Dünyadaki Misyonumuz / Malik B. NEBİ

Print Friendly, PDF & Email

Tercüme: Muharrem TAN

Öğrenci kardeşlerim!

Bu ziyarette konuşma yapma fırsatım olacağını düşünmüyordum. Fakat beni sizlere takdim eden şu genç, tatlı diliyle beni öyle bir yakaladı ki, konuşma yapmamak gibi bir seçeneğim kalmadı. Konuşma için belli bir hazırlık yapmamış, hatta zihnimde özel bir konu belirlememiş olsam da, aklına gelen meseleyle ilgili görüş açısını arkadaşlarıyla paylaşan bir genç veya önüne çıkan fırsatı çocuklarına faydası olur ümidiyle öğüt vermek için kullanan bir baba gibi konuşmaya çalışacağım. Doğrusu öğüt ancak yaşanan gerçekliğin ruhundan doğduğu zaman fayda verir. Peki, bugün yaşadığımız gerçeklik nedir?

Bu sorunun cevabını taşıyan sesin gönüllerinizden, hepimizin gönüllerinden yükseldiğini duyar gibiyim: Bugünkü gerçekliğimiz, birinci derecede Cezayir halkının özgürlük ve bağımsızlık uğrunda verdiği mücadeledir. Bu ziyaretimde hakkında konuşabileceğimiz en cazip konu bu gibi görünüyor. Çünkü konuştukça ruhlarımız titriyor, akıllarımız ve kalplerimiz bu şanlı mücadele önünde saygıyla eğiliyor. Fakat böylesine yakından izlenen bir başlık hakkında yapacağım konuşma, bildiklerinize yeni bir şey eklemeyecek gibi görünüyor. Bu düşünce de beni, konuşmak için başka bir gerçekliğe itiyor. Yapacağım konuşma, ilk konuyu da kayıtlara geçirecek bir konuşma olacak. Çünkü insanlığı bekleyen geleceğe dair konuşacağım.

İnsanlık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir çağa girmiştir. Bu yeniçağda her halk, diğerleri arasındaki yerini görebilmek için sahip oldu imkânları seferber etmek zorunda olacaktır. Bu da bizi, önümüze çıkan bir soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: Bu yeni dünyada İslam toplumları olarak bizim kısmetimiz nedir?

Kaldığınız bu yurda geldiğim anda belki radyo dinliyor, Kahire, Londra, Washington veya Moskova gibi merkezlerden gelen haberlere kulak veriyordunuz. Belki de o an başımızın üzerinden dünya çevresini günde on kez turlayan uydulardan biri geçiyordu.

Doğusu, batısı, güneyi kuzeyiyle hakkında sorular sorduğumuz yeni dünya, elektrik ya da füze hızıyla ilerleyen işte böyle bir yerdir. Bu olgunun, yirmi yıl önce hayal dahi edemeyeceğimiz sonuçları olmuştur.

Bugün artık sanki tüm halkların yaşadığı bir apartman gibi bir dünyada yaşıyoruz. Bu apartman, Kahire’nin göbeğindeki el-Mucamma gibi devasa boyutlarda bir yapı gibidir. Peki, bu binada yaşayan halkların dağılımı nasıldır dersiniz?

Dudaklarımıza geliveren bu soru, aslında konuşmamızın konusu olarak belirlediğimiz ilk soruyu da farklı bir şekilde ifade etmektedir. Sorunun önemi, yaşadığı dünya üzerindeki yerini merak eden her halk için hayatî bir nitelik taşımaktadır. Dünya apartmanında yaşayan halklar, dairelerine dağıldıklarında Cezayir halkı olarak bizim kaldığımız daire acaba hangisidir? Binadaki diğer Müslüman halklarla birlikte binanın hangi katında bulunmaktadır?

Konuyu sade ve yalın bir şekilde ele almak üzere el-Mucamma örneğini kullanarak biraz daha açalım. Şunu kesin olarak biliyoruz ki binada asıl gereken; odaların hangi esasa bağlı olarak sakinlere dağıtılacağı ve bunların kamu yararını sağlayacak şekilde binanın neresinde yer alacağıdır. Odaların sayısı, elbette kuruluşundaki idarî amacın önemine uygun olmalı, binadaki odaların sayı ve yerleri ihtiyaç veya yarar kıstaslarına göre belirlenmelidir.

İdarî deyimle her tür ihtiyaç veya “yarar”, binanın kuruluşundaki genel yarara göre önem taşır.

Birinci katın belli bir bölümü herhangi bir amaca tahsis edildiğinde, orada oturması gerekenleri onuncu kata koymamız veya bunun tam tersini yapmamız arzu ve hevaya uymak olacaktır.

El-Mucamma örneğinden çıkardığımız bu kıstası, konumuz için önemli bir ölçüt olarak kullanabiliriz. Günümüzde halklar devasa büyüklükte bir evrensel komplekste yaşıyor gibiler. Burada her halkın kısmeti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler çerçevesinde insanlığın varmaya çalıştığı amaçta kendini gösteren genel yarar açısından o halkın sahip olduğu uzmanlığa göre belirleniyor. Tarihte uzmanlaşma konusuna biraz açıklık getirmemiz gerekiyor. Hayatımızdaki boyutu hakkında ancak o şekilde kesin bilgi sahibi olabiliriz. Bu düşüncenin tarihe girişi, altı veya yedi bin yıllık bir geçmişe sahip olup Tarım Devrimi’yle gerçekleşmiştir. Bu devrim, insanlığın daha önce yaşadığı sosyal statüleri tamamıyla değiştirmiştir. Tarım Devrimi’nin en önemli sonuçlarından biri de sosyoloji biliminde İş bölümü olarak bilinen şeydir. İş bölümü, zaman içinde meslekî uzmanlaşmayı doğurmuş ve her birey rızkını kazanabilmek için sahip olduğu yetenekler çerçevesinde elinin ve aklının erdiği bir meslek dalında ustalaşmıştır. Bu mesleği de onu toplum içinde belli bir yere koymuştur. Bilindiği üzere bu mesleklerin hepsi toplumdaki farklı ihtiyaçları ifade etmektedir. Dolayısıyla belli bir ihtiyaca cevap vermeyen bir meslek düşünemeyiz. Bunun bir anlamı da bireyin toplumdaki konumunun mesleğinin karşıladığı ve uzmanlığının cevapladığı ihtiyaca belirlenmesidir.

Birey planında uzmanlık budur. Ancak bu konu artık belli nitellikte fertlerden oluşmaları itibarıyla toplumları da ilgilendirir olmuştur. Bugün yaşadığımız dünyada insan yığınlarının uzmanlaşması söz konusu olmaktadır. Yani bu yığınlardan her biri, insanlığın hayatının gerektirdiği belli bir ihtiyacı temsil etmektedir. Tarım Devrimi’nden sonra bireyleri uzmanlaşmaya zorlayan ihtiyaçların –tamamı diyemesek de- büyük bölümü maddî ihtiyaçlar olup belli teknik uzmanlıklar gerektirmekteydi. Çiftçilik, inşaatçılık, demircilik, marangozluk fırıncılık, terzilik vb. gibi… Günümüzde insan yığınlarına uzmanlaşmayı dayatan ihtiyaçlar ise genelde maddî olmayan, manevî, tam ifadesiyle (fikrî/ideolojik) ihtiyaçlardır. İlk türdeki ihtiyaçlar bedenin ihtiyaçlarını ifade ederken ikinci türdekiler ruhla ilişkili ihtiyaçları yansıtmaktadır.

Günümüzde insanlık siyasal hayatımızın temelini oluşturan anayasalarda ifade edilen birçok ihtiyacı hissetmekte, basında ve edebiyatta bunları ifade etmektedir. Günümüzde herhangi bir halkın hayatının esasını oluşturan herhangi bir anayasayı açtığımızda ilk satırlarda halkın kamu hayatı için esas alınmasını istediği, kendisinin de bağlı kalmayı taahhüt ettiği prensiplerin yer aldığını görürüz. Bunlar, toplumsal ve bireysel motivasyonları demokrasi sözcüğüyle ifade edilen ülkülerdir. Bu kelime, sanki tüm insanlık tarihinin gelişmişlik/geri kalmışlık temelli grupları dâhil bütün sınıfları açısından odağı hâline gelmiştir.

Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen bu toplumlar, o sözcüğe böyle heves ediyor ve şanını yüceltiyorlarsa, yirminci yüzyılda insanlığın en büyük ihtiyaçlarından birinin de bu olduğunu gösterir. Bugün uluslar arası arenada bilindiği üzere hemen her devlet demokratik düşünce bakımından dünyanın lideri olduğunu ifade etmekte, her siyasetçi de gerçek niyetleri ne olursa olsun iddialarında ona dayanmaktadır. Bu fikrin can düşmanları sayılan Hitler, Mussolini gibi diktatörler bile iddialarının en büyük kanıtı olarak onu ileri sürmekteydiler. Çünkü demokrasi kavramının halkın yüreklerinde sahip olduğu yerin hepsi bilmekteydi. Bu sözcüğe sarılarak halk kitlelerini arkalarında sürüklemeye devam ettiler.

Burada demokrasi fikrinin tarihsel köklerine inecek değiliz. Fakat en azından Atina ve Roma Cumhuriyetleri döneminden geldiğini biliyoruz. Söylemek istediğimiz, yaşadığımız çağda İngiliz ve Fransız halklarının demokrasiyi monarşiye son vererek Cumhuriyet rejimine geçişi sağlayan devrimlere borçlu olduklarıdır. Yirminci yüzyılda demokrasi kavramının yeri ve önemi budur. Daha sonra gerçekleşen ihtilaller de ana temalarını bu tarihsel köklerden iktibas etmişlerdir. Bunu yaparken de, sırf bir iktibası değil duyulan bir ihtiyacı karşılamaya çalışmışlardır. Demokrasi adını verdiğimiz bu ihtiyaç, yeni insan kişiliğinin yapılanması sürecinde iki asırdır yaşanan gelişmenin eseridir. Yeni yapı, Fransız Devrimi’ni hemen öncesinde ilân edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Deklarasyonu’nda yazılı olan bireysel özgürlüklere dayanmaktaydı. Bunlar zaman içinde o kadar güçlendiler ki, hiçbir siyasal düzenin, anayasasında bu özgürlüklere yer vermeme gibi bir lüksü kalmadı.

Demokrasi bu özgürlüklerin sosyal örgütlenmede, siyasal teşkilatlarda ve anayasada uygulanmasından başka bir şey değildir. Bunun yanı sıra otuz kırk yıldır ekonomi sahasında yaşanan gelişmelere baktığımızda burada da eski ekonomilerde hiç bilinmeyen bir ilkeye dayalı yeni bir akımın hızla yayıldığını görmekteyiz. Söz konusu akım, yirminci yüzyılın ayırt edici özelliklerinden biri hâline gelmiş olup sosyalist mührünü hem ulusal, hem de evrensel düzeyde vurmaktadır. Bu yeni akım, demokrasiyle de sıkı bir ilişki içindedir. Çünkü sosyalist (sosyal eğilimli) akım, bireysel özgürlüklerin ve ekonomik durumlarla ilgili neticesi ve son noktasıdır. Herhangi bir siyasal düzende bu özgürlüklerin istikrarlı biçimde devam edebilmesi uygun ekonomik şartlar ve kurumlar tarafından desteklenmelerine bağlıdır. Yani siyasal planda demokrasiye duyulan ihtiyaç, ekonomi sahasında sosyal (sosyalist) ekonomi modeline duyulmaktadır.

Sosyal eğilim (sosyalizm), yirminci yüzyılda kesin bir ihtiyacı ifade etmektedir. İnsanlığın bu ihtiyacı hissetmesi, demokrasiye yönelik hissinden kesinlikle daha az değildir. O sebepledir ki kısa sürede çok yaygın bir kelime hâline gelmiştir. Sosyal değerlere ağırlık veren bu ekonomik akımı, bütün ulusal sloganlarda, ekonomiyi yakından veya uzaktan ilgilendiren düzenlemelerde hemen görmekteyiz. Hitler’in Almanya’da kurduğu rejime Nasyonal Sosyalizm adını vermesi tesadüf değildir. Aynı şekilde bugün birçok Müslüman Arap ülkesinde kurduğumuz düzen de Kooperatifçi Sosyalizm karakterini taşımaktadır. İkinci Dünya Savaşı esnasında Hitler’in Nasyonal Sosyalist ordusuna karşı savaşan Rus askerlerinin Enternasyonal Sosyalizm uğrunda nasıl öldüklerini gördük.

Sosyalizmle ilgili ifade ve biçimler ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, sosyalist düşünce yirminci yüzyılda insanlığın duyduğu ihtiyacın karşılığıdır. Kelime, zaman içinde kitlelerin duygularını yönlendirme noktasında çok etkili olmuştur. Zira sinirleri harekete geçiren, kalpleri titreten bir özelliği vardır. Zaman içinde hızla yayılmış ve dünya çapında demokrasi kadar bilinen bir kavrama dönüşmüştür. Gerek iş dünyasında, gerekse savaş meydanlarında insanların çabalarını bir araya getirmede kullanılan en büyük sloganlardan biri olmuştur. Kültür alanında da en yüksek değerlerden ve büyük ülkülerden biridir.

Siyaset sahasında açık bir delil, rehber ve burhandır. Sözcüğün yaydığı ışık kısa sürede tüm dünyaya yayılmış, İslam ve Arap ülkelerinde de siyaset sahnesine girmiş, hatta düşünce hayatını yönlendirme hususunda etkili olmaya başlamıştır.

Günümüz dünyasında en az demokrasi ve sosyalizm kadar önemli bir rol oynayan üçüncü bir fikir daha vardır. Bu fikir, dünyada ve yurtta barış fikridir. Artık hemen her yerde siyasetin kullandığı bir slogan, değişik ülkelerde fikir hayatının uyarıcısıdır. Barış sesinin hemen her vesilede biraz daha yükseldiğini görüyoruz. Fertler ve halklar onu kalpleri ürpererek dinliyorlar. Çünkü o da yirminci yüzyılda insanlığın büyük bir ihtiyacını yansıtıyor. Görünen tavır ve sözlerin ardındaki niyetler ne olursa olsun günümüzde hemen her siyasetçi barış sancağını yükseltmektedir. O da artık siyaset ve edebiyat gibi alanlarda kendini dayatan bir ihtiyaçtır.

Günümüzde konuşmaya başlayan her dil, yazmaya başlayan her kalem, ister istemez barıştan bahsediyor. O kadar ki yurtta veya dünyada barışı tehdit edenler dahi “barış” için hareket ettikleri söylemini dillerinden düşürmüyorlar.

İşte bugünün dünya gerçekliği budur. Bu baskın gerçeklik, insanlığın enerjisini ve tarihsel güçlerini Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir sürece kanalize etmiş bulunmaktadır.

Şimdi şunu sormamız gerekiyor: Peki, bu gerçeklik karşısında bizim tavrımız nedir? Buna bağlı olarak yeni dünyada yerimiz neresi olacaktır?

Bu soruya verilebilecek cevabı mümkün olduğunca somut hâle getirmek için biraz düşünmemiz gerekiyor. Yukarıda söylediklerimize uygun bir coğrafî portre çizdiğimizde bu amaca rahatlıkla ulaşabiliriz. Araştırmamızın ortaya çıkardığı üç temel ihtiyaçtan her birini farklı bir renge boyayalım. Meselâ demokrasiyi mavi, sosyalizmi kırmızı, barışı da yeşille ifade edelim. Öncelik ilkesine dayanarak bu renkleri dünya haritasının üzerine koyduğumuzda tek bir yerde o bölgede yaygın olan ihtiyaca veya hâkim olan akıma uygun tek renk bulunduğunu görürüz. Sonra konuyla ilgili bilgilerimize, tarih ve gündelik basın kaynaklarına başvurduğumuzda var olan her rengin bulunduğu yerde istikrar bulduğunu görürüz. Cevabımız, dünya üzerinde söz konusu üç ilkeye uygun olarak ayrılmış belli ideolojik kümeleri belirleyecektir. Bu ideolojik kümeleri üstteki renklere boyadığımız zaman ortaya şöyle bir görüntü çıkar: Demokrasi rengi, coğrafya olarak Batı medeniyetinin egemen olduğu Batı Avrupa ve Amerika’da, kırmızı renk komünizmin hâkim olduğu bölgede, yeşil renk ise Hint Yarımadası’nda görülecektir.

Tabiî bu, gerçek ve katıksız demokrasinin sadece Batı Avrupa ve Amerika’da bulunduğu anlamına gelmez. Zira bunlar, son derece kirli ve günahkâr olan sömürgecilik ruhunun fışkırdığı ülkelerdir. Sosyalizmin ruhu ise ancak komünist ülkelerde bulunur. Bildiğimiz kadarıyla bazı İskandinav ülkeleri bireysel özgürlüklere yönelik herhangi bir kısıtlama veya kapalı rejim uygulamasında bulunmaksızın sosyalizmin en başarılı uygulamalarına sahne olmuşlardır.

Aynı şekilde Hint Yarımadası için de mutlak anlamda barış adası tanımını kullanamayız. Çünkü bu ülkede de zaman zaman Mahatma Gandi’nin şiddet içermeyen ruhuyla bağdaşmayacak fikirler gündeme gelmiş, Keşmir Sorunu gibi trajediler yaşanmıştır. Her şeye rağmen şunu inkâr edemeyiz ki insanlık, Yeni Delhi’de Nehru’nun, Birleşmiş Milletler’de Khrisna Minon’un yükselen seslerini dinlerken barışın sesine kulak verdiğini hissetmektedir. Çin politikalarının Hindistan sınırlarında yol açtığı son kriz insanlığın bu hissiyatında yanılmadığını göstermiştir. Çin askerleri topraklarını çiğnerken dahi Hindistan’ın Çin’e yönelik siyasetini değiştirmemesi ise herkesi şaşkınlığa düşürmüştür.

İslam ülkelerinin yeni dünyada demokrasiyi temsil ettiklerini söylememiz yanlış bir değerlendirme olmayacaktır. Ancak bu temsilde göreceliği de belirtmemiz gerekir. Aynı şekilde komünist devletler de benzer bir görecelikle sosyalizmi temsil etmektedirler.

Günümüz dünyasının gerçekliği budur. Şimdi bu dünyadaki yerimizi öğrenmek istiyorsak, çizdiğimiz ideolojik haritaya dönmemiz ve oradaki rengimize bakmamız gerekecektir. Söz konusu haritadaki yerimizi bulmamız fazla zor olmayacaktır. Çünkü on dokuzuncu yüzyılın diğer haritalarında olduğu gibi bu haritalarda da bizim coğrafyamız beyaz renkte olacaktır. Çünkü buralar henüz bilinmeyen yerlerdir. Coğrafyacıların gezip keşfetmedikleri ve gerekli taramaları yapmadıkları yerlerdir. İslam ülkeleri olarak bulunduğumuz bölgenin beyaz renkte olması, konuşmamızın mantığına göredir. Çünkü bu coğrafya, yirminci yüzyılda insanlığın en büyük ihtiyaçlarından herhangi birini temsil etmemektedir. Bizler yeni dünyada kayıp konumunda bulunuyoruz. Çünkü harita üzerinde varlığımızı gösteren bir renk göremiyoruz.

Konuşmamızın başında zikrettiğimiz soruya cevap vermek istediğimizde dünya kompleksindeki yerimizin gayet önemsiz olduğunu itiraf etmemiz gerekir. Çünkü biz, evrensel öneme sahip bir yararı temsil etmemekteyiz.

Burada gündeme yeni bir soru geliyor: Bu krizden çıkmanın bir yolu var mıdır? Yoksa karamsarlığa teslim olup bu acı gerçeklik karşısında başımızı eğmeli, dünya toplumunda çöpçülük göreviyle ikna mı olmalıyız?

Bence en doğrusu, bizi bu krizden çıkaracak araçlar üzerinde düşünmeden önce bizi buraya düşüren nedenler üzerinde düşünmektir. Şu an çıkmaya çabaladığımız bu krize bizi iten hayatın türlü faktörleridir. Bunlar, yarım asrı aşkın bir zamandır bizi buraya itmektedir. Müslüman halklar sömürge tehdidiyle uyandıklarında, bu ani uyanış onlarda bir canlılık etkisinde bulunduğu gibi aynı zamanda hataya düşme faktörü olmuştur. Örnekle açıklamak gerekirse dört veya beşinci kattaki odasında yangınla uyanan ve hiç düşünmeden kendini camdan atan adamın durumuna benzemektedir. Bizler de sömürgeden kurtulmak için hiç istemediğimiz hâlde taklit uçurumuna atladık. Kurtuluş meselesine dair çok karmaşık bir düşünceye sahibiz. Bilinçaltı faktörler, kendimizi kurtarmak için bizi habire sömürgeci medeniyeti taklide itiyor. Tabiî buna bağlı olarak Batılı devletlerin önümüze çizdikleri yolda yürümeye çağırıyor. Bu yolda gidersek, onların ulaştıkları seviyeye çıkacağımızı vadediyor. Hayatımızdaki gelişme ve zaman faktörlerini hesaba katmadan topyekûn bu yolda yürürsek, söyledikleri yere ulaşabiliriz. Fakat biz gelişirken taklit ettiklerimiz de gelişmeye devam edecekler. Dolayısıyla taklit prensibine bağlı kaldığımız müddetçe sonsuz kadar birilerini taklit etmeye devam edeceğiz. Bu yüzyılın başlarında bizleri yaşamaya çağıranlar, aynı zamanda temel bir hataya çağırıyorlardı. Dedikleri yolda yürümeye başladık. Çünkü bir konuda öncü olan ona daha layıktır. Nitekim taklit ettiklerimiz bu bağlamda bizden çok öndeydiler.

İnsanlığın nihai olarak varmak istediği amacı bir füzeye benzetirsek –ki böyle bir varsayıma ancak diyalektik bakımından inanabiliriz- maddeci medeniyet yolunda bizden önce giden toplumlar o amaca kesinlikle bizden önce ulaşacaklardır. Dolayısıyla bizler bu yolda gittiğimiz müddetçe, başkaları tarafından zaten ulaşılmış bir amaç için yürümüş oluruz.

Hata açıktır. Biraz daha açık hâle getirmek için meseleyi düz mantık dairesinden, yaşanan gerçeklik mantığına taşıyabiliriz. Görmüyoruz ki füze teknolojisine bizden önce ulaşan ve maddi hayat yolunda kendisini takip ettiğimiz ülkeler, insanlığın amacını gerçekleştirmiş, bizim karşılamak istediğimiz büyük ihtiyaçları çoktan karşılamışlardır. Hatta görüyoruz ki peşinden gittiğimiz güç, sağında füzeler, solunda nükleer bombalarla düşmanlarına tehditler savururken kendisi de sahip olduğu şeyler yüzünden korku içindedir. Durum böyle olunca, maddî medeniyet yolunda izini sürdüğümüz gücün kendine ya da insanlığa mutluluk getirdiğine inanabilir miyiz?

İşlenen hata, psikolojik, ahlakî ve mantıksal açıdan gayet açık ve nettir. Krize nasıl girdiğimiz böylelikle açığa çıkmış oldu. Şimdi bundan nasıl kurtulacağımız sorusunun cevabını araştırabiliriz.

Yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere söz konusu krize düşmemiz, taklit yoluyla olmuştur. Çünkü uyandığımızda girdiğimiz yolu düşünmedik. Kendimiz bir şeyler bularak ve keşiflerde bulunarak değil taklitçilik yaparak devam ettik. Şu an görüyorum ki biraz nefesleniyor ve hâlimizi gözden geçiriyoruz. Buraya kadar zikrettiğim değerlendirme ve gözlemler, mevcut maddeci medeniyetin vardığı sonuçları tamamen dışlamamızı gerektirmez. Bunları yeni türden bir uzmanlık anlayışının geliştiği bir çağda kendi konumumuza göre değerlendiririz. Bu çağda eskiden olduğu gibi sadece maddî hayatın ihtiyaçlarına cevap vermek için çalışan fertler değil, insanlığın ideolojik hayatının içerdiği ihtiyaçlardan her birini karşılamak üzere insan grupları uzmanlaşıyorlar. Çünkü dünya kompleksinde ancak bu şekilde saygın bir yer edinebiliyorlar.

Eğer füzeye sahipsek onu insanlığın hizmetinde kullanmaya varız. Fakat unutmayalım ki bu füze, bizden önce birilerinin eline de geçti. İnsanî ihtiyaçlardan herhangi birine cevap vermediği de görüldü.

Bu değerlendirmeler ışığında yapmamız gereken kendimizi hesaba çekerek şu soruyu yöneltmemiz olacaktır: Çıkış yolu nedir? Manevî aktivitelerimizde, demokrasi, sosyal demokrasi, barış gibi insanlığın ihtiyaç olarak kabul ettiği bir ihtiyacın karşılanması hedeflenebilir.

Problemi bu şekilde koyduktan sonra geriye problemin bizim portrede bir çözüm yolu olup olmadığını öğrenmemiz kalıyor. Başka bir deyişle Arap halkları ve Müslümanlar olarak insanlığın iyilik ve yararına olabilecek bir şeylere kaynaklık edebilir miyiz?

Bu soruya verilecek cevaplarda hata olabilir. Fakat bu, sorunun önemini azaltmaz. Ben de bu soru karşısında kişisel görüşümü belirtirken hata edebilirim. Ancak bu, meselenin genel görünümünü değiştirmez. Yürüttüğümüz aktivitelerde, insanlığın ihtiyaçlarından biri olarak görebileceği bir şey olmalıdır. İşte bu şey, bize dünya kompleksinde onurlu bir yeri garanti edecektir.

Burada kendi kişisel görüşümü ifade edeceğim. Meselenin özünden kopmamak şartıyla başkaları daha güzel gördükleri fikirler getirebilirler. Bana göre insanlığın ihtiyacı tek başına ne sadece Batı’nın tekelinde görünen demokraside, ne komünist devletlerin kendileriyle özdeş gördükleri sosyalizmde, ne de bayraktarlığını Hindistan’ın yaptığı barış ilkesinde kendini göstermektedir. Dünyanın ideolojik renklerini yansıtan haritada bizim de kendimize özgü bir renk ile temsil edilen bir yerimiz olabilir. İnsanlık, genel olarak kendisini iyiliğe (hayr) ve her türlü kötülükten sakınmaya çağıran bir sese muhtaç durumdadır. Bence bu ihtiyaç diğerlerine göre çok daha hayatî ve acil bir ihtiyaçtır. Çünkü insan, doğası gereği iyiliğe düşkündür. Fakat bazen sosyal, siyasal ve ekonomik şartlar gibi engeller onu bundan yoksun bırakırlar. Bu yoksunluğu hisseden insan, kötü şartların da etkisiyle yalan söylemek, hırsızlık, zulüm, hatta cinayet gibi ağır suçlar işlemeye başlar.

Hiroşima kentine ilk atom bombasını atan Amerikalı pilot, bunu başta vatanseverlik olmak üzere birçok motivasyonun etkisiyle yapmıştı. Bu motivasyonları oluşturan ise aldığı kültür ve yetiştiği çevreydi. Ne var ki o devasa patlamanın çizdiği siluet ufukta göründüğü, bir şehir topyekûn yerle bir olduğu, parçalanmış ve yanmış cesetler dağ gibi yığıldığı zaman, işte bu korkunç ve bir o kadar da hazin manzaranın ardında insanın yüzü, belki de çirkin bir kahkahayla ortaya çıkmıştır. Zafer kazanan kötülüğün attığı bu kahkahanın yankıları, belki de o bombayla şehri yok eden “kahraman”ın kulaklarına kadar varmıştır.

O pilot bu korkunç suratı görmemek için yüzünü çevirmiş, o incitici kahkahayı işitmemek için kulaklarını tıkamış olabilir mi? Elbette hayır! Bombayı bıraktıktan sonra uçağının hızını iyice arttırarak o manzaradan uzaklaşmış, kahkahanın yerini motor sesi almıştır. Peki, o katliam sahnesini hafızadan silmek, kulağında çınlamaya devam eden o çirkin sesi unutmak mümkün mü? Tabii ki hayır. O bunları benliğinde, fıtratında ve işlediği çirkinliği gördüğü zaman harekete geçen vicdanında ebediyen taşıyacaktır. İstediği kadar kaçsın, kaçmaya çalışsın. Yaptığı kötülükten dolayı yaşadığı duygulardan asla kurtulamayacak, enkaz yığınları üstünden kendisini izleyen kötülüğün o çirkin yüzünü ve yanık bedenleri titreten o çirkin kahkahayı hiçbir zaman unutamayacaktır.

Ordudan kaçtı. Ailesinden kaçtı. Dostlarından, her türlü dünyevî zevkten kaçtı. Aradığı teselliyi bulmak ümidiyle bir manastıra sığındı.

Bu olayda ders vardır. Bu ders, insanın ne kadar kötülük içinde olursa olsun benliğinde var olan iyiliği yitirmediğidir. Çünkü yüreğinde asıl olan iyiliktir. Kötülük ise gelip geçici bir durumdur. Bütün bunların anlamı, iyiliğin de her canın derin ve güçlü bir şekilde hissettiği bir ihtiyaç olduğudur. Amerikalı pilotun Hiroşima’dan döndükten sonra davranışlarına damgasını vuran da işte bu ihtiyaçtır.

Eşyaları dikkatle incelediğimiz zaman demokrasi ya da barış düşüncesinin ifade ettiği psikolojik faktörlerin esasen farklı biçimlerde görünen aynı faktörler olduğunu görürüz. Bunların hepsi farklı benliklerde bulunan iyilik faktörleridir. Bunun anlamı, bu gözlemin doğruluğuna binaen iyilik düşüncesinin de insan benliğinde ve ruhunda önemli bir yerinin bulunuşudur. Dolayısıyla çağımızda iyilik bayrağını kim yükseltirse, insanlığın derinlerinde hissettiği önemli bir ihtiyaca cevap vermiş, kendisine de dünya kompleksinde onurlu bir yer hazırlamış olacaktır.

Bu bağlamda bizim yapabileceğimiz, şu ayet-i kerimede çizilen role uygun hareket edebilmektir: “İçinizden iyiliğe çağıran bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmran, 3/104)

Bu ayet, genel olarak davranışlarımıza yansıyarak insanlığın ihtiyacı bakımından toplumumuza özgü bir cevaba dönüştüğünde, işte o zaman biz de evrensel ideoloji haritasında kendimize özgü bir renge sahip olabilir, dünya kompleksinin en onurlu sakinleri olabiliriz. İyiliği davranışla birleştirirken bunu kasıtlı olarak yapıyorum. Çünkü davranış, soyut iyiliğin anlamını sosyal gerçeklikte tahakkuk ettiren şeydir. İyilik, bildiğimiz yahut ifade ettiğimiz soyut bir hakikatten ibaret değildir. O, sadece akılların kabullendiği yahut insanların şirin görünmediği için bazen hoşlanmadıkları soyut bir gerçek değildir. Çünkü iyilik, bazen öyle negatif motivasyonlar oluşturabilir ki bunlar insanların benliklerindeki iyilik ihtiyacına cevap vermedikleri gibi yoksunluk hâline bile yol açabilirler.

Kur’an-ı Kerim bu yöndeki öğütleri sıklıkla tekrarlamış ve bunlardan birinde Hz. Peygamber’e (sav) şöyle buyurmuştur: “Eğer sen haşin ve katı yürekli biri olsaydın, çevrenden dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmran, 3/159) Yine ona genel anlamda şöyle buyurmuştur: “Sen daha güzeliyle karşılık ver. Bu sayede seninle arasında düşmanlık olan samimi bir dost olup çıkıverir.” (Fussilet, 41/34)

-Kanaatime göre- dünya kompleksine girişimizin şartı budur. Bu komplekse, hiç kimseyi taklit etmeksizin girdiğimizde, insanlığın en büyük ihtiyaçlarından birine cevap vermek suretiyle herkesin önüne geçmiş ve yeni dünyada kendimiz için de saygın bir yer edinmiş oluruz.

 

 

Check Also

İslam Günümüz Dünyasına Ne Öneriyor? / Nuri Yılmaz

Hayat uzun bir yol gibidir, sürekli farklı ortamlardan ve farklı şartlardan geçer. Ortam ve şartlar ...

Adalet Üzerine / M. Kürşat Atalar

“Bu makale yazarın, ‘On Tez’ isimli kitabından alınmıştır. İlk olarak ‘İktibas Dergisinde’ yayınlanmıştır.”   Adalet, ...

Kur’an’da Adalet Kavramı / Nasr Hamid Ebu Zeyd

iSLAMİ Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma Bu konuşma, “Kültürlerarası Felsefe Forumu 3 (2001)”te gerçekleştirilmiştir.   ...