir konumları ve saygınlıkları yoktu. Bu nedenle Ensar’dan birisi veya Ebu Bekir’le Ömer gibi Kureyş’in zayıf kabilelerinden birisi yerine nispeten daha güçlü ve akrabalık olarak kendilerine daha yakın olan Haşimoğulları’ndan olan Ali’nin halife adaylığını desteklediler.

Ebu Bekir Dönemindeki Muhalif Hareketler:

4-Ali’nin Ebu Bekir’e muhalefeti. Ali Ebu Bekir halife ilan edildikten sonra -bu konuda farklı rivayetler olmakla birlikte- ona uzun süre biat etmemiştir. Çünkü Ali, Peygamber’in damadı olması, ona yakın akraba oluşu ve Peygamber’le arasındaki özel ilişki biçimi nedeniyle halifeliğe kendisinin hak sahibi olduğunu düşünüyordu. Sahabeleri temize çıkarma kaygısında olan bazı rivayet sahipleri onun apar topar –hatta üzerindeki geceliğiyle- gidip Ebu Bekir’e biat ettiğini söylerler ama genel kabul gören görüş, eşi Fatıma’nın vefatına kadar onun Ebu Bekir’e biat etmediğidir. Bu süre de dört ile altı ay arasında bir süredir.

5-Ensardan Sa’d b. Ubade’nin Ebu Bekir’e muhalefeti. Hazreç kabilesinin lideri olan bu sahabi Peygamber’den sonra kendisini halife seçtirmeye çalıştı. Başarılı olamayınca Ebu Bekir’e de biat etmedi. Ömer halife olunca ona da biat etmedi. Ömer zamanında öldü.

6-Peygamber’in kızı Fatıma’nın Ebu Bekir’e muhalefeti. Fatıma ölünceye kadar Ebu Bekir’e biat etmedi. Bu muhalefetin sebebi olarak Peygamber’in mirası gösterilir. Fatıma Ebu Bekir’den Peygamber’e ait olan bazı arazileri istedi. Bunlar, oldukça verimli ve büyük bir arazi olan Fedek arazisi ile Hayber civarındaki bazı arazilerdi. Ebu Bekir “Peygamberler miras bırakmazlar” hadisine dayanarak bu arazileri vermeyi reddetti. Oysa bu hadis Kur’an’la çelişen bir hadistir. Çünkü Süleyman Peygamber, babası Davut Peygamber’in tüm mülkünü –siyasi mülk de dâhil- miras olarak almıştır. Ebu Bekir’in bu tavrının geri planında, Peygamber’in mirasının Fatıma’ya verilmesiyle birlikte Peygamber ailesinin yönetimde mülk iddialarının haklılık kazanacağı gibi bir kaygı olabilir. Çünkü o dönemde bazı sembolik olayların büyük hak iddialarına gerekçe teşkil etmesi gibi yaygın bir anlayış vardı. Örneğin Peygamber hastayken namaz kıldırmak için Ebu Bekir’i görevlendirmesi, halife seçiminde bir gerekçe olarak kullanılmıştır. Aynı şey Peygamber’in mirası için de kullanılabilirdi.

Ebu Bekir’in, Peygamber’in kızı Fatıma’ya söz konusu arazileri vermemesine Ömer muhalefet etmiş ve Fatıma’yı desteklemiştir. Ancak Ebu Bekir’i ikna edememiştir. Ömer halife seçildiğinde ilk yaptığı icraatlardan birisi Fedek arazisini Fatıma’nın varislerine iade etmek olmuştur.

7-Mekke, Medine ve Taif’de yaşayan kabilelerin dışında Arabistan Yarımadası’ndaki tüm kabilelerin Ebu Bekir döneminde irtidadı. İrtidat eden kabilelerin içinde isyan etmeyen bazı küçük gruplar vardı şüphesiz. Ama bunlar o kadar azınlıkta kalıyorlardı ki Ebu Bekir’in orduları neredeyse Mekke, Medine ve Taif dışındaki tüm kabilelerle savaşmak zorunda kaldı. Ebu Bekir bu muhalif çıkışların tümüne aynı türde cevap vermiştir. Yani kılıç ve kan… Eğer bu konuda bize kadar gelen rivayetler doğruysa isyan eden kabileleri boyun eğdirmek için acımasız yöntemler kullanılmıştır. Buna esirleri özel odalarda kilitleyerek yakmak ve yüksek uçurumlardan aşağı atmak da dâhildir. Oysa bu kabilelerin hepsi aynı nitelikte değildi. Bir kısmı Peygamber’le yaptıkları anlaşmanın onun şahsını bağladığını, dolayısıyla o ölünce anlaşmaların da geçersiz kaldığını iddia ederek Medine’nin yeni liderine biat etmeyi ve ona bağlılık göstergesi olan zekâtı vermeyi reddettiler. Bunların içinde eski şirk dinine dönen olmadı. Müslüman kalmaya devam ettiler. Ama zekâtı Medine’deki yeni otoritenin toplamasına itiraz ettiler. Ebu Bekir bunları da irtidat etmiş yani dinden dönmüş saydı. Ömer ve bir grup sahabi Ebu Bekir’e bunlara farklı muamele etmesini önerdi. Ancak Ebu Bekir bu önerileri dinlemedi. Boyun eğdirinceye kadar bunlarla savaştı. İrtidat eden diğer grup ise aslında irtidat etmiş de sayılmazdı. Çünkü irtidat edebilmek için önce dine girmek veya Peygamber’le bir antlaşma yapmak gerekirdi. Çok sınırlı bir grubun belki gerçekten bu muhalif harekete katılarak irtidat ettiğinden bahsedilebilse de esasen bunların çoğu Peygamber’in sağlığında bile boyun eğmemişlerdi. Çünkü bu grup, yalancı peygamberlerin liderliğinde bir araya gelmiş kabilelerden oluşuyordu. Peygamber sağlığında sadece Hicaz bölgesine tamamen hâkim olmuştu. Onun dışındaki bölgeler –özellikle Yemame ve Yemen’le bazı kuzey Arap kabilelerinin yaşadığı bölgeler- tam olarak Müslüman olmamış veya Peygamber’le antlaşma yapmamıştır. Sadece kısmi antlaşmalar veya bazı kabileler içinde parçalı antlaşmalar vardı. Örneğin Yemame veya Yemen bölgesinden bazı kabilelerin içindeki parçalanmışlık bunlardan muhalif olan grupların baskın gruplara karşı güç kazanabilmek için gelip Peygamber’le antlaşma yapmalarına yol açıyordu. Oysa bu antlaşmalar söz konusu kabilelerin tümünü bağlamıyordu. Diğer gruplar bu antlaşmalardan kendi kabilelerinin sorumlu olduğunu düşünmüyorlardı. İşte bu antlaşma yapmayan kabileler başlarındaki (yalancı) peygamberlerle birlikte, Muhammed’in ölümünden doğan boşluktan istifade ederek Medine’yi istila edip, tüm Arapları kendi liderliklerinde birleştirmek istediler. Medine’ye karşı harekete geçtiler. Onlara gerçekten irtidat eden bazı gruplar da katıldı. Ebu Bekir öncelikle bunların Medine’ye dönük saldırısını engelledi. Medine dışında bir yerde onlara saldırarak geri püskürttü ve Medine’yi işgal etmelerini engelledi. Usame ordusu geri gelince de üzerlerine ordular göndererek çok katı yöntemlerle bunları boyun eğdirdi.

Ömer Dönemindeki Muhalif Hareketler:

8-Ömer döneminde önemli hiçbir muhalefet hareketine rastlamıyoruz. Bunun belki de tek istisnası Ebu Bekir’in Ömer’i yerine aday seçmesine Ashab tarafından gösterilen tepkidir. Ancak bu tepki etki uyandıran bir muhalefet hareketine dönüşmemiş ve bir kimlik kazanmamıştır. Hatta ulaşabildiğimiz kaynaklarda Ömer’in halife oluşuna muhalefet edenlerin net olarak isimleri de belli değildir. Ancak bu grubun içinde hem Ensar’dan hem de Muhacirlerden kişilerin olduğuna dair rivayetler, Ömer’in istenmemesinin kabilevi bir dürtüden kaynaklanmadığını ortaya çıkarmaktadır. Nitekim Ebu Bekir sahabenin önde gelenleri ile istişare ettikten sonra kendi yerine Ömer’i tayin ettiğine dair bir yazıyı kâtibi Osman’a yazdırarak altını mühürletmiş ve duyurulmasını emretmiştir. Medineliler haberi duyunca Ensar ve Muhacirlerden oluşan karışık bir grup Ebu Bekir’e gelerek Ömer’in sert mizacından dolayı endişelerini dile getirmişlerdir. Demek ki muhalefetin gerçek sebebi Ömer’in karakterinden duyulan kaygılardır. Peygamber sağken de birçok olayda en sert tedbirleri uygulamaktan yana olan Ömer, şimdi halife olunca, yani gücü hepten tekeline alınca, aşırı baskıcı bir yönetim tarzı benimseyeceğini düşünen sahabeler onun halife olmasına soğuk bakmışlardır. Ancak Ebu Bekir bu itirazları dikkate almamış ve Ömer halife olmuştur.

Ömer’in halifeliğine Medine ehlinden biat alındıktan sonra diğer eyaletlere de haber gönderilmiştir. Onun halifeliğine tek itiraz Şam’dan gelmiştir. Daha Ebu Bekir hastalandığında Ömer’in onun yerine halife tayin edilmesine sıcak bakmamışlardır. Hatta bu amaçla Medine’ye bir de elçi göndermişlerdir. Ancak bu muhalefetlerini fiiliyata geçirmeden Ömer’e bağlılıklarını duyurmuşlardır. Şam bilindiği gibi Ebu Bekir zamanından beri Ümeyyeoğulları’nın valiliğinde yönetilmiştir. Buraya Ebu Bekir tarafından gönderilen ilk komutan ve vali Ebu Sufyan’ın oğlu Yezid’dir. Onun ölümünden sonra yerine Muaviye tayin oldu. Muaviye antlaşma ile halifeliği Hasan’dan devralıncaya kadar bu görevini zorla da olsa bırakmadı. İşte Şam’ın Ömer’in halifeliğine itirazının geri planında Ümeyyeoğulları’nın bu etkisi vardır. Ümeyyeoğulları tıpkı Ebu Bekir’in halifeliğine itirazlarındaki gibi, Kureyş’in önemsiz bir kabilesine mensup olan Ömer’in halife oluşunu bir türlü kabul edemiyorlardı. Amaçları Ümeyyeoğulları’ndan birisinin halife olmasıydı. O olmazsa kendilerine akrabaca daha yakın Haşimoğulları’ndan birisinin halife olması daha çok tercih ettikleri bir şeydi.

Ebu Bekir, Osman ve Ali dönemlerine nispetle Ömer döneminde ciddiye alınabilecek hiçbir muhalefet hareketinin çıkmamasının sebepleri üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Bunun en temel nedeni Ömer dönemindeki sosyolojik koşullardır. Aslında Ömer dönemi, Ebu Bekir’in Ridde Savaşları sonrasının bir devamı niteliğindedir. Ebu Bekir Ridde Savaşları ile tüm Arap Yarımadası’nı tek bir yönetim altında birleştirip derhal “Fetih Hareketleri”ne girişti. Onun ölümünün ardından Ömer, fetih hareketlerine onun kaldığı yerden devam etti. İrtidat hareketlerinde içe dönük bir parçalanma ve Medine’nin otoritesinin ortadan kalkması riski vardı. Ebu Bekir’in kararlılığı bu riskin hayat bulmasına imkân vermedi. Medine otoritesi altında birleşen Arap Yarımadası’ndaki kabilelerin tüm enerjileri dışa yönlendirildi. Irak, Suriye, İran içleri, Filistin Bölgesi ve Mısır’a dönük fetih hareketlerinin baş döndürücü hızı altında Arapların muhalefet etmeye ne vakitleri ne de enerjileri vardı. Ele geçirilen ganimetlerin bolluğu da muhalefet etmeyi gerektiren ekonomik sebepleri ortadan kaldırıyordu.

Ömer döneminde ciddi bir muhalefetin olmamasının önemli sebeplerinden birisi de Ömer’in yönetim anlayışıydı. Ömer’in şahsi mizacının yönetim anlayışına yansımasının da bunda ciddi bir tesiri vardır. Ömer sert karakterli ve adalete son derece önem veren birisiydi. Kabilesi ve sosyal statüsü ne olursa olsun karşısındakine adaleti uygulamaktan çekinmezdi. Valileri hakkında gelen şikâyetleri derhal dikkate alır, gerekirse onları cezalandırır veya görevlerine son verirdi. Ömer’den herkes çekinirdi. O adaleti oldukça sert yöntemlerle uygulardı. Bu özelliği kendisine karşı muhalefet hareketlerinin oluşmasına engel olmuştu.

Ömer’in idare stratejisi de muhalefetin oluşmasına engel teşkil etti. O, layık olmayan ve gönderdiği bölge insanlarının hoşlanmayacağı kişileri vali tayin etmezdi. Vali ve komutan tayin ederken kabileler arası dengeyi dikkate alırdı. Ebu Bekir de benzer bir politika gütmüştü. Ömer kabileciliğin etkisini ortadan kaldırabilmek için öncelikle kendi kabile mensuplarını idareden uzak tutmuştur. Böylelikle kendisine dönük “kabilesini kayırıyor!” gibi bir itirazın üremesini engellemiştir. Kendisinden sonra oğlu Abdullah’ın halife adayı olmasını kabul etmemesi de bu nedenledir. İşin gerçeği bunda Abdullah’ın idarecilik yeteneğine sahip olmamasının ve Ömer’in de bunun farkında olmasının bir etkisi mutlaka olmuştur. Ancak asıl neden Ömer’in kendi kabilesini ve ailesini idareden uzak tutma çabasıdır. Aynı zamanda Ömer eyalet valilerini ve komutanları farklı kabilelerden seçerek, kabileler arasında idareden pay kapma noktasında bir kıskançlığın ve kinin oluşmasının da önüne geçmiştir. Aynı zamanda idareden pay kapamayan kabilelerin kendi aralarında birleşerek güçlü bir muhalefet hareketi oluşturmalarının da önüne geçilmiş oluyordu. Her ne kadar bu denge daha çok Kureyş içi bir denge politikası gibi görünse de –çünkü vali ve komutanların çoğu Kureyşliydi-, Ömer’in tayin ettiği vali ve komutanlar arasında Ensar’dan ve Yemenlilerden kişilerin bulunması oldukça genele yaygın bir denge politikası gütme amacının olduğunu göstermektedir. Yönetimin sosyal tabanı neredeyse tüm Arap kabilelerine dayanmaktaydı.[1]

Ömer’in ilginç bir taktiği de kabileler arası denge politikasına rağmen Haşimoğulları’nı tüm idari görevlerden uzak tutmasıdır. Aslında Haşimoğulları sadece Ömer zamanında değil Peygamber hayattayken ve Ebu Bekir zamanında da hiçbir ciddi göreve getirilmemişti. Bunda etkili olan sebep neydi diye düşündüğümüzde Ebu Bekir ve Ömer’in Peygamber’in yoluna uydukları gibi çok genel bir cevap verilebilir. Haşimoğulları’nı ve Ali’yi biz daha sonra muhalefetlerinin sebepleri bağlamında tartışacağız. Ancak burada kısaca Ömer’in idare politikası açısından onlara görev vermemesinin sebeplerini kısaca açıklamamız gerekiyor.

Ebu Bekir ve Ömer’in Peygamber’in yoluna uyduklarını söylemek yeterli değildir. Peki, Peygamber neden böyle davranmıştır? Bunun cevabını Takıyüddin Makrızi’nin “Emevi-Haşimi Çekişmesi” isimli risalesinden bir alıntı ile cevaplandırmaya çalışalım:

”Resulullah’ın görevli tayin ettiği devlet işleri iki kısımdı, harp ve sadaka. O, Haşimoğulları’nı görev açısından sadakaya (Yani zekat toplama memurluğu gibi işlere) tayin etmedi. Doğru olan da budur. Çünkü onlar ve Muttalipoğulları sahip oldukları statüleri gereği sadaka üzerine görevlendirilemezler. Sahabenin önde gelenlerinden birçoğu Ehl-i Beyt’in Allah indindeki yerlerinden dolayı Allah’ın onları dünya işlerine (zekat memurluğu, valilik gibi görevlere) müptela kılmayacağını biliyorlardı.” (s.63)

Aynı şekilde Ali’nin oğlu Hüseyin Yezid’den hilafeti geri almak için bir isyan başlatmak üzere Irak’a hareket ederken, Ömer’in oğlu Abdullah Hüseyin’e şunu söyledi:

“Allah Resulünü dünya ve ahiret arasında muhayyer kıldı. O da ahireti tercih etti ve dünyayı istemedi. Sen de Resulullah’tan bir parçasın (akrabasısın). Vallahi hiç biriniz hilafete nail olamayacaksınız. Bu sizin hakkınızda hayırlı olduğu için Allah onu sizden uzak tuttu, geri dön.”

Görüldüğü gibi Peygamber’in Haşimoğulları’nı çeşitli görevlerden bilinçli olarak uzak tutmaya çalışması, o dönemde sahabenin farkında olduğu bir husustu. Peygamber davetini her türlü dünyevi menfaatten uzak tutmaya çalışıyordu. Bu nedenle Kur’an’daki pek çok ayette Peygamber’in daveti karşısında hiçbir ücret istemediği ısrarla vurgulanır. Aynı şekilde Peygamber, daveti sonucu oluşan toplumsal üstünlüğünden kendi yakın akrabalarının maddi olarak fayda sağlamasına şiddetle karşıdır. Çünkü bu durum davetinin güvenirliliğine ve amacının safiyetine aykırıdır. Bu yüzden mümkün olduğunca yakın akrabalarını ve Haşimoğulları’nı bu tür ilişkilerden ve görevlerden uzak tutmuştur. Bunun tabii ki bazı istisnaları vardır.

İşte belki de bu nedenle ne Ebu Bekir ne de Ömer, Haşimoğulları ailesinden hiç kimseye devlet işlerinde bir görev vermemiştir. Haşimoğulları’nın Peygamber ile akrabalıkları sebebiyle başlangıçtan itibaren hilafette hak sahibi olduklarını iddia etmeleri, Ebu Bekir gibi Ömer’i de tedbir almaya sevk etmiş, bu sebeple Peygamber’in maddi-manevi mirasçısı olduklarına inanan bu aile mensuplarını devlet makamlarına getirmemiştir.[2] Sadece Ömer nadiren bazı konularda Ali’nin fikrine başvururdu.

Ömer yine belki bu sebeple, özellikle Haşimi ailesinin ve onlara yakın olan Muhacir ve Ensar’ın Medine dışına çıkmasına izin vermemiştir. Hatta bu yasağın tüm Medineliler için geçerli olduğuna dair rivayetler vardır. Ama bu yasağın getirilmesindeki birinci neden Haşimoğulları’nın ve onları destekleyen bir grup sahabenin farklı beldelere dağılarak, buralardaki insanların Peygamber’e olan sevgilerinden yararlanıp onun yakın akrabaları -Ehl-i Beyti- olmaları hasebiyle onlara da aşırı bir teveccüh göstermelerini ve ayrı bir muhalif hareket haline gelmelerini engellemek olmalıdır. Ömer bu yasağı getirerek böylesi bir oluşumu engellemiş ve kendi döneminde bir Ehl-i Beyt Şiası’nın oluşmasının önüne geçmiştir. Bu tür bir muhalif hareketin oluşmasının en büyük riski, Peygamber soyundan olmanın mülkte veya idarede özel bir hak olduğuna dair algının yerleşmesine yol açmasıdır. Ki daha sonraları bu iddia, Şia’nın en temel iddialarından birisi olacaktır.

Ömer döneminde ciddi bir muhalefet hareketinin ortaya çıkmamasının sebepleri bunlardı. Bu dönemi asıl ilginç kılan husus ise; Ömer zamanında hemen hemen hiçbir muhalefet hareketi oluşmadığı halde, sonraki dönemlerdeki muhalif hareketlerin zemininin bu dönemde oluşmasıdır. Özellikle ekonomik ve sosyolojik hayattaki değişim, sonraki dönemlerin muhalif oluşumlarını ortaya çıkaran ve harekete geçiren en temel etkenler olmuştur. Fetihlerin etkisi, yeni yerleşim bölgelerine göçün ortaya çıkardığı farklılaşan sosyolojik yapı, Ömer’in ekonomik alanda yaptığı uygulamaların tesiri gibi önemli sebepler daha sonraki muhalif hareketlerin ortaya çıkması için gerekli zemini hazırlamıştır. Muhalefetin sebeplerinden bahsederken bu hususlar üzerinde ayrıntılı olarak duracağız.

9-Bir kölenin muhalefeti ve Ömer’i şehit etmesi: Mugire’nin kölesi Ebu Lü’lü Ömer’e camide pusu kurarak bir suikast düzenledi. Ebu Lü’lü’nün bir Hıristiyan veya Zerdüşt olduğuna dair farklı rivayetler vardır. Asıl isminin Firuz olması Zerdüşt olduğuna dair ihtimali güçlendirmektedir. Ömer yaralandıktan dört gün sonra öldü.

Bu suikastın sebepleri ile ilgili çeşitli görüşler vardır. Bir köle bu cesareti nereden bulmuştur veya bir köleyi halifeye suikast düzenletecek kadar kızdıran sebep nedir? Rivayetlere göre Ebu Lü’lü Ömer’e gelerek Mugire’nin kendisine ağır bir vergi yüklediğinden yakınmış ve vergiyi azaltması için efendisi ile görüşmesini talep etmiştir. Ömer, Mugire’nin aldığı vergiyi gayet makul bulunca, Ebu Lü’lü kızgınlıkla Ömer’i tehdit ederek çıkmıştır. Ertesi sabah da suikastı düzenlemiş ve birkaç kişiyi de yaralayarak kaçtıktan sonra intihar etmiştir.

Olayın sebebi bu olabilir mi? Yani, haksızlığa uğramasının gerçek sebebi Mugire iken, Ebu Lü’lü neden bütün hıncını Ömer’den çıkartmıştır? Üstelik riskleri bol ve açık mesaj veren bir yöntemle bu suikastı gerçekleştirmiştir. İstese Ömer gibi korumasız gezen bir halifeyi öldürmek için çok daha iyi fırsatlar bulabilirdi. Eğer bu köle Ömer’i gözünün dönmesinin bir sonucu olarak öldürmemişse bu suikast sadece görünür sebebiyle izah edilemez.

Bununla ilgili Cabiri’nin yorumu şöyledir:

“Ömer’in katili Mugire b. Şube’nin kölesi Ebu Lü’lü’nün hançerinin arkasında ‘Kureyşli’ ellerin bulunduğunu düşünebiliriz.”[3]

Cabiri’nin bu düşüncesine temel oluşturabilecek husus Kureyş’in -daha özelde Ümeyyeoğulları’nın- ekonomik anlamda Ömer’in özel uygulamalarına maruz kalmaları ve sıkı bir denetim altında tutulmalarıydı. Bu bir sebep olabilir mi? Mümkündür. Ama buna dolaylı olarak işaret edecek tek bir delilden bile yoksunuz.

Ancak en azından bazı işaretler bizi olayın başka bir sebepten olabileceği ihtimaline götürmektedir. Öncelikle Ebu Lü’lü Firuz isminde Fars kökenli bir köledir. Suikastı yapmadan önce Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman bu köleyi Hurmuzan ve Cufeyne ile görüşürken görmüştür. Hurmuzan İran’ın ileri gelen devlet adamlarındandı. İran’ın fethinde esir düşmüştü. Medine’ye getirildi ve sonradan Müslüman oldu. Cufeyna ise Irak’lı bir Hıristiyan’dı. Medine aristokratlarının çocuklarına okuma-yazma öğretiyordu. Nitekim Ömer’in öldürülmesinden sonra bu haberi alan oğlu Ubeydullah bu iki şahsı intikam hırsıyla öldürdü. İşte bu bilgiler bize önemli ipuçları vermektedir. İran’ın ve Irak’ın önemli kısımlarının fatihi olan Ömer, bu bölgelerin halklarının ona duydukları kinin kurbanı olmuş olabilir. Olay ne kadar planlıdır bunu bilmek mümkün değil. Ama en azından Ebu Lü’lü’nün hançerinin arkasında ülkesi fethedilen ve köleleşen büyük bir toplumun kin yüklü muhalefet duygusunu görmek mümkündür. Halifeliği döneminde Araplardan hiçbir ciddi muhalefete muhatap olmayan Ömer, döneminde fethedilen ülkelerin derin muhalefeti karşısında canını vermek zorunda kalmıştır.

10-Osman’ın halife seçilmesinde ortaya çıkan muhalefetler: Ömer suikasta uğrayıp öleceğini anlayınca kendisinden sonra kimin halife seçileceğine karar vermesi için altı kişilik bir heyet oluşturdu. Halife adayı olmamak şartıyla oğlu Abdullah’ı da bu heyete dâhil etti. Bu heyet Abdurrahman b. Avf, Ali b. Ebi Talip, Osman b. Affan, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam ve Sad b. Ebi Vakkas’tan oluşuyordu. Heyetteki uzun görüşmelerden sonra iki halife adayı kaldı: Ali ve Osman. Abdurrahman b. Avf heyetin ortak kararıyla Ali ve Osman’dan birisini seçmek üzere hakem tayin edildi. İşte bu aşamadan sonra Ali’nin taraftarları olan Haşimoğulları ile Osman’ın taraftarları olan Ümeyyeoğulları iktidara aday iki ayrı muhalefet partisi gibi birbirlerine tavır alıp, halkı kendi lehlerine çekmeye çalıştılar. Çünkü Abdurrahman Medine’de halkın arasına karışarak bir tür kamuoyu yoklaması yapıyor ve çeşitli kabilelerin ne düşündüğünü öğrenmeye çalışıyordu. Üstelik sadece Medine halkının fikrini almakla da yetinmiyor, taşradan gelen kervanlara ve dış heyetlere de sorarak insanların kalplerinde nasıl bir halife adayı modeli taşıdıklarını tespit etmeye çalışıyordu. Sonunda tercihini Osman’dan yana kullandı. Haşimoğulları’nın Ali’yi, Ümeyye Oğularının Osman’ı tercih ettikleri ve seçilmeleri için çaba gösterdikleri açıktı. Eğer Abdurrahman tesir altında kalmadan objektif bir karar verdiyse, söz konusu iki kabilenin dışındaki kabilelerin ağırlıklı görüşünü dikkate alarak bu kararını vermiş olmalıdır. O zaman Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları’nın dışındaki kabilelerin çoğunun Ali yerine Osman’ı tercih etmelerinin ve Ali’nin hilafetine karşı olmalarının sebebi ne olabilirdi?

Bunda etkili olması muhtemel sebepler şunlardır:

–  Haşimoğulları’na mensup olmayan sahabelerde, Haşimoğulları’nın Peygamber sülalesi olarak ümmetin başına geçip iktidarı bir daha bırakmayacaklarına dair bir korku vardı.

–  Peygamber’in döneminde Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlara iştirak eden ve bu savaşlarda Müslümanların müşrik olan akrabalarından birçoğunu öldüren Ali’ye karşı bunların yakınları, içlerinde gizli bir hoşnutsuzluk taşıyorlardı.

–  Ümeyyeoğulları’nın Osman’ı seçtirmek için yaptıkları kampanyada Ali aleyhine duyguları olumsuz olarak harekete geçiren propagandalar yapmış olmaları ihtimali.

–  Ali’nin sertliği ve tavizsizliği ile Ömer’i andırması. Oysa Ömer’in bu katı tavrından rahatsız olan bazı sahabeler ikinci bir Ömer devri daha yaşamak istemiyorlardı. Osman ise Ali’yle karşılaştırılmayacak kadar mülayim ve hoşgörülü idi. İnsanlar Ömer dönemine tepkiyle başlarında Ali gibi değil Osman gibi birisini görmek istiyorlardı. Sahabenin önde gelenleri de Ömer’e birçok konuda kendi dediklerini yaptıramamış olmanın acısıyla, daha fazla tesirleri altına alabileceklerini düşündükleri Osman’ı tercih ediyor olmalıydılar. Oysa Osman seçildikten sonra onun bu özellikleri sadece Ümeyyeoğulları’nın işine yaradı.

–  Ali’nin oldukça genç bir yaşta olması da aleyhinde olan bir şeydi. Araplar genelde başlarında daha ihtiyar kişileri görmeye alışkındılar. Çünkü onlara göre ihtiyarlık tecrübe ve akıl demekti.

Tabii ki bunlar görünen/yüzeysel sebeplerdir. Daha derinlerde yatan köklü sebepleri üçüncü yazıda tekrar ele alacağız.

NOT: Sonraki yazıda Osman ve Ali Dönemindeki Muhalefet Hareketlerini ele alacağız.

 

 

 

[1]  Adem Apak, İslam Tarihi (2), s. 118

[2]  Adem Apak, age, s.119

[3]  Muhammed Abid el-Cabiri, Arap-İslam Siyasal Aklı, s.234

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir