Farklı Fikirlerin Birlikte Yaşamasının İmkanı / Nuri Yılmaz

İslam adına birçok farklı düşünce ve grubun ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz.

Aslında Müslümanlar bu olguyla yeni tanışmış değiller. Resulullah’ın vefatının üzerinden fazla bir zaman geçmeden, görüş ayrılıkları ve gruplaşmalar kendisini göstermeye başlamıştır. Hatta farklı gruplar ve ekoller arasında zaman zaman savaşlar bile yaşanmıştır. Ancak bu defa biraz daha farklı bir problemle karşı karşıya bulunmaktayız.

Geçmişte yaşanmış olan problemler, birinin birine baskın çıkması veya birinin birini yenmesi ile çözümlenebiliyordu. Çünkü iletişim ve ulaşımın sınırlı olduğu eski dönemlerde, gücü elinde bulunduranın farklı görüşleri yok sayması ve kendi görüşünü dikte etmesi kabul görebilen bir tutumdu. Coğrafya şartları ve toplum yapıları tek tip kültür havzalarının oluşmasına imkan veriyordu.

Fakat mesafelerin ortadan kalktığı günümüzde, dünya küçük bir şehre dönmüş durumda. Kültürel etkileşimleri engellemek neredeyse imkansız. Bir apartman ölçeğinde bile, bırakın aynı dinin farklı yorumlarını, farklı dinler bile bir arada bulunabiliyorlar. Üstelik bu sadece bir kaç bina için değil, neredeyse bütün binalar için geçerli. Bu şartlar karşısında geçmiş tutumu aynen sürdürsek… Doğacak zulmü, acıları, travmayı göze alsak ve “güçlünün kendi görüşünü dikte etme hakkı vardır” deyip diğerlerine “zimmi” gibi davransak… Farklı din mensuplarına, İslam çatısı altında yaşamayı kabul etmeleri şartıyla hayat hakkı tanısak; İslam dairesi içindeki görüş ayrılıklarını ve gruplaşmaları da, “İslam tek bir gerçekliktir; Müslümanlar da tek bir ümmettir” sloganı ile birer sapma olarak değerlendirsek… Evet, bütün bunları yapsak sorunumuz çözülmüş olur mu?

Bu soru ile gündeme getirilen yaklaşım tarzı, maalesef günümüz için bir “varsayım” değildir. Modern dönemlerde yaşayan İslami grup ve cemaatler, kendi grubundan olmayan ve kendileri gibi düşünmeyen diğerlerine, tam da bu şekilde bakmaktadırlar. Öyle ki; siyasi iddiası en zayıf ve “İman dairesi”[1] en geniş olan mutasavvıflar bile, kendileri gibi düşünmeyeni kolayca “dinden çıkmış” ilan edebiliyorlar.

Peki, bu şekilde sorun çözülüyor mu?

Maalesef hayır! Bu zihniyet, Müslümanlar arasındaki ayrılıkları birer rekabet konusu haline getiriyor ve aralarındaki mesafeyi uçuruma dönüştürüyor. Herkes kendisinin doğruluğunu ispata girişip, kendi düşüncesinin odak olduğu bir yaşam tarif ediyor. Bütün bir insanlığı “tek tip” görmek istiyor. Gerçekleşmesi mümkün olmayan bu hayal peşinde koşarak bütün insanlığı kurtaracağını zannediyor, ama onun bu yüksek motivasyonu sadece zulüm ve haksızlık üretiyor.

Nitekim eline imkan geçtiğinde, bu zihniyetin nelere yol açtığını görmemizi sağlayacak yeterince örnek bulunmaktadır. İran’daki tek tipleştirme çabalarının sonucu olarak, neredeyse İslam’a düşman hale gelmiş ve her fırsatta sokaklara dökülen halk; 1400 sene önceki yaşam koşullarını Afganistan’da oluşturmaya çalışan ve bunun sonucunda İslam’ı “kötü” göstermek isteyenlerin en gözde örneği haline gelmiş olan Taliban yönetimi; Suudi Arabistan’daki adaletsiz şeriat uygulaması vs.

Bunların hiçbirisi insanlığa, İslam ve Müslümanlar hakkında olumlu mesajlar vermiyor.

İnsanlığa “Asr-ı Saadet”i vadeden Müslümanlar bir açmazla karşı karşıya mı bulunuyorlar? İlk ortaya çıktığı dönemlerde; şaşırmışların yol göstericisi, karanlıkta kalmışların aydınlatıcısı, ezilmişlerin kurtarıcısı, çaresizlerin çaresi olan bu din, bugünün insanlığına; baskı, şiddet, çatışma ve kavgadan başka bir şey sunamıyor mu?

Elbette ki hayır! Ama şu bir gerçek; her biri tarihin farklı bir döneminde ortaya çıkmış ve bugün de düşüncelerimizi şekillendirmeye devam eden yorumlar eskidiler. Ortaya çıktıkları dönemin sosyal ve psikolojik şartları değişmiş olduğu için bugüne bir şey sunamıyor ve günümüz insanlığının problemlerine çözüm olamıyorlar. Yeni okumalara ve yeni yorumlara ihtiyacımız bulunmaktadır.

“Farklı fikirlerin birlikte nasıl yaşayacakları” meselesi de, geçmiş yaklaşım tarzlarıyla çözüm getiremeyeceğimiz konulardan birisidir. Biz bu problemin İslam’ın inanç temelleriyle ilgili değil, “İslam” olduğu zannedilen ön kabullerle ilgili olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla bu önemli problemi; “dinin aslından” gibi görülen bazı ön kabulleri yıkarak çözebileceğimize inanıyoruz.

İşte bu makale, günümüz Müslümanlarının karşı karşıya bulunduğu “birlikte yaşam” problemine çözüm aramak maksadıyla kaleme alınmıştır. Bu çerçevede:

–  Önce “hakikat” kavramı çerçevesinde, “tek”çi (tek ümmet, tek gerçeklik vs.) anlayışın doğru olup olmadığı incelenecek,

–  Sonra, farklı fikirlere sahip olmanın kötü olup olmadığı tartışılacak,

–  Sonra da birlikte yaşamanın imkanları değerlendirilecektir.

“Hakikat/Doğru” Kimin Yanında?

Birlikte yaşamanın imkanları açısından Batı’da gelişen tezler, şu önerme ile karşımıza çıkmaktadırlar:

“Mutlak gerçeklik/Hakikat hiçbir dinsel gelenek tarafından tam olarak bilinemez. Bütün dinler ortaya çıktıkları tarihsel, sosyal ve psikolojik şartlarla sınırlı olarak Mutlak Hakikati tanımlamışlardır. Her biri doğruları ihtiva eder ama hiçbiri hakikatin tümünü ihtiva edemez. Bu durumda hiçbiri, ortaya koyduğu iddiaları ve sunduğu inançları mutlak olarak görmemelidir.”

“Dinsel çoğulculuk” adı verilen bu arayış bize; uğrunda çaba göstereceğimiz, yaygınlaştırmaya çalışacağımız ve “hakikat” diye sarılacağımız bir sabitemiz olmamasını öğütlemektedir. Bu tez toplumlarda gerçekten karşılık bulsa, (kavgaya ve rekabete sebep teşkil eden hiç bir şey bırakmadığı için) “birlikte yaşam” imkanı oluşturmuş olur. Ancak bu tezin kabul edilmesi demek, bütün bireylerin ve toplumların inançlarından vazgeçip bu “inancı” benimsemesi demektir.

Dünya coğrafyasında “birlikte yaşamak” adına inançlarından ve değerlerinden vazgeçecek insanlar var mıdır, bilinmez! Ama en azından Müslümanların bunu bir çözüm olarak kabul etmeyecekleri açıktır. Çünkü onlar haklı olarak dinlerini hakikatin kendisi olarak görürler. Ve nitekim doğruluğunda şüphe olmayan Kur’an da kendisini; “hakla batılı ayıran/Furkan”, “doğru yola eriştiren/Hadi”, “karanlıklardan aydınlığa çıkaran”, “cehaletten kurtaran” vs. gibi sıfatlarla tanımlar. Bir Müslüman olarak biz de meselenin bu noktasında tartışacak bir yön görmüyoruz.

Fakat bununla birlikte mutlaka tartışmamız gereken bir yön var!

Birçok farklı İslam tanımının olduğu ve hepsinin de kendisini “hakikat” olarak nitelediği bir ortamda, “hakikat/doğru” kimin yanındadır? Başka dinlerle ve inançlarla kıyaslandığında İslam’ın “hakikat” olduğu fikri bütün Müslümanların üzerinde ittifak edebilecekleri bir konu iken, İslam’ın farklı yorumları içerisinde hangisinin “hakikat” olduğuna kim karar verecektir? “Yahudiler 71 fırkaya ayrıldılar, biri hariç diğerlerin hepsi cehenneme girer. Hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar, biri hariç diğerlerin hepsi cehenneme girer. Bu ümmet de 73 fırkaya ayrılacak, biri hariç hepsi cehenneme girer[2] hadisindeki “kurtuluşa eren fırka/fırka-i naciye” hangisidir?

Bu sorularla dikkat çekilmeye çalışılan mesele, günümüz Müslümanlarının en önemli problemlerinden birisine işaret etmektedir.

Hilafetin saltanata dönüşmesiyle ortaya çıkan gelenek içerisinde “hakikati temsil eden görüşün hangisi olduğu” sorusu bir problem olarak ortaya çıkmıyordu. Çünkü devletin resmi dini haline gelen görüş kendisini zorla “hakikat” olarak kabul ettiriyor ve doğal olarak diğerleri de, ya sapma ya da fitne olarak isimlendiriliyorlardı. Bir muhalefet kültürü olmadığı, tam tersine yöneticiye itaat farz olarak görüldüğü için; farklı fikirler ancak statükoya dokunmadığı sürece var olabilirdi. Ancak baskı ve zorlamanın insani kabul edilmediği ve farklı fikirlerin kendisini ifade etmesine imkan veren yönetim modellerinin geliştirildiği günümüzde, bu iş bu kadar kolay değildir. Her görüş mensubu kendi görüşünü zorla kabul ettirme fikrini aklından geçirebilir, ama hiçbir görüş mensubu zorla farklı bir görüşe rıza göstermek istemeyecektir. Bu durumda ya insanlık tarihinin gördüğü en katı diktatörlük ortaya çıkacak, ya da Müslümanlar farklı fikirlerin birlikte yaşamasına imkan veren çözümler geliştireceklerdir.

Bu noktada tartışmaya farklı bir boyut kazandırmak için şöyle bir soru sorma ihtiyacı hissediyoruz:

–  Bugün İslam adına ortaya çıkmış “sadece bir tane” doğru yorum olması mümkün müdür?

Soruyu şöyle de sorabiliriz:

–  Kur’an’ın ayet ayet inişine şahit olan ilk nesilden sonraki nesillerde, İslam’ın tek bir şekilde anlaşılması mümkün müdür?

Resulullah dönemi Kur’an’ın; yaşanan sıkıntılar, problemler ve ihtiyaçlar üzerine, parça parça ve gerektikçe indirildiği dönem idi. Peygamber’in bizzat öncülük ettiği ve Kur’an’ın doğrudan müdahil olduğu konularda anlaşmazlık çıkması ve fikir ayrılıkları yaşanması mümkün değildi. Üstelik Peygamber’e itaate çağıran, ona itaati Allah’a itaat ile eş tutan Kur’an ayetleri, bu durumu daha kesin bir hale getiriyordu. Anlayamama, farklı yorumlama, şüpheye düşme gibi durumlar vakıa olarak imkan dışıydı ve nitekim Müslümanlar doğrudan itaate davet edildiler:

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur 24/51)[3]

“İşittik ve itaat ettik” ifadesi, görünüşte aklı ve tefekkürü devre dışı bırakan bir ifadedir. Oysa Kur’an’daki gerçekliğin tümünü yansıtmamaktadır. Kur’an’da “işitilene itaat” etmeye çağıran ayetlerden çok daha fazla, “tefekkür”e ve “akletme”ye davet eden ayetler vardır. Dolayısıyla, Peygamber’in bizzat öncülük etmediği ve Kur’an’ın doğrudan müdahil olmadığı bir ortamda “işittik ve itaat ettik” sözü, bir tutumu değil bir niyeti ifade eder.

Kur’an’ın yaşanan hayata doğrudan müdahil olduğu şartlar sadece ilk indiği dönem için geçerlidir ve bir kere olup geçmiştir. Sonraki dönemlerde yaşayan Müslümanlar, ayet sırasına varıncaya kadar Kur’an’ın iniş sırasını bilseler ve ona göre okumaya çalışsalar bile, bu durum ilk andaki etkiyi oluşturamayacaktır. Çünkü ayetin inişine sebep teşkil eden olayların her dönemde birebir aynen yaşanmasına imkan yoktur. Peygamber dönemi şartlarından uzaklaşıldıkça kaçınılmaz olarak şu soruyu sormak zorunda kalırız: “Bu ayet bize ne anlatıyor?”

Resulullah döneminde yaşayan bir Müslüman açısından hiç de gerekli olmayan bu soru, sonraki dönemlerde yaşayan Müslümanlar açısından “olmazsa olmaz”dır. Ve bu soruyu sorduğumuz her durumda da farklı cevapların çıkması kaçınılmazdır. “Tek yorum” ve “tek anlayış” beklentisi insanın doğasına uygun bir beklenti olamaz. Kısacası farklılık kaçınılmazdır ve farklılıktan korkmamız gerekmez. Zaten İslam tarihinin bizzat kendi vakıası da, farklılıkların kaçınılmaz olduğunun en açık ispatıdır. Daha Resulullah ölüm döşeğinde iken başlamış, günümüze kadar da çeşitlenerek ve derinleşerek süregelmiştir.

Farklılıklar kaçınılmaz olduğuna göre, sorunumuza çözüm üretebilmek bakımından yukarıdaki soruyu bu defa şöyle sormamız gerekmektedir:

–  Farklılıklar nereye kadar normaldir?

Resulullah’ın vefatından iki sene sonra yönetimi devralan Hz. Ömer, hangi noktalarda farklılıkların kabul edilebileceği konusunda dikkat çeken örneklikler ortaya koymuştur. Ganimet dağıtımı ve mihir miktarının tespiti gibi meselelerde, ilgili ayete ve Resulullah’ın uygulamasına uymayan yaklaşımlar sergilemiştir. Hiç bir ekol de bu tutumundan dolayı onu yanlışlıkla suçlamamış, tam tersi bütün İslam ekollerinin ortak görüşüyle, İslam tarihinin en parlak şahsiyetlerinden birisi olarak nitelenmiştir.

Hz. Ömer’in hakkında ayet bulunan kimi meselelerle ilgili tutumu, metodoloji olarak sonraki nesillere aktarılmamıştır. Dolayısıyla onun hangi bakış açısı ve cesaretle bu şekilde davrandığını bilemiyoruz. Ancak sonraki dönemlerde, hem Resulullah döneminde uygulanmış olan bazı uygulamaların aynen sürdürülmesinin mümkün olmadığı, hem de yeni yeni problemlerin baş gösterdiği görülmüş ve içtihat kavramı geliştirilmiştir. İmam Şafii tarafından formülize edilen dört temel bilgi kaynağından “icma” ve “kıyas” içtihat alanını oluşturur. Bu iki kavram içerisinde de “kıyas” içtihadın nasıl işleyeceğini ortaya koyar. Buna göre yapılacak iş, Kur’an, sünnet veya icma yoluyla çözümlenmiş meselelerle kıyaslayarak yeni çözümler üretmektir.

Kısacası bu kavramsallaştırma ile sadece yeni baş gösteren sorunlara farklı çözümler üretilebileceği kabul edilmiş olmaktadır.

İslam tarihinde kimi alimlerin vurgu yaptığı bir konu olan “Makasıdü’ş-Şeria” kavramı, içtihat kavramının daha fazla işlevsel hale gelmesi hedefiyle ortaya çıkmıştır. Makasıd (gayeler) konusuna temas edilen eserlerde İslam’ın getirdiği hükümlerin nihai gayesinin insanların maslahatlarını gerçekleştirmek, yani yararlı sonuçların elde edilmesini ve zararlı olanların giderilmesini sağlamak olduğu ele alınmıştır. Şatıbi ise el-Muvafakat isimli eserinde meseleyi bir usule bağlamış, tümevarım metoduyla şer’i hükümlerin ortak yönlerinin tespit edildiği bir yöntem geliştirmiştir. Bu sayede temel hedeflerin belli olduğu konularda içtihat imkanları kolaylaşmış ve alanları genişlemiştir.

Dünya şartlarının günümüze göre daha yavaş geliştiği eski dönemler; daha farklı arayışlara ve “içtihat”, “makasıd” dışında yeni kavramsallaştırmalara ihtiyaç göstermemiştir. İhtiyaç gösterdiği durumlarda da “idare” edilmiş ve sorunlar hep sonraya ertelenmiştir. Ancak değişen Batı dünyası, sosyal bilimler alanında hızla gelişmeye ve insanlığın problemlerine yeni yeni cevaplar üretmeye başlayınca, uzun süredir kendisini tekrarlayıp duran İslam dünyasına göre daha fazla ilgi uyandırmıştır. Neticede de insanlığın öncülüğünü Müslümanlardan devralmıştır.

Şimdi; İslam’ın bugüne ne söylediğini, bugünün ihtiyaç ve problemlerine ne gibi çözümler önerdiğini ortaya çıkarmamız gerekmektedir. Bunun için de Kur’an’dan nasıl yararlanacağımıza, ayetlerin bugün bizim için ne ifade ettiğine dair köklü yaklaşımlar geliştirmek zorundayız. Çünkü tarihin derinliklerinden tevarüs eden yaklaşımlar, İslam’ın dinamizmini yok etmekte ve bugüne hitap edemeyen bir din durumuna düşürmektedir.

Bu noktada dikkat çeken bir öneri, içtihat alanını maksimize etmeye çalışan Fazlurrahman’dan gelmektedir. O ilk etapta bugünden Kur’an’ın vahyedildiği döneme gidilerek her ayetin kendi tarihselliği içinde anlaşılmasını ve böylece ondaki temel ilke, değer ve hedeflerin tespit edilmesini; ikinci etapta ise yorumlama ve tatbik yoluyla Kur’an’ın temel gaye ve idealleri doğrultusunda bugünün soru ve sorunlarına cevap üretilmesini önermektedir.[4] Fazlurrahman, problemimizi çözmeye içtihat kavramının yeterli gelmeyeceğine inanmaktadır. Çünkü bir yandan Kur’an’da ve sünnette bahsi geçmeyen birçok yeni durum ortaya çıkmıştır, diğer yandan da Kur’an ve sünnet, ilgilendikleri her konuda son adımı atmış değillerdir. Bu yüzden Kur’an ve sünnetin adımlarını, onlarla aynı hedef doğrultusunda Müslümanların atacakları yeni adımlar izlemelidir. Yani “yaşayan sünnet” etkin kılınmalıdır.

Fazlurrahman’ın bu yaklaşımı, problemlerin üzerine giderken Hz. Ömer’in gösterdiği özgüven ve cesareti nereden bulduğu, nasıl bir zihniyetle hareket ettiği konusunda bir ışık yakmaktadır. Tabii bununla birlikte de, “günün sünneti” gibi farklı yorumların ortaya çıkmasına meydan veren geniş bir alan oluşturmaktadır.

Bu noktada ortaya çıkan bir öneri de “sabit din, dinamik şeriat” kavramsallaştırması ile İlhami Güler’den gelmektedir. Ona göre bir dinin, düşünce, değer ve yönlendirmeleriyle; tarihin herhangi bir anında, herhangi bir topluma, bir peygamber aracılığı ile açılan yola şeriat denir. Vahiy/kitap ve peygamber aracılığı ile indiği toplumun somut sorunlarını evrensel din (ed-din) açısından çözer. Daha somut konuşmak gerekirse, Allah’a tapınma (ubudiyet) Din’dir; fakat bunun menasiki (ritüelleri) değişebilir ve Şeriat’tır. Mirası adil bir şekilde paylaştırmak Din’dir; fakat bunun hangi oranlarda paylaştırılacağı Şeriat’tır. Hırsızlığın, adam öldürmenin, zinanın kötü (ahlaksızlık) olarak nitelenmesi ve bunların engellenmesi, cezalandırılması gerektiği Din’dir; fakat bu suçlara hangi cezaların verileceği Şeriat’tır. Sosyal ve siyasi ahlak Din’dir; fakat sosyal ve siyasi kurumlaşmalar Şeriat’tır.[5] Aynı zamanda kitabının ismi olan kavramsallaştırmasıyla da dinin sabit ve evrensel olduğunu yani farklılıklara açık olmadığını, şeriatın ise dönem ve coğrafyaya göre değişebileceğini yani farklılıklara açık olduğunu söylemiş olur.

Elbette ki, bahsini ettiğimiz bu süreç ve ortaya çıkan kavramsallaştırmalarla, içerisinde bulunduğumuz problemler tamamen çözüme kavuşmuş ve tamamen aydınlanmış değildir. Bu sebepten dolayı; tarihselcilik, hermenötik, antropoloji, yapısalcılık vs. gibi kanallar üzerinden farklı arayışlar devam etmekte; bilgi kaynağı (epistemolojik kaynak) olarak Kur’an’ın bugün için ne anlam ifade ettiği tartışmaya açılmaktadır. Hakikatin belli ve sabit olduğu düşüncesi taşıyan kimi Müslümanlar peşinen bu tür arayışları mahkum etseler de, düşünceden korkmamak ve bu tür arayışları da önyargısız izlemek gerekmektedir. Problemimiz büyüktür ve üzerinde neredeyse bin yıllık bir birikim vardır. Bu kadar derin bir problemin, bir iki algı değişikliği ile kolayca çözülebileceğini düşünmek saflık olur. Elbette her fikri “onaylayarak” izlemek gerekmiyor. Ancak bu kadar önemli bir mesele üzerine, bu kadar fazla insanın, bu kadar farklı kanaldan çözüm aramasını bir şans olarak görmek gerekir.

Bütün bu tespitlerin ardından, sonuç olarak şöyle bir noktaya gelmiş oluyoruz: Kalıplara hapsolup ezberlerimizi tekrarlayıp durmuyorsak, Müslümanlar olarak sorunumuzu sadece cephedeki bir yenilgi gibi algılamıyorsak, düşüncedeki problemleri fark edebiliyorsak; temel ilke ve prensipler haricinde oluşan farklılıkların doğal ve gerekli olduğunu da görmek zorundayız.

Bu noktada baştan beri sorduğumuz soruyu bir adım daha ileri taşımamız icap ediyor:

–  Eğer farklılıklar doğal ve hatta gerekli ise, “hakikat”e sahip olmak neye sahip olmak demektir? Ve kimin sahip olduğu hakikattir?

Gerçek şu ki, Dinin Peygamberi haricinde hiç kimse dinin tamamını ifade edemez. Ondan sonraki bütün yorumlar, yorumu yapanın dinden anladıkları ile sınırlıdır. Elbette ki kimisi kimisine göre daha üstün ve doğruya daha yakın olabilir. Ama hiçbirisi doğrunun tamamı olamaz. Dolayısıyla din olduğuna inandığımız değerler, içerisinde bulunduğumuz çağın ve coğrafyanın psikolojik ve sosyal şartlarında ortaya çıkmış yorumlardan ibarettir. Ne kadar geniş katılım ile oluşmuş ise doğruya yaklaşma ihtimali de o kadar fazlalaşmış olur.

Bu tespitleri yaptığımızda göreceli bir durum oluşturmak ve “hakikat bilinemez, dolayısıyla hakikat olduğu zannedilen bir düşüncenin davetçiliği ve savunuculuğu da yapılamaz” demek istemiyoruz. Allah katında hepimiz “güç yetirebildiklerimizden” mesulüz. Kur’an; “Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur.” (Bakara 2/233), “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” (Bakara 2/286) gibi ayetlerde bu gerçeğe işaret etmiştir. Güç ise sadece bedenen üstesinden gelebildiklerimiz değil; aynı zamanda akledebildiklerimiz ve imkan bulabildiklerimizdir. Dolayısıyla, imtihan edildiğimizi hatırlayıp kendimizi zorlayarak neye güç yetirebiliyorsak, Rabbimizin bizi sorumlu tutacağı da odur. Bu çerçevede, imtihanımızın gereği olarak her birimizin bir arayışı olmalıdır. Bu arayış bizi din/hakikat olduğuna inandığımız bir düşünceye ulaştırır. Her birimiz hakikat olduğuna inandığımız bu düşünceye uygun bir şekilde yaşamaya çalışmalıyız; uğrunda çaba göstermeli ve mücadele vermeliyiz. Kendimize yakın düşünen kimselerle güç birliği oluşturmalıyız. Hatta düşüncemizin toplumun yönetiminde temsil edilmesi için imkanlar da aramalıyız. Ancak, birincisi; düşüncemizin dinin kendisi olmadığını bilerek sürekli daha doğrusunu aramaya devam etmeliyiz ve ikincisi; kendi inancını hakikat olarak gören diğerlerinin de bizimle aynı haklara sahip olduğunu kabul etmeliyiz. Bu başarıldığında fikirlerin mücadelesi ortaya çıkmış olur. Her bir düşünce pratikle yüzleşir; kendi yanlışlarını, açmazlarını görme fırsatı elde eder. Fikirlerin rekabetinden güçlü bir sinerji doğar. Sonuçta, toplumu ikna edebilen görüşler taraftar bulur ve yaygınlaşır. İkna edemeyenler ise yeni arayışlar içerisine girer ve kendini geliştirir.

Farklı Fikirleri Kötü Gören Dışlayıcı Yaklaşım Nasıl Ortaya Çıktı?

Farklı fikirleri kötü görme ve kendi “hakikatini” zorla kabul ettirme mantığının en temel dayanak noktası, Resulullah döneminde başlayan ve Hz. Ebu Bekir döneminde de devam eden Ridde savaşlarıdır. Bu tarihi hadise üzerine yapılan yorumlar, sonraki dönemlerde mürted fıkhının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İrtidat “geriye dönüş” anlamına gelir. Kelime zaman içerisinde özel bir anlam kazanmış ve “dinden geriye dönme” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Mürted ise “dinden dönen” anlamına gelir. Mürted fıkhı, bir Müslüman’ın dinini değiştirdiğinin; görülmesi, duyulması, itiraf etmesi veya iki adil şahit tarafından şahitlik edilmesi halinde sabit olur. Eğer tevbe etmezse; “Dinini değiştireni öldürün[6] hadisi uyarınca öldürülür.

Mürted Fıkhı, merkeziyetçi ve otoriter yönetim anlayışlarının olduğu dönemlerde pek de yadırganmamış, hatta İslam devletinin selameti için teşvik edilmiştir. Ancak birbirinden bağımsız kültür havzaları oluşturmanın mümkün olmadığı günümüzde, “dinin hangi yorumunu terk edenler öldürülecek?” şeklinde bir soru sormamız gerekmektedir. Eğer gerçekten böyle bir fıkıh varsa; doğal olarak her Müslüman kendi düşüncesini hakim kılmak için zorlayacak ve doğal olarak her grup kendisine katılmayanı öldürmenin hak olduğunu düşünecektir. Böyle bir fıkıh varken; birlikte yaşamaktan, farklılıklara tahammülden, hizipçilik yapmamaktan ve hakikatin tek temsilcisi gibi davranmamaktan bahsetmenin hiç bir anlamı kalmaz.

Oysa Kur’an’da bu fıkhı destekleyen hiç bir ayet bulunmamaktadır. Tam tersi, dinden dönenlerle ilgili olarak Kur’an şöyle der:

“Her kim İslam’ın dışında bir din edinmek isterse, bu din ondan asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır. Resul’ün hak olduğunu gördükten ve kendisine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra inkara yönelen bir toplumu Allah nasıl doğru yola iletsin! Allah zalim bir halkı asla doğru yola iletmez. Onların elde edecekleri tek şey, Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lanetine uğramak olacaktır. Orada ebedi olarak kalacaklardır; ne azabı hafifletilecektir onların, ne de yüzlerine bakılacaktır. Ancak, daha sonra tövbe edip durumlarını düzeltmiş olanlar bunun dışında tutulacaktır. Çünkü Allah kullarını bağışlar, onlara merhametle muamele eder. Ama tabii ki iman ettikten sonra yeniden inkara yönelip, sonra da inkarlarını iyice artıranların tövbeleri kabul edilmeyecektir. Onlar sapıkların ta kendileridir.” (Al-i İmran 3/85-90)

Görüldüğü gibi iman ettikten sonra inkara yönelenlere karşı ne savaş emredilmektedir, ne de görüldükleri yerde öldürmek! Hatta Yüce Allah, tövbe etmeleri halinde tövbelerinin kabul edileceğini bildirmektedir.

Onları bulduğunuz yerde öldürün” ifadesinin geçtiği ayetler ise, öncesi ve sonrasıyla okunduğu zaman bambaşka mesajlar vermektedir. Mesela Bakara suresinde; “Sizinle savaşanlarla siz de savaşın. … Onları yakaladığınız yerde öldürün[7] şeklinde geçmektedir. Nisa suresinde; “Kendileriyle aynı duruma düşesiniz diye, kendilerinin inkar ettiği gibi sizin de inkar etmenizi arzuluyorlar. … Yakaladığınız yerde onları öldürün. … Ancak sizinle savaşmak istemeyenlere yahut ne size karşı ne de kendi kavimlerine karşı savaşmak istemediklerinden dolayı içlerinde bir sıkıntı duyarak size gelenlere dokunmayın[8] şeklinde geçmektedir. Tevbe suresinde ise yaptığı anlaşmayı bozan kavimlere karşı yapılması gerekenler anlatılmaktadır. Kısacası, bu ayetler dinden dönenin veya kafirin katledilmesini helal kılan ayetler değil, sadece tehdit oluşturanlara karşı tedbir ve tutum öneren ayetlerdir. Bu çerçevede Resulullah da sırf dinden döndükleri için değil, dinden döndükten sonra Müslümanlara savaş açtıkları veya potansiyel tehdit oluşturdukları için Ridde savaşlarına girişmiştir.

Ridde savaşları Resulullah döneminde sona ermeyip, Hz. Ebu Bekir döneminde de devam etmiştir. Fakat onun zamanında savaşın gerekçelerine, “zekat vermeyi reddetmek” gibi bir madde daha eklenmiştir. Bu gerekçe ise savaşları farklı bir boyuta taşımış, “dinin bir kısmını kabul edip, bir kısmını kabul etmeyenler” ile yapıldığı imajı oluşturmuştur. Oysa asıl gerçek bu değildir. Hz. Ebu Bekir zekat vermeyi reddedenlerin devlet otoritesini zaafa uğrattıklarını ve peşi sıra başka isyanları teşvik edebileceğini düşünmüş ve siyaseten böyle bir karar almıştır. Halbuki aynı dönemde Hz. Ömer, “zekat vermeyi reddedenlerden bir süre zekat almamak” gibi bir çözüm önermiştir. Ancak Hz. Ebu Bekir bu meseleyi, devletin sürekliliği noktasında önemli bir sorun olarak görmüş olmalıdır ki; “savaş” şeklinde bir siyasi karar vermiş ve bunu uygulamıştır.

Kısacası meselenin sonradan oluşan mürted fıkhıyla hiç bir ilişkisi yoktur.

Ne var ki bu anlayış, önce Haricilik tarafından beslenmiş, sonra da Mihne döneminin baskıcı şartlarında şekillenen Hanbelilik ile metodolojiye bürünmüştür. Ahmed İbni Hanbel, açıkça Kur’an ve sünnete dayanmayan her türlü görüş ve düşünceyi bid’at olarak nitelemiş ve tekfirciliğin kapılarını aralamıştır. Son yüzyıllarda ise “İslamcılığın bazı versiyonları” kanalıyla neredeyse bir ideolojiye dönüştürülmüştür.

İslam’a Göre Birlikte Yaşamanın İmkanı

1- Birlikte yaşamaktan ne anlıyoruz?

Tekfirci ve dışlayıcı anlayış; “eğer ben hakikati temsil ediyorsam, toplumun kurtuluşu için bu hakikati gerekirse zorla hakim kılmak benim temel sorumluluğumdur” yaklaşımıyla hareket etmektedir. Fakat İslam toplumları günümüzde, “birlikte yaşam” fikrine de uzak değildir. Hatta günümüzde, dışlayıcı ve tekfirci söylemlerden daha güçlü bir şekilde ifade edildiğini söylersek hatalı bir tespit yapmış olmayız. Birlikte yaşamaktan ne anlamamız gerektiğini tartışabilmek açısından bu söylemlere bir miktar değinmek istiyoruz.

Birlikte yaşamak tezlerinin popüler kavramları hoşgörü ve toleranstır. Bu kavramlar aracılığıyla dile getirilen söylem, farklı dinlerin birlikte yaşamasının imkanlarını aramaktadır. Üstelik sadece teorik imkanlar araştırılmamakta, aynı zamanda “dinler arası diyalog” organizasyonlarıyla somut sonuçlar elde edilmeye çalışılmaktadır.

Kullandığı kavramlar ve ulaşmaya çalıştığı hedefler açısından önemli bir sorunu çözmeye talip gibi görünen bu söylemin, Müslümanlar arasında, hedefin büyüklüğüne denk bir heyecan oluşturduğu söylenemez. Heyecan oluşturamamasının farklı sebepleri vardır:

  1. Sebep: Yapılan işin niteliği.

İslam coğrafyasının temel sorunu, farklı dinlerle birlikte yaşamayı başaramamak olmamıştır.

İslam tarihinin başlangıcından beri Müslümanlar, merkeziyetçi, baskıcı ve otoriter zihniyetlerin hakim olduğu bir dünyada farklı fikirlere karşı toleranslı ve açık olmayı başarmışlardır. Bu noktada, dönemdaş kültürlerle ve dinlerle kıyaslanmayacak ölçüde temiz bir sicilleri olduğu söylenebilir. Hatta İslam düşüncesi içerisindeki tekfirci yorumlar bile, farklı dinlerle değil, İslam düşüncesi içerisindeki farklı yorumlarla uğraşmışlardır.

İnsanlığın bugünkü talepleri ve beklentileri çerçevesinde baktığımızda, tarihi tecrübelerin birçok eksik yönünü görebiliriz. Eleştirmemiz gereken meseleler çıkabilir. Ayrıca tarihin farklı dönemlerindeki uygulamaların bugün birebir karşılığının olamayacağı fikrinden hareketle, daha farklı öneriler ve düşünceler ortaya koyabiliriz. Bugünkü tecrübe ve bakış açısıyla ortaya koyacağımız öneriler, önceki dönemin uygulamalarına göre daha ileri olabilir. Ancak “farklı dinlerin birlikte yaşaması sorunu”, İslam coğrafyası açısından günün siyasi imkanlarıyla çözülebilir bir meseledir. İslam toplumlarının gerçek problemi ise farklı İslam yorumlarının birlikte yaşaması noktasındadır. Oysa hoşgörücüler bu problemle ilgilenmemektedirler.

  1. Sebep: İşin yapılış tarzı.

Odaklanılan sorunun asli bir sorun olmaması sıkıntı olarak görülmeyebilir. “Birileri de bu konu üzerine kafa yorsun!” denebilir. Ancak hoşgörücüler, aşırı bir şirinlik, her türlü tavizi vermeye hazır bir tolerans ve peşin bir teslimiyet ile diyalog geliştirmektedirler. Dolayısıyla mesele birlikte yaşamanın imkanları olmaktan çıkmakta ve diğer dinlerin “olur”unu almaya dönüşmektedir. Olur alabilmek için hiç bir ilke ve sabite bırakmamaktadırlar. Bu kompleksli yaklaşım ise kaçınılmaz olarak vicdanları rahatsız etmektedir.

  1. Ve temel sebep: Hoşgörücülerin zihniyeti.

Dinler arası diyalog arayışlarının en ironik yönü ise farklı dinlere karşı her türlü tavizi veren ve her türlü şirinliği gösterenlerin, farklı İslam anlayışlarına karşı neredeyse sıfır tolerans ve sıfır hoşgörü ile hareket etmeleridir. Farklı dinlerle birlikte yaşamayı arzulamakta ama İslam’ın farklı yorumlarıyla birlikte yaşamayı arzulamamaktadırlar. “Bize dokunmayan yaşasın” yaklaşımı bariz bir şekilde kendisini hissettirmektedir. Yollar birazcık kesiştiğinde, derhal dışlayıcı ve rekabetçi bir moda geçilmektedir.

Dolayısıyla dinler arası diyalog arayışları Müslümanlar olarak sorunumuzun çözümüne bir katkı yapmamaktadır. Farklı bir dünya, farklı bir gündem oluşturmaktadır.

* * *

Birlikte yaşamanın bir başka şekli ise sosyal yaşamın süreci içerisinde, “belli etmeden” şekillenmekte ve karşımıza çıkmaktadır. Önce fiili durum olarak İslam, bir inanç manzumesi haline getirilmekte ve ibadetlere indirgenmekte, sosyal ve siyasal hedeflerinden arındırılmaktadır. Sonra bazı dini sembollerin kullanımı ve ibadetlerin yerine getirilmesi noktasında göreceli özgürlük ortamı oluşturulmaktadır. Ardından da sosyal hayatın diğer alanlarında Batı sistemi aynen uygulanmaktadır. Toplumlar arasında farklılık kalmayınca ise “farklılıkları birlikte yaşatmak” gibi bir sorun da kalmamaktadır.

Elbette ki böyle bir vakıanın toplum için selamet olmadığı ortadadır. Bütün inanç ve iddialardan vazgeçmek gibi bir fiili durum oluşturması da toplum için bir yıkımdır; Batı’ya bile mutluluk getirmeyen düzenin aynen taklit edilmesi de toplum için bir yıkımdır.

* * *

Biz, birlikte yaşamaktan:

–  Her türlü tavizi vererek farklı dinlere şirin görünmeyi,

–  Veya sosyal ve siyasal hedeflerden vazgeçip buraları menfaat ve çıkar odaklarına terk etmeyi

anlamıyoruz.

Anladığımız şey, daha önce de ifade ettiğimiz gibi:

–  Ben, “ben” olayım; sen, “sen” ol; ikimiz de irademiz ve aklımızdan vazgeçmeyelim.

–  Tartışalım, rekabet edelim, kendi doğrularımızı anlatmak için kurumlar ve organizasyonlar oluşturalım.

–  Fakat rekabetin çatışmaya dönüşmesine engel olmak için aramızda hakemlik görevi görecek ilkeler belirleyelim; birbirimize nereye kadar müdahale edeceğiz, birbirimizin hayat alanının neresine kadar gireceğiz, anlaşalım.

–  Ve bu ilkeler ihlal edildiğinde yaptırım uygulayacak mekanizmalar oluşturalım.

şeklinde özetlenebilir.

Buna göre de, şu soruyu sorabiliriz: Peki bu şartlarda nasıl birlikte olabiliriz?

2- Birlikte yaşamak konusunda karşı karşıya bulunduğumuz imkanlar

Evrensel bir din olarak İslam, evrenselliğin doğası gereği güncel sorunlara çözümler içermez.

Gerçi Müslümanların düşünce dünyasında, Resulullah dönemindeki uygulama ile din (yani evrensel değerler) iç içe geçmiştir. Dolayısıyla İslam denince, hayata dönük somut çözüm önerileri olan bir din anlaşılmaktadır. Oysa peygamberlik “örneklik” makamıdır; bize, evrensel değerlerin hayata nasıl geçirileceği konusunda fikir verir. Sonraki dönemlerde aynen uygulanmasına imkan yoktur ve zaten (halifeler dönemi de dahil) birebir uygulanamamıştır.

İslam’ı güncel sorunlara birebir çözümler üreten bir din değil, bize rehberlik edecek evrensel değerleri bildiren bir din olarak gördüğümüzde ise onun temel amacının bir zihin inşa etmek olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. O zaman da taşlar doğru bir şekilde yerine oturmaya başlar.

Birlikte yaşamak konusunda da durum farklı değildir. İslam, “birlikte yaşam” sorununa dair somut çözümler içermez. Çünkü vahyin indiği dönemde var olan Müslümanlar için böyle bir sorun mevcut değildir. Bu sorun toplumların ve kültürlerin fazlasıyla iç içe geçmiş olduğu günümüz dünyasının bir sorunudur. Hal böyleyken Müslümanlar, bu sorunun cevabını İslam’da aramaya giriştiklerinde; kimileri onda böyle bir sorunun olmadığını görüyor ve eski tek tipleştirici/dayatmacı zihniyeti sürdürüyor, kimileri ise İslam’ı yok sayıp güncel felsefe ve fikirlerle çözüm üretmeye çalışıyor.

Halbuki tüm sorunlarımızda olduğu gibi bu sorunda da cevabını İslam’da aradığımız şey; “İslam bu konuda nasıl bir zihniyet oluşturuyor/sunuyor?” sorusunun cevabı olmalıdır. Doğru soruyla başladığımız zaman, doğru sonuçlar elde etmemiz de mümkün hale gelir.

İslam’ın birlikte yaşam konusunda sunduğu zihniyet, öğretisinin en temel unsurlarından biri olan irade kavramında ve imtihan olgusunda gizlidir. Buna göre, Allah insanoğlunu yaratmış; (fıtratına işleyerek, nefsine ve çevresine işaretler koyarak ve vahiyle hatırlatarak) ona “iyiyi” ve “kötüyü” göstermiş; iyiyi kötüden ayırt edip yeryüzünü güzellikle imar edebilmesi için gereken özellik ve becerileri vermiş; sonra da iradesiyle baş başa bırakmıştır. Baş başa bırakılmanın sebebi başıboşluk değil, imtihan gerçekliğidir. Herkes iradesini kullanış biçimine göre yargılanacaktır; layık olan sonsuz bir ödülle, hak eden ise sonsuz bir cezayla karşılaşacaktır. Bu öğreti çerçevesinde:

  1. Allah kimseyi zorlamaz:

“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde yaşayanların hepsi mü’min olurdu. …” (Yunus 10/99)

  1. İyilik isteyen için iyiliği kolaylaştırır, kötülük isteyeni ise engellemez. İyiliğin de kötülüğün de vücut bulmasını mümkün hale getirir:

“Eğer Allah işledikleri günahlar yüzünden hemencecik cezalandırsaydı, yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı kalmazdı. Ancak Allah onlara belli bir vakte kadar süre tanıyor. …” (Fatır 35/45)

  1. Kendisi zorlamayan ve engellemeyen Allah, Peygamberinin de zorlamasını istememiştir:

“Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” (Kaf 50/45)

“İnsanları iman etmeye zorlama! Rabbin eğer bunu isteseydi, yeryüzünde yaşayan herkes mü’min olurdu. Hal böyleyken, sen kalkıp mü’min olmaları için insanlara baskı mı yapacaksın?” (Yunus 10/99)

Bu ayetlere baktığımız zaman Kur’an’ın, “zorlamamak” esaslı ve iradenin açığa çıkmasını hedefleyen bir zihniyet oluşturmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

Kur’an’ın oluşturmaya çalıştığı zihniyet, tek merkezli ve otoriter yönetim anlayışının geçerli olduğu bir dünyada o dönemin algılayışlarına uygun sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Fakat kültürlerin iç içe geçtiği ve yönetim anlayışlarının değiştiği günümüzde ise, bugünün ihtiyaçlarına denk sonuçlar ortaya çıkaracaktır.

Bugünün vakıası birlikte yaşamayı zorunlu kılıyor.

Kur’an ise birlikte yaşamaya engel olacak bir yaklaşım sergilemiyor.

Peki, günün problemlerine denk düşecek şekilde birlikte yaşam imkanları nasıl oluşacak?

Bu sorunun cevabı bizlerdedir. Kur’an’ın zihniyetiyle donanarak günün problemlerini bizler çözeceğiz. Sorunlara cevapları bizler arayacağız. Ve ulaştığımız sonuçlar bizim imtihanımız olacak, Allah’ın huzuruna çıktığımızda hesap vereceğiz.

Bizler ise günün sorunlarına çözüm üretmeye çalışırken sıfırdan başlamayacağız. Hiç olmayan bir şeyi bulup getirip insanlara zorla giydirmeye çalışmayacağız. Günün verilerinden hareket edecek:

–  İyileri sürdüren

–  Eksikleri tamamlayan

–  Ve yanlışları iptal eden veya değiştiren

bir mantıkla onları süzgeçten geçireceğiz.

Bu mantıkla günün verilerine yöneldiğimizde, kimi kavram ve arayışlar ile insanlığın bu probleme çözümler geliştirmeye çalıştığını görebiliriz. Mevcut tecrübeler içerisinde özellikle hukukun üstünlüğü ve anayasa kavramları dikkat çekicidir. Seküler devlet, fikir özgürlüğü, insan hakları gibi başka kavramlar ve çözümler de bulunmaktadır. Ancak bunlar olumlu ve olumsuz yönleriyle daha derinlemesine tartışmayı gerektirdiği ve makale sınırları içerisinde bunu yapmaya imkan bulunmadığı için, biz ilk iki kavram üzerinde yoğunlaşmayı uygun görmekteyiz.

Hukukun Üstünlüğü

Hukuk, hak kelimesinin çoğuludur. Hak ise temelde “uygunluk ve uyumluluk[9] anlamına gelir. Yani “gerektiği yerde, gerektiği kadar ve gerektiği zaman ortaya konan; fiil, hareket veya söz” anlatılmak istenir. Fakat uygunluk ve uyumluluk bakış açısına göre değişebilen yargılardır. Bu yüzden kavram İslam ıstılahında, “Kur’ani hakikate uygunluk” anlamında kullanılmıştır. Modern dönemlerde ise, “toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasalar bütünü” anlamında daha özel bir kullanımı ortaya çıkmıştır.

Kavramın modern dönemlerdeki kullanımı ile İslami literatürdeki kullanımı arasında belirgin bir fark bulunmaktadır. İslami literatürde hukuk denince şeriat kastedilir. Şeriat ise “Allah tarafından belirlenmiş emir ve yasaklar”a verilen isimdir. İslam literatüründeki hukuk tanımına göre Yüce Allah, ekmeliyete ulaşmış son din aracılığı ile insanoğlunun bütün ihtiyaç ve problemlerine cevap vermiştir. Müslümanlar, Kur’an ve Peygamber’in sünneti aracılığıyla bu cevaplara ulaşırlar. Bunlarda bulamadıkları çözümleri ise Kur’an’da, sünnette ve kendilerinden önceki Müslümanların ortak kararlarında (icma) yer alan benzer şeylerle kıyaslayarak çözerler. Fakat ne var ki bu hukuk algısı, şeriatın ne olduğunu yeterince kavrayamama sonucu ortaya çıkmış bir algıdır. (Makalenin başında da ele alındığı gibi) Şeriat, hiç bir dönem değişmeyen evrensel yasalar anlamına gelmemektedir. Evrensel ilkelerin farklı zaman ve coğrafyalardaki uygulama biçimleri için kullanılan bir kavramdır. Evrensel ilkelerin farklı zaman ve coğrafyalarda nasıl uygulanacağı ise insanoğlunun meselesidir. Dolayısıyla şeriatı oluşturması gereken insandır. İnsan yasa yapıp hukuk düzenlediğinde Allah’ın yetki alanına girmiş olmaz. Tam tersi halifelik sorumluluğunun gereğini yerine getirmiş olur.

Geçmişte İslam dünyasında var olan şeriat algısı, sadece bu coğrafyaya özgü bir algılama biçimi değildir. O dönemde bütün coğrafyalarda geçerli olan mantık, “bilginin/hakikatin insanın dışında ve kesin olduğu, insanın ise bu bilgiye (sadece) ulaşabileceği” fikrine dayanıyordu. İnsanoğlunun bilgi üretemeyeceği, “doğru” ve “yanlış”ın insanın dışında belirlenmiş olduğu, insanın ise sadece önüne çıkan seçeneklerden birisini tercih edebileceği kabul ediliyordu. Doğru ve yanlışı belirleyen güç ise dinlere göre farklılık gösteriyordu. “İnsanın bilgi üretmede bir dahli olamayacağı” şeklindeki ön kabul, insanın sorular sormasına da engel oluyordu: Krallıktan daha adil bir yönetim biçimi olamaz mı? Aristokratın hep aristokrat, köylünün hep köylü kaldığı kast sistemi dışında bir toplumsal ilişki tarzı geliştirilemez mi? Güçlünün hukuku dışında bir hukuk düşünülemez mi? Vs. Oysa Descartes ile birlikte başlayan modern paradigma, “bilginin mutlak olmadığını ve kurgulanabilir olduğunu” kabul etti. Böylece insanın sorular sormasının önü açıldı ve insan kendisi için “daha iyi” gördüğü şeyi talep etmeye başladı. Bilgi sürecine dahil oldu. Sosyal bilimler yaparak yeni yeni yönetim modelleri, yeni yeni toplumsal yapılanma modelleri ve yeni yeni algılayışlar geliştirdi.

İşte modern hukuk tanımı da böylece ortaya çıktı.

Elbette ki modern Batı felsefesinin ve dolayısıyla hukuk kavramının oluştuğu zemin, arka planındaki gelişmeler ve sahip olunan niyet kimi Müslümanlar açısından tartışmalı bir konudur. Tartıştıkları ve gündeme getirdikleri meselelerde tamamen haksız da değillerdir. Ama buradaki meselemiz Batı’yı tartışmak olmadığı için konumuza dönerek meramımızı şöyle ifade edebiliriz: “Uygunluk veya yerindelik” kararı, sadece “Tanrı”ya hamledilecek bir yetki değildir. Nitekim Kur’an, “adil olmaya”, “adaletle hükmetmeye” davet ederken, (en azından İslam öğretisi açısından) uygunluk ve yerindelik meselesinin beşeri yönüne işaret etmektedir. Buna göre Allah adaletin kaynağı ve bu konudaki son mercii iken, insan ise hayatta nasıl gerçekleşeceğinin yollarını arayan, gerçekleşmesi için yöntemler geliştiren varlıktır. Allah kendisine bu yetkiyi, beceriyi vermiştir ve onunla imtihan etmektedir. İnsanoğlu, kendisine vahiyle bildirilmiş olan evrensel doğruların rehberliğinde ve hakemliğinde; aklederek, vicdanına müracaat ederek ve fıtratına yerleştirilmiş olan özü açığa çıkararak, bir şeyin “uygun” veya “yerinde” olduğuna hükmedebilir. Ve bu çerçevede adil yasalar üretebilir. Vahyin evrensel doğruları ile aklın, vicdanın ve fıtratın cevherleri, özde birbirinden farklı şeyler değildir. Dolayısıyla bir grup insanın veya bir toplumun adalet üzerinde birleşmesi için mutlaka hepsinin vahyin doğrularından hareket ediyor olmaları gerekmez. Bağnazlığın, önyargının ve hevailiğin olmadığı bir ortamda, farklı görüşlere mensup olan kimseler bir ortak akılda buluşabilirler.

İşte Hukukun üstünlüğü kavramı bu noktada bir değer ifade eder. Şayet toplumu meydana getiren farklı unsurlar ortak akılla bir hukuk oluşturabilirlerse:

–  Ortak yaşam alanlarının düzenlenmesini

–  Birey hak ve hürriyetlerinin sınırlarını (veya sınırsızlığını)

–  Denetleyici mekanizmanın (devletin) müdahale edebileceği alanları

–  Sivil toplumun (farklı görüşler çerçevesinde bir araya gelen grupların) hareket alanlarını

–  Ve gerektiği zaman uygulanacak cezai müeyyideleri

birlikte belirleyebilirlerse, o zaman bu hukukun çatısı altında “farklılıklarına” rağmen birlikte yaşayabilirler.

Bu yaklaşım tarzı, var olduğuna inandığı “ilahi yasaları” hakim kılmak mantığıyla hareket eden bir kimse için elbette ki yeterli ve ikna edici olmayacaktır. Ancak kişi buradaki açmazı ve yanlışlığı fark ettiğinde önünde farklı bir alan açılır. Kendini bir ütopyaya kapatmayı bırakır ve yeniden yaşayan hayata döner. Hayat tozpembe değildir; güzel şeylerle birlikte sorunlar da iç içedir. Makalemizin konusu olan sorunun çözümünde ise “hukukun üstünlüğü” kavramı dikkate değer imkanlar barındırmaktadır. Akla birçok soru gelebilir; “Şu sorun nasıl aşılacak?” “Şu yön nasıl geçilecek?” “Şu durum nasıl gerçekleşecek?” Vs. Tüm bu soruların cevabı aslında sorun çözmek isteyen insanın kendisindedir. Kavramın bir takım imkanlar barındırması, tek başına her duruma ve her topluma birebir uyacağı anlamına gelmez. Kavram sadece önemli bir imkan sunmakta, yani zihnimize açılım kazandırmaktadır. Kendi kendimize, “Ben hangi şartlarda bir üst hukuka razı olurum?” sorusunu sormaya başladığımız andan itibaren çözüm süreci de başlamış olur. Kendimiz için istediğimiz bütün talep ve hakların diğer görüşler için de geçerli olacağını göz önünde bulundurursak; o zaman iş taleplerin ne getireceği, ne götüreceği ve ortak bir zeminin nasıl yakalanacağı meselesine kalır.

Bu sorulara verilen cevapların topluma ve coğrafyaya göre farklılık arz etmesi kaçınılmazdır. Çünkü her coğrafyanın ve her toplumun kendine özgü şartları bulunmaktadır. Dolayısıyla tek bir model geliştirilip, “çözüm budur!” diye bütün toplumlara sunulamaz. Bütün toplumlar için çözüm, kendi üst hukuklarını oluşturmak için başlattıkları diyalogların arkasındadır. Her toplum kesimi kendi talep ve görüşüyle sürece katılır, kendi beklentisini ifade eder ve sonuçta ortak bir noktaya varılır.

Anayasa

Farklı toplum kesimlerinin ve farklı kültürlerin birlikte yaşayabilmesi için en stratejik konum devlet kurumudur. Devlet bir toplumu oluşturan unsurların meydana getirdiği siyasi varlıktır ve bu şekliyle toplumun kendisi olması gerekir. Ancak bu siyasi varlık her zaman toplumun güçlüleri tarafından ele geçirilmiş vaziyettedir. “Ele geçirilmiş” bir devlet toplumun gücünden beslenir, ama iş toplumun temsiliyetine geldiğinde, “devlet mi millet içindir; millet mi devlet için!” tartışmaları başlar. Eski çağlarda devlet, toplumu değil “Tanrı”yı temsil ederdi. Devlet kutsanır, varlığı her şeyin üzerinde görülürdü. Toplum ise güdülmesi gereken bir sürüydü. Varlığı ancak devletle mümkündü. Bu yüzden de “millet devlet için” olabilirdi. Toplumdaki farklı unsurlar ve farklı görüşler, devletin kırmızı çizgilerine razı olmak zorundaydılar. Başka türlü var olmalarına imkan yoktu.

Günümüzün siyaset felsefesi ise açıkça zulüm olan bu devlet algısının değişmesine imkan hazırladı. Devleti tanrısal bir güç olmaktan çıkarıp bir kuruma dönüştürdü; hesap sorulabilen ve hesap vermek zorunda olan bir konuma indirgedi. “Güçler ayrılığı” ilkesi ile aşırı güç; yasama, yürütme ve yargı adı verilen ve birbirini denetleyen bölümlere ayrıldı. En operasyonel kanadını teşkil eden yürütmenin (hükümet), halkın seçtiği kimselerden oluşmasını sağladı ve başarısızlık halinde değiştirilebilmesine imkan tanıdı. Böylece, “devlet millet içindir” yaklaşımı geçerli hale gelmiş oldu.

Fakat bununla birlikte hala; devlet en organize toplum unsurudur ve hala “ele geçirilebilir” bir nitelik taşımaktadır.

Modern siyaset algısı, “hukukun üstünlüğü” fikrinin işlerlik kazanması ve devletin baskıcı bir yapıya bürünmemesi için anayasa kavramını üretmiştir. Anayasa en genel olarak, “bir devletin örgütlenmesinin temel kurallarını koyan metin” olarak tanımlanabilir. Bu metindeki ana fikre bağlı olarak ideolojik ve dayatmacı bir kurum da ortaya çıkabilir; inanç ve düşünceyi topluma bırakan ve her düşüncenin kendisini ifade edebilmesi için imkanlar oluşturan bir kurum da ortaya çıkabilir. Kendisini asli unsur olarak görüp dayatan bir yapı da ortaya çıkabilir; farklılıklar arasında hakemlik yapan bir çatı da ortaya çıkabilir. Hangi sonucun çıkacağı, tüm toplum kesimlerinin üzerinde uzlaştığı ve devletin hareket alanlarını belirleyen anayasa maddelerine bağlıdır.

Toplumsal uzlaşma ile iyi bir anayasa yapıldığında ise toplumun talepleri nispetinde hareket alanı daralmış bir yönetim yapılanması ortaya çıkar. Farklı toplum kesimlerinden ve farklı düşüncelerden oluşan Sivil Topluma geniş bir hareket alanı kalır.

Sonuç

İslam’ın özünde baskıcı ve totaliter bir zihniyet bulunmadığı ve insanlığın yeryüzündeki varoluşunu “irade” ve “imtihan” kavramlarıyla anlamlandırdığı halde, kimi Müslümanlar neden “gerekirse zorla” kendi doğrularını hakim kılma çabası içindedirler?

Çünkü onlar, şabloncu/şekilci okumalar yapmakta; geçmişin merkeziyetçi, otoriter ve tepeden aşağı doğru şekillenen toplum yapılarını görüp, bunu İslam’a hamletmekte; ve “hakim olmak” ile İslam arasında doğrudan ilişki kurmaktadırlar. O zaman da fikrin diğer kesimlere dayatılması ve insanların zorlanması, meşru bir davranış olarak ortaya çıkmaktadır. Oysa bu dinin Peygamberi, bağımsız kültür havzalarının bulunduğu ve bu havzalarda tek tipleştirmenin çok normal karşılandığı bir dünyada, farklı kültürleri bir arada yaşatmayı öngören bir yönetim modeli oluşturmaya çalışmıştır. “Medine Vesikası” ile sağlanmaya çalışılan bu ortam, her ne kadar Müslümanların henüz zayıf olmalarıyla bağlantılı ise de, (Peygamber vahyin ilkeleriyle çelişemeyeceğine göre) İslam’ın farklı kültürlere yaklaşımıyla ilgili fikir vermektedir. Sonrasında ise Medine İslamlaşmış ve farklı kültürlerin eriyip yok olduğu bir dönem yaşanmıştır. Böylece Medine Vesikası’nın arkasındaki zihniyet de anlaşılamamıştır. Dünyanın diğer coğrafyalarında olduğu gibi İslam coğrafyasında da, tek merkezli ve otoriter yönetimlerin oluştuğu bir sürece girilmiştir. Ve nihayet bu süreç; zorlamayı ve dayatmayı günümüze miras olarak bırakmıştır.

Halbuki bir zulüm yönetiminin ve bir zalimin devrilmesiyle bir fikrin topluma dayatılması arasında çok belirgin bir fark vardır. “Zulüm” bütün ezilmişlerin ortak meselesidir. Çıkar ve menfaat penceresinden bakılmadığı müddetçe tanımı üzerinde uzlaşılabilir; engellenmesi için işbirliği yapılabilir. Hatta zulüm düzenini kurmuş olan zalim, elindeki gücü kolayca bırakıp gitmeyeceğinden, zulmün ortadan kaldırılması için gerekirse “zor” da kullanılabilir.

Fakat bir zalim gittiği zaman önü açılan birileri kendi fikirlerini ve yaşam tarzlarını dayatmaya kalktıklarında, zalimin sadece ismi değişmiş olur. Müslümanların görevi insanları zorla da olsa hakikate ulaştırmak değildir. Onlar davetçidirler; insanların iradelerini özgürce kullanabilecekleri ortamlar oluşturmakla mükelleftirler. Zulme ve zalime karşı savaşırlar, haksızlıkları ortadan kaldırmak için çabalarlar, toplumun iradesi üzerindeki baskıları kaldırırlar. Ama sonrası insanlığın kendi imtihanıdır. Kimseyi zorla Müslüman yapamazlar. Kendileri gibi olmayı kabullenmeyen birey ve topluluklarla birlikte yaşamanın imkanlarını oluşturup, bu şartlarda sorumluluklarını yerine getirmeye devam ederler.

Zulme karşı olmak ve adaleti istemek insanlığın ortak meselesi olduğu için, kendileri gibi düşünmeyen toplum kesimlerinden bile destek bulmaları kuvvetli ihtimaldir. Böylece farklı toplum kesimlerinin ve farklı kültürlerin birlikte yaşadığı bir ortamda, onların da desteğini alarak zulme karşı savaşlarını sürdürürler.

Bunu başardıkları zaman farklılıklar bir zenginliğe dönüşür. Farklı kültürler arasındaki rekabet ve tartışmalar toplumun dinamizmini üst düzeye çıkarır. Fikri tekamül, sosyal gelişim ve bilim alanındaki gelişmeler bu dinamizmden olumlu yönde etkilenir. Toplum muazzam bir şekilde gelişmeye başlar.

Birlikte yaşamayı başaramayan toplumlar ise özelde kendi içinde, genelde diğer toplumlarla kavgalı ve çatışmalı bir hale gelir. Enerjisini, imkanlarını ve düşüncesini bu kısır dövüş ortamında zayi eder durur. Sonuçta da iyice körelir ve insanlık adına hiç bir şey yapamayan sığ bir noktaya düşer.

Kur’an “Allah dileseydi, onlar ortak koşamazlardı. Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onlardan sorumlu da değilsin[10] mealindeki ayette ve sayıca az olmayan diğer benzerlerinde, Müslümanların sahip olması gereken tutumla ilgili önemli ipuçları vermektedir. Müslümanların görevi insanlara bekçilik veya hamilik yapmak değildir. Bu yüzden zulme karşı olmak ve adaleti istemek ile hakimiyet ve baskı arasında kurulan “gereklilik” ilişkisi yanlıştır. Tarih içerisinde kurulmuş olan bu ilişki, İslam’ın ilke ve prensiplerinin değil o dönemin anlayışlarının bir sonucudur. Hukukun üstünlüğü ve anayasa kavramları ile oluşan imkan ise İslam’ın yaklaşım tarzına daha uygundur.

 

 

[1]  “İman,dil ile tasdik,kalp ile ikrardır” diyen ve Kelime-i Şehadet getiren herkesi Müslüman sayan yaklaşım tarzı.

[2]  Tirmizi, iman 18; Ebu Davud, Sünnet, 1; İbn Mace, Fiten, 17; İbn Hanbel, 2/332

[3]  Ayrıca bkz: Bakara 2/285, Nisa 4/46,64, Nur 24/47

[4]  Fazlur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, çev. Alpaslan Açıkgenç-M. Hayri Kırbaşoğlu. Ankara 1990, s. 72-82

[5]  İlhami Güler. Sabit Din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Şeriat-Din ilişkisi. Ankara Okulu Yayınları. S 25

[6]  Buhârî, Cihâd, 149

[7]  Bakara 2/190-191

[8]  Nisa 4/89-90

[9]  Ragıb el-İsfehani. El Müfredat, “h-k-k”

[10] En’am 6/107

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir