Felsefe Tarihinden Notlar / Abuzer Dişkaya

Print Friendly, PDF & Email

“Allah’ım bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” Hz. Muhammed (a.s.)

 

Giriş

Hikmet aklın hükmüdür! Felsefe de insanın gücü nispetinde bu hikmete ulaşma çabasının adıdır. Bu yüzden filozofların çoğu felsefeyi; insanın gücü nispetinde eşyanın hakikatini bilmeye çalışması olarak tanımlamıştır. Felsefe yapmak da varlığın ya da hakikatin duyulur idrakinden akli idrakine yükseliş olarak tanımlayabileceğimiz bir sürece tekabül etmektedir. Filozof, hikmet veya bilgeliği seven kişidir. O, hiçbir pratik fayda kaygısı gütmeden hikmeti arayandır. Bu yüzden hikmet veya bilgelik; zatından dolayı arzulanan şey olarak tanımlanmıştır. Aristo’nun da dediği gibi insan doğası gereği bilmek ister. Zira etrafında olup bitenler insanı hayretler içinde bırakmakta ve insan da bu hayretini gidererek hayranlık makamına ulaşmak istemektedir. Dolayısıyla hangi coğrafya veya kültürde ortaya çıkmış olursa olsun felsefenin ilk şartı, bilmeyi zatından dolayı istemektir. Bilgi için bilmeyi istemek!

Felsefe kendi kendine biten köksüz bir ağaç değildir. İnsan akıl nuruyla aydınlandığı günden bu yana teemmül ve düşünme dünyasına adım atmıştır. İşte bu yüzden felsefe ve hikmetin kaynağı olan akletmenin insanla birlikte günışığına çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Felsefe ilk başlarda fıtri ve sadeydi. Eşyanın duyulur ve zahiri veçhesine dayanarak hakikate ulaşmaya çalışıyordu. Daha sonra şuur ve vicdanın olgunlaşmasıyla hakikate ulaşmada aklı ve mantığı kullanmaya başladı. Böylece akli araştırma ve eleştiriyi hayal ve vehmin yerine koymuş oldu. Aklın imkânları sınırlı, hassas gözlem ve deney yapma imkânları az olduğundan başlarda felsefe kendisi için herhangi bir sınır öngörmüyor ve bütün evrenin tefsirini yapabileceğine inanıyordu. Zihni olarak inşa ettiği evrenin dış âlemle aynı olduğunu sanıyordu. Bu genel olarak yeterli bir olgunluğa ulaşmamış bir aklın sahip olduğu temel özelliktir. Böyle bir akıl, kendi inşa ettiği evrenin hakikatin ta kendisi olduğuna dair körü körüne bir inanca sahiptir. Ancak aynı akıl, daha çok gözlem ve deney yapma imkânı bulup her gün farklı gerçekliklerle karşı karşıya kalınca, kendi hatasının farkına vararak daha önce yakin olarak kabul ettiği her şeyi yeniden gözden geçirerek yoluna devam eder.

İnsanın kemal ve hakikat arayışı iki yönde olduğundan felsefe de ameli ve nazari olmak üzere ikiye ayrılır. İnsanın bilme serüveni düşünce ve eylemde doğruluk olmak üzere iki amaç ve hedefe yönelmiştir. Bu yüzden felsefe iki kısma ayrılarak bu ihtiyacı karşılamaya çalışır. Nazari felsefe eşyanın hakikatini bilmeye odaklanmışken, ameli felsefe de doğru eyleyebilmenin bilgisine ulaşmaya çalışmaktadır. Bu yüzden İhvan’ı Safa şöyle demiştir; “felsefenin başı bilgiyi sevmek, ortası insanın gücü nispetinde eşyanın hakikatini bilmeye çalışması ve sonu da hikmet ve doğruya uygun olan söz ve davranıştır.” Şu halde insan iki alanda kemal ve olgunluğu aramaktadır. Düşünce ve amelde! Felsefenin amacı da bu kemal ve olgunluktan hâsıl olacak olan dünyevi ve uhrevi mutluluktur!

Felsefenin Konusu

Bundan binlerce yıl önce Sokrat “kendi nefsini tanı!” demişti. Böylece günümüze kadar geçerli olacak olan felsefenin konusu ve kısımlarını belirlemiş oldu. Çünkü insan somut yani maddi olanla soyut yani manevi olanın bir birleşimidir! Ve doğal olarak kendisini tanımak isteyen kişinin hem doğanın hem de doğa ötesinin, yani metafiziğin bilgisine sahip olması gerekir. Nefis bilgisi aynı zamanda onun yetilerinden biri olan aklı ve onun çalışma şeklini de doğru bir şekilde bilmeyi gerektirir. İnsanın doğru düşünebilmek için ortaya çıkardığı kural ve kanunlar da mantık ilminin konusunu oluşturmaktadır. Nefsini bilmek nefsin doğasını ve onun bedeni idare ederken nasıl eylemde bulunduğunu bilmeyi gerektirir. Bu bilgi insanın doğası ve fıtratına uygun davranışlarda bulunmasını mümkün kılar. İşte böyle bir bilgi ve bunun nasıl elde edileceği ahlak ilminin konusunu oluşturmaktadır. Böylece insan iyi ile kötü arasındaki farkı öğrenerek davranışlarını iyiye doğru yönlendirebilir. İnsan bu bilgi seviyesine ulaştıktan sonra “ben” dediği bu şeyin hakikati, kaynağı ve nereden gelip nereye gittiği konusunda sorular sormaya başlar. İşte nefsin hakikatine dair olan bu sorular, insanın duyularla cevap veremeyeceği türdendir. Bu yüzden de bunlar insanın önüne yepyeni bir âlemin kapısını açar; Metafizik!

Felsefe ve Diğer Bilimler

Felsefenin ne olduğunun doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için onu diğer bilimlerden ayıran temel özelliklerinin neler olduğunun bilinmesi faydalı olacaktır. Çünkü çoğunlukla bir şeyin ne olmadığını bilmek, ne olduğunun bilinmesine oldukça yardımcı olur. Felsefeyi birinci derecede diğer bilimlerden ayıran şey, onun bir uzmanlığının olmamasıdır. Doğal ve sosyal bilimler evrenin veya varlığın belli bir kısmını ele alarak onun üzerinde uzmanlaşırlar. Buna karşılık felsefe, evreni ve varlığı bir bütün olarak ele alır. Felsefe açısından evren tek bir bütün olduğundan onun bilgisi ve hakikatinin de bir ve tek olması gerekmektedir. Hakikatin birliği inancı, işte felsefenin bu tümel/külli yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de felsefe bazen de eşyanın külli/tümel bilgisi olarak tanımlanmıştır. Çünkü konusu en genel şekliyle evren ve varlıktır.

Çokluktan birliğe geçiş olarak adlandırabileceğimiz bu seyir diğer bilimlerde de bulunmaktadır. Doğal ve sosyal bilimler de genelleme yöntemiyle kesret dünyasını, tümel kanunlara indirgeyerek açıklama eğilimi içindedir. Felsefe bu eğilimi en uç noktaya taşıyarak bütün evreni açıklayabilecek metafizik bir ilkeye ulaşmayı ister. Böylece iki önemli avantaj elde edebilmeyi ummaktadır. Zira metafizik bir ilke, evrenin yok olmak yerine neden var olduğunu ve başka bir şekilde değil de neden bu şekilde var olduğunu açıklama imkânı vererek sahibine iki önemli avantaj sağlar. Metafizik ilkenin bu gücünden dolayı hemen bütün felsefi sistemler, her şeyin temelinde yer alan bu ilk ilkeyi bulmaya çalışmışlardır. Modern dönemde filozoflar artık böyle bir ilkenin peşinde koşmaktan vazgeçmiş olsalar da hala bütün olup bitenleri mümkün olan en az ilkeyle açıklayabilmek, filozof ve felsefenin temel hedefi olmaya devam etmektedir.

Felsefe ile diğer bilimler arasında bulunan diğer bir fark da bilimlerin aksiyomatik doğrular olarak kabul ettiği pek çok şeyi felsefenin temellendiriyor olmasıdır. Başka bir deyişle bilimlerin aksine felsefede hiçbir şey kendiliğinden doğru olarak kabul edilmez ve her şey en nihai illet ve sebebine kadar götürülmeye çalışılır. Böyle apaçık bedihi olan doğrulara ulaşmayı istemek felsefenin en bariz özelliklerinden bir diğerini oluşturmaktadır. Başka bir deyişle diğer bilimlerde birer varsayım olarak doğru kabul edilen önermeler, felsefede doğruluk ve yanlışlık kıstasına göre ele alınarak temellendirilir. Böylece bilimler konusuz ve temelsiz kalmaktan kurtulmuş olur. Bu diğer bilimlerin felsefeye olan ihtiyacını ortaya koymaktadır. Ancak bunun tersi doğru değildir! Böylece felsefenin konusu, yöntemi ve amacı açısından diğer bilimlerden ayrıldığı ortaya çıkmış olmaktadır. Bu durum herhangi bir felsefi sistemle bir bilim dalı karşılaştırıldığında rahatlıkla anlaşılacaktır. Bir felsefi sistem bir bütün olarak evreni açıklamaya ve bize bütüncül bir evren tasavvuru sunmaya çalışırken, bir bilim dalı ise tek bir şeyin maddi yapısı hakkında bize doğru bilgi vermeyi hedeflemektedir. Başka bir deyişle bilimler duyulur ve somut âlemin ötesine geçemezken, felsefe duyulur olanın tasavvurundan saf düşünce âlemine yükselebilmek anlamına gelmektedir!

Bu özet açıklamalardan sonra asıl konumuzla ilgili birkaç söz söyleyebiliriz. Bu yazıların amacı kronolojiye riayet ederek İslam felsefesi hakkında bilgi vermektir. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi felsefe kendiliğinden biten köksüz bir ağaç değildir. Bu kural İslam felsefesi için de geçerlidir. Bu yüzden İslam felsefesinin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için hangi bilimsel ve felsefi havzalardan beslendiğinin çok iyi bilinmesi gerekir. Zaten “İslam Felsefesi” terkibine dikkat edilirse bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Zira bu terkibin “İslam” kısmı bu düşüncenin İslami kaynaklarına gönderme yaparken, “Felsefe” kısmı ise yabancı ya da İslam öncesi düşünce sistemlerine gönderme yapmaktadır. Hiç şüphesiz İslam felsefesi ve düşüncesinin oluşmasında Yunan felsefesinin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bu gerçek düşünce tarihine aşina olan herkes tarafından kabul edilmektedir. Dolayısıyla biz de İslam felsefesine geçmeden önce, çok ayrıntılı olmamak şartıyla Yunan felsefesi hakkında tanıtıcı mahiyette biraz bilgi vermeyi gerekli görüyoruz. Ancak bundan da önce bu yazının konusunu Yunan felsefesini besleyen kadim geleneklere ayırmayı daha uygun buluyoruz. Çünkü İslam felsefesi gibi Yunan felsefesi de kendisinden önceki kadim geleneklerin felsefi ve bilimsel mirasından sonuna kadar yararlanmış ve bunların üzerine yeni şeyler koyarak yoluna devam etmiştir. Böylece değerli okuyucuya bu kadim geleneklerle Yunan felsefesi ve bu ikisiyle de İslam felsefesi arasında makul bir karşılaştırma yapma imkânı doğmuş olacaktır. Dolayısıyla bu yazının konusu Yunan felsefesinin ortaya çıkıp şekillendiği kültürel havzaları oluşturan kadim gelenekler olacaktır.

Kadim Doğu Düşüncesi veya Yunan Felsefesinin Teorik Olmayan Kaynakları

Yunandan önce ıstılahi anlamıyla felsefenin olup olmadığı, etrafında hararetli tartışmaların yaşandığı bir konudur. Ticaret yollarının kesiştiği bir coğrafyada yaşayan Yunanlıların diğer kültürlerle her anlamıyla bir alış veriş içerisinde oldukları bilinmektedir. Yani Yunan Medeniyetinin diğer kültür ve medeniyetlerden yararlandığı kesindir. Dolayısıyla tartışma bu yararlanmanın olup olmadığıyla değil mahiyetinin ne olduğu etrafında yapılmaktadır! Biz bu konudaki tartışmalara değinmeksizin konumuz açısından önemli olan iki noktaya dikkatleri çekmekle yetineceğiz. Kanaatimizce bu iki noktaya dikkat edilmesi, bu konuda sağlıklı ve makul bir sonuca varabilmek için yeterlidir.

Herhangi bir kültür veya coğrafyada felsefe olup olmadığını anlayabilmek için başvurabileceğimiz en temel kıstas bizzat felsefe lafzının kendisidir. Bilindiği gibi felsefe, aslı Yunanca olan “philo” yani sevmek ile “sophia” yani hikmet veya bilgelik lafızlarının Arapçalaşmış halidir. Buna göre felsefe bilgelik veya hikmet sevgisi anlamına gelmektedir. İşte bu felsefenin mutlak anlamıdır, yani hakikatidir! Bu mutlak anlamıyla felsefenin Yunan Medeniyetinden önce güçlü birer kültüre sahip olan Mısır, Hint, Çin, Sümer, Babil, Keldaniler ve İran’da bulunduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Aslında böyle bir hikmet ve bilgelik sevgisi, insanın gündelik yaşamını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyulan pratik bilgiyi sağladığından herhangi bir toplumun bundan mahrum kalmış olması düşünülemez! Platon’un insanın olduğu her yerde felsefe de vardır derken kastettiği şey, işte bu tür bir yaşama bilgeliğine tekabül eden felsefedir.

Dikkat çekmek istediğimiz ikinci önemli nokta ise pratik felsefe ile teorik felsefe arasında yapılması gereken hayati ayrımdır. Sanırız bu ayrıma dikkat edilmediği için Yunan felsefesinden önce felsefe olup olmadığı, eğer var idiyse bunun mahiyetinin ne olduğu ve daha da önemlisi nereye kaybolduğu üzerinde bitmek bilmeyen tartışmalar yapılmaktadır. Yine bu yüzden taraflar ifrat ve tefrit girdabına düşerek ya Yunan felsefesinin ayrıcalıklı konumunu görmezden gelip başka kültürlerde bulunan felsefe kırıntılarını olduğundan daha değerli göstermekte, ya da felsefeyi salt ve saf anlamıyla Yunan Medeniyetine hasr ederek diğer kültürlerde bulunan hikmet ve bilgeliklere haksızlık etmektedirler. Bizce eğer mutlak anlamıyla felsefe demek olan hikmet ve bilgelik sevgisi, insanın günlük ihtiyaçlarının karşılanmasına veya inanma ihtiyacını gidermeye yönelirse ortaya ilkinde pratik felsefe ikincisinde ise dini veya irfani sistemler çıkmaktadır! Ama eğer bu hikmet ve bilgelik sevgisi salt düşünceye yani pratik faydalarından bağımsız olarak salt düşünce ve bilmeye yönelirse ortaya teorik felsefe yani teori çıkmaktadır! Pratik felsefe olmadan teorik felsefe olamazken, pekâlâ teorik felsefe olmadan pratik felsefe olabilmektedir! İşte kadim geleneklere hâkim olan ahlaki sistem ve öğretilerin çoğu böyle pratik ihtiyaçları gidermeye yöneliktir. Yine bu gelenek ve kültürlerde oldukça ilerlemiş olan bilimsel etkinliklerin ya pratik yaşamın ihtiyaçlarını ya da dini inançları tatmin etmeye yöneldiklerini görmekteyiz.

Dolayısıyla biz Yunan felsefesinden önce felsefe olup olmadığı sorusuna şartlı olarak evet cevabını veriyoruz. Eğer kastedilen pratik ve ameli hikmet ise evet Yunan Medeniyetinden önce Mısır, İran, Çin, Babil, Hint, Sümer ve de Keldaniler’de felsefe bulunuyordu. Ama eğer bu soruyla kastedilen pratik felsefenin de bir kısmını oluşturduğu teorik felsefe ise yani varlığın hakikatini bilmeye yönelmiş sistematik bir bilme etkinliği ise, işte bu anlamıyla felsefenin Yunan’dan önce hiçbir yerde bulunmadığını söylemek gerekir! Çünkü akli ilkelerden hareketle var olan her şeyin hakikatini bilmeye yönelme olarak felsefe ilk olarak Yunan’da ortaya çıkmıştır. Çünkü ondan önce hiçbir kültür ve medeniyette böyle sistematik bir bilme ve anlama faaliyetine rastlayamıyoruz. Zaten kadim kültür ve gelenekler hakkında vereceğimiz bilgilerden sonra, genel olarak Doğu’da düşüncenin veya felsefenin kendisini hiçbir zaman pratik ve dini ihtiyaçlardan özgürleştirip saf düşünce haline gelemediğini göreceğiz! Bunun sonucunda ortaya bilim, ahlak ve mistik sistemler çıkmış ama kesinlikle teorik anlamıyla bilim ve felsefe çıkamamıştır! Kısaca Yunan Medeniyetinden önceki hiçbir kültür ve medeniyette “TEORİ”ye rastlamıyoruz! Bu da Yunan felsefesi ve düşüncesinin en ayırt edici özelliğidir. Şimdi bu kadim kültür ve geleneklerdeki hikmet ve bilgeliği anlatmaya geçebiliriz.

Mısır’da Felsefi[1] ve Bilimsel Düşünce

Şüphesiz Mısır, dünyanın en eski uygarlıklarından birisidir. Mısırlılar milattan önce beş bin yıllarında vakitlerin ve tarım arazilerinin alanlarının hesaplanmasında bilimsel değeri olan yöntemleri kullanıyorlardı. Şehir ve köylerinde belli bir sosyal ve siyasi yapı hâkimdi. Milattan önce iki binli yıllarda Mısır’ın başkenti olan “Teb veya Tiveh” bir bilim ve kültür merkezi olarak en parlak dönemlerinden birini yaşıyordu. Burası, Mısır kültür ve medeniyetinin Asya’daki yükselişinin bir sembolü haline gelmişti. Zamanla Mısır eski gücünü kaybedip sırayla Asurluların, İranlıların, Yunanlıların, Romalıların ve en sonunda da Müslümanların hâkimiyetine girdiğinde bütün bu kültür ve medeniyet havzalarını içinde barındıran bir pota haline gelmişti. Mısır bu süreç içerisinde Asya, Avrupa ve Afrika medeniyetlerinin kültürel mirasından azami derecede yararlanmış ve bunları kendi felsefi ve bilimsel mirasına ekleyerek gelişmeye devam etmişti. İşte bütün bu gelişmelerin hepsi felsefe tarihinde seçkin ve önemli bir yere sahip olan İskenderiye ekolünün (Yeni Eflatunculuk) ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Müslümanların Yunan felsefesiyle İskenderiye ekolü üzerinden tanıştıklarını düşünecek olursak, burada meydana gelen bu sentezin İslam felsefesinin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi açısından ne kadar önemli olduğunu da görmüş oluruz!

Mısır ilk Yunanlı düşünürler için gidip eğitim görecekleri bir bilim ve felsefe merkeziydi. Bu yüzden pek çok Yunanlı düşünür ve filozofun yolu bir şekilde Mısır’a uğramıştır. Bunların Mısırlı düşünürlerden pek çok şey öğrendiği kesindir. Hendese yani geometri ilk defa Mısır’da ortaya çıktı. Her yıl Nil’in taşması ve bu yüzden tarım arazilerinin sınırlarının yok olması böyle bir ilmin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aynı şekilde piramit ve dini mabetlerin yapılabilmesi için de bu ilme ihtiyaç vardı. Bu da, “Doğu dünyasında felsefe hiçbir zaman kendisini pratik ihtiyaç ve sorunlardan kurtarıp saf düşünce seviyesine ulaşamadı’’ derken kastettiğimiz şeydir. Görüldüğü gibi bütün önemine rağmen hendese ilmi Mısır’da tamamen pratik ihtiyaçlardan ortaya çıkmıştır. Ancak bu teorik düşüncenin hiç izlerine rastlayamadığımız anlamına da gelmemektedir. Zira Mısırlılar hendese ilminin yanında yüzey ve hacmin hesaplanması ile matematik ilminde de oldukça ilerlemişlerdi. Ancak bu çabalar ıstılahi anlamıyla teori olarak adlandırabileceğimiz seviyeye ulaşamamıştır.

Dünya ilk defa Mısırlılardan bir yılı 365 tam ve bir çeyrek güne, 12 aya, bir ayı 4 haftaya, bir haftayı 7 güne ve gündüz ile geceyi 24 saate ayırmayı öğrendi. Aynı şekilde Mısırlılar güneş ve ayın dairevi olduğunu ve yıldızların da ateşten olduklarını ortaya çıkarmışlardı. Güneşle ay tutulmasını doğru bir şekilde açıklayarak bunların meydana gelme zamanını hesaplayabiliyorlardı. Tabiat ilmiyle ilgili olarak da pek çok yenilik Mısırlılara aittir. Onlar evrenin dört unsurdan meydana geldiğine ve her şeyin ilk aslının su olduğuna inanıyorlardı. Yunanlılar ile diğer milletler bu önemli bilgileri Mısırlılardan öğrenerek bunları kendi bilimsel ve felsefi gelişmelerinin başlangıcı olarak kabul ettiler.

Mısırlılar, teorik düşünce alanında da özellikle dini düşüncelerinin etkisiyle oldukça önemli gelişmeler kaydettiler. Bu açıdan Kadim Mısır dinleri beşeri düşüncenin gelişmesine diğer antik dinlerden çok daha fazla katkıda bulunmuştur. Mısırlılar ilk defa Tanrılar arasında bir hiyerarşi olduğunu kabul edip, Tanrılarla insanlar arasında bulunan ilişkiyi düzenlediler. Yine ahiret yaşamı inancı ilk defa Mısırlılarda ortaya çıktı. Bu yüzden ölümden sonra ödül ve ceza anlayışını ortaya atıp, ölümden sonraki bu ödül ve cezanın bizim bu dünyadaki amellerimizin ahiretteki karşılığı olduğunu savundular. Ayrıca iyi olmanın ahlaki değerlere uygun yaşamak olduğunu ve sadece dini merasimlere şekilsel olarak katılmanın kişinin iyi olması için yeterli olamayacağı düşüncesinin de ilk defa Mısır’da ortaya çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla Mısırlıların bu tür dini inançlarda Yahudileri öncelediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kadim Mısır dininde bulunan iki inanç ve düşünce konumuz açısından özellikle önemlidir. Bunlar nefsin ölümsüzlüğü ile nefisle bedenin iki ayrı ve farklı cevher olduğu inancıdır. Nefisle bedenin birbirinden farklı iki cevher olduğu inancı daha sonra özellikle felsefede revaç bulmuş olan iki ayrı hakikat anlayışının kaynağı olmuştur. Bu felsefi anlayışa göre evren iki cevherden meydana gelmektedir; maddi ve manevi yani soyut cevher! Başka bir deyişle mevcudat ikiye ayrılmaktadır: Maddi varlıklar ile mücerret varlıklar! Istılahi anlamıyla hitabet ve cedel ilmi de ilk defa Mısırlılar arasında ortaya çıkmıştır. Bu konuda Mısır o günün dünyasında öyle ayrıcalıklı bir yere sahipti ki Yunanlı cedelciler hitabet sanatını öğrenebilmek için Mısır’a geliyor ve mabetlerdeki kâhinlerden bu ilmi öğreniyorlardı.

Kadim Mısır düşüncesinin barındırdığı bu bilimsel bilgi ve felsefi unsurlara rağmen dünya düşünce mirasına ne kadar katkı sağladığı bilimsel olarak ortaya konmuş değildir. Ancak şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Yunan düşünce ve felsefesi ister kadim haliyle isterse de İskenderiye’de aldığı son şekliyle olsun Mısır düşüncesine hem bilimsel hem de felsefi alanda çok şey borçludur. Modern düşüncede bulunan pek çok düşüncenin izlerini Kadim Mısır’a kadar sürebiliyor olmamız da ayrıca Mısır’ın bu alanda sahip olduğu yeri göstermesi açısından oldukça önemlidir.

Sümer, Babil ve Asur’da Felsefi ve Bilimsel Düşünce

Her ne kadar Mısır’ın kadim kültür ve medeniyetlerin oluşmasındaki yapıcı ve kurucu rolü inkâr edilemezse de bu antik medeniyetlerin asıl merkezinin Mezopotamya olduğunu söylemek gerekir. Bu yüzden de medeniyetlerin beşiği olarak adlandırılmaya layık görülmüştür. Bu kültür ve medeniyet merkezinden yükselen ışık o günün dünyasını bir yandan Yunan ve Roma’ya diğer taraftan da Uzak Doğu’ya kadar aydınlatıyordu. Mezopotamya medeniyetinin taş devrine kadar giden bir geçmişi bulunmaktadır. Yapılan arkeolojik araştırmalar Sümer kültür ve medeniyetinin Asya kültürünün en önemli parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Sümer kültürü o kadar güçlüydü ki, Hintlilerin gelmesinden önce Hint denizi sahillerinde kurulan medeniyetlere dahi kaynaklık etmiştir.

Sümer medeniyeti su ve toprağın ürünüdür! Bu iki doğal unsur -ki Mezopotamya da oldukça fazla bulunuyordu- Kafkaslardan gelip buraya yerleşen insanlar için çiftçilik yapmanın en elverişli araçlarını oluşturuyordu. Çamurdan ev, çanak-çömlek ve yazmak içinde kilden levhalar yaptılar. Su ve toprağın birleşmesinden meydana gelen çamurun Sümerlilerin hayatında oynadığı bu rolü görünce, onların ilk insanın çamurdan yaratıldığı inancına sahip olduklarını görmek hiç de şaşırtıcı olmayacaktır! İlk insanın çamurdan yaratıldığına dair olan bu inanç günümüzde dahi bütün gücüyle varlığını devam ettirmektedir. Bu inancın üç ana semavi din tarafından benimsendiğini söylemeye gerek yok sanırız!

Mezopotamya faklı kültür ve kavimlerin kesişme ve buluşma yeri olmakla ün salmıştır. Sümerliler Kafkaslardan buraya gelip oldukça gelişmiş bir kültür ve medeniyet kurduktan sonra Sami asıllı kavimler Arap Yarımadası’ndan başka pek çok yere de uğradıktan sonra gelip Mezopotamya’ya yerleşmiş ve Sümerlileri hâkimiyetleri altına almışlardır. Milattan önce 2123-2081 yılında Hammurabi, Babil’deki krallar silsilesinin ilk kurucusu olarak yeni bir dönemin başlatıcısı olmuştur. Bu gelişmeden sonra Babil, Sami ve Sümer kültürlerinin iç içe geçip kaynaştığı bir havza haline geldi. Sami dili Sümer dilinin yerini alarak yazı ve iletişimde kullanılmaya başlandı. Bu dil Sümerceye nazaran fikir, düşünce ve duyguların aktarılmasına çok daha müsaitti. Dil alanında meydana gelen bu yer değiştirme dinler arasında da meydana geldi. Samilerin Tanrısı olan “Merduk” diğer yerli tanrılara üstün gelerek tek bir Tanrı şeklinde ortaya çıktı. Bu durum Sami düşüncesinde tevhit anlayışının ortaya çıkmasının başlangıcını oluşturmaktadır. Aynı şekilde Hammurabi’nin getirdiği kanunların da günümüze kadar yapılan bütün kanunlaştırma çalışmalarının temelini oluşturduğunu söylemeye bile gerek yoktur.

Samilerden sonra bölgenin hâkimiyeti Asurluların eline geçti. Ancak Asurlular bilimsel ve felsefi alanda fazla bir varlık gösteremediler. Buna rağmen Asurluların önemi diğer milletlerle kurdukları ticari ve kültürel ilişkilerden kaynaklanmaktadır. Asurlular Suriye, Mısır ve Yunanlılarla kurdukları ticari ve kültürel ilişkiler sayesinde Babil kültür ve medeniyetinin bu düşünce ve kültür havzalarını nüfuzu altına almasının yolunu açmış oldular. Ayrıca yine Mezopotamya’da ortaya çıkan zaman ve kader anlayışı diğer medeniyetler üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. Bir bütün olarak varlık âlemiyle, insanın hayatını kontrol eden bir ilke olarak kader anlayışı ilk defa Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Bu ilahi bir kanun yani Nomos veya Namus’tur. Varlıkların meydana gelmesi ve gelişim süreçleri tamamen bu ilahi emrin etkisi altında meydana gelmektedir. Yunanlılar ile Hintliler bu kader düşüncesini Mezopotamya’dan alarak bundan “doğmuş kelime” ile “ilahi adalet” anlayışını türettiler. Bu kader anlayışının klasik dönemde oldukça etkili olan İslami bir fırka olan İsmaililer’de de olduğunu görmek oldukça şaşırtıcı olacaktır. Büründüğü İslami rengi bir kenara bırakacak olursak İsmaililer’in “İlahi Emir” dedikleri şey geçmişi Mezopotamya’ya kadar uzanan bu kader anlayışından başka bir şey değildir!

İran’da Felsefi ve Bilimsel Düşünce

Kadim milletler arasında Batı Medeniyeti özellikle de Batı İslam Medeniyeti üzerinde en çok etkili olan İranlılar olmuştur. Kadim dönemde İranlılar Akdeniz’e kadar olan bölgeyi egemenlikleri altında tutuyorlardı. Hatta egemenlikleri bir ara Mısır’a kadar ulaşmıştır. Bir ara İran Büyük İskender tarafından ele geçirilmiş olsa da Yunan düşüncesi beklendiği kadar İran düşüncesi üzerinde etkili olamamıştır.

Antik İran’da pek çok din ve mezhep bulunuyordu. Bunların en eskisi ateş ile bazı doğa güçlerine tapınma şeklinde ortaya çıkmıştır. Her biri başka bir kaynaktan çıkan bu din ve mezhepler bütün İran’a yayılan Mazdek dininde bir araya gelmiş ve tek bir potada erimişlerdir. Mazda, bilge anlamına gelmektedir! Mazda’ya göre hekim ve akıllı olan Tanrı diğer tanrıları egemenliği altına alarak onlardan ayrıldı. Aynı şekilde Ahura adında diğer bir Tanrı da sahip olduğu güçten dolayı diğerlerinin arasından sıyrılarak ayrıcalıklı bir konuma yükseldi. Ahura güç ve iktidarın sembolüydü. Daha sonra bu güç tanrısı ile bilgelik tanrısı bir araya gelerek bütün evreni kontrol eden güçlü bir tanrı şekline gelmiştir. Bu tek ve güçlü tanrı Ahuramazda veya Urmozd olarak adlandırılmıştır.

Parslılar İran topraklarına gelip yerleştiklerinde Ahuramazda’yı tapındıkları güçlü Tanrıları olarak ilan ettiler. Ancak Parslılar bu güçlü Tanrının karşısına evrendeki şer ve kötülüğün kaynağı olan başka bir Tanrı daha yerleştirdiler. Çünkü bunlara göre Ahuramazda sadece hayır ve iyiliğin kaynağıydı. Bu durumda evrende bulunan şer ve kötülüğün de bir kaynağı olması gerekiyordu. İşte evrende bulunan bu şer ve kötülük Tanrısına İranlılar Ehrimen adını verdiler. Böylece kadim dönemlerden bu güne kadar beşer düşüncesine hâkim olan “düalizm” veya “ikilik” düşüncesi ortaya çıkmış oldu!

Milattan önce yedinci yüzyılda Zerdüştlük dini ortaya çıkmıştır. Zerdüşt evrende hayırla şer arasında daimi bir savaş ve mücadele olduğu düşüncesini kabul etse de onda ciddi ve önemli değişiklikler yapmıştır. Kurban kesme ve kan akıtma ayinlerine karşı çıkarak insanları düşünce, söz ve davranışlarında dosdoğru olmaya çağırmıştır. Zerdüşt’ün davetinin tevhidi bir yönü de bulunmaktaydı. Bir yandan Ahuramazda’ya tapmaya çağırırken diğer yandan da insanları dünyada bulunan kötülükle mücadele etmeye davet ediyordu. Başka bir deyişle Zerdüşt, insanları kötülüğü ortadan kaldırmak suretiyle hayır ve iyiliğin kaynağı olan Tanrı’ya yardım etmeye çağırıyordu. Kadim İran’da bulunan eski ayinlerden biri de Zurvanizm’dir. Zurvanilere göre sonsuz ve mutlak olan zamanın yani dehrin, ikiz olan iki oğlu bulunmaktadır. Bunlardan biri evrendeki hayır ve iyiliğin kaynağı olan Ahuramazda, diğeri de evrendeki kötülük ve şerrin kaynağı olan Ehrimen’dir. Dolayısıyla hayır ve şer arasındaki düalizmin burada da ayniyle devam ettiğini görmekteyiz. Bu iki kardeş güçte birbirlerine denktirler ve ikisi arasında amansız ve daimi bir savaş bulunmaktadır. Bu ikisi bir diğeri olmadan ayakta kalamamaktadır. Yani evrenin olduğu şekliyle yoluna devam edebilmesi için hem hayır ve hem de şerrin bulunması gerekmektedir. Mutlak zamanın bu ikiz oğullarının ontolojik olarak birbirine bağımlı olması, Zurvanilerin bu iki kaynağı tek bir ilke altında bir araya getirmek için gösterdikleri bir çabaya işaret etmektedir. Ancak böyle bir çabaya rağmen bu birliğin nispi olduğunu söylemek gerekir. Zira bu birleştirme sonucunda her iki ilke de özlerini korumakta ve tek bir cevherin iki farklı yönü haline gelmemektedir.

Kadim İran’da ortaya çıkıp kısa sürede revaç bulan inançlardan biri de bir kurtarıcı veya Mehdilik inancıdır. Buna göre Mehdi bir gün geri gelerek dünyayı ele geçirmiş olan kötülüğü ortadan kaldıracak ve zulmün yerine adaleti ikame ederek insanlığı içine düştüğü bataklıktan kurtaracaktır. Bir kurtarıcı ve Mehdilik inancının kadim dinlerin pek çoğunda bulunduğunu söylemek gerekir. Mesela Yahudilik, Hıristiyanlık ve daha sonraları İslam’da da bu inanç bir şekilde varlığını devam ettirmiştir. İranlılara göre zamanın mutlak hükmü altında olan varlık âleminin düzenleyici ve kurtarıcısı olan “Mitra”, kadim İran’ın yeni bir renk ve şekilde olan antik “Avesta” Tanrısından başka bir şey değildir! Başka bir deyişle Mitra, Zurvani bir renk altında yeniden dirilen kadim İran Tanrısından başka bir şey değildir! Buna göre Mitra bir gün geri gelecek ve bütün dünyayı kasıp kavuran ateşi söndürerek insanlığı kurtaracaktır. Mitra, dünyayı kirlerinden arındırarak Ehrimen’in karanlık ve kötülüğüne son verecek olan biricik kurtarıcıdır.

İran’da çok daha sonraları ortaya çıkmış olsa da Manihaizm hakkında da biraz bilgi vermeyi faydalı görüyoruz. Maniciliğin kurucusu olan Mani, miladi 215 yılında Babil’de doğmuştur. Aslen İranlı olan Mani, bütün hayatını getirdiği dinini yaymaya adamıştır. Manicilik, içinde Yahudilik, Hıristiyanlık ve Gnostizm’den pek çok unsuru barındıran eklektik bir dindir. Mani, kadim İran dinlerinden biri olan Mitracılık’tan beri olduğunu söylese de getirdiği dinde bundan da pek çok unsura yer vermiştir. Mecusilerle girdiği savaşı kaybetse de düşünceleri hızla yayılmaya devam etmiştir. Mani’nin babası heretik bir Hıristiyan fırkası olan “Muğtesile”ye mensuptu. Mani, Hıristiyanlığın Mesih’inin geleceğini müjdelediği ikinci Mesih olduğunu iddia ederek bütün insanları kurtuluşa ulaştıracak dini getirdiğini söylüyordu. Mani, kadim İran’ın düalizmini kendi dini düşüncesinin temeli olarak kabul etti. Yani onun dini anlayışının temelini de hayır ile şerrin daimi mücadelesi oluşturmaktadır. Hayır ile şerrin veya nur ile zulmetin hiç bitmeyen savaşı! Mani, bu düalist anlayışını, doğal unsurları bile bu iki sıfatla tavsif etmeye vardıracak kadar ileri götürdü. Buna göre evrende bulunan iyi unsurlar Tanrıdan, kötü ve şer unsurlar ise daima Tanrıyla savaş halinde bulunan ezeli bir güçten doğmaktadır. Mani bu kötülük ve şerden kurtuluşun ancak temizlenme ve arınma yoluyla mümkün olacağını söylüyordu. Bu arınma ve temizliğin de ancak bilgi ve marifetle elde edilebileceğini iddia ediyordu! Böylece düşünce tarihinde bir ilke daha rastlamış oluyoruz. Bu da bilginin mutluluk ve kurtuluşa götüren bir vesile ve araç olarak kabul edilmesi düşüncesidir! Bildiğimiz gibi Buda ve Sokrat’ta da böyle bir anlayış ve inanç bulunmaktadır. Aynı anlayışın daha sonraları İslam düşüncesi içerisinde mutasavvıflar, Farabi ve diğer Müslüman filozoflar tarafından da savunulduğunu görmekteyiz. Ayrıca Mani’nin diğer bütün dinleri tek bir din adı altında bir araya getirmeye çalıştığına da şahit oluyoruz. Bu da daha sonraları İhvan’ı Safa ve Farabi’de rastlayacağımız dinlerin birliği anlayışının ilk tarihi örneğini oluşturmaktadır.

Hint’te Felsefi ve Bilimsel Düşünce

Sahip olduğu sosyal özellikleri bir tarafa bırakacak olursak Hint düşüncesinin bizim açımızdan taşıdığı önem, evrenin felsefi bir tasavvurunun sonucu olan “Tenasüh” inancıdır. Bu köklü inancın geçmişi çok eskilere kadar geri gitse de açık bir şekilde ortaya çıkması, milattan önce altıncı ve beşinci yüzyıla rastlamaktadır. Başlarda bu anlama gelmiş olsa da tenasüh sadece ruhların bir bedenden başka bir bedene geçmesi anlamına gelmez. Yani sadece bundan ibaret değildir. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi Hint tenasühü varlığa yönelik sahip olunan felsefi bir duruşun sonucudur. Bu yüzden de ilk bakışta göründüğünden çok daha geniş ve derindir. Bu anlayışa göre hayat ve bütünüyle varlık âlemi baştan aşağı kötülük, ıstırap, acı ve dertten oluşmaktadır! Görüldüğü gibi burada bütün varlığa hâkim olan bir kötümserlik düşüncesiyle karşı karşıya bulunmaktayız! Bu kötümserlik düşüncesi bütün hayat ve varlığı baştan aşağıya ıstırap, vahşet, acı ve dertten ibaret kabul ederken ebedi kurtuluş ve huzuru da evrenin külli ruhunda fani olmakta görmektedir. İşte bu anlayış Hintlilerin en temel inançlarından birini oluşturmaktadır.

Hintli düşünürler evrene istikrarsız bir sürecin hâkim olduğuna inanıyordu. Bu süreç, bizi kaderimize doğru sürüklerken bizden sadır olan amellere de kaynaklık etmektedir. Bu inanca göre insan, eylemlerinin toplamı ve sonucundan ibarettir! İnsanlar daha sonra bir kez daha kendi amellerinin sonucuna geri döneceklerdir. İşte tenasüh, bu ferdi ve kişisel gidişattan oluşan istikrarsız sürecin tecessümünden yani somutlaşmasından başka bir şey değildir! Bu istikrarsızlık yani gelip gitmeler sonsuza kadar devam edecektir. Bu öyle büyük bir felakettir ki, ne ondan kurtulmak ne de ona bir çaba bulmak mümkündür! Hint milattan önce 6. yüzyılda öyle büyük bir metafizik bunalım ve ıstırabın içinde bulunuyordu ki o gün bugün dünyada bunun bir benzerini daha gösterebilmek mümkün değildir. Bu kaygı ve endişe “Hulul” inancının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hulul inancı öyle güçlü bir şekilde ortaya çıktı ki beşer düşüncesinde günümüze kadar devam eden bir etki bırakmıştır. Ölümden sonraki yaşamdan geri dönme korkusu, sonuçta ölümden korkuya bu da yaşamdan her türlü geri dönüşten korkuya dönüştür. Bu durum Hintli düşünürleri bu fasit döngüye bir çözüm yolu bulmaya zorlamıştır. Eğer hayat esaret ve varlık âlemi de baştan aşağıya kötülükten oluşuyorsa, şu halde insanın yapması gereken kendisini bu durumdan kurtaracak bir çözüm yolu bulmaya çalışmaktır. Bu kurtuluş iki yoldan biriyle olacaktır: Ya bilgi ve marifet yoluyla ya da sıradan insanların güç yetiremeyeceği diğer bir yolla olacaktır; yani tasavvuf!

Hintliler bu kurtuluş meselesini dini değil ama felsefi uğraşlarının en önemli konusu haline getirdiler. Böylece özgürlük ve kurtuluşa bir yol bulabilmek için amansız bir çabanın içerisine girdiler. Yoga’nın özgürlük ve kurtuluş için bulduğu çözüm insanın ruhu üzerinde mutlak bir hâkimiyeti elde etmesi esasına dayanıyordu. Dolayısıyla Yoga’ya göre insanın arzuladığı özgürlük ve kurtuluş bedene hâkim olmakla değil, ancak ruh ve nefse egemen olmakla elde edilebilirdi. Zira ancak bu şekilde insan kendisinin ve içinde bulunduğu şartların yani dünyanın efendisi haline gelebilirdi. Jaynistler ise çözümü züht ve düşünce yoluyla insanın kendisinin efendisi haline gelmesinde buldular. Zaten Jain kelimesi muzaffer anlamına gelmektedir. Düşünce ve duygularını kontrol edebilen insanın nefsinin ve amellerinin efendisi haline gelerek özgürleşeceğine inanıyorlardı. Buda ise çözüm yolunu nefsin bir cevher olarak varlığını reddetmekte buldu. Budistlere göre nefsin nispi olan bir varlığı vardır ve o da beden gibi farklı unsurların bir araya gelmesinden oluşmaktadır. Ve bu unsurlar bir bedenden ayrılıp başka bedende yeniden zahir olabilmektedir.

Hint Tasavvufu

Gerçek bilgiye ulaşma ile insanın ilk kaynağıyla birleşmesi ve ona yeniden geri dönmesi meselesi, tarihin başlangıcından bu yana nasıl bütün akılları kendisiyle meşgul etmişse aynı şekilde Hintli düşünürleri de etkisi altına almış ve onlar da bu hayati soruna bir çözüm yolu bulmaya çalışmışlardır. Kadim Hind’in en önemli mezheplerinden biri olan Yogacılık, bu alanda da öne çıkarak tasavvuf alanında seçkin bir konum elde etti. Yoga’nın tasavvuf anlayışının en belirgin özelliğini, beşeri ruhun manevi kaynağıyla ilişkiye geçmesi ve mümkünse onunla birleşmesi oluşturmaktadır! Yoga mezhebine mensup olanlar tanrılarınki de dâhil bütün yaşama biçimlerinin yani bütün varlıkların tek bir cevherin farklı tezahürleri olduğuna ve dolayısıyla da evrende bir birlik ve vahdetin hâkim olduğuna inanıyorlardı. Böylece tasavvufi anlamıyla vahdet-i vücud ilk defa tarih sahnesine çıkmış oluyordu! Bu insanlar bütün evrene hâkim olan bir vahdet ve birliğin peşindedir ve her şeyde bu birliği ve vahdeti müşahede ettiklerini iddia etmektedirler. Bu mezhepte insanın hakikati ancak bu bütün içinde fani olmasındadır ve insanın bundan başka da bir hakikati de bulunmamaktadır! Başka deyişle bu bütünle olan ilişkisi göz önünde bulundurulmadığında insan hiçbir şey değildir! Yani tek başına insan bir hiçtir! Bu düşüncede her türlü tasavvufi anlayışın üzerine inşa edildiği; ruhani bir vahdet ve birlik için çaba gösterme ve uğraşma ilkesini bütün açıklığıyla görmekteyiz!

Doğal olarak insanın bu ruhani ve manevi kaynağıyla ilişkiye geçerek onda fena bulabilmesi için bütün hicaplardan kurtulması gerekmektedir. Ve insanın kurtulması gereken en büyük hicap da maddedir! Bu anlayışa göre madde her türlü noksanlık ve sefaletin kaynağıdır. İnsan maddi özelliklerinden sıyrıldıkça yücelmekte ve ilk kaynağına yaklaşmaktadır. Bu maddi hicap ortadan kaldırılmadıkça arzulanan vahdet ve birleşmenin meydana gelebilmesi mümkün değildir! Şüphesiz bu hicaplardan kurtulma ve sıyrılma birbirini tamamlayan birkaç merhaleden meydana gelmektedir ki, bunlar İslam Tasavvufunda bulunan makamlara şaşılacak derecede benzemektedirler. Ancak asıl konumuz bu olmadığı için bu merhalelerin sadece isimlerini zikretmekle yetiniyoruz. Maddi ve manevi temizlik; yani bedeni suyla aklı da bilgiyle temizlemek, dindarlık ve her türlü dünyevi işten uzak durmak, Tanrının meşiyeti karşısında mutlak bir teslimiyet, muhabbet ve hoşgörü, pişmanlık, dua ve zikir ve son olarak da, ruhani ateşin bedende kolaylıkla hareket edebilmesi için bedeni vasat bir seviyede tutmak.

Sonuç

Böylece Yunan felsefe ve düşüncesinin beslendiği kültür ve medeniyet havzalarını kısaca da olsa tanıtmış olduk. Sanırız şimdi bu yazının girişinde tartıştığımız, Yunan felsefesinden önce ıstılahi anlamıyla felsefenin var olup olmadığı meselesi açıklığa kavuşmuştur. Görüldüğü gibi dini unsurları bir kenara bıraktığımızda bu düşünce ve fikirlerin tamamı gündelik yaşamın pratik ihtiyaçlarından ortaya çıkmış ve yer yer felsefi olmaya yaklaşmışsa da dinin etkisine girerek akli bir açıklama ve ilkeye dönüşmek yerine hayal gücünün kaynaklık ettiği sembol ve istiarelere dönüşmüştür. Bütün bu gelenekler içerisinde felsefi olmaya en yaklaşmış olan kültür ve düşünce görüldüğü gibi Hint düşüncesidir. Zaten bu özelliğinden dolayı kadim Hint’te felsefe olup olmadığı etrafında şiddetli tartışmalar yapılmaktadır. Bu konuyla ilgili birkaç söz söyleyerek bu yazımıza son vermek istiyoruz.

Hind’in en temel ve eski dini kitabı olan Upanişatlar’da bütün varlık ve evrenin tek bir ilke olan Brahman’dan meydana geldiği açıkça belirtilmektedir. Buraya kadar her şey çok güzel. Ancak Brahman’dan bütün bu varlıkların nasıl meydana geldiğini sorduğumuzda özelde Upanişatlar genelde de bütün bir Hint düşüncesi, akli ve bilimsel açıklamalar yapmak yerine edebi benzetme ve istiarelerle yetinmektedir. Açıktır ki sahip oldukları edebi ve dini değerlerine rağmen bu açıklamaların hiçbir felsefi ve bilimsel değeri bulunmamaktadır. Bu açıklamalara neden ıstılahi anlamıyla felsefe denemeyeceği de inşallah sonraki iki yazımızın konusunu oluşturacak olan Yunan felsefesini anlattığımızda rahatlıkla görülecektir. Evrenin varlığını ve neden bu şekilde var olduğunu açıklayacak bir akli ilkeden yoksun olduğu için Hint düşüncesi varlıklar arasında makul bir ayrım yapamamış ve bunun sonucunda da her şeye tapınmayı meşru görmeye başlamıştır! İşte felsefe ve aklın önemi de tam bu noktada ortaya çıkmaktadır ki, inşallah sonraki yazılarımızda felsefe ve aklın bu rol ve işlevi nasıl yerine getirdiğine hep birlikte şahit olacağız!

 

Yararlanılan Kaynaklar:

– Melikiyan, Mustafa, Tarihi Felsefeyi Garb

– Bedevi, Abdurrahman. Filozofanı Cihanı İslam

– Fahuri, Hanna ve Cer, Halil. Tarihi Felsefe Der Cihanı İslam

– Austin Trans, Volter. Tercüme; Yusuf Şakul. Tarihi İntikadiyi Felsefeyi Yunan

– Durant, Will. Kıssatul Felsefe, tercüme; Fettullah Muhammed Elmişaşii

 

 

[1]  Bu başlıklardaki felsefe kavramından mutlak anlamıyla felsefeyi yani hikmet ve bilgelik sevgisini kastettiğimiz unutulmamalıdır.

Check Also

Modernite ve İslamcılık / Nuri YILMAZ

İslamcılık nedir? Kimileri için Müslüman olarak varlığının anlamı, kimileri için soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak ...

Günümüz Şartlarında İslami Mücadele (İslamcılık) / Nuri Yılmaz

İşe yarayan bir şey insanoğlunun gözünde hep değerli olmuştur. Çok işe yarayan bir şey, çok ...

İslamcılık, İslami Mücadele ve Kur’an / Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş Kur’an’da açık bir şekilde dile getirilen Habil-Kabil karşıtlığından da anlaşıldığı gibi insanlığın ilk günlerinden ...