Etkisi ortada Kendisi Kenarda Bir Düşünür: Malik Bin Nebi’nin Düşünceleri ve Türkçe Kültür Dünyasındaki Seyri / Asım Öz

Print Friendly, PDF & Email

“Malik Bin Nebi, bir Gazali imanına, İbn Haldun’un fikri kapasitesine, Cemaleddin Afganî’nin gerilimine ve Hasan El-Benna’nın azmine sahip bir düşünürdü. Kendisi, Reşid Rıza, Muhammed İkbal ve hem öğrencisi hem de devam ettiricisi olduğu İbni Badis.. gibi düşünürler ve ıslahatçılar sülalesi içinde yer alıyordu.”

Raşid Bin İsa

Kültürel dünyanın görece hareketlendiği en azından ellili yıllardaki durgunluğunu terk ettiği 1960 sonrasında Müslüman dünyadan Türkçeye çevrilen İslamcı düşünürler içerisinde pek çok yönden ilginç ve belirleyici bir konumda bulunan Malik Bin Nebi (1905-1973)’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirginlik kazanan çağdaş Müslüman düşünürlerde olduğu gibi somutun yani gerçekliğin kavranması sürecinde yapmış olduğu eleştirileri, gözlemleri ve tespitleri bakımından önemli bir yeri vardır. Buna karşın onun Türkçe kültür dünyasına intikali ve muhtemel etkileri üzerinde pek durulmamıştır. Mevdudi, Hasan El-Benna, Seyyid Kutub gibi İslamcı kimliği ön planda olan isimlere göre daha yaygın bir yayın ağı içerisinde kültür dünyasına dâhil olan Malik Bin Nebi’nin kitapları hem sağcı, muhafazakâr/ mukaddesatçı yayınevlerinden hem de İslamcılığı ön planda olan yayınevlerinden çıkması bakımından Pakistanlı Muhammed İkbal’le bir nebze de Muhammed Hamidullah’la karşılaştırılabilecek bir isimdir. Sözgelimi onun eserlerini hem Ötüken, Boğaziçi, Yağmur Yayınları hem de Bir Yayıncılık, İnsan Yayınları, Yöneliş Yayınları basmıştır. Hatta, Malik Bin Nebi’nin eserlerinin sağcı yayınevleri üzerinden kültür dünyasına intikal edişini bir talihsizlik olarak gören yaklaşımlar da bulunmaktadır.

Etkilerinin olup olmadığı, varsa mahiyetinin ne olduğu konusuna odaklanan bu yazıda hem Malik Bin Nebi’nin düşünce dünyasının bazı temaları üzerinde durulacak hem de etkileşimler bağlamında eserlerinin tercüme ediliş seyri üzerinde durulacaktır. Batı kapitalizmi ve sosyalizmin dışında bir üçüncü yol ideolojisi arayışının temsilcilerinden biri olarak görebileceğimiz Malik Bin Nebi’nin eserleri, dayandığı argümanlarının örüntülerini kısmen temel kaynaklardan kısmen de Batılı sosyal bilimlerden, biçimlerini devrinin yazma özelliklerinden ağırlıklı olarak kısa denemelerde ve konuşmalarda, yaşamalarını ise hem kendi devrinde hem de sonrasında kavuştuğu şöhrette bulan ama buna karşın genel olarak kenarda kalan bir düşünürdür.[1]

Kimi zaman uyumlu kimi zaman radikal ve dönüştürücü olan buradaki ideolojik arayışın mahiyetini belirgin kılan Müslümanların Müslüman olmaları nedeniyle kazandıkları bir bakış açısı, bir dünya görüşü oluşturur. Malik Bin Nebi hem ayaklarının dibine bakarak teknik kökenli kültüre sahip çıkar hem de düşünce yalnızlığını giderecek ahlak kökenli medeniyet kültürüne sahip çıkar. Avrupa’nın sadece eşyaya odaklanan bakışı ile Doğu’nun sadece metafiziğe odaklanan bakışı dışında doğrunun ve iyinin sentezini yapan bir düşünce ortaya koymaya çalışır. Bu yönüyle Aliya İzzetbegoviç’in Doğu ve Batı Arasında İslâm (1988) kitabında metaforik anlamını bulan bakışın erken temsilcilerinden biridir. Dolayısıyla Karl Manheim’ın ideoloji ve ütopya karşıtlığını optimal noktada birleştirmeye çalışan bir bakış söz konusudur.

Düşünce ve kültür meselelerine ilgi duyan ve her meselede zihinsel yaşantıya gerçekçi temelde vurgu yapan Malik Bin Nebi’nin ortaya koyduğu düşünceler soyut bir çalışmanın ürünü değil, zaman ve sosyal yapılarda ilgili olarak içinde yaşadığı özel şartlar ile onu da kapsayan genel dünya tarihsel durumun etkileşimi içinde gerçekleşmenin getirdiği eklektik karakteri de barındırır. Mesela hegemonya güçlerinden kurtarılmış bir üçüncü dünya düşüncesini dile getirerek Afro-Asian ve Bandung konferansı gibi üçüncü dünya kuruluşlarının teorisyenliğini yapmaktan geri durmadı. Müslüman olsun veya olmasın Batı emperyalizmine yönelik Asya, Afrika ve Latin Amerikan devrimcilerinin savunucusu oldu. Bundan dolayı onun belli bir yönelim içerisinde olmuş olsa da “ideolojilerin hapishanesi” olarak anılan ve geç modern zamanlarda bütünüyle kötülenen durumdan tümüyle kurtulabildiğini söylemek mümkün değildir. Genel olarak zihni ve kültürel bunalımın derinden hissedildiği ve çıkış yolu arayışının baskın olduğu bu yıllarda bu eklektik bakış açısından çok az düşünürün kurtulabildiğini, bundan dolayı da eklektiklik meselesinin çok büyük bir nakısa teşkil etmediği de düşünülebilir. Ama Malik Bin Nebi’nin hakkını teslim etmenin ötesine geçen ve gerçeklikten uzak kutsamaların da yapılmamsı gerekir. Ki, bu kutsamayı yapmak aynı zamanda Malik Bin Nebi’nin düşüncelerine “ihanet etmek” anlamına da gelir.

Doğduğu zamanın geçmişin son şahitleri ile geleceğin ilk mimarlarının vicdanlarda üst üste çakıştığı trajik bir zaman dilimi olmasından dolayı düşüncesinin sonuçları genel olarak pratiğe dönüktür. Bunda mühendislik eğitimi almış olmasının yanında, karakterinin de payı vardır. Henüz bir lise öğrencisiyken bile şöyle düşünmektedir:”Eğer şu an aya gitmeye karar verdiysek, hemen şu duvara bir merdiven dayayıp tırmanmaya başlamalıyız.” Kur’ân Fenomeni (2006) adını taşıyan ve Cezayirli genç Müslümanlara genelde din özelde Kuran hakkında bilgi vermek maksadıyla kaleme aldığı kitabında Kuran’ın tefsir edilmesi meselesini hem aydınların dini inanış ve kanaatleri bakımından hem de sokaktaki insanın düşünceleri bakımından önemli olduğunu düşünen ve tefsiri sosyal bir doktrin meselesi olarak görmesi onun somut durumla ilişkisini gösterir.

Ölüm uykusundan uyanmak için efsanevi zorbaların veya mitolojik kahramanların büyüleyici çehrelerinin cirit attığı kâbuslardan ve rüyalardan kurtulmak gerektiğini sürekli olarak vurguladığı hatırlandığında Malik Bin Nebi’nin düşünce dünyasının gerçekçiliği daha iyi anlaşılır. Gerçekçi boyutları bakımından İbni Haldun düşüncesine yakın bir isim olduğu da belirtilmelidir. Raşid Gannuşi’nin İbn Haldun’un “yasal halifesi” olarak gördüğü Malik Bin Nebi’nin, gerek kendisinden önceki gerekse kendi çağdaşı çoğu entelektüeller gibi terakki (ilerleme), tekaddüm (gelişme), veya nahda (rönesans) gibi terimleri kullanmamış olması da büyük ölçüde İbn Haldun etkisine bağlanabilir.[2]

Üzerinde Durulan Temel Meseleler

İlahiyat eğitimi almamış bir mühendis olarak Malik Bin Nebi için bütünleştirici bir mahiyeti bulunan Müslüman düşünce sadece şekli birtakım hususları yerine getirme meselesi olarak ele alınamaz. Müslümanların temel meselesinin iman veya samimiyet meselesi değil, İslam’ın sosyal işlevlerinin yeniden kazanılması olduğuna vurgu yapan tarihi ve sosyolojik bakış açısının gereği olarak Malik Bin Nebi, İslam’ın medeni bir toplum halinde örgütlenmiş bir insan topluluğu tarafından yaşanılmadığı sürece, kendini tarihe kabul ettirmesinin güç olacağı düşüncesindedir. Bundan dolayı en çok üzerinde durduğu konular, medeniyet sorunu, kültür meselesi ve Müslüman dünyadaki düşünceler olmuştur.

“Eğer daha mükemmel bir toplum inşa etmek istiyorsak-ki bu medeni bir toplum kuracağımız anlamına gelir- gayretlerimizi bir medeniyet oluşumuna yönelik kılmamız gerekir” diyen Malik Bin Nebi’nin Müslüman düşünceyi ele alma biçimi kendisinden önceki düşünürlerden önemli ölçüde farklılıklar taşımaktaydı. Bu farklılık hem ele aldığı konular açısından hem de bu konuları ele alırken kullandığı yöntemde belirgin bir biçimde görülüyordu. Eski zamanlarda egemen olan Müslüman medeniyetin bittiğini dolayısıyla bugün için bununla avunmaya çalışmanın gereksiz ve uyuşturucu bir etkisinin olduğunu cesaretli bir biçimde dile getiren ve İslam medeniyetinin Kuran’dan hareketle yeniden güçlendirilmesi gerektiğini savunması konusundaki öncülüğü genel olarak ihmal edilmiş bir düşünürdür Malik Bin Nebi. Bu noktada bir kısım övücü şarkiyatçıların sürekli gündemde tuttuğu ölü edebiyatından duyduğu rahatsızlık anılabilir. İçinde bulunulan zamanın sefaletinin geçmişin ihtişamı anlatılarak önlenemeyeceğini, yoksulluklara çare bulunulamayacağını anlattığı İdeolojik Savaş Ajanları’nda (1997) şöyle der: “İslâm uygarlığının “parıltılı çağları”nı dile getiren bu “övgü edebiyatı”, önceleri (…) “çifte” bir rol oynadı. Bu övgü edebiyatı kimi zamanlar, İslâmi kişiliğini bir ölçüde koruyarak, Batı uygarlığının ezici darbesine karşı gerekli üstün cevabın verilmesine yardım etti. Ne var ki, bu edebiyat, o İslâmi kişiliğe, derlenip toparlanıp harekete geçme ruhu verecek yerde, onu geçmişin hârikalarıyla mest edip uyuttu ve uyuşturdu.”

Sömürgeleştirilmiş bir ülkede dünyaya gelen Malik Bin Nebi’nin sömürgecilik meselesine yaklaşım biçimi sadece yüzeysel bir başkaldırıya övgüyle yetinme durumuyla sınırlı değildir. Andre Maltraux’nun “üstün bir değer taşımaz” dediği bu tavrın ötesine geçen ve sömürgeciliğin doğuşuna esas olan sömürülebilir olma durumunu gündeme getiren bir farklılığı vardır onun düşünce dünyasının. Müslüman dünyanın yaşadığı özgüven sorunuyla da yakından ilgili olan bu düşünce aynı zamanda insanları asırların birikmiş kirinden arındırarak değiştirmeyi de içermektedir. Bu nedenle İdeolojik Savaş Ajanları adlı ufuk açıcı kitabında “Sömürge edilebilir durumdaysak mutlaka sömürge hâline getirileceğizdir. Sömürge edilebilir durumdan yakamızı kurtarmadığımız an sömürge olmaktan kurtulmuşuz demektir” diyecektir. Bundan dolayı Malik Bin Nebi, çağdaş Müslüman düşüncede farklı bir konumdadır. Bu analiz onu Frantz Fanon ve Ali Şeraiti gibi üçüncü dünya düşünürlerinin en önemli işaretlerinden biri yapacaktır.[3]

Eserlerinin ana temasını oluşturan ve gerçek bir toplumsal değişimin mutlaka hedeflemesi gereken nihai hedef olarak medeniyetin ona göre üç önemli dönemi vardır: Ruhun rehberliğindeki kuruluş dönemi, aklın rehberliğindeki yayılma ve genişleme devresi ve duygunun rehberliğindeki gerileme dönemi. Bu üçlü ayrım onun, İbni Haldun gibi medeniyetin devrevi bir süreç gösterdiği kanaatine sahip olduğunu göstermektedir. Malik Bin Nebi’nin de yadsımadığı bu etkileşimde bazı farklılıklar da söz konusudur: İbni Haldun’un zamanın düşünce ve terminolojisiyle kısıtlanarak bu devir sürecini devlet düzeyiyle sınırladığını savunan Malik Bin Nebi, İbni Haldun’un eserini daha çok devletin gelişimi ile ilgili bir teori olarak görür. Kendisi ise kavramın bütün medeniyeti kapsayacak kadar genişletilmesinin doğru ve yararlı olacağını düşünmektedir. Tekrar üçlü ayrıma ve onun mahiyetine dönecek olursak şunları zikretmek gerekecektir: Ruh dönemi kısa süren ama kurucu bir hareket dönemidir. Medeniyet bu dönemden akıl safhasına geçerken, aynı zamanda en üstün seviyesine de ulaşır. Uzun süren bir akıl safhasından sonra medeniyet ürünlerini verir ve nihayet gerilme aşamasına girer. Bu döneme geçiş en kritik dönem olup, gerileme sürecinin başlangıcıdır. Bu medeniyet okumasına göre “Yaratan Rabbinin adıyla oku” emri ile başlayan İslam medeniyetindeki kurucu düşüncenin ne kadar etkili olduğunu şu iki olayda görmek mümkündür: Bilali Habeşi’nin Hz. Peygamber’in çağrısına bağlılığı sayesinde zulüm ve işkencelere tahammül edebilmesi ve bir kadının Peygambere zina yaptığını söyleyip, cezasını çekerek günahlarından arınmak istemesi. Bin Nebi bu konuyu şu sözlerle sonuca bağlar; “İnsanlığa medeniyeti kurmasını sağlayacak yükselme ve ilerleme fırsatını ancak ruh verir. Ruh yitirildiğinde medeniyet çöker, çünkü yükselme kabiliyetini kaybeden kişi yer çekiminden ötürü batmaya mecburdur.” Ona göre kurucu dönemin sonuna hicri otuz sekizinci yılda, yani Kuran ruhu ile cahiliye arasındaki savaş olarak tasvir ettiği Sıffin Savaşı’yla gelmiştir. Bu dönemde İslami ruh geride kalmış, toplumsal planda akıl ve ruh dengesi bozulmaya uğramıştır. Onun İslam Medeniyeti adıyla ortaya koyduğu çaba aslında, Sıffin sonrası vakıasıyla, İslam’ın getirdiği mesajın arasını bulma girişiminden başka bir şey değildir. Ruhun ayrılışı ile Şam’da başlayan dünyevi akıl devresi aynı zamanda medeniyetin içsel değerlerindeki değişme anına da tekabül eder. Bu dönemi siyasi açıdan «yoldan çıkmış bir medeniyet» olarak gören Malik Bin Nebi’nin bu devreyi ele alan kimi yaklaşımları İsmet Özel dâhil olmak üzere medeniyet kavramına mesafeli yaklaşan isimleri alttan alta etkilemiştir. Elbette belli oranda kurucu ruhun varlığını koruduğu bu dönem aşağı yukarı İbni Haldun dönemine kadar sürmüştür. Bu uzun dönemde İslam medeniyeti felsefede, kelamda, fıkıhta, bilim ve tasavvufta en önemli simalarını ortaya çıkarmış ve “inkişaf” dönemini yaşamıştır fakat medeniyetin temel değerleri sönmeye devam etmiştir. İbni Haldun›dan sonra, 14. ve 15. yüzyıldan itibaren İslam medeniyeti ruh ve akıl imkânlarını tüketmiş ve gerilemeye başlamıştır. Onun çöküş için veya medenileşme sonrası için milat kabul ettiği Muvahhitler devletinin yıkılışını öne çıkarmasında Kuzey Afrikalılık olarak görülebilecek bir yerlilik vurgusu da akla gelebilir. Duyguların egemen olduğu bu dönemde gelişip yaygınlaşan sufilik Malik Bin Nebi’ye göre varlık sebebini yitiren insanın kutsanmasından başka bir şey değildir. Bu çerçeve içinde baktığımızda, Malik Bin Nebi’ye göre Avrupa yeni bir medeniyet oluşumuna başladığında, İslam medeniyeti gerileme surecine girmiştir. Uzun yıllar varlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğunun bu devrede kurulmuş olması İslam dinine yeni bağlılar kazandırmaya devam etmiş özellikle Avrupa haklarından bir kısmını Müslümanlaştırmış olsa da medeni bakımdan sonucu değiştirememiştir. Demek ki, Batı’yla karşılaşmadan önce Müslüman dünya yorgun düşmüş, tüm içsel dinamiklerini ve canlılığını yitirmiş ve sömürülebilir duruma gelmiştir. Bu dönemdeki kültürel doku veya iklim cılız ve donukluk özellikleriyle tasvir edilir. Olumsuzluk, sömürülebilirlik ve diğer hastalıklar kültürel dünya üzerinde egemendir. Sömürgeciliğin sorumluluklarını ihmal etmeksin milliyetçi demagojilerle sorumlulukları örtbas etme gayreti içerisindeki yaklaşımları da eleştiriden muaf kılmayışı bu düşüncesinden kaynaklanır. Sebeplerle neticeleri ayırt eden bu bakışın sömürgeciliğin farklı biçimlerine direnen İhvan-ı Muslimin’inin kurucusu Hasan el-Benna’dan alınmış olabileceği de ifade edilmiştir. Tarık Ramazan İslâmi Yenilenmenin Kökenleri (2005) adlı eserinde bu etkiden söz ederse de bunu Fevziye Bariun’un “ Malik Bin Nebi ve Ümmetin Düşünsel Sorunları” (1999) başlıklı yazısındaki netlikte bunu ifade etmez. Etkilenmenin mahiyeti ne olursa olsun her iki isim de Müslüman toplumların halihazırda ana modellerine yani kurucu dönemin belirleyici unsurlarına ihanet ettiklerini düşünmektedirler.

Burada Malik Bin Nebi’nin medeniyet konusundaki görüşlerini daha da anlaşılır kılacak bir tartışmaya da değinmek uygun olacaktır. Malik Bin Nebi Kahire’deyken Seyyid Kutup “Medeni İslâm Toplumuna Doğru” başlığını taşıyan bir kitap yayımlayacağını açıklamıştır. Daha sonra kitap çıktığında, “medeni” kelimesi kitabın adından çıkarılmış; kitap, “İslâm Toplumuna Doğru” adıyla yayınlanmıştır. Malik Bin Nebi, kitabın bu değişiklikle yayınlanması üzerine bir eleştiri kaleme almıştır. Kutub da, daha sonra yayınladığı Yoldaki İşaretler (1996) adlı eserinde “Medeniyet Sadece İslâm’dır “adlı bir bahis açarak, kendi medeniyet anlayışını Malik Bin Nebi adını anmaksızın ama bu tartışmaya atıf yaparak meseleyi açıklama gereği duymuştur: “Bir zaman basılmakta olan bir kitabım hakkında “Medeni İslam Toplumuna Doğru” adı altında bir ilan vermiştim. Bir sonraki ilanda, konusuna uygun olarak kitabın adının “İslam Toplumuna Doğru” olmasını yeterli görerek daha önceki isimde geçen “Medenî” kelimesini çıkardım.

Bu isim değişikliği yazılarını Fransızca yazan bir Cezayirli yazarın nazarı dikkatini çekti. Bu isim değiştirme işlemini “psikolojik bir savunma tavrı” diye niteledi. Bu şuursuz tavrın beni meselenin gerçek yüzü ile karşı karşıya gelmekten alıkoyduğunu ileri sürerek davranışımdan esef duyduğunu belirtti.

Ben o yazarı mazur görüyorum. Önceleri ben de onun gibi idim. Bir zamanlar şimdi o nasıl düşünüyorsa ben de onun gibi düşünüyordum. İlk defa olarak bu konuda yazı yazmayı düşündüğüm zaman. O zaman kafamı kurcalayan mesele,şimdi onunkini kurcaladığı gibi “Medeniliğin tarifi” meselesi idi. Psikolojik ve akli yapımı henüz kültür tortularının baskısından kurtaramamıştım. Bu tortular, İslâm anlayışı ile bağdaşmayan, yabancı kaynaklardan geliyordu. Ne var ki, bu tortular görüş açımı karartıyor, bulandırıyor, bulutlandırıyor, böylece beni köklü ve açık bir görüşe ulaşmaktan alıkoyuyordu.

Sonra mesele aydınlandı. “Medenî Toplum” sadece “İslâm Toplumu” idi. Buna göre “Medenî” deyimi, hiç de yeni bir şey ifade etmeyen boş bir sözdü. Tersine, bu kelime benim görüş açımı bulandırarak köklü ve açık bir kanaate sahip olmamı engelleyen söz konusu yabancı ve İslâm düşüncesi ile bağdaşmaz bulutların okuyucunun zihnini bulandırmasına yol açardı.” Seyyid Kutub’un, Malik Bin Nebi’nin adını anmaksızın ‘Cezayirli’ sıfatıyla yetinerek ‘yazar’ diye eleştirmesi yanında eleştirisinde onun eserlerini Fransızca yazmasını öne çıkarması iki düşünür arasındaki tartışmanın hararetini anlamak bakımından kayda değer ipuçları sunmaktadır.

Medeniyet problemini “bir dizi olay, tarihin bize ulaştırdığı bir öykü” olarak değil, “analizlerle bizi iç kurallarına ulaştırabilecek bir fenomen” olarak inceleyen Malik Bin Nebi’nin medeniyet meselesine yaklaşımı ile Seyyid Kutub’un medeniyete yaklaşımları arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Bu bakış farkını mesele edinerek iki düşünürü bir araya getiren okumalar da yok değildir. Bu meseleyi ana hatlarıyla hatırlamanın faydalı olduğunu düşünüyorum: Medeniyeti sadece düşünceyi oluşturan dünya görüşü çerçevesinde ele alan Kutub’a göre İslam dolayısıyla Müslümanlar tabiatları gereği medenidirler. Malik Bin Nebi’ye göre ise medeniyet sadece dünya görüşü değil bir dünya görüşünün belli bir zamanda belli bir mekânda insanlar eliyle gerçeklik kazanmasıdır. Bundan dolayı medeni olmak için veya medeniyet inşa etmek için ayrıca insani bir çaba gerekmektedir. Öte yandan medeni olma durumunda kalkınma ve teknolojik atılıma yapılan vurgudan dolayı Malik Bin Nebi’nin Nasır’ın Mısır’daki atılımlarına sıcak baktığı buna karşın Nasır’ın İhvan’ı tasfiye etme girişimlerinden dolayı Seyyid Kutub’un bu dönemde yapılan işleri eleştirdiğini de hatırda tutmak gerekir. Malik Bin Nebi, kalkınmaya yaptığı vurgudan dolayı Nasır döneminde meydana gelen bu oluşumun üzerinde yükseldiği değerleri; siyaset, iktisat, eğitim-öğretim ve kanunlara yön veren ideolojik çıkışları fazlaca sorgulama gereğini duymadığını Düşünceler (2008) adıyla yayımlanan kitabında görmek mümkündür. Malik Bin Nebi’nin Kahire’ye yerleştikten sonra önemsediği husus, toplumunun içinde bulunduğu geri kalmışlıktan kurtulması, Batı toplumunda gördüğüne benzer bir uygarlık ve modern yaşamı meydana getiren değerleri kazanabilir bir toplum haline dönüşmesidir. Batı ile Müslüman toplumlar arasındaki kalkınma farkına odaklanan Malik Bin Nebi, Seyyid Kutub’un adı geçen kitabında “mütehaddir” kelimesini kullanmaktan vazgeçmesini eleştirmekte ve sorunu tahrif edildiğini ifade etmektedir. Seyyid Kutup’un adı geçen kitabında mütehaddir kelimesini kullanmaktan vazgeçmesinin, Malik Bin Nebi’nin düşündüğü gibi maddi ve medeni toplum koşullarını karşılayamayacak bir geri çekilme olarak algılanmaması gerektiğini Çünkü maddi koşulların Kutub’un kitabında kullandığı kelimenin anlamında mevcut olmadığını belirten Ali Kureyşi, Seyyid Kutub’un, mevcut İslam toplumlarındaki medeniyet gerçeğinden değil ideal İslam toplumundaki “hadarat” gerçeğinden söz etmekte olduğu düşüncesinden dolayı Malik Bin Nebi’nin Seyyid Kutub’u eleştirmesini doğru bulmadığını ifade etmektedir. Kureyşi Malik Bin Nebi’ye Göre Toplumsal Değişim (2002) adlı kitabında iki noktada bu meseleyi ele almaktadır. Ona göre Kutub’un düşüncesinde hadarat kavramı, maddi dünyadaki gelişmelere odaklanan medenilik anlamında değildir. Aksine hadarat; insan davranışını yönlendiren inançlar, değerler, sistem ve ilişkilerdir. Ona göre örnek bir hadarat; bireysel ve toplumsal yaşamda dengeyi kuran, sadece Allah’a kul olmayı sağlayan, bunun gölgesinde anlamlı bir yaşamı gerçekleştiren, insanın temel özelliklerine saygı gösteren ve insanın insani yönünü geliştiren İslam sisteminin yarattığı “tevhid hadaratı”dır. Dolayısıyla Seyyid Kutub’a göre medeniyet, bir toplumun gelişmişlik ya da geri kalmışlık düzeyini belirleyen sağlam bir ölçüt olamaz. Onun üzerinde durduğu mütehaddir toplum; öncelikle ideolojik kaynakları, değerleri ile varlık kazanır. Maddi gelişme, ürün tarzı ve yaşam için gerekli araçlar mütehaddir toplumun değil ancak medeni toplumun ölçütleri olabilirler. Yazar burada ayrıca «Belki ebedi yaşarsınız diye köşkler ediniyorsunuz. Bir kavmi tuttuğunuz zaman da zorbalar gibi tutuyorsunuz. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Size bildiğiniz nimetleri bolca veren Allah’tan korkun.» (Şuara, 129-132) ayetlerinden hareket ederek salt maddi anlamda gelişkin olan toplumların Kuran’da yerildiklerini hatırlatır. Malik Bin Nebi’nin Seyyid Kutub hakkında hataya düşmesini sağlayan bir diğer etken ise Kutub’un hem medeniyet hem de hadarat hakkında yani çifte kriz yaşayan bir toplum hakkında araştırma yaptığını düşünmesidir. Oysa Kutub, Kureyşi’ye göre gelecekte kurulacak ideal bir İslam toplumundan söz etmektedir. Kureyşi, kelimelere dolayısıyla medeniyete yüklenen anlamların farklılığına vurgu yapsa da iki düşünür arasındaki çatışmayı azaltarak arayı bulmaya çalışmaktadır. Ne var ki, bu düşünsel çatışmayı, hasmaneliği ve gerilimi iki yazarın diğer metinleri de dikkate alındığında kolaylıkla aşmak pek mümkün gözükmemektedir. Mesela, İslâm’ın demokratik bir öz taşıdığını; fakat, eğer bir İslâm demokrasi geleneği varsa, bunun izlerinin anayasal metinlerde değil, genel olarak İslâm’ın ruhunda aranması gerektiği görüşünde olan Malik Bin Nebi’nin eklektik bu yaklaşımı ile Seyyid Kutub’un düşüncelerini karşılaştırdığımızda aranın bu kadar kolay bulunamayacağı açığa çıkar.[4] Seyyid Kutub, İslamcılığın kendine özgü düşünce dünyasının ancak kendine özgü bir kavramsal çerçeve ile oluşturulabileceğini savunmakta, böylelikle Malik Bin Nebi’nin hem entelektüel donanımında hem de siyasal pratiğinde başat yeri olan kavram ve düşüncelere karşı eleştirel ve mesafeli bir tutum takınmaktadır. Bu yönüyle Kutub, siyasi ve felsefi Batı ayrımı yapan düşünürlerden farklı olarak emanet kavramlara müracaat etmekten kaçınmaktadır. Öte yandan Malik Bin Nebi’nin ardılı olan Cevdet Said’de görmüş olduğumuz Seyyid Kutub eleştirilerinin bir kısmının da bu tartışma alanlarından beslendiği de inkâr edilemez.[5]

Bilgiç Bilgisizlik

Günümüzde medeniyet meselesinin, dünyayı değiştirme çabası içinde daha fazla odaklanıldığı hatta medeniyeti sahiplenmenin radikal bir faaliyet olduğu ileri sürülmektedir. Her şeyi romantik ve nostaljik bir medeniyet meselesine indirgeyen bu bakışın indirgemeci bir yanının bulunduğu da inkar edilemez. Bu bakımdan bir ideoloji olarak yükseltilen medeniyetçiliğin söylemsel biçimlerinin somut durumun kavranmasın sürecinde eleştirilmesi gerekmektedir. İnsan, toprak ve zamanın karışımından meydana gelen medeniyet devletinden yani tarihten kovulmuş Müslümanların aktif olarak tarihe dönmeleri üzerinde duran Malik Bin Nebi Türkçede özellikle aydınlar arasında Meşrutiyet devrinden bu yana yaygın olan ama esas olarak altmışlı yıllardan sonra yaygınlaşan ve postmodern darbe sonrasında “İslam devleti” tabirinin yerine ikame edildiği açık olan hegemonyacı medeniyetçi yaklaşımların kendisine atıf yapmaktan sürekli biçimde kaçındıkları bir isim olması bakımından hafızalardan kovulmuş bir düşünür olarak da anılabilir. Bir zamanlar küçümsenen bir Cindrella/Külkedisi olan medeniyet, adeta iki binli yıllarda yeniden keşfedilmiştir. O zamandan beri de, retorik düzleminde bir canlanma yaşanmaktadır. Politik bir pratiği ve zemini olmayan muğlak, gevşek ve haddinden fazla nostaljik olan bu bakışın kovmayı başardıkları da olmuştur bu süreçte ki en önemlisi kovma ameliyesine yerli kültürelciliğin eşlik etmiş olmasıdır. Bir tahrifatın göstergesi olarak da okunabilecek bu kovma ameliyesini anlama imkânı sunan epey metin bulunmaktadır. Sözgelimi niyetleri ve yöneldikleri amaç hayranlık uyandırsa da Modernite ve Dünya Düzen(ler)i (2011) adıyla yayımlanan kitapta yer alan Ergün Yıldırım “Modernlikten Küreselliğe Medeniyetlerin Paradigmal Dönüşümü” başlıklı çalışma bu noktada anılabilir. Uygarlık kavramı etrafında yapılan tartışmaların çeşitliliğinden yola çıkarak, her uygarlığın dayandığı paradigmal bir dönüşümün olduğunu söyleyerek, bu çerçevede “modern uygarlığın” yaşadığı dönüşümü irdeliyor söz konusu metin. (Modern) uygarlık teorisi etrafında Batı literatüründe zengin bir birikimin oluştuğunu söyleyen Yıldırım, Toynbee, Danilevski, Sorokin ve Braudel’den yola çıkarak modern Batı uygarlığı etrafında yapılan tanımların aynı zamanda modern uygarlık paradigmasına da temel oluşturduğuna dikkat çekiyor. Ama aynı zamanda İbn Haldun, Cemil Meriç, Aliya İzzetbegoviç, Sezai Karakoç, Seyyid Hüseyin Nasr ve Karakoç’ta dile getirilen medeniyet düşüncesini isim vermeksizin Üç Mesele (1978) adlı kitabında eleştiren İsmet Özel üzerinden medeniyet meselesinin Müslüman dünyada nasıl anlaşıldığına ilişkin de bir tasvir yapan bu metinde Malik Bin Nebi adının hiç anılmaması manidardır. Çünkü onun için medeniyet meselesi birçokların nezdinde olduğu gibi arızi bir parça değil, düşüncesinin etrafında hareket ettiği ana eksendir. Oysa, medeniyet meselesi veya perspektifi denildiğinde Türkçe kültür dünyasında ilk olarak adı anılan “Ben memleketin durumunu, İslam âleminin durumun, tarihi-sosyolojik perspektiften, yani medeniyet açısından, medeniyet perspektifinden görüyorum. Bu açıdan bakmak lazım” diyen Sezai Karakoç’u bu noktada etkilediği kuvvetle muhtemel bir düşünür olarak Malik Bin Nebi’nin mutlaka zikredilmesi gerekirdi. Çünkü o eserlerinin büyük bir kısmını “medeniyetin problemleri” alt başlığıyla kaleme almıştır. Çevirilerinin anıldığı bir metinde asıl olarak da anılması gerekirdi. Devrin egemen anlayışlarını aşmak için İslam’ı kapitalizm ve komünizm dışında bir üçüncü yol olarak hem Müslüman dünyanın hem de insanlığın kurtuluşu için alternatif bir çözüm olarak sunmaya çalışan Sezai Karakoç’un çıkarmış olduğu derginin adı olmanın ötesinde, İslamcılığı muhafazakâr düşünceden farklılaştırma yönündeki çabası ile birlikte İslam’ı bir medeniyet esasında savunmayı önceleyen Diriliş’te yazıları yayımlanan bir düşünür olduğunu hatırlamak gerekir bu noktada. Hatta, Malik Bin Nebi’nin uyanış halini dair öne sürdüğü örneklerden biri olarak Hz. Musa’nın öncelikle İsrailoğulları içinde farkında olmadıkları bir dirilişi gerçekleştirmeye çalışması üzerinden diriliş fikri ile de akrabalık kurulabilir. Hz. Musa’nın çağrısına kulak veren ruhlarda meydana gelen arayış bir süre sonra dirilişi mümkün kılıyordu. İslam’a kuruluş devrindeki eski ideolojik gücünü kendi yurdunda kazandırmadan ve Müslüman ruhu ile zihniyetini temel bir rehabilitasyondan geçirmeden esaslı bir değişikliği gerçekleştirmenin neredeyse imkânsız olduğunu düşünen Malik Bin Nebi ile Karakoç’un genel yazma biçiminin atıfsız/kaynaksız olmasından dolayı Karakoç’taki bu izi ve etkiyi somut olarak göstermeyi mümkün kılmasa da dönemin genel iklimi içerisinde bu etkinin ana temalarını yakalamak mümkün olmaktadır. Buna karşın Malik Bin Nebi’nin Müslüman dünyanın çöküşüne ilişkin olarak yapmış olduğu analizlerde Batı medeniyetinin sömürgeci yanı kadar içe dönük eleştirilerin öne çıktığı, Karakoç’un yapmış olduğu eleştirilerde ise genel olarak Batı medeniyeti ile sınırlılık arz ettiği göze çarpar. Her iki düşünür de Müslüman dünyanın erken tarihlerde bir bunalım geçirdiğini ifade ederler. Malik Bin Nebi’nin bunalımın Sıffin Savaşı’nda başladığını ifade edişi gibi Sezai Karakoç’ta Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I (1998) adlı eserinde aynı olaya atıf yaparak, bu olayı Hz. Osman zamanında patlayan, Hz. Osman’ın şehadetine sebep olan ilk bunalım olarak nitelediği göze çarpar. Malik Bin Nebi’ye göre çözülme durumu İmam-ı Gazali (ö.1111) ’nin çalışmalarına rağmen aşılamamış Karakoç’a göre ise bu durum İmam-ı Gazali, İbni Arabî (ö. 1240), Mevlâna (ö. 1273), İbni Haldun (ö. 1406) gibi isimlerin çabaları ile aşılmıştır. Malik Bin Nebi’nin Batı bilgisinin yaşantı boyutunun, dolayısıyla tecrübe boyutunun bulunmasına karşın Sezai Karakoç’un Batı bilgisinin tümüyle dışarıdan kaynaklanan salt teorik bir bilme hali olduğu unutulmamalıdır. Bunun yanında Karakoç düşüncesinin reaksiyoner temelli değil daha düşünce boyutlu olmasında da Malik Bin Nebi’nin etkisinden söz edilebilir. Bu noktadan hareket ederek şunu da vurgulamak gerekmektedir: Türkiye’de İslamcı düşüncenin tercüme yoluyla devraldığı, geleneklere, düşüncelere ve kavramlara yapmış olduğu “özgün” katkılardan söz edilecekse bu katkılar içinde kimi zaman romantik bir dünyanın temsilciliğine soyunsa da Karakoç’un medeniyet odaklı yaklaşımının özel bir yerinin olduğu ifade edilebilir. Bütün bunlara karşın, sanki bu etkiyi hissettirecek düşüncesi ile Karakoç hakkında yapılan çalışmalarda bu etkileşim görünmez kılınır. Öyle ki, bu akademik çalışmalara dahi yansır. Mesela Münire Kevser Baş’ın Diriliş Taşları Sezai Karakoç’un Düşünce ve Sanatında Temel Kavramlar (2008) adlı çalışmasında M. Sait Ramazan El-Butî’nin Kur’ân’da İnsan ve Medeniyet (1987) adlı çalışmasına değinilir ama Malik Bin Nebi’ye hiç değinilmediği gibi atıf bile yapılmaz. Belki bu kovulmuşluk onun “istifacı olgunluk çağı/dönek olgunlar dönemi” adını verdiği evcilleştirilmiş devrimcilerin ikbal avcılığından kaynaklanır.

Çevirilerin Hatırlattıkları

Bir şekil olarak çeviri ile Türkçe kültür dünyasında okunabilen Malik Bin Nebi çevirilerine değinmeden önce genel olarak çeviri meselesine de değinmek gerekir. Walter Benjamin “Çevirinin Görevi” başlıklı metninde bir eserin çevrilebiliyor olmasını hem o eserin çevrilmeye değer olması hem de çevirisinin aslındaki belli anlamı verebilmesi bakımından ele alır. Ama ne kadar iyi olursa olsun çevirilerin asıllarından sonra yapıldığını belirtir. Düşüncelerini ana hatlarıyla oldukça iyi özetleyen küçük hacimli ve yer yer tekrarlar olsa da oldukça fazla eser ortaya koymuş olan Malik Bin Nebi Türkçe kültür dünyasına üne kavuştuktan sonra ilkin Ergun Göze’nin çevirileri ile dâhil olmuştur. Bu dâhil olma durumu seksenli yılların sonunda kaleme alınan Bedri Gencer imzalı “Bir Çeviri Sosyolojisi” adlı inceleme de dâhil olmak üzere genel olarak göz ardı edilmiştir. Malik Bin Nebi’nin çevirisinde altmışlı yılların sömürgecilik karşıtı mücadelesinde önemli bir yeri olan Cezayir yurttaşı olmuş olması onun bilinirliğini arttırmış fakat bir düşünce izleği oluşturmasına da ket vurmuştur. Bir anlamda onun fikri ve siyasi yalnızlığını perçinlemiştir.

Ergun Göze, Göze Yaşasın Hâtıralar (2007) kitabında ilginç birkaç anekdot aktarır Malik Bin Nebi özelinde: Biri misakı milli içinden diğeri dışından olmak üzere. Sonuncusundan başlayalım aktarmaya: Yetmişli yıllarda Libya lideri Kaddafi ile Tercüman gazetesi için bir söyleşi yapmak ister. Ama bir türlü randevu alamaz Kaddafi’den. Son defa biyografisini almaya gelen kişiye Cezayirli düşünür Malik Bin Nebi’nin bazı eserlerini tercüme ettiğini söyleyip yanındaki nüshaları gösterince işler değişir. Malik Bin Nebi adını duyan görevliler Ergun Göze’ye otelden ayrılmamasını, her an aranabileceğini söylerler. Bir süre sonra beklenen randevu alınır. Tercüman gazetesi yazarı olduğu için değil Malik Bin Nebi mütercimi olduğu için randevu alabilen Ergun Göze’ye Kaddafi bir de resim imzalar. Meğer Malik Bin Nebi bir süre Kaddafi’ye danışmanlık yapmış ve onun güvenini kazanmış. Hatıralarında onun kabir başında bir fotoğrafı da yer alır Ergun Göze’nin. Onunla temasa geçip Türkiye’de çıkan kitaplarından kendisini haberdar edemediği için üzüntülü olduğunu ise Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş eserine 1972 yılında yazdığı önsözde anlatır.

İhmal edilmiş, gereken değer verilmemiş Cezayirli düşünürden Ergun Göze’nin yaptığı çevirilerde hatıralarının sonunda listelenmiştir. 1964 yılında İslam Davası kitabını çevirmiş. Yirminci yüzyıl Müslüman’ına Kuranın mahiyetini “yalnız dil ve belağat güzelliği değil ve fakat mesajının muhteva derinliği ve insan üstülüğünü belirtmek bakımından” anlatan yazarın en parlak eserlerinden biri olan Kurânı Kerim Mucizesi, “küçük bir konferans metni olmakla beraber, insan problemine eğilmiş bir etüt haysiyetini muhafaza etmeyi başarmış” İslam ve Demokrasi anılarını içeren Asrın Şahidinin Hatıraları, İslamiyet’i bir medeniyet meselesi olarak ele aldığı ve “bu zengin mirasın farkında olmadığı için sömürge haline düşmüş olan bir ülke olarak Cezayir’de İslam’ın yeniden medenileştirici, insanı yüceltici, tabiata ve kendine hâkim kılıcı hamlesine kavuşturulabilmesi için, dünya meselelerini inancın prizmasından süzen bir Müslüman dimağın tekliflerini” içeren Cezayir’de İslam’ın Yeniden Doğuşu eserlerinin ise son baskı yıllarını anmış. Keşke bu eserlerin ilk baskılarının tarihlerini ansaydı Göze. Kültür tarihi açısından gerçekten önemli bir katkı olurdu bu. İslam ve Demokrasi 1968 yılında Ötüken Yayınları tarafından yayımlanmış. Çoğu Yağmur Yayınlarından ve Boğaziçi Yayınlarından çıkmış Göze’in Malik Bin Nebi çevirilerin.

Misakı milli içinden aktardığı anekdot ise Fethullah Gülen odaklıdır Ergun Göze’nin. Gülen onun da içinde bulunduğu bir grupla görüşür. Bu görüşme sırasında geçmiş yıllardan hareketle Göze’yi ne kadar çok sevdiğini anlatır Fethullah Gülen: “Evet sizin yazılarınız.Hatta tercümeleriniz… Malik Bin Nebi’den tercüme ettiğiniz İslam Davası isimli kitap ne kadar güzeldi.” Ardından Gülen cemaati odaklı eleştirilerin, aktaran Göze Gülen’in bağlılarının okulların gölgesinde iyi ticaret yaptıklarını belirttikten sonra sözü tekrar Malik Bin Nebi’ye getirir: “Fethullah Hoca’nın Malik Bin Nebi’nin kitaplarına işaret etmesi her şeyi açıklamıştı.Yirminci yüzyılda İslam aleminin vicdanı ve en büyük mütefekkiri kabul edilen Bin Nebi kitaplarında, sermayenin yönlendirilmesi konusuna büyük önem vermiş ve açıklamalar yapmıştı.Hoca da bundan esinlenmiş ve sermayeye yönlendirmişti kendisini.Ama Malik Bin Nebi İslam ahlak ve terbiyesini her şeyden üstün tutuyordu.Sermaye de İslam ahlakına göre yönlendirilecekti. (…) Kendisini ikaz için görüşme talebime cevap alamadım. Kendisi etrafı ve tevabiiyle ABD’ye geçti. Beş altı yıldır orada bir çiftlikte yaşamakta.

Ne Malik Bin Nebi böyle bir manzara çizmişti ne de ben bunlara izin veren tek bir satır yazdım”

Malik Bin Nebi’nin Ekonomi Dünyasında Müslüman ismiyle Türkçeye 1976 yılında kazandırılan bir eserinin olduğunu da hatırlamalı sermaye bahsinin geçtiği bu satırlardan sonra. Göze’nin anılarında aktardıklarından hareketle sadece Malik Bin Nebi’nin eserlerini değil aynı zamanda (kısmen) onun derdini tasasını da çevirdiğini söyleyebiliriz. Keşke sermaye ve onun niteliği noktasında duyarlı olan Ergun Göze bu kadar antikomünist olmasaydı. Çevirilere yazdığı önsözlerde mühimdir Göze’nin. Orijinal adı Kur’an Fenomeni olan ve 1946’da Ezher Şeyhi Muhammed Draz’ın bir önsöz yazdığı ve “asrın idrakini konuşturduğu” eseri niçin Kurân’ı Kerim Mucizesi adıyla çevirmeyi uygun bulduğunu da açıklar bu yazılarda. Çeviri meselelerine değinirken siyasi bakış açısını da serpiştirir satırlara: “Her tercüme bir ihanettir. Kahve bile fincana aktarılırken taşar. Dünkü vilayetimiz Cezayir’in yetiştirmiş olduğu müellifin eserini tercüme etmeye kâfi gelmeyen bir Türkçeye mahkûm edilişimiz ayrı bir ızdıraptır.”

Son yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olarak çok özgün eserlere imza atan ve sorunları sosyolojik bakış açısı ile ele alan Malik Bin Nebi’den bazı yazılarında da söz eder Ergun Göze. Bernard Lewis’in ‘İslam’ın Krizi’ isimli kitabında İslam Dünyası için getirmiş olduğu tespitlerin büyük ölçüde doğru olup Müslüman vicdanında ve zihninde karşılık bulmasının gerekliliğini ifade ederken, Malik Bin Nebi’den etkilendiğini de ortaya koyar. Çünkü bu sorunların “çoğu çok acı olmakla beraber kaskatı birer gerçektir. Bu gerçekleri kabul etmek, bertaraf etmenin ilk adımıdır. Ne var ki karşılaşılan zulüm, yoksulluk, okuma yazma eksikliği gibi olumsuzlukları İslam Dünyası’nın modernleşememesine bağlamasını. çok sathi bir görüş olarak nitelemekte ve sözü Malik Bin Nebi’ye getirmektedir: “Bu konuyu İslam’ın büyük mütefekkiri Malik Bin Nebi ‘İslam Davası’ isimli kitabında elli sene önce işlemiş ve açığa çıkarmıştı. Onun ileri sürdüğü tezlerden birisi, İslam medeniyetinin inhitat devri insanının liyakatsizliğidir. Bunun sebebi de ruhi ve hiç olmazsa akli tesirlere değil, insiyaki tesirlere kapılmış ve kendini şaşırmış olmasıdır. Nitekim bugünkü manzara budur. İnsanımız ne dünyadan, ne İslam’dan, ne laiklikten, ne demokrasiden, hatta maalesef ne de İslam ahlakının yüceliklerinden hiçbir şeyden ciddi bir paya malik değildir. Her şeyde ancak taşerondur. Çünkü önünü ardını hesap edemiyor. Malik Bin Nebi bunu ‘Medenileşmeden siyasileşmek’ diye teşhis ediyor. Hele o medeniyette de insanlığın gidişinden ıstırap duyan bilgili ve vicdanlı insanlar bulunduğunu ve onlarla olsun diyalog kurmak gereğini fark etmiyorlar.” “İhanete uğrayan fikirler intikamlarını alırlar diyen” Malik Bin Nebi’yi kırk küsur yıldır ağırlayan Türkçede onun üzerine düşünce üretiminin pek kısır olduğunu da belirtmeliyim. Bu kısır nazlılığı kırarak düşünürün temel yaklaşımlarını doyurucu bir bütünlük içinde veren Ali Kureyşi’nin Malik Bin Nebi’ye Göre Toplumsal Değişim (2004) kitabı ise yeterli ilgiyi görmüş değil. Buna karşın ondan etkilenen ve İslam Medeniyetinin Geleceği (1986) kitabını kaleme alan Ziyauddin Serdar ona göre daha çok ön planda tutulan bir düşünür olmuştur.[6]

Diğer yandan onun toplumsal eğitime değişme ve yeniden yapılanmada olmazsa olmaz bir öncelik tanıması İslam Davası (1990) kitabında da görüleceği üzere- birtakım eleştirileri olsa da- Muhammed Abduh’un ıslahatçı yaklaşımına yakın kılmaktadır onu. Medeniyetin gerçeklik kazanması sürecinde insan unsuru en önemli unsuru oluşturmaktadır. Çünkü insanın medeniyeti özümsemesi zor bir iş olduğundan insanın özel olarak bu alana yönlendirilmesi gerekliliği vardır. Malik Bin Nebi’nin kurum ve sisteme dönük değişimci çabaların bireysel değişimden başlamasının zorunlu olduğuna ilişkin “Bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah, o toplumun durumunu değiştirmez” ayetinden hareketle yaptığı vurgular Cevdet Said’in Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları (1984) adlı kitabı başta olmak üzere pek çok eserin temelini oluşturmuştur. Çünkü Malik Bin Nebi’ye göre ilahi kanun “Ruhunu değiştirirsen, tarihini değiştirirsin!” biçiminde özetlenebilir.

Bu metin, genel olarak Malik Bin Nebi düşüncesini özellikle içinde yaşadığı çağı ihmal etmeden anlama ve oluşturduğu etkiyi anlama çabasına katkıda bulunmak amacıyla kaleme alınmıştır. Altmış sonrası düşünce hayatının seyri göz önünde bulundurulduğunda Malik Bin Nebi’nin önemli bir yeri olduğu, bundan dolayı düşünce dünyasında kendinden sonraki isimleri özellikle medeniyet söylemi noktasında ciddi oranda etkilediği ama bunun isim düzleminde pek belirgin olmadığı hatta örtülerek silikleştirildiği söylenebilir.

Malik Bin Nebi’nin Savaş Esintisi (1997) kitabında yer alan bir yazısının girişinden bir alıntıyla bağlayalım etkileşimlerin ve farklılıkların üzerinde duran bu yazıyı: “Yirminci yüzyıl, vicdanının derinliklerinde, tarihe ekilen fikirleri sakladığı gibi, onlarla birlikte bu fikirleri eken büyük kişilerin isimlerini de saklamaktadır.”

Son söz de antropolojik medeniyet söylemi için olsun: Hem kendilerini hem de yüce olanı kandırmaya/aldatmaya dönük bir heves olarak medeniyet söylemi bugün için, avam ve elitler için sadece bir kâr güdüsü olarak somutlaştığından söz edebiliriz. Dolayısıyla yetmişli yıllarda bir fark vurgusunu öne çıkaran bu kavram günümüzde bumerang gibi tersine dönmekte ve muhafazakâr bir dünyanın temsilciliğini yapmaktadır. Münhasıran bu kâr güdüsünü aşmak için de kovulan düşünürün etkili fikirler bahsinde söylediklerine yeniden dikkatle yoğunlaşmakta fayda vardır.

KİTABİYAT

BİN NEBİ, MALİK (1987) Çağa Tanıklığım, Çeviren: İbrahim Aydın, Bir Yayıncılık, İstanbul.

BİN NEBİ, MALİK (1997) İdeolojik Savaş Ajanları, Çeviren: Cemal Aydın, Timaş Yayıncıları, İstanbul.

BİN NEBİ, MALİK (1992) İslâm Dünyasında Fikir ve Put, Çeviren: Cemal Aydın, Boğaziçi Yayınları, İstanbul.

BİN NEBİ, MALİK (1990) İslâm Davası, Çeviren: Muharrem Tan, Yöneliş Yayınları, İstanbul.

BİN NEBİ, MALİK (2008) Düşünceler, Çeviren: Muharrem Tan, Mana Yayınları, İstanbul.

BİN NEBİ, MALİK (2008) Kur’ân Fenomeni, Çeviren: Yusuf Kaplan, Külliyat Yayınları, İstanbul.

BİN NEBİ, MALİK (2008) Savaş Esintisi, Çeviren: Salih Özer, Ankara Okulu Yayınları, Ankara.

GANNUŞİ, Raşid (2010) “Seyyid Kutub ile Malik Bin Nebi Arasında” Çeviren: Halil Çelik, Umran, sayı:195.

RAMAZAN, Tarık (2005) İslâmi Yenilenmenin Kökenleri, Çeviren: Ayşe Meral, Anka Yayınları, İstanbul.

BARİUN, Fevziye (1999) “ Malik Bin Nebi ve Ümmetin Düşünsel Sorunları” Haksöz sayı: 95.

KUREYŞİ, Ali (2002) Malik Bin Nebi’ye Göre Toplumsal Değişim, Çeviren: Mustafa Altunkaya, Ekin Yayınları, İstanbul.

BENJAMİN, Walter (1987) “Çevirinin Görevi” Çeviren: Ahmet Furkan, Kitap Dergisi 2. Dönem sayı: 7/8.

GÖZE, Ergun (2007) Yaşasın Hatıralar, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.

GENCER, Bedri (1988) “Bir Çeviri Sosyolojisi” Kitap Dergisi, sayı:20-21

SAİD, Cevdet (1984) Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Çeviren: İlhan Kutluer, İnsan Yayınları, İstanbul.

 

 

[1]  Raşid Gannuşi bu kenarda olma durumunu anlatmak bakımından önemli bir tespitte bulunur. Malik Bin Nebi’nin halen İslamcı çevrelerde yabancı olan mirası üzerindeki tozları silkelemeleri gerektiğini düşünür.

[2]  Fevziye Bariun İbni Haldun etkisi konusunda şunları yazar: “Sosyal gelişme hakkındaki fikirleri ile İbni Haldun’un fikirleri arasında açık bir benzerlik vardır. Ancak Bin Nebi yalnızca İbni Haldun’u dikkatle incelemekle kalmayıp, modem sosyal bilimlerdeki yeni gelişmelerden de akıllıca yararlanmıştır. Bin Nebi’nin Mukaddime’yi okuduğu ve ondan etkilendiği açıksa da, medeniyet üzerindeki kendi felsefi görüşleri İbni Haldun’un görüşlerinin ötesine çıkmaktadır.
Bin Nebi kitaplarının çoğunda, özellikle Şurutu’n-Nehda kitabında her medeniyetin şu üç aşamadan geçtiğini vurgular; doğuş , yükseliş ve çöküş Bu şekilde, İbni Haldun gibi medeniyetin devri bir süreç gösterdiğine inandığını açıklamıştır. Bin Nebi aslında böyle bir devir kavramının Üç Nesil teorisinde İbni Haldun tarafından ortaya atıldığını kabul etmiştir. Ancak İbni Haldun›un zamanın düşünce ve terminolojisiyle kısıtlanarak bu devir sürecini devlet düzeyiyle sınırladığını savunur. Bu yüzden Bin Nebi, İbni Haldun›un eserini daha çok devletin tekamülü ile ilgili bir teori olarak görür. Kendisi ise kavramın bütün medeniyeti kapsayacak kadar genişletilmesinin doğru ve yararlı olacağına inanmıştır13
Bin Nebi genelde, İslam tarihini bu devir teorisi ışığı altında yorumlamaya çalışmıştır. Ancak İbni Haldun’a ait olan, kabilelerin birleşerek (‘asabiye) devleti oluşturacağı, durağan, hareketsiz (istikrar) hayatın da lüksü (taraf) doğurarak çürümeyle (inhiyar) sonuçlanacağı yolundaki görüşü benimsemez. Bunun yerine kendi üçlü teorisini geliştirmiştir; manevi aşama, rasyonel aşama ve içgüdü (insiyak) aşaması. “

[3]  Malik Bin Nebi ile tanışmanın ötesinde onun öğrencisi konumunda olan Raşid Bin İsa şunları anlatır:“Onunla kolonileşme hususunda konuşuyorduk. Müslümanların durumundan bahsediyorduk. Müslümanlar, kim gelirse gelsin teslim olmaya hazırdı, çünkü Müslümanlar zaten kolonileşmek için birilerini bekliyorlardı.” “Türkiye, Tarihi Görevini Yerine Getirmek İçin Geri Dönüyor” Özgün Duruş, 10-05-2010

[4]  Gannuşi, Malik Bin Nebi’nin düşüncesi Seyyid Kutub’un düşüncesiyle sosyal mücadelesinin ilk evresinde buluştuğunu düşünür: “Malik Bin Nebi’nin Çağdaş İslam düşüncesinin ve hareketlerinin ufuklarının küreselleşme ve küreselleşmenin ekonomik, kültürel ve askeri ahtapotlarına karşı çıkan uluslar arası güçler gibi zulme baş kaldıran özgürlükçü güçlere açılmasındaki öneminin bir başka yüzü buradan geliyor. Seyit Kutup’un düşüncesi, ilk döneminde Malik Bin Nebi’nin düşüncesiyle buluşuyor. Sosyal Adalet, İslam-Kapitalizm Çekişmesi ve birçok devrimci makaleleri gibi… Hatta Kutup, 1952 devriminin en önemli teorisyenlerinden biri olarak görüldü ancak devrimin ve Seyit Kutup’un içinden geçtiği gelişmeler kapıları kapatırken ve devrim Kutub’un ideolojik veya siyasi çekişme dışında müjdelediği bir bakış açısı sunmazken müstekbir güçler ile yerel ve uluslar arası alandaki mustazaf güçler arasındaki sosyal çekişmenin konumu zayıfladı, içine kapandı ve neredeyse görünmez oldu. Sonrasında İran’daki İslam devrimi bu müjdeyi verdi. İran devrimi ilk gelişiminde Kutup’un ve Malik Bin Nebi’nin düşüncelerini ifade etti. İslam’dan hareketle mustazaf güçler ile müstekbir güçler arasındaki evrensel çekişmeye bir bakış açısı sundu.” Bundan dolayı Kutub’un eserlerinin sondan başlayarak geriye doğru okunmasını “doğru” bir okuma olacağı kanaatini taşır.

[5]  Malik Bin Nabi`yi, farklı kılan ana özellik olarak onun Fransa’da yaşayıp ve orada eğitim görmesinden kaynaklanan Batı kültürünü deneyimleyerek tanıma imkanın ona bir ayrıcalık kattığını düşünenler Seyyid Kutub’un Amerika tecrübesini veya Ali Şeriati’nin Fransa tecrübesini ihmal etmektedirler.

[6]  Ziyauddin Serdar’la Kitap Dergisinde yapılan bir söyleşide Serdar medeniyeti şöyle tanımlar: “Medeniyet kavramı, belirli bir dünya görüşünü temel alan evrensel bir tanımdır.Her dünya görüşü kendi kültürünü siyasi yapısını, toplumsal örgütlenmesini, kendi bilim ve teknolojisini, sanat ve edebiyatını ortaya çıkarır ve geliştirir.İslam medeniyeti de İslâm’ın dünya görüşü üzerine kurulmuştur. Bu bakımdan,İslâm dediğimizde, bütün unsurlarıyla tam bir yapı oluşturan medeniyet anlaşılmalıdır.” Ziyauddin Serdar’la Konuşma, Ahmet Kot, Kitap Dergisi, sayı:1, 1986.

Check Also

İslam (Müslümanlar) Günümüz Dünyasına Nasıl Müdahale Edecek? / Nuri YILMAZ

“İslam nasıl müdahale edecek” şeklinde bir başlıkla başlamak zorunda kaldık. Oysa İslam cismani varlığı olan ...

Bilginin İslamileştirilmesi / İsmail Raci Faruki

Aynı İsimli Kitaptan İslamiYorum tarafından Özetlenmiştir Toplumun ıslahı, zulüm odakları tarafından yaratılan fesadın bertaraf edilmesi ...

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21. Yüzyılda Müslümanların Geleceği / M. Kürşat Atalar

Almanya – Essen Konferansı / 17.08.2008 Öncelikle “düşüncenin okullaşması” derken, kastımızı vuzuha kavuşturmamız gerekir. Burada ...