Dört Halife Döneminde Ortaya Çıkan Muhalefetlerin Sebepleri / Hamdi Tayfur

İlk iki yazıda Dört Halife döneminde ortaya çıkan muhalif hareketlerin bir görünümünü ortaya koymaya çalıştık. Bunlar hakkında tarih kitaplarında göz ardı edilen bazı olaylara ve ayrıntılara özellikle dikkat çektik. Bu yazıda ise bu hareket ve yapılan muhalefetlerin geri planında var olan sebepleri irdelemeye çalışacağız. Görünümü ortaya koyarken bazı sebepler üzerinde durmuştuk. Ancak bunlar çoğunlukla yüzeysel sebeplerdir. Asıl önemli olan ise, görünür sebeplerin arkasında veya daha derininde yatan gerçek sebepleri ortaya koyabilmektir. İşte bu yazıda bunu yapmayı amaçlıyoruz.

Aradaki farkı ortaya koyabilmek için basit bir örnek verelim. Osman dönemi tarihçilerin çokça üzerinde durdukları bir dönemdir. Bu dönemde Osman’ın yaptığı bazı uygulamalar pek çok tarihçi veya araştırmacı tarafından kritiğe tabi tutulmuştur. Aşırı kutsayıcı yaklaşımların dışında Osman, yaptıkları yüzünden genellikle eleştirilmiş ve yanlış yönetim tarzı nedeniyle kendisinden sonraki pek çok menfi gelişmeye kapı aralamakla suçlanmıştır. Bu dönemdeki olayların sebeplerini Osman’ın uygulamalarına bağlı görünür sebeplerle izah ettiğimizde bu yaklaşımlarda haklılık payı vardır. Ancak bu izah biçimleri, sebepleri yüzeysel/görünür sebeplere indirgedikleri için eksik kalmaktadır. Çünkü olayların kökeninde çok daha derin sebepler vardır ve bu sebepler Osman dönemiyle sınırlandırılamayacak kadar erken dönemlerde ortaya çıkmıştır. Aynı sebepler Ebu Bekir ve Ömer döneminde de cari idi. Hatta denebilir ki; Ebu Bekir ve Ömer dönemindeki bazı uygulamalar ve gelişmeler Osman dönemindeki olumsuzlukların hazırlayıcısı olmuştur. Osman’ın yaptığı ise, yanlış uygulamaları ile menfi tablonun ortaya çıkışını hızlandırmasıdır. Eğer Osman tıpkı Ömer gibi yüzeysel sebepleri ortadan kaldıracak politikalar izleyebilseydi, belki “fitne” olarak isimlendirilen olayların önüne geçilebilecek, fakat derin sebepler varlığını sürdürdüğü sürece, er ya da geç bu menfi tablo sonraki bir dönemde gün yüzüne çıkacaktı.

Muhalefetin derin sebeplerini dört ana başlık altında inceleyeceğiz: “Sosyal sebepler”, “ekonomik sebepler”, “dini sebepler” ve “bireylerin etkisi”.

I-Sosyal Sebepler

Sosyal sebeplerle kastettiğimiz şey İslam öncesinde var olan ve İslam’ın hâkimiyetinden sonra da varlığını sürdüren Arap toplum yapısının ürettiği etkilerdir. Varlığını yapısal olarak sürdüren bu derin etkileri yüzyıllara yayılan İslam tarihinde bir yönüyle görmek hep mümkün olabilir. Zaman zaman derinlere çekilen bu etkiler, varlığını gizlice ve fazla belli etmeden sürdürürken, bazen de bütün çıplaklığı ile kendisini gösterebilir. Bu derin etki “asabiyet”tir. Asabiyet, Dört Halife döneminde kabile asabiyeti şeklinde ortaya çıkarken, Emevilerle birlikte bir tür “Arap asabiyeti” şekline dönüşmüştür. Bu “Arap asabiyeti”, “Mevali etkisi” ve “Şuubiye”nin toplumda etkin olmaya başlamasıyla kendini göstermiştir. Bu dönemlerde Araplar, dışa karşı Arap asabiyetinin tesirindeyken, kendi içlerinde kabile asabiyetinin tesiri altındadırlar. Konumuz Dört Halife dönemi ile sınırlı olduğundan “Arap asabiyeti”, “Mevali etkisi” ve “Şuubiye” gibi konulara bu yazıda girmeyeceğiz. Asabiyet konusunu “kabile asabiyeti” ile sınırlandıracağız.

Değişmeyen etki olan ve derinlerde hep varlığını sürdüren “asabiyet”in etkisinin yanı sıra, fetihler ve yeni fethedilen yerlere yapılan göçler ve fetihlerin getirdiği zenginlikle birlikte ortaya çıkan sosyal değişimin etkisi de önemle üzerinde durulması gereken bir etkidir.

Bu etkilerin içine Arapların sahip oldukları sosyal ve siyasi idealleri de katmak gerekiyor. Çünkü tüm toplumların tek tek bireyler bazında düşündüğümüzde hiçbir ferdinin itiraz edemeyeceği bir emeli/ideali vardır. Bu ideal bilinçaltına kazınmıştır. Her bireyin üyesi olduğu toplumu görmek istediği yüksek bir ideal noktası vardır. Bu idealler bazen dini ve ideolojik tesirlerle farklı kılıklara bürünebilir veya farklı kavramlarla ifade edilebilir. İşte bu etkiye biz “Arap siyasal ideali” ismini verdik.

Bahsettiğimiz bu üç durum şu başlıklar altında ortaya konulacaktır: “Kabile asabiyeti”, “Arap siyasal ideali”, “fetih hareketleriyle ortaya çıkan sosyolojik değişim”.

1-Kabile Asabiyeti

Asabiyet, taraftarlık veya tutkunluk halini ifade eden bir kelimedir. Çoğunlukla kan bağına bağlı birlikteliklerin oluşturduğu bağlılık ve tutkunlukları anlatmak için kullanılır. Kan bağı veya ırk, asabiyet için tek bağlılık unsuru değildir şüphesiz. Bazen bir dine mensup olmanın, bir bölgede yaşamanın, ortak bir düşünce veya ideolojiye sahip olmanın ürettiği asabiyetler de vardır. Kabile asabiyeti ise, aynı kabileye mensup olmanın ürettiği taraftarlık, birlikte hareket etme ve kendi içinde tutkun olma halidir. Kabile ıstılahi olarak “Bir araya gelmiş, birbirlerini kabul eden topluluk” anlamına gelir[1]. Kabile hakiki veya hükmi olarak aralarında bir nesep bağının mevcut olduğu bireylerden oluşur.

Arap toplumu gerek risaletten önce, gerekse sonra kabile yapısı şeklinde örgütlenmişti. İşte kabile yapısını anlayıp açıklamadan ve tarihen kabile temelinde o günkü toplumda ne tür bir bölünme ve ayrılığın olduğunu bilmeden, söz konusu dönemin gelişmelerini, ortaya çıkan ihtilaf ve kavgaları anlayamayız.

Kabilenin o günkü Arap toplumundaki yapısını ve başlıca Arap kabilelerinin neler olduğunu daha iyi ortaya koymak için Takıyuddin el-Makrızi’nin “Emevi-Haşimi Çekişmesi” isimli risalesinden kısa bir alıntı yapacağız:

“Bütün Araplar soy olarak Kahtan ve Adnan’a dayanır. Yemen Kahtanileri’ne ve Adnanoğulları’nın tüm boylarına el-Mudariyye ve’n Nizariyye denir, o da Kays’dır. Arab’ın tamamı altı tabakaya ayrıldı. Bunlar, Şuûb, Kabâil, Amâir, Butûn, Efhâz, Fesâil ve bunlardan ikisi arasında bir takım nesil daha vardır ki onları ancak bu işin ehli bilir.

Şuûb: “Şa’b”ın çoğuludur. O, kabileden daha büyüktür. Şa’b için büyük bir kabile de denilir. Mesela Rebia, Mudar, el-Evs ve’l Hazrec gibi. Ağaç dallarının dal budak salıp bir arada oldukları gibi onlar için de bu isim verilmiştir. “Şa’b”ın bizatihi kabile anlamına geldiği de söylenir. Şuûb, cemi sıygasıyla Acem nesiller için kullanılagelmiştir. Böylece Arap’ın işini küçümseyen kimseye de Şu’ubî denilmiştir.

Kabâil: Bir babanın oğullarından olanlara kabîle denir ve o “şa’b”tan küçüktür. Rebia’ya bağlı olan Mekr ve Mudar’a bağlı olan Temim gibi. Kabileye bir kişiden meydana gelen (üreyen) cemaat de denilir ve bir şey üzerine toplanan her şeye kabile denilir.

Kabile kelimesi, ağacın dalları anlamına gelen Ağaç kabilelerinden türemiştir. Aynı şekilde “kabile”nin, kafanın dört tabakası anlamına gelen baş kabailinden alındığı belirtilir. Ve yine denilir ki Amair onlara tekabül ettiği için kabile adını aldı. “Amair”in tekili “imara”dır, bu da kabileden daha küçüktür. “İmara”nın bizatihi tek başına büyük bir kabile olduğu söylenir. Şa’b içinde kabileleri, imaraları; imara batınları toplar. “Butûn”un tekili batındır. O kabileden daha küçüktür. “Fahz”dan küçük, “imara”dan büyük olduğu söylenir. Batın içinde “fahz”ları toplar. Bir kimsenin fahzı, kendisine en yakın aşiretinin kabilesidir. Sonra fahz, fasileleri birleştirir. Bir kimsenin fasilesi, kendi aşireti ve en yakın cemaatidir. Fasilenin, bir adamın en yakın cedleri olduğu da belirtilir.

Kinane kabile; Kureyş imara; Kusayy batın; Haşim fahz, Beni Abbas ise fasiledir.” (s. 90-92)

Makrızi’den bu alıntıyı yapmaktaki amacımız Arap kabile yapısını ayrıntılı olarak ortaya koymak değildir şüphesiz. Zaten burada ve başka yerlerde verilen bilgilerde bunu tam olarak ortaya çıkartacak çok bir netlik de yoktur. Çünkü Arap dilinde dahi kullanımlar çok belirginleşmemiştir. Bazen “Şu’b”a kabile denildiği gibi en küçük birimler olan “fasile”ye bile kabile denilmektedir. Ancak bu nefis özetleme bize en azından Arapların tıpkı bir ağacın dalları gibi iki ana gövdeden –Adnan ve Kahtan- ve bu ana gövdelerin dallara, dalların daha ince dallara ayrılmasıyla ortaya çıkan kabile ismi verilen topluluklar şeklinde yapılandıklarını göstermektedir. Bütün insanlık belki böylesi şecerelere sahiptir. Ancak bir sosyal örgütlenme yapısı olarak o günkü Araplar kabile ilişkilerini, tüm ilişkilerinin merkezine oturtmaktaydılar. Onlar bir kabile toplumuydu.

İlişkiler en yakın kan bağından başlamak üzere önem derecesine göre belirleniyordu. Beraberlik, karşıtlık, çatışma, rekabet, güvenlik, öç alma, dostluk ve düşmanlık “kabile” temeline dayalı bu yapıya göre belirleniyordu. İşte gerek Peygamber’in davetine karşı ortaya çıkan tavırlarda, gerekse Dört Halife dönemindeki çatışma ve muhalefetlerde bu olgunun, yani “kabile olgusu”nun derin bir tesiri vardır. Cabiri, özünü “ben ve kardeşim amcaoğluna karşıyız, ben ve amcaoğlu yabancıya karşıyız” şeklinde tanımladığı bu inanca “kabile çatışması yasası”[2] ismini vermektedir.

Kureyş içi ve dışından kabile bölünmeleri ile ilgili bazı örnekler vererek, kabile temelinde ortaya çıkan ayrılıkların o günün ihtilaflarına nasıl zemin hazırladığını görmeye çalışalım:

  1. Adnani-Kahtani Ayrımı: Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Araplar Adnani ve Kahtani olmak üzere iki ana gövdeden gelmekteydi. Kahtaniler genelde güneyli Yemen kabilelerinden oluşuyordu. Orta Arabistan, Hicaz bölgesi ve kuzey bölgelerinde ise genellikle Adnani kabileler yerleşmişti. Adnan ve Kahtan’ın İsmail Peygamber’in evlatları veya torunları olduğu söylenir. Tüm Araplar kendilerini Adnan’a veya Kahtan’a dayandırmaya çalışırlar. Bundaki amaç aynı zamanda İsmail Peygamber’e akraba olabilmektir. Oysa bu mantıken mümkün olmayan bir şeydir. Çünkü İsmail Peygamber Mekke’ye annesi Hacer ile geldiğinde burada ve civarında yaşayan pek çok Arap vardı. Eğer tüm Araplar Adnan ve Kahtan yoluyla İsmail Peygamber’in torunları iseler, İsmail Peygamber Mekke’ye geldiğinde burada ve Arap Yarımadası’nın diğer bölgelerinde yaşayan Araplardan üreyen nesiller nerededir? Demek ki asıl olan Arapların gerçek anlamda hangi nesebe sahip oldukları değil, hükmi olarak ilan edilmiş nesebe ait olduklarına inanmalarıydı. Bunun gerçek olup olmaması bir şey ifade etmiyordu. Araplar bunun böyle olduğuna inanıyorlardı. Önemli olan da buydu. Nesepler konusunda gelen rivayetlerin çoğunun uydurma olma ihtimali yüksektir. Bir çatışma üretmek veya bir birlik oluşturmak adına İslam’dan önce ve sonra Arap nesep âlimleri bu tür rivayetleri uydurmuş olmalıdırlar. Ancak biz bununla yani, nesebin gerçekliğiyle ilgilenmiyoruz. Önemli olan Arapların sahip olduklarını düşündükleri nesebe inanmaları ve buradan yola çıkarak toplumsal ilişkilerinde tavır belirlemeleridir.
  2. Ahlaf-Mutayyebun Bölünmesi: Kureyş içinde ortaya çıkan eski bir bölünmedir. Kureyş’i Mekke’nin hâkimi yapan Kusayy, Kâbe ile ilgili görevleri iki oğlu olan Abdüddar ve Abdümenaf arasında paylaştırdı. Onun ölümünden sonra Abdümenafoğulları Kâbe ile ilgili görevleri tekellerine almak isteyince Kureyş ikiye bölünmüş Abdüddar’ı destekleyen kabilelere “Hılful Ahlaf”, Abdümenaf’ı destekleyen kabilelere de “Hılf’ul Mutayyebun” adı verilmiştir. Arabulucular devreye girerek savaşın çıkmasını önlemiştir. Ancak bu ayrılıkla ortaya çıkan kabile bölünmesi daha sonraki bölünmelere de zemin hazırlamıştır. Artık o aşamadan sonra Kureyş içi ilişkiler çoğunlukla Ahlaf-Mutayyebun bölünmesi temelinde yürümüştür. Ahlaf ve Mutayyebun hilflerine bağlı olan kabileler, Kureyş içi ihtilaflarda iki ayrı hizip gibi hareket etmişlerdir. Örneğin, Peygamber’in davetine şiddetle karşı çıkanlar çoğunlukla Ahlaf grubuna mensup olan kabilelerdir. Çünkü Peygamber’in kabilesi olan Haşimoğulları, Mutayyebun hilfine mensuptu.
  3. Hılf’ül Fudûl: Mekke’deki Ahlaf grubuna mensup kabileler, ticareti kontrollerinde tutan ve Haşimoğulları öncülüğündeki Mutayyebun grubuna karşı Mekke içi ticareti baltalamak amacıyla dışarıdan gelen tüccarlara dönük haksız uygulamalara giriştiler. Bunların ayrıntısına girmeyeceğiz. Tarih kitaplarında örnekleri anlatılmaktadır. Buna karşı Haşimoğulları öncülüğündeki Mutayyebun grubu mağduriyete uğrayanları himaye etmek amacıyla yeni bir anlaşma yaptılar. Buna Hılf’ül Fudûl ismi verildi. Bu anlaşmadaki asıl amaç, Ahlaf grubu tarafından yabancı tüccarlara verilen zararların Mutayyebun grubunun liderliğindeki Mekke ticaretine zarar vermesini engellemekti. Nitekim Ahlaf grubundan hiçbir kabile bu anlaşmaya katılmadı. Sadece Mutayyebun grubuna ait Haşim, Muttalib, Esed, Zühre, Teym gibi kabileler bu hilfin içinde yer aldılar. Mutayyebun grubunda yer alan kabilelere mensup bazı idealist gençler bu hilfe dâhil oldu ve hararetle bunu savundular. Bu hilfin bir üyesi de henüz genç yaşlarda olan Muhammed ile arkadaşı Ebu Bekir’di. Günümüz İslamcılarının argüman olarak çokça kullandıkları Hılf’ül Fudül antlaşmasının böylesi bir kabilevi arka planı vardı.
  4. Haşim-Ümeyye Çekişmesi:Haşim ve Abdüşşems, Abdümenaf’in iki oğlu idi. O ölünce Kabe ile ilgili görevleri bu iki oğlu paylaştı. Abdüşşems’in de vefat etmesiyle yerine oğlu Ümeyye geçti. Ümeyye amcası Haşim ile Kureyş’in liderliği konusunda rekabete girişti. İş hakeme gitti. Hakem Haşim’i galip ilan edince anlaşma gereği Ümeyye on yıllığına Şam’a sürgüne gitmek zorunda kaldı. İşte bu olay Emevi-Haşimi rekabetinin ortaya çıkmasına yol açtı. İş sadece İslam öncesi dönemle sınırlı kalmadı, Dört Halife döneminde ve sonrasında da rekabet ve çatışma sürdü.
  5. Evs-Hazreç Çekişmesi: Kahtani (Yemen) asıllı olan Evs ve Hazreç kabilelerinin ataları, Arim selinden sonra, o zamanki ismi Yesrib olan Medine’ye göç etmişlerdi. Evs ve Hazreç aynı babadan türeyen iki kardeş kabiledir. Medine’de önceleri boyun eğdikleri Yahudilere karşı hâkimiyeti ele geçirdiler. Bunun üzerine Yahudiler yaptıkları kışkırtmalarla bu iki kabileyi birbirine düşürdü. İki kabile arasında yaklaşık 120 yıl boyunca savaşlar yapıldı. Hazreç kabilesi Evs’le yaptığı son savaştan mağlup ayrıldı. Çünkü Evs bu savaşta Yahudilerle işbirliği yapmıştı. İşte bazı Hazreç mensupları, Evs’in Yahudilerle kurduğu ittifaka karşı yeni ittifak arayışları için Peygamber’le Akabe’de görüştüler. Ancak İslam’ın mesajı onlarda kardeşleri Evslilerle aralarındaki husumetin ortadan kalkacağı umudunu yeşertti ve Evslilerle birlikte Peygamber’e biat ettiler. Ama aralarındaki Evs-Hazreç ayrımı tamamen ortadan kalkmadı. Peygamber’in vefatından sonra dahi sürmeye devam etti.
  6. Kureyşli-Kureyşli Olmayan Çekişmesi: Kureyş kabilesi Arapların en gözde kabilesi idi. Onlar, ataları Kusayy’la birlikte Mekke yönetimini ve Kâbe’nin kontrolünü ele geçirmişlerdir. Kâbe’nin ve Mekke’nin Araplar için hem dini, hem de ticari açıdan büyük bir önemi vardı. Tüm kabileler Kâbe’de bulundurdukları özel putlara sahiptiler. Hac mevsiminde Mekke’ye gelerek hem ticaret yaparlar, hem haclarını ifa ederler, hem de Kâbe’deki putlarına dua ederlerdi. Kâbe’ye ait görevleri üstlenmeleri nedeniyle Kureyşliler büyük bir prestije sahiptiler. Ayrıca Kureyş’in Haşim’le birlikte kuzeydeki Bizans imparatorluğu ve güneydeki Habeşistan Krallığı ile yaptıkları ticaret anlaşmalarıyla oluşturdukları “ilaf”, Araplar üzerinde ticari temele dayanan bir Kureyş hâkimiyet düzeni oluşturmuştu. “İlaf”tan faydalanmak isteyen her kabile, öncelikle Kureyş’le antlaşmak zorundaydı. Bu genel olarak kabilelerin hepsinin istifade ettikleri bir durum olmasına rağmen, Kureyş’in bu özel konumuna karşı derinden bir karşı muhalefet de oluşmuştu.

Daha sonraki başlıklarda ayrıntısına gireceğimiz diğer bir husus ise, orta büyüklükte bir kabile olan Kureyş’e karşı, yarımadanın başka bölgelerinde konumlanan ve Kureyş’e göre daha büyük olan, bu nedenle Arapların liderliğine kendilerinin daha layık olduğunu düşünen farklı kabileler de vardı. Bunun en bilineni Kahtani kökenli olan Yemen kabileleridir. Arabistan’ın ortasında yer alan Yemame’deki bazı kabileler de aynı özelliği ve iddiayı taşıyor olmalıydılar. Bunların taşıdıkları iddia önündeki en büyük engel Kureyş’ti. Bu nedenle Kureyşli olmayan kabilelerle Kureyş arasında bir tür rekabet ve çekişmenin varlığı gözlemlenebilen bir olguydu.

Kabilelerin, kabile asabiyeti temelinde oluşturdukları ayrılıklar bu verdiğimiz örneklerle sınırlı değildir. Sürekli savaşmayı hayatlarının bir parçası haline getiren Araplar için pek çok kabilevi sebep bu çatışmalar için zemin oluşturabiliyordu. Büyük kabileler halinde savaşmak için sebep bulamayan kabileler kendilerine yakın bir-iki kuşak üstten kardeş kabilelerle savaşıyorlardı. Bunun için bir sebep bulamazlarsa amcaoğullarıyla çatışıyorlardı. Buna da imkân bulamazlarsa kardeşleriyle kavga ediyorlardı. İş dışa döndüğünde önce kardeşleriyle, sonra amcaoğullarıyla, daha sonrada üst kuşaklardan kardeş çocuklarıyla ittifaklar kurup dışarıdan gelen tehdide karşı güçlü bir şekilde savaşmanın yollarını arıyorlardı.

Bu ön açıklama ve örneklerin kabile asabiyetinin mahiyetini ve parçalayıcı etkisini yeteri kadar aydınlattığını düşünerek Dört Halife döneminde ortaya çıkan muhalefet partileri ve hareketlerinde kabile asabiyetinin nasıl tesir ettiğini dönemsel örnekler üzerinden ortaya koymaya geçebiliriz[3].

Peygamber’den Sonra Halife Seçiminde Kabile Asabiyeti:

Peygamber vefat ettiğinde ümmetin karşı karşıya kaldığı ilk ciddi kriz, Peygamber’in yerine kimin lider olacağı sorunuydu. Medine’deki iki büyük grup olan Ensar ve Muhacir bu soruna kabile temelinde çözüm üretmeye çalıştı. Ortaya üç ayrı hizip çıktı: Evs ve Hazreç’ten oluşan Ensar grubu, Ümeyyeoğulları ve Ali’ye olan sevgilerinden dolayı onları destekleyen bir-iki bireyle birlikte Haşimoğulları grubu ve en son olarak Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde’nin başını çektiği küçük Kureyş kabilelerine mensup Muhacirler grubu. Ensar grubu ve Haşimoğulları grubunun bariz vasfı kabile temelli bir birliktelik oluşturmalarıydı. Ebu Bekir ve Ömer grubu biraz farklı gibi duruyor olsa da, onların da en bariz vasfının Kureyş’in Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları gibi büyük kabilelerinin dışında kalan küçük kabilelerinin bir tür ittifakı gibi ortaya çıkmış olması, bu grubun da kabilevi etkiden yeteri kadar nasibini aldığını göstermektedir. Ebu Bekir Beni Teym kabilesinden, Ömer Adiy kabilesinden, Ebu Ubeyde ise Fihr kabilesindendir. Bunların hepsi Kureyş’in zayıf kabileleriydi. Bu kabileler tek başlarına lider adayı çıkarttıklarında bunda muvaffak olamayacaklarını biliyorlardı. Dolayısıyla o günlerde kabilelerinin en popüler kişileri olan Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde’nin etrafında toplandılar. Ebu Bekir’in öleceğine yakın yerine Ömer’i halife tayin etmesi; Ömer’in de yaralanıp yerine kimin geçeceği sorunu ortaya çıkınca “Keşke Ebu Ubeyde hayatta olsaydı onu kendi yerime seçerdim” anlamında bir söz sarf etmesi, bize bu üçlünün arasında baştan itibaren özel bir antlaşmanın olduğu izlenimini vermektedir. Yani kim ölürse yerine diğeri geçecekti. Bu konuda anlaşmış olmalılar.

Burada bir parantez açarak bir açıklama yapmamız gerekmektedir. O dönemin olaylarını kabile temelli açıklama çabamız diğer etki ve sebepleri yok saydığımız anlamına gelmemelidir. Hiçbir olay tek bir sebebe indirgenerek açıklanamaz. Ancak yöntemimiz gereği sebepleri teker teker açıkladığımız için burada diğer etkileri ortaya koymuyoruz. Sırası geldiğinde onlardan da bahsedeceğiz. Örneğin burada ilk oluşan hizipler kabilevi etkiyle oluşmuş olmasına rağmen, Ebu Bekir, Ömer, Ebu Ubeyde ve Ali gibi sahabeler aynı zamanda İslam’ın derin tesiri altındaydılar. Bu nedenle Ali, kişisel konumu itibariyle ve kabilevi etkilerle liderliğe kendisinin daha çok hak sahibi olduğunu düşünmesine rağmen, İslam’ın tesiri ve Peygamber’den aldığı eğitimin etkisiyle, Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları’nın baskısına rağmen Ebu Bekir’e karşı fiili bir kalkışta bulunmadı. Sadece biatini geciktirdi. Aynı şekilde Ebu Bekir grubu iktidarı ele geçirmek veya ellerinde tutmak için, o dönemin şartları gereği gerekli olan tüm araçlara başvuruyorlardı. Örneğin kabile unsurundan yararlanıyorlar, bir hizip gibi hareket ediyorlar ve iktidar değişimindeki alternatifler üzerine planlar yapıyorlardı. Ama bunları yapmalarındaki temel amaç veya temel güdü İslami kaygılar ve sorumluluk duygusuydu. Ne Ebu Bekir ne de Ömer kendi kabilesinin iktidarı için mücadele etmiyordu. Ama bunu göz ardı etmiyor, bundan faydalanmanın yollarını arıyorlardı. Oysa aynı şeyi bir Abbas için söylemek biraz zordur. Veya Ensar’ın Evs ve Hazreç’ten birisini lider seçtirme girişimlerinde kabilevi etki daha ağır basmaktadır. Ali ise İslami etki ile kabilevi etki arasında askıda kalmış gibidir. Eğer tamamen İslami tesirin etkisinde olsaydı, baştan itibaren daha sorumlu davranan Ebu Bekir grubuna daha yakın durması gerekirdi.

Peygamber vefat eder etmez, cenazesi bile kalkmadan Ensar, Beni Saide çardağında toplanarak lider seçme işine girişti. Onları bir araya getiren tek unsur Evsli ve Hazreçli olmalarıydı. Hazreç’in lideri Sa’d halife adayıydı. Onun seçileceği anlaşılınca Evsliler bu duruma katlanamadılar ve Ebu Bekir ve Ömer’e haber gönderdiler. İlginçtir kabilevi etkiyle lider seçmek isteyenler, gene kabilevi kıskançlık yüzünden bu seçime engel olmak istemişlerdir. Mantık şuydu: Hazreçli birisi olacağına Muhacirlerden birisi halife olsun bu daha tercihe şayandı. Nitekim öyle oldu. Haberi alan Ebu Bekir, Ömer, Ebu Ubeyde üçlüsü hemen Beni Saide Çardağına ulaştı. Karşılıklı tartışmalar başladı. Ensar kendi kabilelerinin İslam’a ne kadar çok hizmet ettiğini dolayısıyla bu işte hak sahibi olanların kendileri olduğunu anlatıyorlardı. Aynı şeyi Muhacir kabilelerinin İslam’a hizmeti üzerinden Ebu Bekir grubu da yaptı. Buradan bir sonuç çıkması mümkün değildi. Çünkü hem Ensar’ın hem de Muhacirlerin İslam’a büyük hizmetleri dokunmuştu. Ensar’dan ve Muhacirlerden birer lider seçme teklifine de Ebu Bekir şiddetle karşı çıktı. Sonunda Ebu Bekir, meseleyi kabilevi bir gerekçeye getirdi. Bu da diğer Arap kabilelerinin ancak Kureyş’in hâkimiyetine boyun eğeceği argümanıydı. Kureyş soyunun diğer Araplar nezdindeki üstünlüğü bilinen bir gerçekti. Evs ve Hazreç’te bu özellik yoktu. Ensar nesep üstünlüğünün Araplar nezdinde taşıdığı önemin çok iyi farkındaydı. Ayrıca Peygamber’in Kureyşli olması da diğer Arapları Kureyş’e boyun eğme konusunda daha ikna edebilecek bir nedendi. Tüm bunlar Ensar’ı ikna etmek için yeterli oldu. Kısacası Kureyş asabiyetinin üstünlükleri Ebu Bekir’in halife seçilmesi için yeterli ve hatta gerekli bir şart olarak ön plana çıktı. Ebu Bekir kabile asabiyetinin etkisiyle halife seçildi.

Diğer taraftan Haşimoğulları grubunu bir araya getiren temel unsur da kabilevi etkiydi. Haşimoğulları’nın lideri Peygamber’in amcası Abbas’ın bu konu ile uzun süredir zihnen meşgul olduğu anlaşılıyor. Çünkü Peygamber’in ölümü yaklaşınca Abbas kendisinden sonra kimin lider seçileceği konusunda ona sorular sormaya başladı. Haşimoğulları Kureyş’in en büyük kabilelerinden birisiydi. Peygamber’den önce Kureyş’in liderliği konusunda Ümeyyeoğulları ile çekişip duruyorlardı. İçlerinden bir peygamberin çıkması onlara bariz bir üstünlük sağlamıştı. En büyük rakipleri olan Ümeyyeoğulları’nın Peygamber’e şiddetli muhalefetleri ve İslam’a en geç giren kabilelerden birisi olması, insanların gözünde Ümeyyeoğuları’nın değerini düşürmüştü. Yani hem Kureyş’in hem de tüm Araplarla birlikte Müslümanların lideri olma konusunda en avantajlı gözüken kabile Haşimoğulları idi. Ancak bir durum onların bu avantajını dezavantaja çeviriyordu. Peygamber kendi akrabalarına mümkün olduğunca önemli görevlere getirmemişti ve onları böylesi işlere tayin etmede çekingen davranıyordu. Bunun temel sebebi ise; Peygamber’in davetini her türlü dünyevi menfaatten uzak tutma konusundaki hassasiyeti idi. O dünyayı değil ahireti, mülkü değil fakirliği tercih eden bir peygamberdi. Üstüne üstlük davetiyle ortaya çıkan prestijin, kendisine ve yakın akrabalarına bir rant sağlamasına şiddetle karşıydı. İnsanlar nezdinde davetinin güvenirliliği ancak bu şekilde emniyete alınabilirdi. Bu nedenle yakın akrabalarını ve kabilesini mecbur kalmadıkça önemli mevkilerde görevlendirmiyordu. Abbas’ın ondan talep ettiği şeyi yani; kendisinden sonra yerine Haşimoğulları’ndan birisini geçirmeyi kabul etmesi asla mümkün olamazdı. Kaynaklarda “kırtas hadisesi” olarak geçen ve Peygamber’in öleceğine yakın kâğıt isteyip, ümmete kendisinden sonra asla sapmayacakları tavsiyelerde bulunacağını söylemesinin bununla yakından bir ilişkisi olmalıdır. Davetini tamamlamış bir peygamberin ümmetine kendisinden sonra onlara uyduklarında asla sapmayacakları tavsiyeleri ne olabilirdi? Bunlar zaten Kur’an’da mevcuttu. O, o güne kadar söyleyeceğini söylemişti ve ümmetini buna şahit de kılmıştı. Kim bilir belki de Ömer’in de dediği gibi Peygamber hastalığının da tesiriyle, Abbas’ın ısrarlarına dayanamayıp onu kırmayacak bir tavsiyede bulunmaya niyet etmiş olabilirdi. Ancak Ömer’in feraseti bunu engelledi.

Haşimoğulları ve Ali, Peygamber’in defni ile meşgulken Ebu Bekir’in halife seçilmesi, Abbas ve Ali başta olmak üzere Haşimoğulları kabilesinde şok etkisi yaptı. Ali uzun süre biat etmedi. Ali’nin bu tavrının geri planında daha sonra değineceğimiz başka sebepler de olmasına rağmen, asıl sebep Ali’nin Peygamber’in akrabası olmaları nedeniyle halifelik hakkının Haşimoğulları’nda olduğuna dair düşüncesi yatmaktaydı. Yani sebep gene kabile asabiyeti idi. Onun bu düşüncesine dair, yani halifelik hakkının Haşimoğulları’na ve özelde Peygamber’e yakınlığı nedeniyle halifeliğin kendi hakkı olduğuna inandığına dair kaynaklar Ali’nin birçok sözünü naklederler. Hatta Muaviye ile mektuplaşmalarında bunu açıkça dile getirmiştir.

Ridde Savaşlarında Kabile Asabiyeti

Ebu Bekir’in halife olur olmaz karşı karşıya kaldığı ilk ciddi kriz; Mekke, Medine ve Taif’in dışında kalan tüm bölgelerin küçük istisnalar dışında tümüyle isyan etmeleri ve Ebu Bekir’e itaat etmeyi reddetmeleridir. Bu hadisenin geri planındaki kabilevi etkiyi iyi görmek zorundayız. Peygamber’le anlaşma yapan kabileler, iş Ebu Bekir’e gelince neden isyan ettiler ve önceki anlaşmaların geçersiz olduğunu ilan ettiler? İşte bu soruya kabile etkisi çerçevesinde cevap vermeye çalışacağız.

İrtidat hadisesine katılan kabileler iki ayrı gruptu. Bunlardan bir grubu dinden dönmemiş sadece zekat vermeyi reddetmiştir. Diğer grup ise sahte peygamberlerin liderliğinde Medine otoritesine savaş açmıştır. Ebu Bekir’in bu iki gruba da aynı tavrı göstermesi bunların karıştırılmasına ve sanki ikisinin de aynı grup gibi algılanmasına yol açmıştır.

Biz bu iki grubu ayrı ayrı değerlendireceğiz. Birinci grup, yani zekât vermeyi reddedenlerin büyük bir kısmı aslında dinden dönmedi. İçlerinden bir grubun dinden irtidat ederek yalancı peygamberlere katıldığı doğrudur. Ancak önemli bir kısım sadece zekâtı reddetti. Bunlar genelde İslam’a yakın zamanda giren ve bireysel olarak dini bilince sahip olmayan, ancak topluca dine girişler esnasında Müslüman olan kabilelerin mensuplarıydı. Dini gerekçelerle değil, siyasi gerekçelerle Müslüman olmuşlardı. Peygamber’in Kureyş’e üstünlük sağladığı dönemlerde akın akın Medine’ye gelerek Peygamber’le anlaşma yapan ve Medine’nin üstünlüğünü kabul eden bu tür kabilelerin mensupları Kur’an’ın ifadesiyle teslim olmuş ama henüz iman kalplerinde derinleşmemiş kişilerdi.

Arap kabile anlayışına göre yapılan antlaşmalar kişilerle sınırlıydı. Yani Peygamber’le anlaşan kabileler bu antlaşmalarını Peygamber’in yaşadığı süre ile sınırlı kabul ediyorlardı. Onların gözünde Peygamber ölünce bu antlaşmalar geçersiz kalmıştı. İşte Ebu Bekir’in kendisine “Resul’ün Halifesi” unvanını vermesinin geri planında böyle bir düşünce vardır. Ebu Bekir Resul’ün halifesidir. Dolayısıyla Arapların Peygamber’le yaptıkları her antlaşma onun halifesi olan Ebu Bekir için de geçerlidir. Ebu Bekir halife unvanını alarak Araplara bu mesajı vermek istemişti.

Bir de burada Peygamber’in özel konumunun Araplar üzerindeki tesirinin de ciddi bir etkisi vardı. İslami bilinci içselleştirememiş bu Arapların gözünde Kur’an’da verilenden biraz farklı bir peygamber algısı vardı. Onlar nazarında peygamber gökle haberleşebilen, ona dua ettiğinde duası kabul edilen bir tür kâhinle mecnun arasında veya bunun biraz fevkinde bir varlıktı. Onlar kâhinlerine para verip dua ettirerek gök güçlerine veya Tanrı’ya isteklerini kabul ettirebileceklerini veya gelecekten haberler getirebileceğini düşünüyorlardı. Onlar Peygamber’e bağlanıp zekât vermeye başladıklarında, verdikleri zekâtın hala böyle bir işe –yani Peygamber’e dua ettirme işine- yaradığını düşünüyor olabilirler. Oysa şimdi Peygamber ölmüştü. Onun yerine geçen Ebu Bekir bir peygamber değildi. Öyleyse ona neden zekât versinlerdi ki?

Konumuzla ilgisi bakımından diğer önemli bir husus ise Arapların Kureyş’e bakışıyla ilgilidir. Peygamber her ne kadar Kureyş’e mensup birisi olsa da özel konumu sebebiyle, karizması Kureyşliliğini aşıyordu. Onlar Peygamber’e Kureyşli olduğu için değil, bir peygamber olması hasebiyle boyun eğip onunla anlaşmışlardı. Üstelik Peygamber’in onlarla anlaşma biçimi gayet adilane ve onların durumlarını, konumlarını dikkate alan anlaşmalardı. Peygamber asla onları boyunduruk altına almıyor ve idarelerine karışmıyordu. Aldığı zekât bir boyun eğdirme haracı değildi. Ayet buna işaret etmektedir:

“Bunun içindir ki, onların mallarından Allah için sundukları şeyleri kabul et ki belki bunu yapmakla onların salah bulmalarına, arınmalarına önayak olursun. Ve onlar için dua et; çünkü senin duan onlar için bir huzur (vesilesi) olacaktır.” (9/Tevbe/103, Esed)

Ayette görüldüğü gibi Peygamber, zekâtı siyasi amaçla bir boyun eğdirme aracı olarak görmüyordu. Zekâtın amacı bu değildi zaten. Araplar Peygamber’e biçtikleri özel konum nedeniyle ona verdikleri zekâttan çok da rahatsız olmuyor olmalılar.

Ancak o ölünce yerine gelenlere zekât vermeyi anlamsız buldular. Zekât verdikleri ne peygamberdi, ne de verecekleri şeylerle kendilerinin salah bulmasına ve arınmalarına sebep olabilirdi. Bir peygamber gibi dua edip huzur bulmalarına da vesile olamazdı. Ebu Bekir de onlar gibi bir insandı. Eğer zekât vererek arınacaklarsa bunu kendileri direk yapabilirler veya Allah’a kendileri de dua edebilirlerdi. O zaman zekâtı Ebu Bekir’e neden versinlerdi ki? Eğer Ebu Bekir ısrar ediyorsa amacı siyaseten kendilerine boyun eğdirmek olabilirdi. Bu kabilelerin gözünde Ebu Bekir’in kendilerinden zorla almak istediği zekât, İslam’dan önce uygulanan “itavet”, yani yenen kabilenin yenilenden zorla aldığı bir mala karşılık gelebilirdi. İşte bu tip kabileler bu durumu Kureyş’in kendilerini boyun eğdirme çabası olarak gördüler ve Kureyş’e boyun eğmemek için zekât vermeyi reddederek isyan ettiler.

Ebu Bekir cephesinden olayın vahim denebilecek yönü, bu anlayıştaki kabileleri ikna etme yolunu seçerek kaybedebileceği bir vaktinin olmamasıydı. Daha sonraki maddelerde ayrıntılarına gireceğimiz üzere, Ebu Bekir hem İslam’ın etki alanını genişletmek, hem de siyasi projesini hayata geçirebilmek için kritik bir noktada bulunuyordu. Elinde iki seçenek vardı; birincisi diplomatik yolu tercih edebilir ve zekâtı reddeden kabileleri ikna edip tekrar antlaşmalar yapma yolunu seçebilirdi. Ancak büyük bir tehlike ile karşı karşıyaydı. Diplomasi ile vakit kaybederken sahte peygamberlerin liderliğinde harekete geçen diğer kabileler duruma hâkim olup Ebu Bekir’in siyasi projelerini tamamen akamete uğratabilirdi. Bu nedenle ikinci yolu seçti. Yani zekât vermeyenleri de irtidat edenlerden sayıp bunlara toptan savaş ilan etti.

Görüldüğü gibi bu grubun Medine’deki yeni siyasi otoriteye isyan etmesinde daha önce bahsettiğimiz Kureyş-Kureyş dışı kabileler bölünmesinin büyük bir tesiri vardır. Yani isyanın geri planındaki gerçek neden Kureyş’e karşı duyulan kinin ürettiği kabilevi etkidir.

Bahsedeceğimiz diğer grup ise yalancı peygamberlerin liderliğinde Medine’ye savaş ilan eden gruptur. Bunların isyanları Peygamber daha hayattayken başlamıştı. Nitekim Yemen bölgesinin yalancı peygamberi Esvedül Ansi, Peygamber’in ölümüne yakın bir zamanda öldürülmüştü.

Bunların irtidat ettiğini söylemek ne kadar doğrudur tartışmak lazım. Çünkü irtidat etmek için önce İslam’a girmek gerekir. Bunların çoğu ise zaten İslam’a girmemişti. Kendi kabilelerinde ortaya çıkan sahte peygamberlerin etrafında toplanmışlardı. Bu kabilelerin bir kısmı yalancı peygamberleriyle gelip Peygamber’le görüşmeler yapmışlardır. Ancak tam bir anlaşmanın olduğunu söylemek zordur. Örneğin Müseyleme, Peygamber’e Arap Yarımadası’nı ikiye bölmeyi veya Muhammed öldüğünde onun yerine peygamber olmayı önermişti.

Bu öneriler bugünden o güne baktığımızda bize komik ve saçma teklifler gibi görünebilir. Oysa olayın siyasi ve kabilevi temelde ciddi bir anlamı vardı. Peygamberlik olgusu Arap Yarımadası’nda Muhammed ile birlikte başlamadı. Ondan önce de peygamberlik iddiasında bulunanlar çıkmıştır.

Davetine başlamasından sonra da onu taklit ederek veya peygamberliğin toplumsal anlamda oynadığı rolü fark ederek peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkanlar oldu. Bu peygamberlik olgusunun kabilecilik ve Arapların zihnindeki ortak siyasal idealin gerçekleştirilmesi amacıyla doğrudan bir ilişkisi vardır. Bu ikinci olguyu daha sonra ayrıntılı olarak açıklayacağız. Kısaca bu siyasal ideali Arapların tek bir siyasi liderlik etrafında çevrelerini kuşatan süper güçlere karşı–Bizans ve Sasani İmparatorluğu- üstünlük sağlaması ve Arapların o günün dünyasında süper bir güç olması ideali olarak tanımlayabiliriz. Bu ideal o gün hiçbir Arap’ın itiraz edemeyeceği bir idealdi. Sorun ise bu birliğin nasıl sağlanacağı sorunudur. Çünkü kabilecilik bunu baltalayan bir faktördü. Birleştirmiyor, tersine parçalıyordu. Diğer yandan bütün büyük kabileler böylesi bir birliğin kendi liderliklerinde gerçekleşmesini arzu ediyordu. Ancak bu birliği sağlayacak başka bir unsura daha ihtiyaç vardı. İşte peygamberlik bu birleştirici unsurdu.

Eğer bir bölge ve o bölgenin en büyük kabilesi bir peygamberin liderliğinde öne geçer ve diğer kabileler de bu peygambere iman edip onun liderliği etrafında toplanırsa bu birlik sağlanmış olacaktı. Bunu o günün tüm büyük kabileleri fark etmiş olmalıydı. Çünkü her bölge, o bölgenin en büyük kabilesinden çıkan bir peygamberin liderliğinde öne düştü. Yemen bölgesinde Ans ve Mezhic kabilelerinin desteği ile Esvedul Ansi, kuzeye doğru Esed bölgesinde Esedoğulları kabilesinin lideri Tuleyha, Basra körfezi yakınlarında Beni Temim kabilesi önderliğinde kadın peygamber Secah ve Yemame/Necd bölgesinde Hanifoğulları kabilesinin önderliğinde Museyleme peygamberlik iddiası ile öne düştü. İlginçtir, Arap Yarımadası Hicaz bölgesinin dışında yaklaşık dörde bölünmüş olsa her bölgeye bir yalancı peygamber düşmektedir. Hicaz bölgesinde ise Kureyş’in içinden Muhammed Peygamber çıkmıştı. Bir hak peygambere karşı dört yalancı peygamber vardı. İşte bu dört ayrı bölgeden yalancı peygamberlerin öncülüğünde, Peygamber’in ölümüne yakın başlamak üzere, ölümüyle birlikte hız kazanan, Medine’ye dönük savaş ilanları yapıldı. Büyük ordular toplandı. Sadece Müseyleme’nin altmış bin kişilik ordu topladığı söylenir.

İlginç olan başka bir husus ise, yalancı peygamberlerin peşine takılan kabilelerin çoğunun bu peygamberlere samimiyetle değil siyaseten tabi olmalarıydı. Bununla ilgili, kaynaklar bazı olayları naklederler. Çünkü asıl mesele peygamberlik olgusunun bir birlik unsuru olarak kullanılıp diğer kabilelere önderlik yapabilmekti. Herkes içinden birliği arzuluyordu, ama bunun kendi kabilesinin öncülüğünde olmasını arzu ediyordu. İşte bu nedenle irtidat hadiseleri üstüne dini sos dökülmüş kabile isyanlarıdır. Medine’nin otoritesine karşı çıkmak Kureyş’in öncülüğündeki birliğe veya Kureyş’e karşı çıkmak anlamına geliyordu. Bu nedenle Medine otoritesine isyan ettiler.

Olayın Medine açısından değerlendirilmesi de çok ilginçtir. Mekke, Medine ve Taif’teki kabileler, yani Hicaz bölgesinin merkezlerindeki kabileler bu isyana kalkışmadı. Tersine özellikle Kureyş ve Taif’teki Beni Sakife kabilesi irtidat eden kabilelere karşı savaşta öncü birlikleri oluşturdular. İsyanları bunlar bastırdı. Oysa bu kabilelerin mensuplarının çoğu daha birkaç yıl öncesinde Peygamber’e karşı savaşıyorlardı. Ne olmuştu da şimdi bu kadar samimi birer Peygamber müdafii olmuşlardı? Bu sorunun cevabını Kureyş’in ve özellikle Ebu Süfyan liderliğindeki Ümeyyeoğulları’nın yukarıda çerçevesini çizdiğimiz siyasi konjonktürü çok kısa sürede kavramalarında aramak gerekiyor. Onlar biliyorlardı ki; irtidat edenler özde Kureyş’in liderliğine isyan ediyorlardı. Bu durumda onlara düşen yeni siyasi durumun savunucusu olmaktır. İrtidat eden kabilelere karşı savaşırken aslında Kureyş’in liderliği için savaşıyorlardı. Dün karşı oldukları Muhammed bugün, Kureyş’in önderliğinde gerçekleştirilecek Arap birliğinin sembolü idi. Putlar “out”, Muhammed “in” olmuştu. Muhammed, yalancı peygamberlere karşı hak peygamberdi ve arkasında bir miras bırakmıştı. Bu mirasa sahip çıkarak Kureyş’i Arapların hâkimi yapabilirlerdi. İşte irtidat hadiselerinin kabile olgusu açısından diğer kabileler ve Kureyş cephelerinden böylesi bir arka planı vardır.

Ebu Bekir ve Ömer’in Kabile Etkisine Karşı Aldıkları Tedbirler

Ebu Bekir ve Ömer, halifelikleri esnasında kabilevi etkinin muhalif bir unsur olarak açığa çıkmaması için bazı tedbirlere başvurdular. Uyguladıkları politika kabileler arası denge politikası idi. Bu politikanın iki önemli ayağı vardı. Birincisi; her iki halife de en yakın akrabalarını önemli mevkilere getirmediler. Ayrıca kendilerinden sonra çocuklarını hilafetin başına getirme teşebbüsünde bulunarak saltanata kapı aralamadılar. Ait oldukları kabileleri idari işlerden uzak tutmaya çalıştılar. İkincisi; eyalet valiliği, ordu komutanlığı gibi görevleri paylaştırırken kabileler arası denge politikası güttüler. Ancak belirtmemiz gerekir ki bu denge çoğunlukla Kureyş içi kabileler arası bir denge oldu. Böylece iktidar amaçlı mücadeleler ve muhalefet için kalkışmaların etkinliği minimize edildi. Bu denge politikası bir taraftan asabiyetin tesirini minimize ederken, diğer taraftan asabiyetten beslenen bir politika idi. Çünkü yapılan her tayin ve görevlendirmede asabiyet dikkate alınmak zorunda kalıyordu. İşte bu faktör, iyi niyetli ve ahlaklı yöneticilerin görevlendirilmesini de sınırlandıran bir faktör oldu. Özellikle Ümeyyeoğulları bu denge politikasının nimetlerinden fazlasıyla faydalandılar. Şam bölgesinin valiliği onlara verildikten sonra, bunu Emeviler Devleti kurulup burası başkent ilan edilene kadar bir daha hiç bırakmadılar.

Bu denge politikasının bir diğer ayağı ise Haşimoğulları ve Ali’nin idareden uzak tutulması oldu. Ömer özelde Haşimoğulları’na genelde ise Peygamber’in ashabına Medine’de ikamet etme zorunluluğu getirdi. Bu durum, Haşimi-Emevi çatışmasında Haşimoğulları’nın elini zayıflatan bir durumdu. Ümeyyeoğulları eyaletlerde iktidar nimetinden faydalanıp güçlerine güç, çevrelerine çevre katarken Haşimoğulları ve Ali Medine’de bir şey yapmadan oturmak zorunda kalıyordu. Ümeyyeoğulları aynı zamanda yönetim konusunda da tecrübelerini sürekli geliştiriyorlardı. Ali’nin hilafeti sırasındaki başarısızlığının geri planında biraz da bu tecrübesizliği yatmaktadır.

Ebu Bekir ve Ömer halifelikleri esnasında asabiyetten bazı yönlerden faydalandıkları halde, uyguladıkları denge politikasının menfi tesirleri sonraki dönemlere miras olarak kalmıştır. Denge politikası yüzeysel olarak asabiyetin tesirini azaltmış ama gizlice varlığını sürdürmesine engel olamamıştır. Asabiyet sonraki dönemlerde bu iki dönemde bastırıldığından çok daha yüksek bir sıçrayışla olayların merkezine belirleyici sebep olarak oturmuştur.

Osman Döneminde Kabile Asabiyeti Yeniden Meydanlarda

Osman’ın halife seçimi İslam tarihinin gördüğü en adil seçim olmasına rağmen burada da kabile etkisini görmemek mümkün değildir. Ömer’in seçtiği altı kişilik heyetin her bir üyesi, Kureyş’in önemli bir kabilesine mensuptu. Ama bu heyette ne Ensar’dan ne de Kureyş dışı kabilelerden birisini görmek mümkün değildir. Yönetimde Kureyş’in bu bariz tekeli, diğer Arapların zihinlerinde kabilevi dürtüleri uyandıran sebepler oluyordu.

Heyet tarafından halifenin seçimi ise Kureyş içi kabile rekabetini çok net bir şekilde açığa çıkartmaktadır. Çekişme, en büyük desteğe sahip olan Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları kabilelerinin adayları olan Ali ile Osman arasında geçti. Ümeyyeoğulları İslam öncesi dönemde sahip oldukları siyasi yeteneğe, Ebu Bekir ve Ömer döneminde eyalet valiliklerinde kazandıkları tecrübeyi de ekleyerek büyük bir propagandaya giriştiler. Haşimoğulları ise sönük kaldı. İşe Ali’nin siyasi pragmatizm yoksunluğu da eklenince Osman’ın seçilmesi kaçınılmazdı. Denilmektedir ki; eğer o gün ortaya bir seçim sandığı konma imkânı olsaydı ve insanlar tek tek oy kullansaydı gene de seçilen Osman olacaktı.

Osman ilk büyük değişikliği idari görevlerdeki değişikliklerde yaptı. Ebu Bekir ve Ömer’in uyguladığı kabileler arası denge politikasını terk ederek, bazı istisnalar hariç tüm görevlere Ümeyyeoğulları’nı getirdi. Eyaletlerde valiler, bir valiye düşen sorumluluk bilinciyle hareket etmek yerine özelde Ümeyyeoğulları’nın genelde ise Kureyş’in temsilcisi ve haraç toplayıcısı gibi davrandılar. Sanki her şeyin sahibi onlardı. Adaletsiz ve zalimane uygulamalara imza attılar, bulundukları eyaletlerdeki kabilelerin mensuplarını küçümsediler.

Merkezde ise tam bir Ümeyyeoğulları devleti oluştu. Şura heyeti Ümeyyeoğulları’nın aile meclisi gibiydi. Osman’ın ekonomik anlamdaki haksız uygulamaları, valilerin ve devlet görevlilerinin iktidar imkânını kullanarak aşırı zenginleşmesi Kureyş’e ve Ümeyyeoğulları’na olan kini artırdı.

Sonunda eyaletlerden gelen grupların Medine’de Osman’ın evini muhasara altına alıp onu şehit etmesiyle Osman devri kapandı. Bu isyan aslında çevre kabilelerin, Ümeyyeoğulları ve Osman özelinde Kureyş’in idari tekeline kabilevi bir isyanı temsil ediyordu.

Ali Döneminde Asabiyetin Tesirleri

Ali’nin idari siyasetinde uyguladığı politikalar Osman’dan farklı değildir. Ali bu açılardan Ebu Bekir ve Ömer’den çok Osman’ın bir takipçisidir. Osman nasıl halife seçilir seçilmez tüm idari görevlere Ümeyyeoğulları’nı ve onlara yakın isimleri atadıysa, Ali’de aynı şeyi yaptı. Tüm eyalet valilerini ve komutanları görevlerinden alarak yerlerine Haşimoğulları’ndan yeni görevliler atadı. O güne kadar iktidarda hiç görev alamayan Ensar’dan da bazı isimler bu görevlerden pay sahibi oldular. Ali kabileler karşısında siyasetini Ebu Bekir ve Ömer gibi denge siyaseti üzerine değil, Haşimoğulları’nın liderliğinde, Ensar’ın ve Yemeni kabilelerin desteği üzerine kurdu. Bu politika denge oluşturucu değil tam anlamıyla bölücü ve parçalayıcı bir politikaydı. Haşimoğulları, Ensar ve Yemenli kabileler bir blokken, karşısında Kureyş’in diğer kabileleri ve özellikle Ümeyyeoğulları ile diğer kabileler muhalefet blokunu oluşturdu. Bunlar arasında bir birlik yoktu kuşkusuz. Ama hepsi Ali’nin, dolayısıyla Haşimoğulları’nın iktidarına karşıydılar.

Kureyş içi kabile bölünmesiyle ortaya çıkan muhalefet Cemel savaşı gibi son derece hazin olaylara yol açtı. Cemel’e katılanların temel amacı, Ali tarafından kendilerine verilmeyen iktidar payını elde etme çabasıydı. Ali adeta geçmişin intikamını alır gibi, Haşimoğulları dışındaki Kureyş kabilelerine idari hiçbir görev vermedi.

Bu dönemde Haşimi-Ümeyyeoğulları çatışması Ali-Muaviye çatışması şeklinde ortaya çıktı. Ali’nin amacı iktidarı Haşimoğulları lehine elinde tutmaktı. Muaviye’nin amacı da Ümeyyeoğulları lehine elindeki valiliği bırakmamak ve mümkünse tüm iktidarı alabilmekti. Bu uğurda yapılan Sıffin savaşı belki de İslam tarihinin en anlamsız ve aynı oranda birçok cana mal olan bir savaşıydı. Kabile asabiyeti bir gölge gibi tarihteki yürüyüşünü sürdürüyordu.

2-Arap Siyasal İdeali:

“Sosyal sebepler” ana başlığı altında üzerinde duracağımız ikinci önemli alt sebep “Arap siyasal ideali”nin ürettiği sorunlardır. Aslında bu etki hem müspet hem de menfi tesir uyandıran bir sebeptir. Bir yönüyle Arapların ortak bir ideal etrafında toplanarak, siyasi bir hedefe yönelmeleri doğrultusunda onları teşvik ederken, diğer yönüyle de bunun kimin liderliğinde yapılacağı problemi ayrılıkları körüklemekte ve ortaya liderlik için yarışan birçok muhalif unsurun ortaya çıkmasına yol açmaktadır. “Arap siyasal ideali” deyimi ile neyi kast ettiğimizi açıkladığımızda problem daha net anlaşılacaktır.

Her toplumda bireylerinin ortak olarak benimsedikleri ve meydana gelmesine çoğunlukla muhalefet edemeyecekleri siyasal bir ideal vardır. İstisnaların olabileceğini kabul etmekle birlikte bu çoğunlukla gözlemlenebilen bir olgudur. Sorun genelde bu idealin hangi tür araçlarla gerçekleştirileceği ve bunun kimin liderliğinde yapılacağı hususunda ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Oğuz Türklerinin “Kızılelma” ülküsü ortak siyasal idealin tipik bir örneğidir. “Kızılelma” Türklerin cihan hâkimiyetinin simgesidir. Günümüzde Filistin topraklarında yaşayan Müslümanlar, İsrail’in işgalinden kurtulmak ve Kudüs’ü Filistin devletinin başkenti yapmak gibi bir siyasal ideale sahiptirler. Marxist, liberal, İslamcı bütün Filistinliler bu ideali benimserler. Hatta bu neredeyse tüm dünya Müslümanlarının ortak olarak destek verdikleri siyasal bir idealdir. Kur’an’dan bir örnek verecek olursak; Musa’nın gönderildiği toplum olan İsrailoğulları’nın siyasal ideali, Firavun’un hâkimiyetinden ve köleliğinden kurtulup Mısır topraklarından çıkarak vaat edilmiş topraklara ulaşmaktı.

Örnekler çoğaltılabilir. Peki, Muhammed’in peygamber olarak gönderildiği Arap toplumunun ortak siyasal bir ideali var mıydı? Bu soruya müspet cevap vermek zorundayız. Çünkü bu ortak idealin olmadığını söylersek, İslam’ın o en eski tarihinde yaşanan bazı ihtilafların ve kavgaların sebeplerini izah etmekte güçlük çekeriz. Daha da önemlisi, birbirleriyle savaşmaktan başını kaldıramayan Arap kabilelerinin birleşerek yaptıkları fetihlerle çok kısa bir sürede o günün dünyasının iki büyük süper gücünü nasıl alt edip büyük bir imparatorluğa dönüştüğünü anlayamayız.

Bu idealin ne olduğunu açıklamadan önce o dönemin Araplarının içten ve dıştan karşı karşıya oldukları baskı unsurlarından bahsedeceğiz. Araplarda bu durum bir tür kuşatılmışlık duygusu yaratıyordu. İçerden gelen baskı, kabilevi etkiden kaynaklanıyordu. Kabileler arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen çatışmalar ve kan davaları, Arapları sürekli parçalayan ve birleşmelerini engelleyen bir unsurdu. Dışarıdan gelen baskı ise Arap Yarımadası’nın büyük süper devletler tarafından kuşatılmış olmasıydı. Yarımadanın kuzeyinde Bizans ve Sasani Devleti yer alırken, güneyde Bizans’a bağlı Habeşistan Devleti yer alıyordu.

İçerden gelen baskı Arapların bir kısmını rahatsız ediyor olmalıydı. O günün dünyasında var olan devlet ve imparatorluklar gibi bir devlete sahip olma duygusu Arapların içten içe arzuladıkları bir duyguydu. Nitekim kaynaklar Arapların zaman zaman krallıklar kurma çabasına girdiklerini ama kabileciliğin parçalayıcı etkisi, dış tesirler ve Bedevilerin özgürlük tutkusunun bu tür krallıkların varlığını sürdürmesine engel olduğunu söylemektedir.

Olay sadece bir özlemden de ibaret değildir. Bizans ve Sasani’den gelen baskı, aynı zamanda Araplar için bir tehdit unsuruydu. Her ne kadar ağır çöl koşulları buraların dış istilalara uğramasını engelliyor olsa da bu tehdit her zaman varlığını sürdürüyordu.

Diğer taraftan bereketli hilalin zenginlikleri Araplar için bir cazibe unsuruydu. Kabileler olarak kendi aralarında otlak ve su kaynakları gibi imkânları sürekli bir savaş sebebi sayan ve bunları ele geçirmek için savaşan Araplar, Bizans ve Sasani’nin kontrolündeki toprakların kendi aralarında savaştıkları topraklara göre ne kadar büyük zenginlikler içerdiğinin de farkındaydılar. Bunlara gıpta ile baktıklarında şüphe yoktu. Rantla yaşamak o günkü Arapların temel ekonomik görüşüydü. Bu nedenle savaşarak hazır kaynaklara ve zenginliklere el koymayı, yani ganimeti ele geçirmeyi, üretmeye her zaman tercih ederlerdi. Bu nedenle ilk İslam devletinin –Peygamber ve Dört Halife dönemi- temel ekonomik niteliği, savaşlardan elde edilen ganimetin –rantın- dağıtımı üzerine kurulmuş olmasıdır. Kur’an’da ganimetin dağıtımına ilişkin ayetler hatta bu anlama gelen bir ismi taşıyan bir sure (Enfal) bile vardır. Bereketli hilaldeki zenginliklere göz dikmiş olan ve bu arzuyla yanıp tutuşan Arapların bunları ele geçirmek için ihtiyacı olan şey bir “birlik”ti.

Arapları dışa karşı tahrik eden diğer bir husus da Arap Yarımadası’nın popülasyonunun hızla artmasıydı. Çok evlat sahibi olmak Araplar için hem bir gurur vesilesi, hem de kabile yapısı içinde güçlü olmanın tek yoluydu. Bu nedenle çok evlilik yapıp, çok çocuk sahibi oluyorlardı. Bu da yarımadanın dünya nüfusuna sürekli ve hızlı bir katkıda bulunmasına yol açıyordu. Ancak çöl şartlarının imkânları bu kadar hızla artan nüfus için yeterli olmuyordu. Bu nedenle yarımadanın ortasından dışa doğru sürekli göçler yaşanıyordu. Fırat’ın güneybatısında kurulan Gassani devleti, buralara göç eden Araplar tarafından kurulmuştu. Irak civarında da bu türden irili ufaklı Arap devletleri kurulmuştur. Ancak bu devletler çoğunlukla Bizans’ın ve Sasanilerin kontrolüne geçmiştir.

Araplar üzerinde derin bir baskı oluşturan, süper güçlerden gelen tehditleri Abdulaziz Duri’nin “İslam İktisat Tarihine Giriş” isimli kitabından yapacağımız bir alıntı ile ortaya koyalım:

“Arap toplumları, Miladi 6. Yüzyılda son derece müşkül bir vaziyetle karşı karşıya geldi. Bu dönemde iki büyük devlet, batıda Bizanslılar, doğuda Sasaniler Arap toplumlarına saldırmaya başladı. Bizanslıların müttefiki olan Habeşliler, Yemen’i işgal ettiler. Buna Kinde’nin çöküşü eşlik etti. (Kinde; 5. yüzyıl sonları ile 6. yüzyılda özellikle Arabistan’ın orta kesimindeki çeşitli kabileleri merkezi bir otorite altında birleştirme yönündeki ilk girişimlerde bulunan kabilenin ismidir. Bu girişim 6. Yüzyılda başarısızlıkla sonuçlandı H.T.) Bizanslılar, Gassaniler’in Şam’daki varlığına darbe vurdular. Yine Sasaniler Münziroğulları’nın Irak’taki varlığına son vererek, onun ve Basra Körefizi’nin diğer bazı kısımları üzerindeki dolaysız hâkimiyetlerini genişlettiler. Sasaniler’in nüfuzu altına girinceye kadar Yemen, iki devlet arasında bir mücadele alanı olarak kaldı. Bu suretle Araplara ait yönetimler ortadan kalkarak, Arap toplumu yabancıların direkt tehdidiyle yüz yüze geldi.” (s.18)

Böyle bir tablo ile karşı karşıya bulunan Arapların nasıl bir kuşatılmışlık duygusu içinde yaşadıklarını tahmin etmek güç değildir. Bizans, Sasani ve Habeşistan tarafından kuşatılmışlık duygusu; Arap kabileleri arasında yüzyıllardır süren çatışmalardan bıkkınlık ve Arap birliğine derinden duyulan arzu; sürekli artan nüfusun yeni topraklara ve kaynaklara duyduğu ihtiyaç; Bizans, Sasani ve Habeşistan’ın kontrolündeki topraklardaki ganimetler ve zenginliklere duyulan iştah Arapların zihninde bir siyasal idealin temellerini atmış olmalıdır. İşte bu siyasal ideal; tüm Arapların birleşerek Bizans, Sasani ve Habeşistan Devletine galip gelmesi ve buralardaki zenginliklere, topraklara kısacası ganimete el konması idealidir. Bunun, o günlerde birazcık varlığının ve çevresinin farkında olan ortalama bir Arap’ın asla itiraz edemeyeceği bir ideal olduğu açıktır. İşte biz bu ideale “Arap siyasal ideali” diyoruz. Bu ideal Arapların paylaştıkları bir ideal olmasına rağmen belirttiğimiz gibi kabilecilik bu idealin hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engeldi. Bu engeli ortadan kaldırıp Arapları bu ideal etrafında birleştiren farklı bir faktöre ihtiyaç vardı. İşte İslam’ın evrensel çağrısı Arapların zihnen etrafında kilitlendikleri bu idealin önündeki kabilecilik engelinin aşılması açısından birleştirici bir faktör oldu. Ebu Bekir zorla da olsa Ridde savaşlarının ardından bu birleştirici faktörü Araplara kabul ettirdi ve fetihlerin önünde hiçbir engel kalmamış oldu.

Davetine başladığı andan itibaren Peygamber’in bu idealin farkında olduğu, kendisinin de bu ideali belli yönleriyle taşıdığı ve hatta ilerleyen süreçte bu ideali siyasi programının bir parçası yaptığı açıktır. Peygamber’in siyasi programı “Arap siyasal ideali”nden beslenmekteydi. Olaya bu açıdan baktığımızda, fetihleri ve savaşı dinin asli unsuru olarak gören din algılarının ne kadar temelsiz oldukları da ortaya çıkmaktadır.

Peygamber’in “Arap siyasal ideali”nin farkında olup bunu davetinde ve siyasi programında kullandığına ilişkin bazı örnekler verelim. İbni İshak’ın siyerinde Peygamber’in yakın akrabalarına şu şekilde hitap ettiği nakledilir:

“Ey Kureyş cemaati, bana itaat edin ki, kıyamete kadar bütün insanlar da sizin arkanızdan yürüsün.” Bunun üzerine Ebu Cehil şöyle demiştir: “Vallahi ey yeğenim, biz sana biat edersek ne Mudar ne de Rabia eder.” Peygamber şöyle cevap verdi: “İsteseler de istemeseler de (edecekler), vallahi onlar da, Acem de, Rum da biat edecek.”

İbni Esir’de şu olay nakledilir:

Mekke’ye gelen bir tüccar Hatice ve Ali ile birlikte namaz kılan Peygamber’i görünce Abbas’a bunun nasıl bir din olduğunu sormuş ve Abbas şöyle cevap vermiştir: “Yeğenim Muhammed, Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini, Kisra (İran hükümdarı) ile Kayser’in (Bizans imparatoru) hazinelerinin kendisine geçeceğini söylüyor.”

İbni Hişam’da şöyle bir rivayet geçer:

Amcası Ebu Talib’in ölümüne yakın onun yanında karşılaştığı Kureyş önderlerine şunu söyledi: “Bir tek kelimeyi bana verin/söyleyin (yani La ilahe illallah kelimesi) Araplara onunla hâkim olursunuz. Acem de onu sizin lehinize kabul eder.”

Taberi’de geçtiğine göre,

Ebu Cehil hicret öncesi, Peygamber’i öldürmek için toplanan gruba (alaylı bir dille) şunu söyledi:“Muhammed’in dediğine göre, ona uyarsanız, Arap’ın ve Acem’in hükümdarı olacakmışsınız”

Yine Taberi bize Hendek savaşı esnasında geçen şöyle bir olayı aktarır:

Hendeğin kazılması esnasında çalışanların kıramadıkları bir kayayı balyoz darbeleriyle parçalayan Peygamber, birinci balyoz darbesinde: “Allahuekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi. Buradan Şam’ın kızıl köşklerini görüyorum”, ikinci balyoz darbesinde:”Allahuekber! Bana Fars’ın anahtarları verildi. Buradan Medain’i ve onun beyaz köşklerini görüyorum.”, üçüncü balyoz darbesinde ise: “Allahuekber! Bana Yemen’in anahtarları verildi. Buradan San’a’nın kapılarını görüyorum” demiştir.

Bazı tefsir kaynakları (Zemahşeri) bize Peygamber’in Mekke’yi fethettiği gün, ümmetine Fars ve Bizans mülkünü vaat ettiğini, Münafıkların ise bunu küçümseyerek:

“Muhammed kim, Fars ve Bizans mülkleri kim? Onlar Muhammed’den daha güçlü kuvvetli”

dediklerini söyler.

Yine aynı kaynaklarda Tebuk seferi esnasında münafıkların şu sözleri sarf ettiği rivayet edilmektedir:

“Şu adama bakın. Kalkmış, Suriye’nin köşklerini ve kalelerini fethedecekmiş. Hiç bunu yapabilir mi?”

Genellikle gözlerden kaçırılan söz konusu hususu daha iyi izah edebilmek için bu konuda ulaştığımız tüm rivayetleri âdetimiz olmadığı halde aktardık. Rivayetler bize, gerek Peygamber’in çağrısından, gerekse müşrik ve münafıkların sözlerinden anlaşılacağı üzere, davetin baştan itibaren “Arap siyasal ideali” ile paralellik arz eden bir siyasi program içerecek şekilde yürüdüğünü göstermektedir.

Nitekim Peygamber, Kureyş ve Yahudi problemini çözünce ilk işi Bizans’a yönelmek olmuştur. Bizans topraklarına doğru yapılan Tebük seferi ve bundan önce yapılan Mute savaşı, elde edilen sonuç veya zarardan çok, Arapların siyasal idealinin temsilciliğinin ancak Peygamber’in önderliğinde Müslümanlar tarafından yapılabileceğini göstermek isteyen sembolik anlamlara sahipti. Mesaj, Bizans’tan çok diğer Arap kabilelerineydi. Şam’ın kızıl köşklerini, Fars’ın ve San’a’nın anahtarlarını istiyorlarsa Muhammed‘e tabi olmalıydılar. Mesaj buydu. Peygamber’in ölümüne yakın genç Usame’nin komutasında hazırlayıp Rum diyarına göndermek istediği ordunun da en temel amacı buydu.

Peygamber’in daveti özünde dini bir davetti. Ama bu davet kendisini sosyal sorunlarla iç içe bir olgu olarak açığa çıkarıyordu. Putları reddederken adaletsiz uygulamalara, fuhşiyata da karşı çıkıyor ve daha eşitlikçi, paylaşımcı ve daha ahlaklı bir davranış öngörüyordu. Çünkü din, vicdanın sesi olduğu ve insanların dile getiremediklerini gür bir seda ile haykırdığı sürece yeryüzünün ve hayatın dini olabilirdi. Aksi takdirde o din tapınak dini olarak kalmaya mahkûm olacaktır. Aynı zamanda din, o zamanın insanlarının ortak siyasi dili ve toplumsal ümidi de olduğu sürece anlamlı bir fonksiyon üstlenebilirdi. Arapların o dönemde boyun eğdikleri, üstünlüğü karşısında ezildikleri, tam olarak işgali altında olamadıkları halde, periferisinde sürekli baskısı altında yaşadıkları süper devletlere karşı birleşme ve ayağa kalkışta kullanılan siyasi dilin ifadelendirme temelini bu din oluşturdu. Firavun’un köleliği altında yaşayan İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışını sağlayan söylemin siyasi dilini ve öncülüğünü de Musa’nın daveti ile bu din üstlendi. Aynı şey daha önce Mısır’da Yusuf’un dilinden ekonomik bir program diline dönüşmüştü. Herhangi bir zaman ve yerde, baskı ve sömürge altında yaşayan insanlık için bu din “kurtuluş” veya “özgürlük” dilleri üretecek potansiyele her zaman sahiptir. Yeter ki bu perspektif kaybedilmesin. Ancak tabii ki belli bir bölgenin veya zamanın kendilerine özgü davaları bu din aracılığıyla özgün bir söyleme veya siyasi projeye dönüştürüldüğünde bunun dinin kendisi gibi algılanması doğru değildir. Bundan Peygamber bile istisna değildir. Arap siyasal idealinin Peygamber’in siyasi programında dillenmesi sadece o dönemi bağlayan bir durumdur, genelleştirilemez. Bize düşen kendi özgün koşullarımızı iyi anlayarak günümüz insanlarının pozitif ideallerini ve boğuşmak zorunda kaldıkları sorunlarını iyi anlayıp, bunları içeren ve güçlü bir sesle dile getirebilen, çözüm önerileri de içeren siyasi programlar ortaya koyabilmektir. Bunun yolu ise bu ideal ve problemlerin, dinin değişmez değerleri ile bağlantısının iyi kurulmasından geçmektedir.

Bu kısa açıklamadan sonra konumuza geri dönelim. Peygamber’in ömrü siyasi programını tam olarak hayata geçirmek için yeterli olmadı. Onun ardından bu işi üstlenen kişi halifesi Ebu Bekir’di. Peygamber’in siyasi programını ve Arap siyasal idealinin bu programla ilgisini en iyi anlayanlardan birisi Ebu Bekir’di. O, yaşadığı çağın önemli entelektüellerindendi. Çok iyi bir nesep bilgisine sahipti. Başta Kureyş olmak üzere Arap kabilelerinin tarihini çok iyi bilirdi. Nesep bilgisine sahip olmak, toplumsal yapıyı iyi kavramak anlamına geliyordu. Bugünkü dille ifade edersek, Ebu Bekir çağının bir sosyologu idi. Toplumsal sorunlara son derece duyarlıydı. Kaynaklar bize halifeliğinden sonra onun hiç cariye edinmediğini söyler. Servetinin birçoğunu da köleleri satın alıp özgürleştirerek tüketmiştir. Son derece zahitti. Peygamber’in baş danışmanı ve sırdaşıydı. Daha Mekke’deyken Peygamber pazar yerlerinde kabilelerle davet ve antlaşma yapmak amacıyla görüşmeler yaparken, görüştüğü kabileler hakkındaki bilgileri ona Ebu Bekir verir, ona birçok konuda rehberlik ederdi. İlk Müslümanlardan birisi olduğuna ve o andan itibaren Peygamber’in yanından hiç ayrılmadığına göre Peygamber’in “Arap siyasal ideali” ile paralellik arz eden siyasal programını Ebu Bekir’le birlikte oluşturmuş olması muhtemeldir.

Halife olunca Peygamber’in yarım bıraktığı yerden bu projeyi hayata geçirmeye girişti. Ama siyasi programın hayata geçmesini engelleyen önemli bir sorun vardı. Arap siyasal idealinin kendi liderlikleri altında gerçekleşmesini isteyen diğer Arap kabileleri başlarındaki yalancı peygamberlerle, Muhammed’in ölümünü fırsat bilip, Medine’yi de kendi kontrollerine almak istiyorlardı. Muhammed’in siyasi programını örnek alarak, kabileciliğin parçalayıcı etkisini yalancı peygamberlerin birleştiriciliği ile aşmak istiyorlardı. Özünde Arapların birliğini öngören “Arap siyasal ideali” burada ayrılığın, çatışmanın ve muhalefetin sebebi haline dönüşüyordu.

Ebu Bekir’in Peygamber’den devraldığı siyasi programını uygulamak için çok fazla bir alternatifi yoktu. Ya diplomatik yöntemi seçecek, ya bu kabile isyanlarına karşı mağlup olacak, ya da savaş yöntemini seçip tüm kabilelere kılıçla boyun eğdirecekti. Peygamber’e verilen bir deve yularını bile onlardan alması gerektiğine dair kararlı sözleri, yaptığına Peygamber üzerinden meşruiyet sağlama çabasından başka bir şey değildi. Asıl amacı ise, bir an önce söz konusu siyasi programı hayata geçirmekti. Bunun için önündeki engelleri en kestirme yoldan geçmek istedi. Bu mazeret onu haklı kılar mı bilemeyiz, ama en acımasız yöntemleri seçerek, irtidat eden tüm kabilelere boyun eğdirmekte oldukça kararlı davrandı. Arapları İslam bayrağı altında tekrar bir araya topladı. Artık “Arap siyasal ideali”nin gerçekleştirilmesini hedefleyen siyasi programın uygulamasını başlatabilirdi. Birleşen Arapların tüm enerjilerini Bizans ve Sasani imparatorluklarının fethedilmesi için dışarı doğru yönlendirdi. Şimdi zaman fetih zamanıydı…

3-Fetih hareketleriyle ortaya çıkan sosyolojik değişim

Fetihler, Arap siyasal idealinin hayata geçirilmesinin en önemli aracıydı. İslam, bu fetihlerin yapılmasında birleştirici rol üstlendi. İslam’ın yayılması bu fetihlerin tek amacı değildi. Hatta bu amaç oldukça zayıf kalan –bazılarına göre de olmayan- bir amaçtı. Çok sınırlı sayıda insan İslam’ın yayılması amacıyla fetihlere katılıyordu. Ancak, ilayı kelimetullah, şehitlik, İslam kardeşliği gibi dini kavramlar fetih savaşlarına katılanların motive olması ve birlik içinde hareket etmesi için büyük bir fonksiyon üstleniyordu. Fetihlere katılanlar yaşarlarsa büyük bir zafer ve ganimetler, ölürlerse şehitlik ve hurileri bol bir cenneti elde etme gibi bir vaatle karşı karşıyaydılar. Sonuçları böylesine kesin bir vaat için savaşıyorlardı. Çöllerden ve Arap Yarımadası’nın derinliklerinden çıkıp akın akın fetih hareketlerine katıldılar. Bu büyük motivasyon büyük zaferler getirdi.

Ama görülen o ki, Araplar özde gene rant için; yani ganimet için savaşıyorlardı. Dolayısıyla fetih hareketleri özünde, yeni ulaştıkları beldelerdeki halkların vicdanlarının sesini dinin ruhu ile yeniden dillendirecek ve onlara bu ruhu taşıyacak hareketler olmaktan çok, birer ganimet ve toprak elde etme hareketleriydi. Bunu söylemekle İslami misyonerliğin gerekliliği savunusu yapmıyoruz. Zaten fetih hareketleri asla bir İslami misyonerlik hareketi olmadı. Evet, fethedilen topraklardaki halklara öncelikle Müslüman olmaları teklif ediliyordu, ama bu konuda asla bir zorlama söz konusu olmadı.

Fetihlerin ruhunu tam olarak kavrayabilmek için bunu net cümlelerle ortaya koyan Abdülaziz Duri’den bir alıntı yapacağız. Duri “İlk Dönem İslam Tarihi” kitabında şöyle diyor:

“İslam ise Arap göçü açısından yeni bir şey ortaya koymadı, fakat yeni bir parola ve yeni bir düzenleme oluşturdu. Bu da İslam kuvvetlerinin fetihlerdeki büyük başarısının nedenini oluşturdu. Buna göre Arap fetihleri, yarımadada iktisadi durumun çökmesinden kaynaklanan sonuncu büyük Sami göçüdür. İslam fetihlerinin İslam’ı yayma olduğu yolunda yaygın söylentilerin de bir doğruluğu yoktur. Neşredilen İslam dini değil onun siyasal egemenliğidir. Bunun kanıtı da fetih sırasında ve sonrasında misyoner hareketinin olmayışıdır…

Arap dalgası –eğer bu tabir uygun olursa- fetihlerden iki yüzyıldan fazla bir zaman önce başladı. Fakat zayıf, sınırlı ve hedefsizdi. İslam ise Arapları birleştirdi ve onlara yüce bir davet bahşederek, yalnız Münbit Hilal’e değil tüm komşu ülkelere itti. İslami akım da İslam dinini kılıçla yaymada değil İslam egemenliğinin yayılmasında sembolize edilir. İnsanlar, dini kabul etmek, cizye ödemek ve boyun eğmek arasında seçim yapmakta özgür bırakıldılar… Arapların zaferi birinci derecede İslami eğilime bağlıdır. Yeni dinin itici kuvveti, Arap insanının cesareti, atılımı ve (İslam sayesinde ortaya çıkan) birliği bu başarının sırrını oluşturur. Bizans ve Sasani devletlerinin iç zayıflığı ise –dini ayrılık, toplumsal farklılık, vergi zulmü, uzun savaşlar sonunda yorulma gibi- Arapların galibiyetine yardım eden bir etmendi. Fakat bu etki negatif bir etkiydi. Pozitif etki ise, bizzat Arapların kendileriyle ilişkiliydi.

Arap yayılma dalgası (yani fetihler), İslami akımın gücünü sembolize ettiği kadar, İslami akımın kabilevi akımı genel bir Arap akımına dönüştürmesini temsil eder.” (s. 88-90)

İşte fetihlerin anlamı budur. Peki, fetih hareketleri sonucunda nasıl bir yeni sosyolojik durum ortaya çıktı ve bu yeni sosyolojik durumun ürettiği sonuçlar muhalefet hareketlerinin ortaya çıkmasına hangi yönden etki etmiştir, şimdi bunun üzerinde duralım.

Fetih hareketleri beraberinde göç olgusunu da tetikledi. Arabistan’ın ortalarında kendilerini sıkışmış hisseden Araplar yeni fethedilen bölgelere hızla göç etmeye başladılar. Göç aynı zamanda teşvik edilen bir husustu. Ömer, Arapların cihat eden bir toplum olmalarını istiyordu. Bu cihada katılmayanlara maaş vermiyordu. Cihada katılmak için yeni yerleşim bölgelerindeki garnizonlara yerleşmek ve buradan hareket için emir beklemek gerekiyordu. Askeri hareketler için garnizon amacıyla kurulan yeni yerleşim birimleri zamanla büyük birer şehre dönüştü. Bu şehirlerin tamamı Ömer zamanında kurulan şehirlerdir. Kabileleri veya aileleriyle buralara göç eden Araplar, gene kabile düzeni içinde bu şehirlere yerleştiriliyordu.

Bu anlamda fetihler, şehir yaşamına yani medeni oluşa geçişi de temsil ediyordu İbni Haldun’un deyimiyle Bedevilik artık Hadariliğe dönüşüyordu. O güne kadar inanç, ibadet sistemi ve şeriat kuralları olarak insanların hayatına giren İslam artık bir medeniyet dinine dönüşüyordu.

Fetihlerle ortaya çıkan şehirleşme olgusunu Wellhausen “Arap Devleti ve Sukutu” isimli kitabında şöyle açıklıyor:

“(Yeni şehirler) yeni şartlara uygun olarak fethedilen eyaletlerde tamamıyla bir ordu halinde organize ediliyordu. Vatandaş listeleri ordu tomarları idi, kabile ve aşiretler alay ve taburları teşkil ediyorlardı. Bunlara bütün Araplar değil sadece aktifler, “mukatile”, yani savaşçılar kabul olunuyorlardı. Evde kalanlara karşılık bu mukatile’ye “muhacire”, yani harbin idare edildiği büyük askeri ordugahlara hicret edilenler de deniliyordu. Çünkü hicretin manası artık kaçmak değil, bilakis (çoluk çocuk ile birlikte) vazife almak üzere bir siyasi-askeri merkeze göçmek idi. Yalnız orduda ve merkez ordugâh şehirlerde İslam’ın vatandaşlık haklarının bütününe sahip olunuyordu; gayri faal surette yurtlarında, sürüleri yanında kalan bedevilere tam vatandaş veya ümmetten nazarı ile bakılmıyordu. Asıl darü’l-hicre veya Dar’ül İslam Medine (şehir anlamında) idi. Önceleri faal şahısların akını oraya yönelmişti. Sonraları buna eyalet merkez şehirleri katıldılar; hicret artık buralara da mümkündü. Suriye’de eskiden mevcut şehirler böyle merkez olarak seçildi. Diğer yerlerde yeni askeri şehirler tesis olundu; Mısır’da Fustat, Roma Afrikası’nda Kayravan, fakat bilhassa Irak’ta Basra ve Kufe gibi.

Araplar merkez haline getirdikleri bu noktalardan eyaletleri itaat altında tutuyorlardı. Bu tam bir askeri hakimiyet idi. Kumandaları altında bir bölge fethedilmiş olan emirler bu bölgenin ilk valileri oluyorlardı; bunların halefleri de öncelikle askeri reisler idi. Fakat nasıl ordu aynı zamanda ümmet idiyse, emir de aynı zamanda imam, mescitte, hassaten hutbeyi irad ettiği Cuma günleri, namazı kıldıran idi. Savaş ve ibadet beraberce onun yetkisi altında idi. Bunun yanında tabiatıyla icra ve bununla da kaza yetkisine sahipti, çünkü barışı emretme kudreti de bu yetkiye bağlıdır. Önceleri emir adaleti de şahsen düzenliyordu. Sonraları başşehre bir kadı tayin edilmeye başlandı.” (s.12)

Kabilelerin yeni şehirlere göçü beraberinde kabile parçalanmasını da getirdi. Bazı kabileler bütün olarak bir şehre göçerken, bazen de parça parça farklı merkezlere göçüyordu. Bu durum genele şamil homojen olmayan karmaşık kabile yapılarını ortaya çıkardı. Ortaya çıkan problemlerde tek bir kabilenin gücü bu sorunların üstesinden gelmek için yeterli olmuyordu. Bu durum yeni ittifakları ortaya çıkardı. Artık kabileler kendilerini ait oldukları küçük kabile birimleri yerine bunların bağlı olduğu daha büyük ana kabile gövdeleri ile ifade etmeye başladı. Artık küçük bir kabile mensubu olmaktan çok, örneğin Yemenli olmak veya Kahtani olmak daha önemli bir özellik haline geldi.

Gelirlerin farklılaşması, Arapların o güne kadar tanışmadıkları veya çok da önemsemedikleri sosyal sınıf oluşumunu ortaya çıkardı. Maaş dağıtım sistemindeki adaletsizlik veya idari işleri ellerinde bulunduranların konumlarından faydalanarak zenginleşmesi bu tesiri hızlandırdı. Çölde yaşayan bedevilere göre ticareti bilen şehirli Arapların, yeni sosyal yapılaşmanın ortaya çıkardığı imkânları derhal fark ederek bundan faydalanmaları da farklılaşmayı artırdı.

Fetihlerle genel anlamda zenginleşen Araplar, yeni beldelerde gördükleri farklı yaşam biçimlerinden de etkilenerek çölde alışık oldukları yaşam biçimini de değiştirdiler. Yiyip içtiklerinden giydiklerine ve oturdukları evlere kadar artık her şey daha lüks, daha zevkli ve daha farklıydı.

Ömer döneminde enerjisini savaşmaya veren Araplar yeni sosyal durumun sonuçlarını fazla hissetmedi. Savaşlardan elde ettikleri bol ganimetler onları yeteri kadar tatmin ediyordu. Ömer’in oluşturduğu atâ sistemi, Medine’de savaşlara katılmadan toplanan haraçlarla yaşayan farklı bir sınıfı da ortaya çıkardı. Tüm Araplardan farklı olarak Mekke ve Medine’de yaşayan sınırlı bir grup, bu atâ sisteminden -savaşlara katılmasa ve yeni yerleşim bölgelerine hicret etmese bile- en büyük payı alıyordu.

Osman zamanında bu sistemin sonuçları fethedilen bölgelerde daha fazla hissedilmeye başlandı. Bunda Osman’ın Ümeyyeoğulları merkezli yönetim tarzının etkisi kadar fetihlerin yavaşlamasının da önemli ölçüde tesiri vardı. Osman’ın tayin ettiği valilerin eyaletlerde söz konusu ettiğimiz sınıfsal farklılık ve eşitsizliği şiddetle hissettirecek icraatlara imza atmaları eyaletlerdeki tansiyonu yükseltti.

Yeni kurulan şehirlerde sınırlı miktardaki maaşıyla oturup yeni fetihler için emir bekleyen büyük bir kitle oluştu. Bu kitle artık çölün o mütevazı yaşam biçimine geri dönemezdi. Yeni yaşam biçiminin yüksek bir maliyeti vardı. Bu maliyeti fetihler devam ederken elde edilen ganimetler karşılayabiliyordu. Ancak fetihler duraksayınca ganimet geliri de bitti. Küçük miktardaki maaşlar yeni yaşam tarzının maliyetini karşılamıyordu. Bu nedenle yeni şehirlerde yaşayan Araplar dikkatlerini sosyal eşitsizliklere ve merkezdeki idare ile valilerin haksızlıklarına yönelttiler. Onların düşüncesine göre, bugüne kadar savaşarak elde edilen ve aslında kendi hakları olan bölgelerin gelirlerini Medine’de savaşmadan oturan bir grup Kureyşli ile bunların tayin ettiği vali ve komutanlar kendi aralarında paylaşıyordu. Kendilerine ise çok küçük bir pay düşüyordu. Savaşarak elde ettikleri fetih topraklarının nimetlerinden mahrum bırakılıyorlardı.

Maaş dağıtımının kabile silsileleri dikkate alınarak çoktan aza doğru yapılması da kabileler arasında yeni bir kin sebebinin ortaya çıkmasına yol açtı. Maaş dağıtımında en büyük payı dağıtım pramidinin tepesinde yer alan Kureyş alıyordu.

Yeni kurulan şehirler muhalefetlerin merkezleri haline dönüştü. Şehirler birbirleriyle çekişiyordu. Kufe Şam’la; Fustat Medine’yle; Basra ve Kufe Medine’yle; Şam Medine’yle; bazen Basra Kufe’yle; bazen de tüm şehirler Medine ile çatışıyordu. Şehirlerin merkez başkent olan Medine’ye isyanı böyle başladı. Osman’dan sonra başkenti Kufe’ye taşıyan Ali buradan Şam’da konumlanan Muaviye’ye karşı mücadele etti. Medine önemini yitirdi.

Yeni sosyal yapının ortaya çıkardığı çekişme ve muhalefetin arka planında ekonomik nedenler çok büyük bir paya sahiptir. Bu nedenle yeni sosyal yapılanmanın en önemli değişim unsuru olan ekonomik değişimleri “ekonomik Sebepler” başlığı altında daha ayrıntılı olarak ortaya koyacağız.

II-Ekonomik Sebepler

“Haberiniz olsun ki Mecusi Devleti kökünden yıkılmıştır. Artık onlar Müslümanlara zarar verebilecek bir karış toprağa dahi sahip değillerdir. Allah onların tüm varlıklarını sizlerin ellerine vermiştir. Bundan sonra Allah sizlerin nasıl davranacağınızı imtihan edecektir. Ben bu ümmet hakkında (dışarıdan gelecek tehlikelerden) kolay kolay korkmam, ancak sizin tarafınızdan gelecek kötülüklerden korkarım.” (II. Halife Ömer)

Dört Halife Döneminde Ekonomik Sistemin Şekli

Dört Halife dönemindeki ekonomik sistem özü itibariyle Arap kabile yapısının ekonomik sisteminin bir devamı niteliğindedir. Antropoloji bize tarihi süreçte insanlığın geçirdiği evrelere göre bir-kaç farklı ekonomik sistemin hâkim olduğunu söyler. Avcılık ve toplayıcılık bunlardan en eski olanıdır. Bu sistemi toprağa bağlı üretim esasına dayanan tarım ekonomisi takip etmiştir. Avcılık ve toplayıcılıkta elde edilen şeyler derhal tüketildiğinden ticaret de yaygınlaşmamıştır. Ama tarıma bağlı ekonomik sistem, mal takasına bağlı ticaretin gelişmesine yol açmıştır. Bu ekonomik sistemler varlığını sürdürürken, bunlara bağlı farklı ekonomik yapılar da ortaya çıkmıştır. Örneğin tarımda elde edilen hâsılata veya ilkel üretimle elde edilen zenginliklere savaşlar yoluyla el koyma esasına dayanan “ganimet ekonomisi” bunlardan birisidir. Tarıma bağlı üretim yapanlar genelde savaşçı topluluklar değildir. Güçlü savaşçı toplumlar ise genelde üretme zahmetine katlanmak yerine tarım veya ticaretten elde edilen ürün ve zenginliklere zorla el koyarak hayatlarını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Arap kabile yapısında toprağa bağlı üretim yaygın değildir, çünkü çöl buna imkân vermemektedir. Tarım Arapların bildiği ve onlara uygun olan bir üretim biçimi değildir. Sınırlı bölgelerde bu olsa da çoğu kabile hayvancılık yaparak hayatını sürdürürdü. Eğer güçlü iseler diğer kabile veya bölgelere saldırarak buradan elde ettikleri ganimetlere el koyarlardı. Bu nedenle Arap zihniyetine toprak mülkiyeti kavramı oldukça geç bir zamanda yerleşmiştir. Araplar arasında hurma ağaçları satılır, ama ağacın büyüdüğü toprak pek de satışa konu olmazdı.

İşte Dört Halife döneminde geçerli olan ekonomik sistem, Arapların hayatında önceden beri zaten var olan bu “ganimet ekonomisi”dir. Fetihlerin en temel amacı yeni ganimetler elde etmekti. Çünkü Arap toplumu bu ganimete muhtaçtı. Cabiri Arap-İslam Siyasal Aklı” isimli kitabında “ganimet”i şöyle açıklıyor:

“Ganimetten, ekonominin, efendi-köle, feodal-servaj, ve sermayedar-işçi ilişkileri gibi üretim ilişkilerine değil, temelde “harac”a ve “rant”a dayalı olduğu toplumlardaki ekonomik etkenin oynadığı rolü kastediyoruz. “Haraç”tan kastedilen, Müslüman hukukçuların bu kelimeye yüklediği anlam değil, İslam’da devletin, Müslümanlardan ve gayri Müslimlerden vergi olarak aldığı her şeydir… Daha geniş anlatımla, burada “haraç”tan galibin mağluba geçici veya sürekli olarak yüklediği, bütün ayni yükümlülük ve vergileri kastediyoruz. Galip ister hükümdar, ister kabile, ister devlet olsun; tahsil işini ister kendisi yürütsün, isterse mültezimler veya her türden aracılarla yapsın; mağlup ister galibin tabileri ve reayası olsun, isterse kabile, halk ve devlet gibi yabancı olsun. Burada kullandığımız biçimiyle “haraç” kavramı ile modern anlamdaki “vergi” arasındaki fark, verginin kamu yararı adına, bir tür rızayla alınması, kanunla belirlenmesi, yöneten veya yönetilen herkesçe ödenmesi, “haraç”ın ise esasen güçlünün yüklediği zorunlu miktar oluşu, galibe boyun eğerek galip hiçbir şey ödemeksizin mağlup tarafından ödenmesidir. “Rant” ile kişinin “mülkleri”nden ya da “hükümdar”dan sürekli biçimde sağladığı, herhangi bir üretim işlemine gereksinim duymaksızın yaşadığı nakdi veya ayni geliri kastediyoruz. Sahibinin hiç bir üretim çabası harcamadığı ve bir artırım sonucu olmayan her türlü ham gelir, kaynağı ister ülke içinden, isterse dışından olsun, ranttır.” (s.61)

“Ganimet ekonomisi iki temele dayanır: Haraç… Öte yanında da atâ (maaş yoluyla dağıtım). Bu çağdaş deyimle rant ekonomisidir, buna dayanan devlet de rant devletidir. İslam’da ekonominin ve devletin bu rantçı niteliği Ömer b. Hattab döneminden itibaren biçimlendi… Çünkü bütün insanlar haraca ve ehline muhtaçtır. İşte bu, İslam’da rant ekonomisinin ve rant devletinin özüdür.” (s.232)

Evet, görüldüğü gibi, Dört Halife döneminde devlete “ganimet”e dayalı bir rant ekonomisi hakimdir. Devletin ekonomide oynadığı rol; savaşlardan elde edilen zenginlikler ve üretim yapan çiftçilerden toplanan “haraç”tan oluşan bu ganimeti dağıtmaktan ibaretti. Yani “haraç”ı toplamak ve “atâ”yı (maaşı) dağıtmak… Ancak bundan da önce ganimetin kaynağını üretebilmek için fetih organizasyonu yapmak devletin birinci fonksiyonu oluyordu. Fetihleri organize et, ganimeti topla ve bunu dağıt… İşte Dört Halife döneminde devletin en temel ekonomik icraatları –hatta tüm icraatı- bunlardan ibaretti. Bu nedenle fetihler özünde “ganimet” için yapılıyordu. Fethedilen bölgelerin halkından toplanan cizye ve haraçlar beytülmalin temel gelir kaynağını oluşturuyordu. Müslümanlar ise kırkta bir oranındaki zekât ve sınırlı miktardaki öşür dışında herhangi bir vergi ödemiyordu. Eğer arazilerin sahipleri Müslüman ise toprak vergisi olarak onda biri geçmeyen sınırlı bir vergi öderken, Gayri Müslimler yüzde elliye varan ağır vergiler ödemek zorunda kalıyordu.

Ömer Döneminde Ganimet Ekonomisinin Kurumsallaşması ve Bunun Topluma Yansımaları

Ebu Bekir halife seçildiğinde irtidat eden kabilelerin bu muhalefetlerinin en temel gerekçesi zekât vermeyi reddetmeleriydi. Çünkü Peygamber’e özel bir anlaşma ile verdikleri zekâtı, Ebu Bekir’e de vermeyi ona boyun eğmek olarak anlıyorlardı. Yani rant ekonomisinin, kendi zenginliklerinden rant devşirilen mağlupları konumuna düşüyorlardı. Bu yüzden isyan ettiler. Ebu Bekir de savaşarak onlara boyun eğdirdi.

Bu problemi çözen Ebu Bekir’in derhal fetihleri başlattığından bahsetmiştik. İşte rant ekonomisi sistemine dayalı yeni devlet bu fetihlerden elde edilen gelirleri dağıtım işini de üstlendi. Ebu Bekir, elde edilen haraç ve diğer gelirlerin dağıtımında eşitliği esas aldı. Kimseye bir öncelik vermedi. Çünkü ona göre fazilet ve takvanın sevabını vermek Allah’a aittir. Dağıtılan mal ise geçim problemidir. Bu konuda insanlar eşit olmalıdır.

Ömer, Ebu Bekir’in sünnetini sürdürmedi. Müslümanlar arasında eşit dağıtım sistemini değiştirdi. Onun zamanında fethedilen bölgelerden büyük miktarlarda ganimetler Medine’ye akmaya başladı. Daha önceleri gelen ganimet anında dağıtılırdı. Ancak şimdi bunların muhafazası ve yıllık düzenli ödemeler halinde dağıtılması sorunu ortaya çıktı. Beytülmal kurum olma özelliğini Ömer zamanında kazandı. Divan, beytülmalde toplanan malların düzenli bir şekilde dağıtılması için oluşturulan kayıtlara verilen isimdir. Divan’ı ilk defa Ömer oluşturdu. Kaynaklar Divan sistemini Ömer’e İranlı iki kölenin önerdiği söylenir. Aynı köleler divan işinden de sorumlu oldu. Sasani Devleti idaresi altındaki topraklardan topladığı haracı belli bir divan sistemi çerçevesinde kayıt altına alırdı. İşte Ömer sistemi onlardan aynen devşirerek uygulamaya koydu.

Ömer’in Ebu Bekir’den farklı olarak yaptığı bir diğer husus ise verilen maaşlarda (atâ) bir derecelendirmeyi esas almasıdır. Onun gerekçesi ise şuydu: “Ben” diyordu Ömer, “Resulullah’a karşı savaşanlarla, onun safında savaşanları bir tutmayacağım.”

Maaştaki derecelendirmede esas aldığı birinci ölçü Peygamber’le birlikte mücadele etmeye, savaşlara katılmaya ilişkin bir dizi ölçüdür. Diğer bir ölçü ise Peygamber’e yakınlığına göre kabile listelerinin hazırlanmasıdır. Dolayısıyla Peygamber’in kabilesi Haşimoğulları’ndan başlamak üzere Kureyş ve ardından Ensar olmak üzere kabileler bir silsile halinde listelendi. Bunlara derecelerine göre farklı maaşlar belirlendi. Piramidin en üstünde yer alan küçük bir gruba çok yüksek maaşlar takdir edildi. Piramidin aşağısına doğru gidildikçe daha fazla kitlelere daha az miktarlarda maaşlar belirlendi. Kaynaklar bu dağıtım sistemini ve maaş miktarlarını ayrıntılı olarak anlatırlar. Biz bu ayrıntılara girmeyeceğiz.

Ömer bu sistemi oluşturmadan önce çok önemli bir karar daha vermişti. Fethedilen yerlerde çok geniş miktardaki araziler ganimet olarak alınmıştı. Savaş ganimetleri hukukuna göre ele geçirilen bu arazilerin beşte biri haricindeki kısmının savaşanlar arasında dağıtılması gerekiyordu. Büyük ülkeler ölçeğindeki bu geniş toprakların dağıtılmasının anlamı ise, o noktada fetihlerin durması ve cihat eden kabilelerin bu topraklara yerleşerek çiftçilere dönüşmesiydi. Oysa Ömer daha önce de ifade ettiğimiz gibi cihat eden bir ümmet arzu ediyordu. Cihadın durmamasını fetihlerin arkasının kesilmemesini istiyordu. İkinci bir neden de şuydu: Eğer araziler dağıtılıp fetihlerin de arkası kesilirse beytülmale gelen gelirlerin arkası da kesilecekti. Devletin üzerine yükseldiği ganimet ekonomik sistemi bu durumu gerekli kılıyordu. Bu nedenle Ömer, söz konusu arazileri Mücahitler arasında dağıtmak yerine tümünün beytülmale ait olduğunu ilan etti. Üstelik bunu ganimetlerin dağıtılmasına ilişkin açık ayetlerle çelişme pahasına ve kendisine yapılan itirazlara rağmen yaptı. Tıpkı Bizans ve Sasani Devletlerinin yaptığı gibi, bu arazilerin gelirlerinin her yıl düzenli olarak beytülmale aktarılması ve buradan da yukarıda bahsettiğimiz atâ (maaş) sistemine göre Müslümanlar arasında dağıtılması kararını aldı. Araziler de eski sahiplerinde bırakıldı. Bu çiftçilerin Bizanslı ve Farslı efendilerinden sonra yeni efendileri Arap idi. Artık haraçlarını Arap efendilerine vereceklerdi.

Fetihlerden bol haraç ve ganimetle, Ömer’in eşitsiz dağıtım sistemi bazı sonuçlara yol açtı. Atâ sisteminden yararlananlarla, savaşarak ganimetlerden pay alanların refah seviyesi yükseldi. Arap Yarımadası’nda o güne kadar hiç görülmemiş bir refah yaşandı. O güne kadar Araplar parasal ilişkilerinde binden daha büyük bir rakama ihtiyaç duymamıştı. Bu nedenle Arapçadaki en büyük rakam bindi. Şimdi binin bin katı (milyon) rakamlarıyla telaffuz edilen zenginliklere ulaştılar. Yaşantı tarzı değişti. Araplar arasında fethedilen yerlerin hayat standardına benzer yaşantı arayışları ortaya çıktı. Giyimden yemeğe, edinilen mekânlardan bineklere kadar her şey artık daha lükstü. Toplum artık Peygamber döneminin o kanaat ve fedakârlık toplumunu temsil etmiyordu. Her şey refah toplumunun standartları seviyesine endekslenmeye başladı.

Medine’de çoğu Kureyşli farklı bir zenginler sınıfı ortaya çıktı. Servet tekelleşmeye başladı. Ömer’in atâ (maaş) sistemi sayesinde diğer Araplara göre çok yüksek maaşlar alan bu sınıfın mensupları, çoğunlukla fetihlere katılmıyorlardı. Ayrıca Ömer bu sınıfın fetihlere katılmasına, hatta Medine dışına çıkmalarına dahi izin vermiyordu. Bunların çoğu tecrübeli tüccarlardı. Yaptıkları ticaretlerle servetlerine servet kattılar. Kaynaklar bize Zübeyr, Talha, Ubeydullah, Abdurrahman, Sa’d gibi sahabelerin devasa servetlerini miktarlarıyla aktarırlar.

Ömer Döneminde Başlayan Ekonomik Kurumsallaşmanın Osman Döneminde Muhalefete Yol Açmada Etkisi

Ömer döneminde ortaya çıkan tablo, çok fazla bir rahatsızlık uyandırmadı. Dini ve ahlaki yorumlar nedeniyle valilere ve zenginlere dönük bazı eleştirilerin dışında ciddi bir muhalefet ortaya çıkmadı. İlginçtir, bu dönemin en büyük muhalifi gene Ömer’in bizzat kendisiydi. Aşırı zenginleşme, lüks tüketim, şaşaalı yaşam, giyim ve yeme tarzlarını şiddetle eleştirdi. Aşırı zenginleşmeyi önlemek için bazı valilerinin servetlerinin önemli bir kısmını beytülmale aktardı. Ancak sistemi kurumsallaştıran da bizzat oydu. Kurduğu sistemin tehlikeli sonuçlarını fark etmiş olmalıydı ki ömrünün son anlarında atâ (maaş) sistemini eşit yapmak istedi. Ancak bunu gerçekleştiremeden öldü.

Bu sistemden kaynaklanan ciddi muhalefetlerin ortaya çıkmamasında Ömer’in şahsiyetinin ciddi rolü vardı kuşkusuz. Ama fetihlerin devam etmesi daha önemli bir etkendi. Fetihlerden dolayı hemen hemen tüm Arap toplumu tek bir ordu gibi cephelerdeydi. Peş peşe kazanılan zaferlerden elde edilen ganimetler, maaş dengesizliğinin göze çarpmasını engelliyordu.

Osman halife olduğunda ilk yıllarda fetihler devam etti. Fetihler yavaşlama sürecine girdiğinde bolluk içinde yaşamanın tadına varmış olan Araplar bir şeyi fark ettiler; yeni yerler fethedilmediği için yeni ganimetler elde edemiyorlardı. Medine otoritesinin onlara maaş olarak biçtiği pay, alıştıkları hayat tarzını finanse etmek için yeterli olmuyordu. Sadece rant (ganimet) ile yaşamaya alışan bir Arap için bu çok ağır bir durumdu. Bir anda dikkatler o güne kadar gördükleri ve hatta içlerinden bir kısmının zaman zaman itiraz ettiği bazı olumsuz durumlara döndü. Osman, yönetimde Ümeyyeoğulları merkezli bir yönetim sergiliyordu. Neredeyse tüm yöneticiler ve komutanlar onun ailesinden oluşuyordu. Ümmete ait olduğunu düşündükleri toprakları Ümeyyeoğulları, Kureyş’in bahçesi olarak görüyorlardı. Medine’de kendilerinden kat be kat fazla maaş alan bir sınıf vardı. Kendileri savaşırken bunlar orada oturup ganimeti kendi aralarında paylaşıyorlardı. Büyük miktardaki servet, sahabenin ve Kureyşlilerin az bir bölümünün elinde yığılmıştı. Üstelik Osman hiçbir ölçü tanımadan kendi akrabalarına bol bol mal veriyor, hatta beytülmale ait olan arazileri yakınlarına dağıtıyordu. Üstelik haksız, adaletsiz kararlara da imza atıyor, itiraz edenleri cezalandırmaktan çekinmiyordu.

Ömer’in, başlangıçta çok da önemsemedikleri, arazilerin kendilerine dağıtılmak yerine beytülmale devredilmesi kararından ne büyük bir zarara uğradıklarını ve fetihlerin nimetlerinden mahrum bırakıldıklarını geç de olsa anladılar. Şimdi ise en azından bu arazilerin gelirinin devlete değil, kendilerine ait olduğunu bunların “mal-ı Allah” değil “malü’l-Müslimin” olduğunu iddia etmeye başladılar. Eyaletlerin kasalarında biriken paraların Medine’ye aktarılmasına engel olmak ve bunun kendilerine dağıtılması için itirazlarını yükselttiler. Çünkü tıpkı savaşta kazanılan ganimetlerin askerler arasında dağıtılması kuralında olduğu gibi, buraların gelirleri de askerlere verilmeliydi. Hatta bu gerekçe öne sürülerek eyalet kasalarına bazı yağmaların yapıldığı rivayet edilir.

Aslında özde itiraz Ömer’in kurduğu sisteme idi. Ancak bunun gün yüzüne çıkması için gerekli şartlar ancak Osman zamanında olgunlaştı. Tüm bunlar Osman’ın iktidarına itiraz etmek ve onun hilafetten indirilmesini istemek için yeterli nedeni oluşturmuştu. Daha önce bahsettiğimiz sebeplerin üzerine, zengin fakir arasında oluşan uçurum ve yanlış ganimet dağılımının getirdiği ekonomik sebepler eklenince tüm beldeler patlamaya hazır bomba haline geldi. Medineli muhaliflerle birlikte çevre eyaletlerden gelen muhalifler Osman’a karşı birleşerek “fitne dönemi” olarak isimlendirilen o dönemi başlatan İslam tarihinin en kritik muhalefet hareketine giriştiler.

Ali Döneminde Ortaya Çıkan Muhalefetlerde Ekonominin Etkisi

Osman’ın şehadetinden sonra hilafete geçen Ali’nin ilk icraatlarından birisi atâ (maaş) sistemini eşitlemek oldu. Artık herkes devletten eşit miktarda maaş alacaktı. Ali maaş dağıtımında Ömer ve Osman yerine Ebu Bekir’in yöntemini geri getirdi. Daha önce ifade ettiğimiz gibi halife olduğunda yaptığı önemli diğer icraat da valilik, komutanlık gibi önemli idari makamlara Haşimoğulları’ndan akrabalarını ve yakın çevresinden isimleri ataması idi. Ali ekonomik alanda Ebu Bekir’in takipçisiydi. Ancak siyasi kadro stratejisi Ebu Bekir ve Ömer’den çok Osman’a benziyordu. Çünkü Osman da ilk icraat olarak idari işlere Ümeyyeoğulları’ndan akrabalarını ve yandaşlarını getirmişti.

Medine’de yüksek maaş alarak zenginleşmiş aristokrat sınıf açısından maaşların eşitlenmesi kararı hiç de hoşnutluk uyandırmadı. Ali’nin idare ve ekonomi açısından ilk iki önemli kararını açıklamasından hemen sonra Talha ve Zübeyr gibi zengin aristokratlar derhal biatlerini geri çekerek Aişe ve Kureyş’in bir kısmının desteğini alıp Ali’ye isyan ettiler. Cemel savaşı Ali’nin siyasi ve ekonomik alanda yaptığı bu iki temel değişiklik nedeniyle çıktı.

Ali tarafından maaşların eşitlenmesi eyaletlerde düşük maaş alanlar açısından bu yönüyle sevindirici bir şeydi. Ancak Ali’nin anlamak istemediği husus eşitlik talep edenler çoğunlukla daha mütevazı bir hayat istedikleri için değil, mevcut ranttan daha fazla faydalanmak istedikleri için bu talebi dile getirmişlerdi. Eğer eşitlik onların lehine bozulmuş olsa bu duruma pek de itiraz etmezlerdi. Ali’den beklentileri kendilerini ganimetten daha fazla yararlandırmasını sağlamasıydı. Osman’ın Ümeyyeoğulları’na yaptığını Haşimoğulları şimdi Ali’den bekliyorlardı. Eyaletler Ömer ve Osman zamanında Kureyşlilere verilen maaşları kendileri için istiyorlardı. Çünkü toplum değişmişti. Toplum Peygamber ve Ebu Bekir zamanındaki, o çöl hayatının mütevazı yaşamına alışkın, kanaatkâr ve fedakâr toplum değildi. Bir lokma, bir hırkaya kanaat eden, boğaz tokluğuna gönüllü olarak ceht eden ve sorumluluklarına sarılanların sayısı iyice azalmıştı. Ali işte bu durumu anlamak istemiyordu. Tıpkı Peygamber döneminde ve ondan sonraki kısa bir dönemde olduğu gibi insanların daha aza kanaat etmesini, çok yüksek fedakârlıklar yapmasını, mala tamah etmemesini, cennet için çalışmasını ve infak etmesini istiyordu. Oysa toplumun çoğu çoktan bu özelliklerini yitirmişti. Ancak bir karşılığı varsa bir şeye taraftar veya karşı olunuyordu. Yeni moda, malı kim vaat ederse onun yanında yer almaktı. Bu nedenle Ali kendisine destek bulmakta ve taraftarlarını etrafında tutmakta zorlandı. En yakınları bile –örneğin kardeşi Akil-  mal vaatleri karşılığında Ali’den uzaklaşıp Muaviye’nin safına geçti. Bu yüzden Muaviye’nin saflarında birçok sahabenin ve Kurra’nın bulunmasına şaşmamak gerekir.

Muaviye yaşadığı çağın ruhunu iyi kavradığı için en hassas damar olan ekonomi faktörünü kullanarak çevresini sürekli genişletti. Taraftarlarının ve ordusunun sayısını artırdı. Filibeli’nin anlatımıyla:

“Muaviye yamalı Arap gömleğini haşmet tacıyla değiştirmiş ve Mekkeli bedevi, Suriye Kayseri olmuş, herkesi bağış ve bahşişe boğmuş, vatandaşına sistemli bir yönetim getirmişti. Ali ise Kufe’de pek yabancı idi. Sahabe ya şehit olmuş yahut doğal ömrünü tamamlayarak ahrete göçmüştü. (Hayatta olanların bir kısmının Muaviye’nin safına geçtiğini,bir kısmının da olaylar karşısında tarafsız kaldığını unutmamak gerekiyor) Şimdi o manen kokuşmuş bir sosyal topluluk içinde kalmıştı. Beni Haşim içinde İbni Abbas gibi dahiler vardı. Fakat Ali onlardan istifade etmemiş ve her birisini bir şekilde (mal vaadinde bulunmayarak) gücendirmişti.” (Filibeli Ahmet Hilmi, İslam Tarihi, s.352)

Filibeli’nin bu açık anlatımının üzerine, ekonomik faktörün Ali-Muaviye çatışmasında oynadığı rol üzerine fazla bir söze gerek kalmıyor.

III-Dini Sebepler

Dini sebepler başlığı altında üzerinde duracağımız husus, İslam’ın doğuşundan itibaren Arap toplumunu nasıl tesiri altına aldığı ve o andan itibaren değişimde en temel rolü oynadığı hususu değildir. Bu çok bariz bir meseledir. İslam, tesiri altına aldığı toplumda bireylerin ahlakı, dünyaya bakış açıları, inançları üzerinde çok büyük bir fonksiyon üstlenmiştir.

Ancak Peygamber hayattayken dinin hedef haline getirdiği iki problemden birisi konusunda oldukça başarılı bir sonuç alınmışken, diğeri hakkında aynı başarının olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Bunlardan birincisi şirkin ortadan kaldırılarak tek Allah inancının yerleşmesidir. Bu konuda Muhammedi davet etkisi altına aldığı bölgelerde açık bir başarı gösterdi. Peygamber’in ölümünden kısa bir süre sonra tüm Arabistan Yarımadası’nda dikili tek bir put kalmadı. Hatta Peygamber’in hayattayken en büyük hedeflerinden birisi olduğunu söylediği; Arabistan Yarımadası’nda ikinci bir dinin barınmaması gerektiği hedefi o öldükten çok kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir. Tabii ki yarımadada farklı dinlere mensup kişiler hep var oldu. Ama bunların siyasi veya muhalif bir güç olarak İslam’ın karşısına dikilmesi tamamen engellendi.

Diğer husus ise kabilecilik olgusuydu. Peygamberi davet aynı zamanda kabileciliğe de muhalefet ediyor, onun yerine “takva”, “iman kardeşliği” ve “ümmet” kavramlarını ön plan çıkarıyordu. Ancak Peygamber hayattayken bu konuda net bir başarı elde edilemedi. İslam’ın karşısına kabilecilik bir engel olarak daima dikildi. Hatta Peygamber zaman zaman kabilecilikten yararlanmak zorunda kaldı.

Bu husus tam olarak ortadan kalkmadı. Bunun iki temel sebebi vardı. Birinci olarak kabilecilik o günkü toplumun temel yapı taşıydı. Kısa bir sürede bunun değişmesini beklemek bir hayal olurdu. İkinci olarak, Hudeybiye antlaşmasından sonra kabilelerin hızla İslam’a girmeye başlaması, dini ilkelerin sindirilerek benimsenmesini engelledi. Kabilelerin çoğu İslam’a gerçekten samimi dini duygular ve ikna olmuşluk içinde değil, siyasi nedenlerle giriyor ve önceden sahip oldukları tüm kabilevi dürtüleri, eski inanç ve alışkanlıkları bir yönüyle içlerinde taşımaya devam ediyorlardı.

İşte bu durum, gelişen tarihi süreçte, saydığımız diğer etkileri de yedeğine alarak İslami etkinin karşısında bir muhalefet unsuru olarak dikilmesine yol açtı.

A.Aziz Duri bu durumu “Kabilevi Akım” ile “İslami Akım”ın çatışması olarak nitelendirir:

“Eski, burada kabile geleneklerinde karşımıza çıkıyor; yeniyi ise İslam daveti temsil ediyor. Daha Peygamber döneminde çatışma başlamıştı ve bu çatışma ölümünden sonra şu iki temel akım arasında cereyan etti: “Kabilevi akım” ve “İslami Akım”. İşte bu ikisinin çevresinde ilk dönem İslam sürecinde, tarihimizin en önemli olayları meydana geldi.

İslami Akım’ın bakış açısı yarımadayı siyasi ve dini açıdan birleştirme ve bölünme etkenlerini ortadan kaldırıp İslam topraklarını genişletme, İslam’ın egemenliğini genel hayatta yayma yönündeydi. Kabilevi akım ise, merkezileşmeye karşı koyma, bazen İslam’ın eğilim ve ilkeleriyle çatışsa dahi kabilevi Arap geleneklerini sürdürme eğilimindeydi.” (A.Aziz Duri, İlk Dönem İslam Tarihi, 79)

A.Aziz Duri’nin bu ayrımını tüm süreçte net çizgilerle ayrılmış iki ayrı bloğun çatışması olarak anlamamak gerekiyor. Belki Peygamber hayattayken ve mücadelesinin belli bir aşamasına kadar bu bloklaşma oldukça netti. Ancak sonrasında ve özellikle Dört Halife döneminde tarafların, saydığımız sebeplerin tümünden az ya da çok etkilendiğini görüyoruz. Burada kimin hangi akımdan olduğunu netleştirmekten çok, hangi oranda hangi akımın tesirinde kaldığına bakmak, muhalefetlerin niteliğini anlamada daha faydalı olacaktır.

Şunu da bilmek gerekir ki, İslam’ın tesiri bazen İslami bazı referansları iyi ya da kötü niyetlerle kendi özgün amacı için kullanma biçiminde de ortaya çıkabilmektedir.

Daha Peygamber’in ölümünün ardından ilk halife seçiminde bu çatışmayı ve İslam’ın tesiri ile bundan faydalanma arzularını görebiliriz.

Beni Saide toplantısında Ensar İslam’a ne kadar hizmet ettikleri, Peygamber’in hamisi ve koruyucusu oldukları üzerinden halifelik hakkı talebinde bulunuyorlardı. Ebu Bekir ve arkadaşları Kureyş’in (muhacirlerin) İslam’a ilk girenler ve en çileli döneminde en büyük fedakârlıklara katlananların kendileri olduğunu anlatarak halifeliğin onların hakkı olduğunu savunuyorlardı. Bazıları ise Peygamber’in hastalığında, yerine Ebu Bekir’i namaz imamı seçmesinin dini bir boyutu olduğunu söylüyor ve Ebu Bekir’in bu nedenle halife olması gerektiğini iddia ediyordu. Haşimoğulları ve Ali ise Peygamber’in yakın akrabası olmanın, onun halifesi olmada temel dini bir gerekçe oluşturduğu üzerinden hak talebinde bulunuyorlardı. Aynı Ali, Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları kendisine açık destek verdikleri halde, Ebu Bekir’i kılıç/silah zoruyla indirme teklifini İslam’ın etkisiyle reddediyordu.

Ebu Bekir ve arkadaşları ise Peygamber’in daha hayattayken kendi yakınlarını makam, mevki ve mal edinmeden uzak tutmasını gerekçe göstererek Haşimoğulları’nın ve özelde Ali’nin halife olmasının önüne geçmeye çalışıyorlardı.

Ebu Bekir halife olunca isyan eden ve zekât vermeyi reddeden kabileler, zekât toplamayı Peygamber’le sınırlı bir ibadet olarak algıladıklarından Ebu Bekir’e zekât vermek için hiçbir dini gerekçe bulamıyorlardı. Ebu Bekir ise Peygamber’in halifesi, yani dini ve dünyevi uygulamalarda onu takip eden vekili olduğunu iddia eden dini bir gerekçe ile Peygamber’e verilen her kuruşun kendi idaresine de verilmesi gerektiğini savunuyordu. Ebu Bekir’in kendisini Peygamber’in Halifesi olarak nitelendirmesinin geri planında bu gerçek vardır.

Kabileler Arap siyasal idealini hayata geçirmek için yalancı peygamberlerin önderliğinde İslam’a alternatif birleştirici dinler üretmeye çalışıyorlardı. Ancak başarılı olamadılar ve İslam’ın bayrağı altında toplandılar. İslam fetih hareketlerinde, kabileciliğin parçalayıcı etkisine karşı birleştirici bir unsur olarak müthiş bir etki yaptı.

Ömer zamanında Kur’an ayetlerinin özel amaçlara hizmet için bir silah gibi kullanılmasının ilk örneklerini görüyoruz. Evlenmeyi zorlaştırdığı için mihre sınır getirmek isteyen Ömer’e bir kadın Kur’an’dan bir ayet getirerek karşı çıkmış ve Ömer ona karşı bir şey getiremeden kadının söylediğini tasdik etmek zorunda kalmıştır. Oysa Ömer’in getirmeye çalıştığı kural Kur’an’ın getirdiği genel maksatlara daha uygundur. Ayet ise daha spesifik gerekçelerin geçerli olduğu bir bağlamda uygulanabilirdi. Ama şartlara göre Ömer’in yapmak istediği gibi bununla çelişen farklı hükümlerin de verilmesi değişen hayatın şartlarına daha uygun bir uygulamaydı.

Aynı şekilde Ömer fethedilen Irak arazilerini Mücahitler arasında dağıtmak yerine sahiplerinde bırakıp bunlardan elde edilen haracı beytülmale devretme kararını verince, insanlar ganimetlerin dağıtılmasına ilişkin ayetlerle itiraz ettiler. Ömer bu ayete malların insanlar arasında dolaşan bir devlet olmaması gerektiğine ilişkin bir ayetle cevap verdi. Tarihte ayetlerin, kişisel görüşlere bir delil kılınması döneminin kapısı artık açılmıştı. İlerleyen süreçte ayetler birbirleriyle çatıştırılacaktı. Bu yetmeyince sünnet ve hadisler, bu da yetmeyince sahabe sözleri ve uygulamaları deliller savaşının metodolojik kaynağına dönüşecekti.

Dört Halife döneminde fıkhın gelişmesiyle ortaya çıkan usuli/metodolojik yaklaşım henüz oluşmamıştı. Mezhepler yoktu. Kitabın tartışılmaz bir otorite olarak güncel meselelere getirilen yaklaşımların bir delili olarak kullanılması ise yeni başlayan bir adetti. Bu nedenle Dört Halife döneminin ilk yıllarında bu tür örneklere çok az rastlanırken, ilerleyen yıllarda bunların gittikçe çoğaldığına şahit oluyoruz. Ümmetin liderliğini yapan sahabeler, Peygamber döneminde alışkın oldukları, güncel işlerin yaşayan gelenek (sünnet) ve rey üzerinden çözümlenmesi yöntemini sürdürüyorlardı. Çünkü Peygamber onlara “Siz, dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz” diyerek önlerini açmıştı. Onlar da öyle yapmaya çalışıyorlardı.

Ancak bu dönem ilk örneklerini yukarıda verdiğimiz yeni bir davranış biçimini ortaya çıkardı. Dünya işlerine ilişkin kendi görüşünü haklı çıkarmak için Kur’an ayetlerini bir delil olarak kullanma alışkanlığı ilk defa bu dönem görülmeye başlandı. Cabiri’nin ifadesiyle Dört Halife dönemi “tenzil”den (ayetlerin inişi), “te’vil”e (ayetlerin yorumu), davet devletinden fetih devletine geçiş çağı oldu.

Osman döneminde ise, bireysel olarak dini gerekçeleri öne sürerek muhalefet eden bazı isimler ön plana çıkmıştır. Bu hareketin liderliğini Ebu Zer, Ubade b. Samit, İbni Mesud, Ammar b. Yasir gibi sahabeler yaptı.

Bu sahabelerin çoğu Medine’deki Mescidin avlusunda kalan ve “Ehl-i Suffa” olarak isimlendirilen gruptandı. İslam’a ilk girenlerdendi. Peygamber’in hayatının çoğuna tanık olmuşlar, onu örnek almak için çalışmışlar ve buna uygun mütevazı bir hayatı içselleştirmişlerdi. Ama fetihlerle birlikte zenginleşen ve yeni tanıdıkları dünyaların yaşantı tarzlarını taklit edip şatafatlı ve lüks bir hayata geçiş yapan ümmet kısa sürede ciddi bir değişim yaşadı. Özellikle valiler, komutanlar ve Kureyş aristokratlarında bu değişim çok net olarak gözlenebiliyordu. Ama bahsettiğimiz bu sahabeler, İslam’a tam bir samimiyetle bağlıydılar. Zenginlik onları eski mütevazı yaşam anlayışları ve tarzlarından kopartmadı. Ayrıca ümmetteki ani değişimden büyük bir rahatsızlık duymaya ve buna tepki göstermeye başladılar. Muhalefetleri, saf İslami etkiden ve dini anlayış biçimlerinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle çoğunlukla bireysel çıkışlarla hiçbir korku taşımaksızın vali, komutan, halife tanımadan herkese net bir dille marufu emredip, münkerden nehyettiler.

Mesela Ebu Zer Şam’da insanların yaşam standartlarının değişmesine, lüksün yaygınlaşmasına tepki göstererek “Altın ve gümüşü biriktirip sonra onları Allah yolunda sarf etmeyenler var ya, işte onlara acı bir azabı müjdele” (9/34) ayetini dillendirip, zaruri ihtiyaçların ve bir günlük yiyeceğin dışında mal biriktirmenin haram olduğunu ilan ediyordu. Hedefinde Şam’ın yöneticileri olan Ümeyyeoğulları vardı. Onları “ateş taşıyan kervan” olarak nitelendiriyordu. Durumdan rahatsız olanlar onu Muaviye’ye şikâyet etti. Muaviye de onu Medine’ye gönderdi. Ebu Zer yüksek sesli muhalefetine burada da devam edince Osman onu Rebeze’ye sürgüne gönderdi. Ebu Zer burada öldü.

Yine Ubade b. Samir Muaviye’nin belalılarındandı. Filistin’de bir süre kadılık yaptıktan sonra Şam’a yerleşmişti. Şam çarşılarında uygulanan şeriata uymayan ticareti ve dolaylı faizleri şiddetle eleştirdi. Çarşıda dolaşıp şarap ticareti yapanların kırbalarını delik deşik ediyordu. Ümeyyeoğulları’nın yönetimdeki kusurlarını açığa çıkarıyor ve bunları herkesin içinde dillendiriyordu. Muaviye onu da Medine’ye gönderdi. Osman kendisine niçin böyle davrandığını sorunca: “Yaratana isyan edene itaat yoktur” diye cevap verdi.

Ammar b. Yasir ise Medine sokaklarında Osman’ın aleyhine propaganda yapıyor ve halkı örgütlemeye çalışıyordu. Kaynaklarda Ammar’ın “Osman’ı öldürdüğümüz gün, Osman kâfirdi” dediği nakledilmektedir.

Osman’ın kanının helal olduğunu söyleyenlerden birisi de İbni Mesud’tur. O daha Kufe’deyken Osman’ın uygulamalarına şiddetle muhalefet ediyordu. Osman’ın dini ve ibadetle ilgili yanlış uygulamalarını herkesin içinde dile getirirdi. Kur’an’ın toplanıp çoğaltılması ve ardından mevcut tüm nüshaların yakılması emrine de şiddetle muhalefet etmişti.

Osman’a dini sebepler veya dinin tevilindeki farklılıklar sebebiyle muhalefet edenlerin yanı sıra Ali’ye de benzer sebeplerle bazı bireysel muhalefetler yapıldı. Daha Ali halife olur olmaz onun halife oluş biçimini dinen meşru görmedikleri için ona biat etmeyenler vardı. Bunların biat etmemesinin geri planında siyasi, kabilevi, ekonomik sebeplerden çok; o dönemdeki hızlı gelişmeleri kendi kafalarında meşru bir zemine oturtamamaları vardı. Onlar mevcut dönemdeki çatışmalarda dinen kimin haklı olduğuna karar veremiyorlar ve ne Ali’den, ne de ona muhalefet edenlerden yana olabiliyorlardı. Bu yüzden ne Ali’ye biat ettiler, ne de ona muhalefet edenlerin safında yer aldılar.

Kaynaklar bize bu sahabelerden bazılarının isimlerini bildirmiştir: Sa’d b. Ebu Vakkas (Ömer’in kendisinden sonraki halifeyi belirlemek için seçtiği altı kişilik heyette yer alıyordu), Üsame b. Zeyd (Peygamber’in ölümüne yakın Bizans topraklarına göndermek için hazırladığı ordunun genç komutanı), Ömer’in oğlu Abdullah, Hassan b. Sabit, Mesleme b. Muhalleb, Ebu Said el-Hudri, Muhammed b. Mesleme, Numan b. Beşir, Zeyd b. Sabit, Rafi b. Hudeyc, Fudale b. Ubeyd. Bu sahabelerin fikir, tavır ve İslami yorumlarıyla daha sonra ortaya çıkacak Mürcie akımının ilham kaynağı olduğu söylenir.

Dini yorumlarıyla o dönemin İslam dünyasını en çok etkileyen, siyasi ve kelami birçok tartışmanın ortaya çıkmasına yol açan dini muhalefet gruplarından birisi de Haricilerdir. Dikkat edilirse bu bölümde örneklerini verdiğimiz dini sebeplerle muhalefet edenlerin hemen hemen hepsi bu muhalefetlerini bireysel çıkışlarıyla ortaya koymuşlardır. Ancak Hariciler, Dört Halife döneminde ortaya çıkan ve dine getirdikleri yorumla ön plana çıkıp bir hizip halinde hareket ederek mezhepleşen ilk siyasi ve dini muhalefet hareketidir.

Haricilerin kendilerine dinden aldıkları iki temel delil; “şura” ve “iyiliği emredip kötülükten nehyetme” prensibidir. Hariciler en temel görüşleri olan tekfir düşüncesinde Kur’an’daki “hükmün ancak Allah’a ait olduğuna” dair ayetlere dayandılar. Onlara göre insanlara ait görüşlere müracaat edenler ve hakemlerin görüşünü kabul edenler Allah’ın hükmüne müracaat etmediklerinden kâfir olurlar. Bu yüzden “Cemel”, “Sıffin”, “Hakem” olayına katılanları ve Muaviye taraftarlarını kâfir olarak gördüler. Onlar nazarında Ali, Aişe, Talha, Zübeyr ve Muaviye ve onlara taraftar olanların hepsi kâfirdir ve katledilmeleri de vaciptir. Zalim olan imama isyan etmek vaciptir. Daha da önemlisi halifenin Kureyş’ten olması gerekmez. Çünkü bu konuyla ilgili insanların eşit olduğuna dair ayetler ve hadisler vardır.

Tüm örnekler gösteriyor ki; tenzil (vahyin inişi) sona erince, nazil olanın tevili (Kur’an’ın yorumu) muhalefetin ana gerekçelerini oluşturmada son derece etkili olmaktadır.

IV-Bireylerin Etkisi

Dört Halife döneminde ortaya çıkan muhalefetlerde aktif rol oynayan bireylerin kişisel özelikleri, psikolojileri, kişisel hırsları ve hedefleri ne derece rol oynamıştır meselesi, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Ebu Ubeyde, Abbas, Ebu Zer, Ammar, İbni Mesud, Muaviye, Aişe, Talha, Zübeyr, Amr b. El-As, Ebu Musa ve onlar gibi diğer isimler tarih sahnesinde bireysel olarak yer almasaydılar veya farklı karakterde insanlar olsaydılar tarihin akışı ve muhalefet hareketlerinin yönü hangi doğrultuda değişirdi? Olup-bitmiş üzerinden boş spekülasyonlar yapmak derde şifa olmayacak, tarihi değiştirmeyecektir. Ancak en azından bireylerin bireysel özelliklerinin ve bu özelliklerini hangi tür durumlar ve sebepler nedeniyle kazandıklarının hayatlarına ait ayrıntılardan çıkartılmasının o döneme ait olayların daha iyi anlaşılmasında fayda sağlayacağı düşüncesindeyiz.

Olaylarda rol oynayan her bireyin tek tek irdelenmesi, bir yazının kapasitesini fazlasıyla aşar. Bu nedenle örnek olması açısından tek bir birey üzerine bir tahlil yaparak konumuza son vereceğiz. Ele alacağımız kişi dördüncü halife Ali olacak.

Ali ilk Müslümanlardandır. Hatta bazı rivayetler onun ilk Müslüman olan erkek olduğunu söyler. Müslüman olduğunda henüz çocuk yaştaydı ve Peygamber’in amcası Ebu Talip’in oğluydu. Ebu Talip maddi sıkıntı içinde olduğundan Peygamber onu yanına almış ve çocukluğu onun yanında geçmiştir. Kaynaklar bize, Peygamber’e vahiy gelmeye başladıktan bir süre sonra yakın akrabalarını bir yemekte topladığını ve onlara davetini açıkladığını söyler. O gerekli açıklamasını yaptıktan sonra, Taberi ve İbni Hanbel’in “Müsned”inde verilen bilgiye göre şu soruyu sordu:

“Aranızda kim vezirim, vasim ve kardeşim olarak bu yükü taşımamda yardımcı olur?”

Ali kendi ağzıyla olayın geri kalan kısmını şöyle anlatır:

Ben o zaman ince bacaklı, içlerinde en küçük olandım. Ayağa kalkıp “Ben yardımcı olurum” dedim. Peygamber “sen otur” dedi. Sonra aynı soruyu tekrar sordu, yine benden başka kabul eden olmadı, fakat beni tekrar oturttular. Soruyu üçünce kez tekrarlayınca, yine ben ayağa kalkıp aynı cevabı verdim. Bu kez omzumdan tutup “Sen vezirim, vasim ve kardeşim olarak bana yardım et” dedi.

İşte bu olay Ali’nin psikolojik şuuraltının temel belirleyicisi olmalıdır. Ali artık ömrü boyunca attığı her adımı Peygamber’in veziri, vasisi ve kardeşi olduğuna dair bir bilinçle –ya da bu düşüncenin bilinçaltına işlediği itici bir kuvvetle- hareket etmiş olmalıdır.

Yine Peygamber’in onun hakkında söylediği “Ben ilmin (hikmetin) şehriyim. Ali de onun kapısıdır” sözü Ali’yi ilme teşvik etmek için söylediği bir söz olmalıdır. Gerçekten de Ali ömrü boyunca ilim tahsil etmede büyük bir gayret göstermiştir.

Mekke boyunca Peygamber’in yanından ayrılmayan Ali, o Medine’ye hicret ederken yatağında yatarak büyük bir riski üstlenmiştir. Çünkü suikastçılar onu gece karanlığında öldürebilirlerdi.

Medine’ye hicret gerçekleştiğinde Peygamber, bazı Muhacir Müslümanları Medineli Ensar’la ikişer ikişer kardeş ilan etti. Ancak Ali açıktaydı. Ona şunu söyledi: “Sen benim dünyada ve ahirette kardeşimsin”. Böylece Ali’yi kendisiyle eşleştirdi.

Ali Medine’de de Peygamber’e en yakın isimlerden birisi oldu. Savaşlarda onun yakınında duruyor, onun koruyucusu gibi hareket ediyordu. Yapılan savaşlarda Ali çok büyük yararlılıklar gösteriyordu. Savaşırken çok istekliydi. Karşısına çıkan müşriki deviriyordu. Bedir’de öldürülen yetmiş müşrikten yirmisini Ali’nin öldürdüğü rivayet edilir. Henüz genç bir yaşta olduğu için Peygamber ona çok ciddi görevler vermiyordu. Sadece Hayber savaşında sancağı ona verdi. Ali burada başarılı oldu.

Kendi kızı Fatma ile onu evlendirdi. Ali artık iyice Peygamber’in ev halkından –Ehl-i Beyt’inden- olmuştu. Peygamber Necran Hristiyanları ile yaptığı bir tartışmada mübaheleye girdi. Mübahele bir tür lanetleşme idi ve ev ahalisi üzerine yapılıyordu. İşte Peygamber bu olayda Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin’i alarak “Ey Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir” dedi. Necranlılar mübahele yapmaya cesaret edemediler. Bu ve benzeri başka olaylar da rivayet edilmektedir. Bunların Ali üzerindeki tesiri, kendisini Peygamber’le iyice içli dışlı hissetmesi şeklinde olmalıdır.

Medine’de ilerleyen yıllarda Peygamber’in Ali karşısında tavrında bazı değişiklikler oldu. Ali’yi bazı işlerde görevlendirmede isteksiz davranıyordu. Örneğin, savaş ve seriyyelerde ona görev vermekten çekiniyordu. Örneğin Tebük seferine onu götürmedi. Bu sefere Peygamber çok büyük bir önem veriyordu. Herkesi teşvik ediyor, geriye kimsenin kalmaması için özel bir gayret sarf ediyordu. Tövbe suresinin tüm ayetlerine Tebük seferi bir yönüyle yansımıştır. Geride kalanlar hakkındaki ağır ifadeler hatırlanırsa, savaş için çıkmamanın o ortam için ne kadar utanç verici bir durum olduğu ortaya çıkar. İşte Ali böyle bir savaştan geri bırakılıyordu. Üstelik Medine’de Peygamber’in vekili olarak da bırakılmıyordu. Çünkü vekil Ümmü Mektum’du. Dedikodular oldu. Ali dayanamayıp ordunun arkasından yola çıktı. Orduya yetişince Peygamber ona şöyle dedi: “Ben seni bıraktıklarım için bıraktım. Harun, Musa’ya göre neyse, sen bana göre öyle olmaya razı değil misin? Şu kadar var ki, benden sonra peygamber yoktur.” Ali bu sözlerden memnun kalarak geri döndü.

Peygamber bu sözleriyle Ali’yi onore ederek teskin etmeye çalışmış olmalı. Ama neden savaştan geri bıraktı. Ömrünün kalan zamanında da çoğunlukla ona görev vermekten çekindi?

Bir olayı daha aktardıktan sonra bu soruya cevap vermeye çalışalım. Peygamber’in Ali’ye verdiği nadir görevlerden birisi Yemen’e yapılan seferdi. Ufak tefek çarpışmaların dışında pek bir olay olmadı. Gidilen yerlerden epeyce ganimet toplandı. Ancak bu ganimetlerin paylaşımı konusunda Ali ile diğerleri arasında tartışmalar yaşandı. Ali oldukça hassas davranıyor ve hatır gönül tanımıyor olmalıydı. Benzer bir seferde de aynı türden tartışmalar yaşanmıştı. Ali’yi Peygamber’e birkaç kez şikâyet ettiler. Peygamber bu şikâyetler karşısında Ali’yi haklı buldu. Şikâyetçilere şu sözleri söylediği rivayet edilir:

“Ali’den ne istiyorsunuz? Ali’den ne istiyorsunuz? Ali’den ne istiyorsunuz? Ali bendendir ve ben Ali’denim. Ali her müminin velisidir.” (Tirmizi hadis no:3978)

Diğer sözü şudur:

“Ali’den şikâyet etmeyin, ondan şikâyet olunmaz. O Allah hakkında en çok korkandır.” (İbni Hişam)

Bu konudaki son sözünün de şöyle olduğu rivayet edilir:

“Allah ile Peygamberini seven ve Allah ile Peygamberinin sevdiği bir kişi hakkında ne düşünüyorsun?” (İbni Hanbel, Müsned)

Peygamber’in Ali’ye savaşlarda savaşçı olarak bile görev vermekten çekinmesinde en önemli etkenlerden birisi Ali’nin karakterini gün geçtikçe fark etmiş olması olabilir. Çünkü Ali muttaki birisiydi. Adalete önem verirdi. Ama aynı oranda yiğit, rijit ve sert karakterliydi. Savaşlarda karşısına çıkanı öldürürdü. Düşman bildiğini yakın uzak tanımaz, gözünü kırpmadan öldürürdü. Doğru bildiğinde ısrarcıydı. Bu nedenle katıldığı savaşlarda düşmana en büyük zayiatı o verirdi. İlk savaşlarda Kureyş kabilelerinin çoğundan insanı öldürmüştü. Bu nedenle sonradan Müslüman olan bu kabile mensupları yakınlarını öldüren Ali’ye gizliden kin güdüyor olmalıydılar. Ayrıca aldığı görevlerde mahiyetindekilere tavizsiz bir tavır göstermesi, hoşnutsuzluklara yol açmış olmalıydı.

Ali’nin idari konulardaki yeteneksizliği daha o dönemlerde ortaya çıkmış olmalıydı. Bu durumu fark eden Peygamber’in Ali’yi veziri olarak görmekten vazgeçtiği söylenebilir. Tabii ki Peygamber’in tüm bu tavırlarının geri planında Haşimoğulları’ndan yakın akrabalarını idari işlerden uzak tutma stratejisinin etkisi de olmuş olabilir.

Sonuç olarak Peygamber, risaletinin başlangıcında Ali için biçtiği vezirlik ve vasilik özelliğini ona vermekten vazgeçmiş veya zaman içinde bunun çok da doğru olmadığını fark etmiş olmalıdır. Bu nedenle Peygamber’in ölümüne yakın Ali, Abbas’ın ısrarlı tavırlarına rağmen kendisinin onun vasisi (halifesi) olup olmadığını sormaya cesaret edememiş ve “Ya bize bu işi vermezse o zaman Araplar bizi bu işe asla layık görmezler” demiştir. Demek ki Ali de artık Peygamber’in prensi olmadığının farkındaydı.

Ancak çocukluğundan itibaren edindiği, çeşitli olaylar ve Peygamber’in onun için sarf ettiği sözlerle pekişen bu psikoloji, ölünceye kadar Ali’nin peşini bırakmamıştır. Ali’nin bilinçaltında Peygamber’in vasisi, veziri, Harun’u, Ehl-i Beyt’inin bir parçası, hatta kardeşi olduğu düşüncesi hep varlığını sürdürmüş olmalıdır.

Bu duruma karşılık Ali’yi etkisi altında tutan diğer bir husus da İslam’ın onun üzerinde yaptığı derin tesirdir. O çocukluğundan itibaren Peygamber’in hep gözetimi ve eğitimi altında olmuştur. Peygamber onu ilim edinmesi için teşvik etmiştir. Bu konuda gösterdiği gayretler sayesinde okuma ve yazmayı öğrenmiş ve Peygamber’e kâtiplik de yapmıştır. İlk inen vahiyden itibaren son anına kadar Peygamber’in mücadelesine an be an şahit olmuş ve bu mücadeleye sonuna kadar omuz vermiştir. Bu bilgisi ve tecrübesi onu daima frenleyen ve psikolojik şuuraltının tesirine tam olarak girmesine engel oluşturan bir faktördü. İşte Peygamber’in ölümünden sonra Ali’nin hayatı bu iki temel etkenin tesiri altında geçmiştir. Bazen birinci etken baskın gelmiş ve Ali ona uygun davranışlar sergilemiştir. Bazen de ikinci faktör, birinci faktörün Ali’yi tamamen kontrolü altına almasına izin vermemiştir.

Örneğin ilk halife seçiminde şuuraltının tesirine girerek Peygamber’in vasisi ve veziri olarak halifeliği kendi hakkı olarak görmüş ve Ebu Bekir’e uzun süre biat etmemiştir. Bazı rivayetler bize Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde’nin Ali’ye, biat etmesi için büyük bir baskı kurduğunu söyler. Hatta iş içindekilerle beraber Ali’nin evini yakmaya kadar varmıştır. Sonunda Ali biat etti. Ama kendisine Abbas ve Ebu Sufyan tarafından yapılan Medine’yi atlılarla doldurma teklifini asla kabul etmedi. İşte bu noktadaki tavrında İslam’ın tesiri altında olmalıydı.

Ali’nin hayatında sarkaç misaline uygun buna benzer pek çok örnek vardır. Özellikle Osman’ın son anlarında Ali’nin takındığı ikircikli tavrın gerisinde de bu çift etkinin arasında gidip gelmesinin önemli ölçüde tesiri olmuş olmalıdır. İşte Ali’nin bu psikolojisi ve sert, tavizsiz mizacı halifeliği döneminde inanılmaz hatalara imza atmasına yol açmıştır. Eğer o dönem Ömer’in halifelik yaptığı döneme benzer koşullarda olsaydı, bu özellikler belki çok fazla olumsuz tesir oluşturmazdı. Oysa onun halifelik döneminde şartlar çok farklılaşmıştı. Çok ince dengeler vardı. Bu dengeleri anlamayan ve ince bir siyaset stratejisi oluşturamayan hiç kimsenin o dönemde başarılı olma şansı olamazdı. Dönemin koşullarını iyi analiz eden ve kendi çıkarları için bu koşulları kullanmayı beceren şahsiyet Ali değil Muaviye oldu. Ali karakterindeki bu özellikler nedeniyle karşısında olmayacak düşmanlık ve muhalefetlerin üremesine sebep oldu. Sürekli taraftar kaybetti. Yanında ona destek verenlerin sayısı azalırken, muhaliflerinin sayısı arttı. Hakem olayındaki tereddütlü tavırları, karşısına Hariciler gibi onlar tarafından öldürülmesine de yol açan büyük bir muhalefetin çıkmasına yol açtı. Oysa düne kadar onun yanında yer almışlardı. Halife seçilmesinden sonra karakterinden kaynaklanan hatalar yüzünden, o ana kadar onu destekleyen, hatta ona biat edenleri bir anda karşısına aldı.

Verdiğimiz bu örnekler Ali’nin bireysel özelliklerinin halifelik döneminde ortaya çıkan muhalefetlerin ortaya çıkışlarında nasıl önemli bir rol oynadığını göstermesi bakımından yeterlidir.

Sonuç olarak; Dört Halife döneminde gördüğümüz muhalefetlerin görünen/yüzeysel sebeplerinin arkasında o dönemin toplumsal yapısını oluşturan kabilecilik, Arapların genelinin zihnine egemen olan siyasal ideal, fetihlerle gelen toplumsal ve ekonomik değişim, Dinden alınan referansların ürettiği iteleyici gücü ve son olarak da toplumsal muhalefette rol oynayan karakterlerin bireysel özelliklerinin bu muhalefetlere etki etmesi gibi derin sebepleri vardır.

NOT: Yazı boyunca akışı bozmamak için çok gerekmedikçe verilen bilgilerin kaynakları belirtilmemiştir. Bu yazıda aşağıdaki listedeki kaynaklardan yararlanılmıştır.

KAYNAKÇA

  1. İlk Dönem İslam Tarihi, Abdülaziz Duri, Endülüs Y. 1984
  2. İslam İktisat Tarihine Giriş, Abdülaziz Duri, Endülüs Y. 1991
  3. Arap-İslam Siyasal Aklı, Muhammed Abid el-Cabiri, Kitabevi, 2001
  4. İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, W.Montgomery Watt, Sarkaç Y. 2010
  5. Emevi-Haşimi Çekişmesi, Takıyüddin el-Makrızi, Rehber Y. 1993
  6. Arap Devleti ve Sukutu, Julies Wellhausen, Ankara Ü.Y. 1963
  7. İslam’ın En Eski Tarihine Giriş, Julies Wellhausen, İ.Ü Edebiyat F. Y. 1960
  8. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmut Rana, Bir Y. 1985
  9. Sahabe Devri Siyasi Hadiselerinin Kelami Problemlere Etkileri, Ahmet Akbulut, Birleşik Y. 1992
  10. Ana hatlarıyla İslam Tarihi (2), Adem Apak, Ensar N. 2007
  11. Asabiyet ve Erken Dönem İslam Siyasi Tarihindeki Etkileri, Adem Apak, Düşünce Y. 2004
  12. İslam Tarihi, Filibeli Ahmet Hilmi, Anka Y. 2005
  13. İslam Tarihi-İlk Dönem, Sabri Hizmetli, Ankara Okulu Y. 2006
  14. İslam Tarihi’ne Giriş, İmadüddin Halil, Mana Y. 2010
  15. İslam’ın Serüveni-I, M.G.S. Hodgson, İz Y. 1993
  16. İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti-I, “Raşit Halifeler ve Emevi Halifeleri” Bölümü, Laura Vescra Vagleri, Kitabevi Y. 1997

 

 

[1]  İsfehani, Müfredat, s.1174

[2]  Cabiri, Arap-İslam Siyasal Aklı, s.99

[3]  Peygamber döneminde, peygamberin davet ve cihadına gösterilen muhalefetteki kabile etkisinden burada konumuz gereği bahsetmeyeceğiz. Bu konuda bilgi sahibi olmak isteyenler, bu yazı dizisinin sonunda verdiğimiz kaynaklara müracaat edebilirler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir