Evrensel Ahlak Beyannamesi

Print Friendly, PDF & Email

İslami Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma

 

Dünya Dinleri Parlamentosu Konseyi’nin (The Council For a Parliament Of The World’s Religions) 4 Eylül 1993 tarihinde ABD, Chicago’da yayınladığı beyannamenin bir özetidir.

 

Giriş

Dünya ıstırap içinde. Bu ıstırap öylesine kaçınılmaz ve yaygın ki bu acının boyutlarının daha net anlaşılması için onun belirtilerinin adını koymak zorundayız.

Barışa bir türlü ulaşamıyoruz. Gezegenimiz yok ediliyor. Komşular korku içinde. Erkekler ve kadınlar birbirinden soğumuş durumda. Çocuklar ölüyor.

Bunlar kabul edilecek türden şeyler değil. Dünyanın eko-sisteminin kötüye kullanılmasını, hayatın potansiyelini boğan yoksulluğu, insan bedenini zayıflatan fakirliği, yıkımla pek çok aileyi tehdit eden ekonomik eşitsizliği kınıyoruz. Sosyal düzensizliği, halka bir türlü adaletle davranılmamasını, toplumumuzu bastıran anarşiyi, şiddetten dolayı çocukların ölümünü kınıyoruz. Özellikle, din adına yapılan düşmanlığı ve saldırıları kınıyoruz. Bu ıstırabın olmaması gerekir, çünkü evrensel bir “ahlâk” için temel ilkeler, ölçüler elimizde mevcuttur. Bu “ahlâk”, daha iyi bir birey ve evrensel düzen için olanak sağlayacak ve bireyleri umutsuzluktan, toplumları kaostan uzaklaştıracaktır.

Bizler, dünya dinlerinin uygulamalarını ve ilkelerini benimsemiş insanlarız. Bizler, yaygın bir dizi ilkelerin, dinlerin öğretilerinin bulunduğunu ve bunların evrensel bir “ahlâk” için temel sağladığını biliyoruz. Bizler bu gerçeğin çok uzun zamandır bilindiğini fakat kalpte ve fiiliyatta yaşanmayı beklediğini beyan ediyoruz. Bizler, dinler için, milletler için, ırklar için, toplumlar için, aileler için hayatın tüm alanları için geri dönülmez, kayıtsız şartsız ilkeler, ölçüler var olduğunu beyan ediyoruz. Sürdürülebilir bir dünya düzeni için şart olan ve dünya dinlerinin öğretilerinde bulunan ve insana davranışlarında yol gösterecek eski bir rehberliğin var olduğunu biliyoruz. Şunun iyice bilinmesini istiyoruz ki bizler bağımsızız, her birimizin refahı bütün bir toplumun refahına bağlıdır ve bu yüzden bizlerin insanoğluna, hayvanlara ve bitkilere karşı; dünyanın, havanın, suyun ve toprağın korunmasını için sorumluğumuz vardır.

Yaptığımız her şey için bireysel sorumluluk alıyoruz. Bütün kararlarımız, hareketlerimiz ve başarısızlıklarımızın sonuçları vardır. Bize nasıl davranılmasını istiyorsak biz de başkalarına öyle davranmalıyız. Bu yüzden istisnasız herkesin insanca muamele görmesi için hayata ve haysiyete, bireye ve çeşitliliğe saygı duymak için söz verdik. Sabırlı olmalıyız ve başkalarına karşı müsamaha gösterebilmeliyiz. Geçmişten ders alarak, ama asla nefretin bizi esir almasına izin vermeden affedici olabilmeliyiz. Kalbimizi birbirimize açarak, birliktelik ve ilişki kültürü tesis ederek, dünyanın daha iyi bir yer olabilmesi için farklılıklarımızı sorun yapmaktan vazgeçmeliyiz.

İnsanlığı ailemiz olarak görüyoruz. Birbirimize karşı nazik ve eli açık olmak için çabalamalıyız. Sadece kendimiz için yaşamamalı; yalnızları, mültecileri, acı çekenleri, fakirleri, yaşlıları, çocukları asla unutmaksızın, başkalarına da yardımcı olmalıyız. Hiç kimse ikinci sınıf vatandaş olarak görülmemeli ve öyle muamele edilmemeli ya da herhangi bir şekilde sömürülmemelidir. Kadınlar ve erkekler arasında eşit bir ortaklık olmalıdır. Herhangi bir cinsel ahlâksızlık suçu işlememeliyiz.

Fesadın ve tahakkümün her türünü gerimizde bırakmalıyız. Kendimizi şiddetsizliğe, saygıya, adalete ve barışa adamalıyız. Farklılıkları giderme aracı olarak şiddeti terk ederek, diğer insanları öldürmeyeceğimize, işkence etmeyeceğimize, yaralamayacağımıza, baskı altına almayacağımıza söz veriyoruz. Bir insan olarak herkesin tam potansiyeline ulaşması için eşit şansa sahip olduğu, adaletli sosyal ve ekonomik bir düzen için çabalamalıyız. Nefret ve önyargıdan kaçarak ve her şeye adaletle yaklaşarak, merhametle ve doğru bir şekilde konuşmalı ve hareket etmeliyiz. Adil ve barışçıl bir dünya oluşturma adına çalışmalıyız. Öncelikle bireylerin vicdanları değişmedikçe dünyanın daha iyi bir yere dönüşmesi mümkün değildir. Pozitif düşünceyle, duayla, meditasyonla, zihinlerimizi disipline ederek, bilincimizi artırmaya söz veriyoruz. Risk almadan ve kendimizi feda etmeye hazırlamadan, durumumuzda hiçbir değişim olamaz. Bu yüzden bu evrensel “ahlâk”a, birbirimizi anlamaya ve sosyal olarak faydalı, barışı benimseyen, doğa dostu hayat şekillerine kendimizi adamalıyız. Dindar olsun ya da olmasın bütün insanlığı bunun aynısını yapmaya davet ediyoruz.

Evrensel “Ahlâk”ın İlkeleri

Dünyamız köklü bir krizle karşı karşıya: Evrensel siyasette, evrensel ekolojide, evrensel ekonomide bir kriz söz konusu. Büyük bir vizyon eksikliği, çözülmemiş sorunlar yumağı, siyasi felç, anlayışsızlık ve genelde kamu yararı için kılını dahi kıpırdatmama her yerde gözlemlenmektedir. Dünyamızda yüz milyonlarca insan, her geçen gün artarak, işsizlikten, açlıktan, ailelerin yıkımından dolayı acı çekmektedirler. Kalıcı bir barış için umut ellerimizden kaçıp gidiyor. Kadınlar-erkekler ve nesiller arasında bir gerginlik var. Çocuklar ölüyor, öldürüyor ve öldürülüyorlar. Her gün artarak pek çok ülke, iş dünyasında ve siyasette yolsuzlukla sarsılıyor. Şehirlerimizde sosyal, radikal ve etnik çatışmalar, uyuşturucu kullanımı, organize suçlar ve anarşi yüzünden huzurlu yaşamak zor hale geldi. Hatta komşular bile birbirlerinden korkarak yaşıyorlar. Gezegenimiz kuralsız bir şekilde yağmalanıyor. Ekosistemin çöküşü bizi tehdit ediyor.

Defalarca bizler, dini liderlerin ve din mensuplarının yabancı düşmanlığını, nefreti, fanatizmi, saldırıyı körüklediğini; hatta şiddetli ve kanlı çatışmalara ön-ayak olduklarını ve bunu makulmüş gibi gösterdiklerini görüyoruz. Din sık sık, savaş da dâhil, bütünüyle güç-siyaset hedefleri için yanlış kullanılıyor. Nefretle doluyuz. Bütün bu felaketleri kınıyoruz ve böyle olmaması gerektiğini vurgulamak istiyoruz. Evrensel sıkıntıya cevap verebilen dünyanın dini öğretilerinin içinde bin yıllardır mevcut bulunan bir “ahlâk” vardır. Elbette bu “ahlâk”, dünyanın bitmek bilmeyen sorunlarının hepsine doğrudan çözümler sunmaz, ama daha iyi bir birey ve evrensel düzen için ahlâki temel sağlayabilir. Yani erkekleri ve kadınları umutsuzluktan uzaklaştıracak ve toplumu kaostan kurtaracak bir vizyon. Bizler, dünyanın dinlerinin ilkelerine ve uygulamalarına kendimizi adamış insanlarız. Bizler, evrensel “ahlâk” için temel oluşturan dinler arasında çoktan bir fikir birliğinin var olduğunu tasdik ediyoruz.

  1. Yeni Evrensel Bir “Ahlâk” Olmadan, Yeni Evrensel Bir Düzen Olmaz

Biz dünyanın çeşitli dinlerinden ve bölgelerinden gelen kadınlar ve erkekler, bu yüzden bütün dünya insanlarına, dindarlarına ve ateistlere sesleniyoruz. Ortak noktamız olan görüşlerimizi ifade etmek istiyoruz:

–  Hepimizin daha iyi bir evrensel düzen için sorumluluklarımız vardır.

–  Dünyanın korunması ve adalet, barış, özgürlük, insan haklarının oluşması için müdahalemiz mutlak surette gereklidir.

–  Bizim farklı dini ve kültürel geleneklerden geliyor olmamız, insanlık dışı her tür uygulamaya karşı gelişimizi ve daha yüce değerler için çalışmamızı engellememelidir.

–  Bu evrensel “ahlâk” içinde ifade edilen ilkeler, dini temelli olsun ya da olmasın “ahlâk” görüşleri olan herkes tarafından kabul edilebilir.

–  Dini ve ruhani kişiler olarak, hayatlarımız “Mutlak bir Gerçekliğe” dayalıdır ve bu “Gerçeklik”ten güvenle, duayla, kelimelerle, sessizliğimizle umut ve manevi güç alıyoruz. Dünyanın bakımı ve bütün insanlığın refahı için özel sorumluluğumuz var. Bizler kendimizi diğer insanlardan daha üstün görmüyoruz. Fakat biz dinlerimizin eski hikmetinin gelecek için yol gösterebildiğine inanıyoruz. İki dünya savaşı ve soğuk savaşın sonrasında, faşizmin ve Nazizm’in çöküşünden, komünizmin ve koloniliciliğin sarsılmasından sonra insanlık tarihinin yeni bir safhası başladı. Bugün daha iyi bir evrensel düzen ortaya koymak için yeterli derecede ekonomik, kültürel ve manevi kaynaklara sahibiz. Fakat eski ve yeni etnik, ulusal, sosyal, ekonomik ve dini gerginlikler daha iyi bir dünyanın barışçıl inşasını tehdit etmektedir. Her zamankinden daha çok boyutta teknolojik gelişme yaşamaktayız, ama görüyoruz ki dünya genelindeki yoksulluk, açlık, çocukların ölümü, işsizlik, cimrilik ve doğanın yıkımı azalmadı, aksine arttı. Pek çok insan ekonomik yıkım, sosyal düzensizlik, siyasi marjinalleşme, ekolojik felaket ve ulusal çöküş ile karşı karşıya. Böylesine dramatik evrensel durumda, insanlığın barışçıl şekilde bir arada yaşama vizyonuna, ahlâki ve etnik gruplara ve dünyanın bakımının sorumluluğunu paylaşan dinlere ihtiyacı vardır. Böylesi bir vizyon umutlara, hedeflere, ideallere, standartlara dayanmaktadır. Fakat bütün dünya genelinde, bunlar ellerimizden kayıp gitmiştir. Buna rağmen bizler, (onların sık sık yanlış kullanmaları ve başarısızlıklarına rağmen) böylesi umutların, ideallerin ve standartların korunabildiğini, temellendirilebildiğini ve yaşanabildiğini göstermek adına sorumluluk taşıyanların inanç toplulukları olduğundan eminiz. Bu, özellikle modern devlette böyledir. Din ve vicdan özgürlüğü garantisi gereklidir, ama bu garantiler dinlerine, dillerine, deri rengine, cinsiyetine, sosyal kökenlerine bakılmaksızın bütün dünya için geçerli olan ilkelerin, görüşlerin ve bağlayıcı değerlerin yerine geçmezler. Dünyada insanlık ailesinin kökten birliğine inanmış kimseleriz. 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Deklarasyonu’nu hatırlayalım. Resmi olarak haklar konusunda ilan edilmiş olan şeyi, bizler “ahlâk” perspektifinden burada dile getirmek ve açıklamak istiyoruz. O da şudur: İnsanoğlunun itibar ve izzetinin tam bir şekilde gerçekleşmesi, bütün insanlığın esasında elden çıkarılamaz özgürlüğü ve eşitliği ve bütün insanlığın birbiriyle gerekli olan dayanışması ve birbirine bağlılığının tam idraki. Gezegenimizin sıkıntılı tarihinden ve kişisel tecrübelerin temelinde bizler şunları öğrendik:

–  Daha iyi bir evrensel düzen tek başına kanunlarla, emirlerle, toplantılarla yaratılmaz ve desteklenemez.

–  Barışın, adaletin, gerçekleşmesi ve dünyanın korunması adaletle davranacak kadınların ve erkeklerin hazır olmasına ve onu kavramasına bağlıdır.

–  Özgürlüklerin ve hakların lehine yapılacak bir fiil, sorumluluk ve görev bilincini gerektirir ve bu yüzden insanların hem akıllarına hem de kalplerine seslenilmelidir.

–  “Ahlâk” olmadan haklar, uzun soluklu değildir ve evrensel “ahlâk” olmadan daha iyi bir evrensel düzen de olmayacaktır.

–  Evrensel “ahlâk”tan kastımız, var olan dinlerin ötesinde tek bir çatı altında birleşmiş bir din ya da evrensel bir ideoloji değildir. Ve kastımız kesinlikle bir dinin diğer dinler üzerinde hâkimiyeti de değildir. Evrensel “ahlâk”tan kastımız, kişisel tavırlar, kesin standartlar, bağlayıcı değerler konusunda kökten bir fikir birliğidir. “Ahlâk” konusunda köklü bir fikir birliği olmadan, er ya da geç her toplum kargaşa ve diktatörlük tarafından tehdit edilecektir ve bireyler umutsuzluğa düşeceklerdir.

  1. Köklü Bir Talep: Her İnsana İnsanca Muamele Edilmeli

Hepimiz hataya düşebilen, kusurları ve sınırları olan insanlarız. Kötülüğün gerçekliğini biliyoruz. Kesinlikle bu yüzden, biz, evrensel refahın gerçekleşmesi için evrensel “ahlâk”ın köklü unsurlarının (bireyler kadar toplumlar ve organizasyonlar için, dinlerin kendisi kadar devletler için de) ne olması gerektiğini ifade etmeye mecburuz. Bizler, bizim bin yıllık eski dinlerimiz ve ahlâki geleneklerimizin; dindarlar ve ateistler, iyi niyetli insanlar için ikna edici ve uygulanabilir olan bir “ahlâk”ı sağlayacağına inanıyoruz.

Aynı zamanda bizler, çeşitli dini ve ahlâki geleneklerimizin insanlığa neyin yardımcı olduğuna ve neyin yardımcı olmadığına, neyin doğru olduğuna ve neyin doğru olmadığına, neyin iyi neyin kötü olduğuna dair çok farklı temeller sunduğunun da farkındayız. Biz, bireysel dinler arasında ciddi farklılıkları göz ardı etmek ya da örtbas etmek istemiyoruz. Fakat bu farklılıklar ortak olarak sahip olduğumuz şeyleri açıkça dile getirmemizi ve her biri, bizim kendi dinimizin temeline ya da “ahlâk” temellerimize dayalı olan ve müşterek olarak doğruladıklarımızı açıklamaktan bizi alıkoymamalıdır. Biliyoruz ki, dinler dünyanın sosyal, siyasi, ekonomik, çevresel sorunlarını çözemez. Fakat dinler, tek başına yasal düzenlemelerin, siyasi programların, ekonomik planların gerçekleştiremeyeceği şeyleri gerçekleştirebilir: İç huzurda, zihniyette, insanların kalplerinde bir değişim ve yanlış yoldan dönüşü sağlama gibi. İnsanlığın acilen sosyal ve ekolojik reformlara ihtiyacı var. Fakat insanlığın öncelikli olarak manevi bir yenilenmeye ihtiyacı vardır. Dindar insanlar olarak bizler, bu görevi üstleniyoruz. Dinlerin manevi güçleri; köklü bir güven hissi, anlam, kesin-nihai standartlar ve manevi bir sığınak sunabilir. Elbette dinler; dinin bizzat kendinden, ayrıştırıcı karşılıklı kibirden, güvensizlikten, önyargıdan ve hatta düşmanca görüntülerden kaynaklanan çatışmaları yok ettiğinde ve bu sayede farklı düşünen insanların ibadetlerine, bayramlarına, kutsal mekânlarına ve geleneklerine saygı gösterdiğinde inanılır olacaktır.

Günümüzde, önceden de olduğu gibi, kadınlara ve erkeklere dünya üzerinde insanlık dışı bir şekilde davranılıyor. Onlar, özgürlüklerinden ve fırsatlarından mahrum bırakılıyorlar. Onların insan hakları ayaklar altında eziliyor. Onurları çiğneniyor. Bütün insanlık dışılığa karşın, dini ve ahlâki görüşlerimiz her insanoğlunun insanca davranılmasını talep ediyor. Bu şu anlama gelmektedir ki yaşına, cinsiyetine, ırkına, deri rengine, fiziksel ve akıl kabiliyetlerine, diline, dinine, politik görüşüne ya da milli ya da sosyal kökenine bakılmaksızın her insanın dokunulmaz ve vazgeçilmez onuru, izzeti vardır ve herkes, devlet kadar birey, bu izzeti onurlandırmaya ve onu korumaya mecburdur. İnsanlar daima hakların özneleri olmalıdırlar, tarafı olmalıdırlar; asla sadece araç, ya da asla ekonomide, siyasette, araştırma enstitülerinde ve sanayi şirketlerinde endüstrileşmenin ya da çok para kazanmanın objesi olmamalıdırlar.

Hiç bir insanoğlu, hiç bir sosyal sınıf, hiç bir ordu, hiç bir kartel, hiç bir polis, yani hiç bir şey ya da hiç kimse kendini üstün görmesin. Bilakis mantığa ve vicdana sahip her insan, gerçekten de insana yaraşır şekilde iyilik yapmaya ve kötülükten kaçınmaya mecburdur. Bunun ne anlama geldiğini açıklamak bu evrensel “ahlâk”ın amacıdır. Bu evrensel “ahlâk” içindeki kesin, şartsız ilkeleri hatırlatmak niyetinde olmalıyız. Bu ilkeler, engelleyici unsurlar olmamalı, hayatlarının yönlerini, değerlerini, yönelmelerini ve anlamını bir kez daha bulmak ve anlamak için destek ve yardımlar olmalıdır. İnsanoğlunun binlerce yıllık ahlâki ve dini geleneğinde var olan bir prensip vardır. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına da yapma.” Ya da daha olumlu tabirle, kendine yapılmasını istediğin bir şeyi başkasına da yap. Bu dinler, milletler, ırklar toplumlar, aileler, hayatın bütün alanları için kesin ölçü olmalıdır.

Bencilliğin her şekli reddedilmelidir. Bireysel ya da kolektif olsun, kast düşüncesi, ırkçılık, milliyetçilik, ya da cinsel ayrımcılık şeklinde de gelse bütün bencillikler reddedilmelidir. Biz bunları, insanoğlunu insan olmaktan alıkoyduğu için kınıyoruz. Kişinin kendini kanıtlaması ya da ulusların kendi geleceğini belirlemesi (self-determinasyon) evrensel sorumluluktan ve kişinin kendi sorumluluğundan yani dünyaya karşı ve hemcinslerine karşı sorumluluktan uzaklaştırmadığı sürece tamamen meşrudur.

Bu ilke, biz insanların sıkı sıkıya bağlanmamız gereken somut standartları içermektedir ve bu ilke içinden, dünya dinlerinin çoğunda bulunan insanlık için 4 tane büyük öneri doğar.

  1. Kesin Emirler
  2. I) Hayata Saygıya ve Şiddetsizlik Kültürüne Karşı Sorumluluk

Dünya genelinde her dinden insan bencillik tarafından değil de, etraflarındaki dünyaya ve hemcinslerine karşı sorumlulukla belirlenmiş bir hayat yaşamaya çabalamaktadır. Buna rağmen bütün dünyada bizler, sadece bireyler arasında değil aynı zamanda sosyal ve etnik gruplar, sınıflar, ırklar, milletler ve dinler arasında da bitmek bilmeyen nefret, kıskançlık, şiddet, bulmaktayız.

Sık sık yeni teknik imkânlarla donanımlı şiddetin kullanımı, uyuşturucu trafiği ve organize suçlar evrensel ölçeklere varmış durumda. Pek çok yer, halen yukarıdan terörle yönetilmekte. Diktatörler kendi halklarına işkence etmekte, kurumsal şiddet her yerde. Hatta bireysel özgürlükleri korumak için var olan kanunların olduğu bazı ülkelerde, mahkûmlara işkence ediliyor, erkekler ve kadınlar kötürüm bırakılıyor, rehineler öldürülüyor.

  1. a) İnsanlığın eski dini ve ahlâkİ geleneğinde bizler, şu emri bulmaktayız: Öldürmeyeceksin! Ya da daha olumlu tabirle: Hayata saygı duyacaksın! Bu eski emrin sonuçları hakkında yeniden düşünelim: Bütün insanların, diğer insanların hakkını ihlal etmediği sürece emniyet, hayat ve özgürce kişilik gelişimi hakkı vardır. Hiç kimsenin bir diğer insanı öldürmek bir yana, fiziksel olarak ya da psikolojik olarak yaralamaya, işkence etmeye hakkı yoktur ve hiç kimsenin, hiç bir devletin, ırkın, dinin nefret uyandırmaya, ayrımcılık yapmaya, arındırmaya, sürgün etmeye; farklı inanç sahiplerini ya da davranışı farklı yabancı azınlığı ortadan kaldırmaya hakkı yoktur.
  2. b) Elbette, insanın olduğu yerde çatışma olacaktır. Bu türden çatışmalar, yine de, adalet çerçevesi içinde şiddete başvurulmadan giderilmelidir. Bu bireyler için geçerli olduğu kadar devletler için de geçerlidir. Siyasi gücü elinde bulunduranlar adil bir düzen çerçevesi içinde çalışmalıdırlar ve kendilerini muhtemel olan barışçı, şiddet içermeyen çözümlere adamalıdırlar ve onlar bunun için, şiddeti uygulayanlara karşı savunma ve koruma ihtiyacına sahip olan uluslararası barış düzeni içinde çalışmalıdırlar. Silahlanma yanlış bir yoldur. Kimse kimseyi aldatmasın: Evrensel barış olmadan insanlık için yaşam yoktur.
  3. c) Gençlerin, evde ve okulda muhatapları ile anlaşmazlıklarını gidermede şiddetin bir araç olamayacağını öğrenmeleri gerekmektedir. Sadece bu şekilde şiddetsizlik kültürü yaratılabilir.
  4. d) Her bir insan son derece değerlidir ve kayıtsız şartsız korunmalıdır. Fakat aynı şekilde bizimle bu gezegeni paylaşan hayvanların ve bitkilerin hayatları da korunmaya ve ilgiye layıktır. Doğal yaşam kaynaklarının sınırsız israfı, yeryüzünün acımasızca tahrip edilmesi, evrenin silah ve deney aracı olarak kullanılması insanlığın ayıbıdır. Bizler insanlar olarak dünyaya ve evrene; havaya, suya ve toprağa karşı özel bir sorumluluğumuz vardır. Bu evrende hep beraber iç içe geçmiş durumdayız ve hepimiz birbirimize bağlıyız. Her birimizin refahı bir diğerine bağlıdır. Bu yüzden evren ve doğa üzerinde insanlığın hâkimiyeti teşvik edilmemelidir. Bunun yerine biz, doğa ve evrenle uyum içinde yaşamaya çalışmalıyız.
  5. e) Bizim dini ve ahlâki geleneklerimizdeki gibi bir insan olmak, özel hayatta olduğu kadar kamu hayatında da, yardıma hazır ve başkalarına ilgili olmamız anlamına gelir. Asla zalim ve kaba olmamalıyız. Her insan, her ırk, her din bir diğerine hoşgörü ve saygı göstermelidir. Azınlıklar radikal, etnik ya da dini olsalar da korunma ve desteğe ihtiyaçları vardır
  6. II) Adil Bir Ekonomik Düzen ve Kültür Dayanışmasına Karşı Sorumluluk

Dünya genelinde her dinden insan, hayatlarını bir diğeriyle dayanışma içinde yaşamaya ve görevlerini olması gerektiği şekilde yerine getirmeye çalışmaktadırlar. Yine de, bütün dünya genelinde, sayısız açlık, eksiklik ve ihtiyaçla karşılaşmaktayız. Sadece bireyler değil, aynı zamanda özellikle adaletsiz kurumlar ve yapılar bu trajedilerden sorumludur. Milyonlarca insan işsiz. Milyonlarcası çok az maaşla sömürülmekte, yıkılmış gelecek ihtimalleriyle toplum dışına itilmektedir. Pek çok ülkede fakirler ve zenginler arasındaki, güçlüler ve güçsüzler arasındaki uçurum devasa boyuttadır. Biz, azgın kapitalizm kadar totaliter devlet sosyalizminin de pek çok ahlâki ve ruhani değerlerin içini boşalttığı bir dünyada yaşıyoruz. Materyalist mantık, sınırsız kar için ve sonu gelmez yağmalama için açgözlülük doğurmaktadır. Bu taleplerin sonu gelmemektedir. Yozlaşmanın kanserli kötülüğü, gelişmekte olan ülkelerde ve gelişmiş ülkelerde aynı şekilde artmaktadır.

  1. a) İnsanlığın eski dini ve ahlâki geleneklerinde, bizler bir emir bulmaktayız: Çalmayacaksın! Yani daha olumlu tabirle: Dürüstçe ve adaletle davranmalısın! Bu eski emrin sonuçlarını yeniden düşünelim. Hiç kimsenin her ne şekilde olursa olsun bir diğerini ya da ülkeyi soymaya ya da malını elinden almaya hakkı yoktur. Dahası, hiç kimse dünyanın ve toplumun ihtiyaçları için endişelenmeden bir başkasının malını kullanma hakkı yoktur.
  2. b) Aşırı yoksulluğun olduğu bir yerde yardıma muhtaç olma hali ve umutsuzluk yaygındır ve hayatta kalmak için tekrar tekrar hırsızlıklar görünür. Gücün ve zenginliğin acımasızca biriktirildiği toplumlarda kıskançlık duygusu, öfke ve ölümcül nefret ve isyan kaçınılmaz olarak kendi yoksullarını ve marjinal kesimini yaratır. Bu da şiddetin ve karşı şiddetin kısır döngüsüne yol açar. Kimse kimseyi aldatmasın: Evrensel adalet olmadan evrensel barış olmaz.
  3. c) Gençler, evde ve okulda mal-mülk sahibi olmanın beraberinde bir sorumluluk getirdiğini ve aynı zamanda onun kamu yararına kullanılmasının gerektiğini öğrenmelidirler. Sadece bu şekilde adil bir ekonomik düzen inşa edilebilir.
  4. d) Eğer bu gezegende milyarlarca fakir insanın çilesi, özellikle de kadınların ve çocukların zor durumunu iyileştirecekse, dünya ekonomisi adaletli bir şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Bireysel iyi ameller ve yardımcı projeler, her ne kadar vazgeçilmez olsalar da yetersizdir. Adil ekonomik kurumlar kurmak için bütün devletlerin iştirakine ve uluslararası organizasyonların otoritesine ihtiyaç vardır.

İkinci dünya ve hatta üçüncü dünya ülkelerinin fakirliğinin çözülmesi ve borç krizinin giderilmesi adına bütün taraflar tarafından destek görecek bir çözüm arayışına gidilmelidir. Elbette çıkar çatışmaları olacaktır. Gelişmiş ülkelerde mutlak surette; gerekli ve sınırsız tüketim arasında, mülkiyetin sosyal olarak faydalı ve faydasız kullanımları arasında, doğal kaynakların haklı ve haksız kullanımı arasında ve sadece kar amacı güden ve sosyal olarak yararlı ve ekolojik-odaklı piyasa ekonomisi arasında bir ayrım yapılmalıdır. Her nerede iktidardakiler halkı baskı altına alarak tehdit ederler, her nerede kurumlar kişileri tehdit ederler, her nerede güç, haklı olanı ezerse, işte biz şiddete başvurmadan en uygun şekilde orada direnmeliyiz

  1. e) Bizim, dini ve ahlâki geleneğimizin ruhuna uygun insan olmak şu anlamlara gelir:

–  Kuralsız savaşlarda, ekonomik ve siyasi gücü yanlış kullanmak yerine insanlığa hizmet için kullanmalıyız. Bizler, çocuklar, yaşlılar, engelliler, mülteciler ve evsizler için özel bir ilgiyle acı çekenlerle şefkat ruhu geliştirmeliyiz.

–  Biz, yalnızca sınırsız güce ve kaçınılmaz rekabetçi kavgalara yönelmek yerine, mantıklı bir çıkar dengesine ulaşmak için karşılıklı saygı ve nezaket bilinci geliştirmeliyiz.

–  Biz, dindirilemez şekilde açgözlülük, tüketim çılgınlığı, prestij kavgası yerine bir itidal ve tevazu hissine değer vermeliyiz. Açgözlülükte insan, ruhunu, özgürlüğünü, duruşunu, iç huzurunu, yani onu insan yapan bütün değerlerini kaybeder.

III) Doğrulukla Dolu Bir Hayata ve Hoşgörü Kültürüne Karşı Sorumluluk

Bütün bölgelerden ve dinlerden sayısız insan dürüstlük ve doğrulukla dolu hayat yaşamaya çalışmaktadır. Yine de, bütün dünyada bizler, sayısız yalanlar ve aldatma, dolandırıcılık, ikiyüzlülük, ideoloji ve demagoji buluyoruz:

–  Başarıya giden yolda bir araç olarak yalanı kullanan siyasetçiler ve iş adamları;

–  Doğru haber yerine ideolojik propaganda, bilgi yerine dezenformasyon, gerçeğe sadakat yerine toplumsal değerleri hiçe sayan bir yayın gerçekleştiren medya;

–  Ahlâki yanı sorgulanması gereken ideolojik, siyasi ya da ekonomik faaliyetlere dahil olup ahlâki değerleri yerle bir eden bilim adamları ve araştırmacılar;

–  Diğer dinlere saygı ve anlayış göstermek yerine onları değersiz gören, fanatizm ve hoşgörüsüzlük vazeden din temsilcileri.

  1. a) İnsanoğlunun eski dini ve ahlâki geleneklerinde biz şu emri buluyoruz: Yalan söylemeyeceksin! Ya da daha olumlu ifadeyle: Doğru bir şekilde konuşmalı ve hareket etmelisin! Bu eski emrin sonuçlarını yeniden düşünelim. Hiçbir kimse, hiçbir kurum, hiçbir devlet ya da kilise veya dini kurumun diğer insanlara yalanlar söylemeye hakkı yoktur.
  2. b) Bu özellikle şunlar için geçerlidir:

–  Medyada çalışanlar için ki, biz onlara gerçeğin hatırına haber yapma özgürlüğünü ve böylece gerçeğin takipçisi olma makamını vermişiz. “Ahlâk”ın üstünde değiller. İnsan onuruna, haklarına, köklü değerlere saygı duymak zorundadırlar. Onların görevi, objektiflik, adalet ve insan şerefinin korunmasıdır. İnsanların özel hayatlarına girmeye, kamuoyunu maniple etmeye ya da gerçeği çarpıtmaya hakları yoktur.

–  Sanatçılar, yazarlar ve bilim adamları için ki; biz onlara sanatsal ve akademik özgürlüğü vermişiz. Onlar genel ahlâki standartlardan muaf değillerdir ve gerçeğe hizmet etmek zorundadırlar.

–  Ülkelerin liderleri, siyasetçileri, siyasi partileri ki; biz onlara kendi özgürlüklerimizi emanet ediyoruz. İnsanların yüzlerine karşı yalan söylediklerinde, gerçeği maniple ettiklerinde, ya da içişlerinde, dışişlerinde insafsızlık veya rüşvetle suçlandıklarında güvenilirliklerini kaybediyorlar ve böylece makamlarını ve oylarını da kaybetmeyi hak ediyorlar. Buna karşılık, kamuoyu her zaman insanlara gerçeği söyleme cesareti bulan politikacıları desteklemelidir.

–  Son olarak, din temsilcileri için gereklidir. Farklı inanç mensuplarına karşı önyargıyı, nefreti, düşmanlığı körüklediklerinde ya da dini savaşları haklı gösterdiklerinde veya körüklediklerinde, onlar insanlığın kınamasını ve savunucuların kaybını hak ederler. Şunu herkes bilsin ki, doğruluk ve insaniyet olmadan evrensel adalet olmaz.

  1. c) Gençler evde ve okulda doğru bir şekilde düşünmeyi, konuşmayı öğrenmelidirler. Hayatlarını şekillendirecek kararları verebilmeleri için eğitime ve bilgiye hakları vardır. Ahlâki bir biçimlenme olmaksızın, önemsiz olandan önemli olanı zar zor ayırt edebilmektedirler. Günlük bilgi bombardımanında ahlâki standartlar; fikirler gerçek olarak sunulduğunda, eğilimler abartılı hale dönüştüğünde ve gerçekler çarpıtıldığında gençlere yol gösterecektir.
  2. d) Bizim büyük dini ve ahlâki geleneğimizin ruhunda “insan” olmak demek şu anlamlara gelir:

–  Keyfilikle özgürlüğü ya da gerçeğe kayıtsızlıkla çoğulculuğu karıştırmamalıyız.

–  Bütün ilişkilerimizde eyyamcılık, ikiyüzlülük, sahtekârlık yerine doğruluğu benimsemeliyiz.

–  İdeolojik ve partizan yarı gerçekleri yaymak yerine dürüst samimiyetin ve gerçeğin peşinde olmalıyız.

–  Cesaretle gerçeğe hizmet etmeliyiz ve hayatın oportünist fırsatlarına boyun eğmek yerine sebatkâr ve güven telkin eden kişiler olarak kalabilmeliyiz.

  1. IV) Erkekler ve Kadınlar Arasında Paylaşıma ve Eşit Haklar Kültürüne Karşı Sorumluluk

Dünya üzerinde her dinden insan; hayatlarını aşk, cinsellik ve aile alanlarında sorumluluk duyarak ve o birliktelik ruhu içinde yaşamaya çalışmaktadır.

Ama buna rağmen bütün dünyada kınanması gerekecek boyutta ataerkillik, çocukların ve kadınların istismarı, bir cinsin diğeri üzerinde baskısı, kadın teşhirciliği, zorla yaptırılan fahişelik her yana yayılmış durumdadır. Sık sık sosyal ve ekonomik adaletsizlik, özellikle az gelişmiş ülkelerde kadınları ve hatta çocukları hayatta kalma aracı olarak fahişeliğe zorlamaktadır.

  1. a) İnsanlığın büyük eski dinlerinde ve ahlâki geleneğinde bizler bir emir bulmaktayız: Ahlâksız cinsel ilişki suçu işlemeyeceksin! Ya da daha olumlu ifadeyle: Birbirilerinize saygı duymalı ve sevmelisiniz! Bu eski emrin sonuçlarını yeniden düşünelim. Hiç kimsenin sırf cinsellik objesi olarak diğerlerini küçük duruma düşürmeye, onları cinsel sömürü aracına dönüştürmeye ve onları o durumda tutmaya hakkı yoktur.
  2. b) İnsanı alçaltmanın en kötü şekillerinden biri olarak cinsel istismarı ve cinsel ayrımcılığı kınıyoruz. Bizlerin, birinin diğerine cinsel olarak hâkimiyetine cevaz verilse bile buna karşı gelmek gibi bir görevimiz vardır. Her nerede cinsel istismar müsamaha edilirse, nerede fahişelik benimsenirse ya da çocuklar istismar edilirse, buna karşı çıkma görevimiz vardır. Kimse kendini aldatmasın. Birlikte ve beraberce yaşam olmadan gerçek bir insanlık olamaz.
  3. c) Gençler evde ve okulda cinselliğin olumsuz, yıkıcı ya da istismar edilecek bir şey olmadığını, olumlu ve yapıcı bir şey olduğunu öğrenmelidirler. Toplumun hayat belirleyen şekillendiricisi olarak cinsellik, sadece partnerlerin bir diğerinin mutluluğunu önemseme sorumluluğunu kabul ettiğinde etkili olabilir.
  4. d) Kadınlar ve erkekler arasındaki ilişki, baskıcı davranışla ya da istismarla değil, sevgiyle birliktelikle, dürüstlükle tanımlanmalıdır. İnsanın memnuniyeti cinsel zevkle özdeş değildir. Cinsellik, eşit partnerler tarafından yaşanan sevgi dolu bir ilişkiyi ifade etmeli ve bunu güçlendirmelidir.
  5. e) Evlilik Kurumu, bütün kültürel ve dinsel farklılıklarına rağmen aşkla, sadakatle, devamlılıkla özdeştir. Çocuğa, eşe ve kocaya karşılıklı desteği ve güvenliği garanti etmelidir. Bütün aile üyelerinin haklarını korumalıdır. Bütün ülkeler ve kültürler, evlilik ve aile hayatını insanoğlu için özellikle de yaşlı insanlar için değerli hale getirecek ekonomik ve sosyal ilişkileri geliştirmelidirler. Çocukların eğitim alma hakları vardır. Aileler çocuklarını, çocuklar da ailelerini suiistimal etmemelidir. Onların ilişkileri karşılıklı saygıyı, ilgiyi ve takdiri yansıtmalıdır.
  6. f) Bizim büyük dini ve ahlâki geleneğimizin ruhuna uygun şekilde “insan” olmamız şu anlamlara gelir:

–  Ataerkil hâkimiyet ve bozulma yerine (ki bunlar şiddetin ifadeleridir ve karşı şiddeti meydana getiririler) karşılıklı saygıya, birlikteliğe ve anlayışa ihtiyacımız var.

–  Cinselliğin yanlış kullanımı ve önüne geçilemez şehvet yerine karşılıklı ilgiye, müsamahaya, uzlaşmaya hazır halde olmaya ve sevgiye ihtiyacımız vardır. Sadece kişisel ve ailevi ilişkilerde tecrübe edilmiş şeyler, devletler ve dinler için de tecrübe edilebilir.

  1. Bir Bilinç Değişimi

Tarihsel deneyim şunu göstermiştir ki, bizler kamu hayatında bireylerin bilincinde bir değişim başarmadıkça dünya da daha yaşanılır bir yere dönüşmeyecektir. Değişim olasılıkları son 10 yılda köklü değişimlerin yer aldığı alanlarda; yani savaş, barış, ekonomi ve ekoloji gibi alanlarda çoktan ortaya çıktı. Bu değişim aynı zamanda “ahlâk” ve değerler alanında da gerçekleşmek zorundadır. Her bireyin bir iç haysiyeti ve devredilemez hakları vardır ve her bireyin aynı zamanda yaptığı ve yapmadığı şeyler için kaçınılmaz sorumlulukları vardır. Bütün kararlarımız ve fiillerimiz, hatta ihmallerimiz ve başarısızlıklarımızın da sonuçları vardır. Bu sorumluluk bilincini canlı tutmak, onu derinleştirmek ve onu gelecek nesillere götürmek dinlerin özel görevidir.

Bu konsensüste başardığımız şey hakkında gerçekçiyiz ve aynı zamanda aşağıda sayacağımız şeylerin gözlemlenmesini de ısrarla tavsiye ediyoruz:

  1. a) Pek çok tartışılmış ahlâki sorunlarda evrensel bir fikir birliğine varılması güç olacaktır. Yine de, pek çok tartışmalı sorunlar için bile uygun çözümler burada işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz köklü ilkelerin ruhuna uygun şekilde elde edilebilir nitelikte olmalıdır.
  2. b) Hayatın pek çok alanında yeni bir ahlâki sorumluluk bilincine gereksinim vardır. Bu yüzden mümkün olduğunca çok meslek; mesela fizikçiler, bilim adamları, iş adamları, gazeteciler ve siyasetçiler “ahlâk” anlayışının modern kodları üzerinde çalışmalıdırlar.
  3. c) Her şeyden öte, çeşitli inanç grubundaki insanların kendi belli “ahlâk” anlayışlarını ortaya koymalarını tavsiye ediyoruz. Her bir inanç geleneği; örneğin hayatın ve ölümün anlamı, acıların sürekliliği, suçluların affı, özverili şekilde kendini feda etmenin ve feragatin gerekliliği ve şefkat hakkında ne söylemektedir. Bunlar zaten gayet net olan evrensel “ahlâk”ı daha da belirgin hale getirecek ve derinleştirecektir.

Sonuç olarak, yeryüzündeki bütün insanlara mesajımız şudur: Her bir birey kendini değiştirmedikçe bu gezegen de daha iyi bir hale dönüşmeyecektir. Bireysel ve kolektif bilinç içinde böylesi bir değişim için, düşünme, meditasyon, dua ya da pozitif düşünce vasıtasıysa manevi yanımızın uyanışı ve kalbimizin değişimi için çalışacağımıza söz veriyoruz. Beraberce dağları bile yerinden oynatabiliriz. Risk almada ve “kendini adama”da, istek olmadan bizim durumumuzda hiçbir köklü değişim olamaz. Bu yüzden, kendimizi evrensel “ahlâk”a, birbirimizi daha iyi anlamaya adamalıyız. Dindar olsun ya da olmasın bütün insanları aynısını yapmaya davet ediyoruz.

Check Also

Müslümanların Toplumsal Yapılanmalarının Trajik Serencamı Otoriter Düşünce ile Baskıcı Yapılar Arasındaki İlişki Üzerine / Mehmet Yaşar SOYALAN

GİRİŞ Bir önceki sayıda “İslamcılık”ın, sorunlarının bugüne özgü olmadığını, doğasından kaynaklandığını ve kadim bir özelliğe ...

İslami Mücadele ya da Yola Koyulmadan Uçuruma Düşmek / Ali ÖNER

“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz Divanelerin hemdemi divane gerektir.” Ziya Paşa Havada bir sis bulutu ...

İslamcılık ve Laiklik (Ayrılma ve Buluşma Noktaları) / Prof. Dr. Hasan HANEFİ

Çeviren: Dr. Ramazan YILDIRIM   KELAM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ’nden alıntılanmıştır.   Metot Farklılığı İslamcıların (selefîlerin) kullanmış ...