Felsefe Yapmanın İmkanı Olarak Mutlak Algısı / Abuzer DİŞKAYA

Print Friendly, PDF & Email

Bir medeniyetin felsefi ufkunu mutlak hakkındaki algısı belirler. Medeniyetlerin mutlak algısı somutlaştıkça felsefi ufukları da bununla ters orantılı olarak daralır. Çünkü mutlak algısı somut veya somuta yakın olan medeniyetlerde aklın çalışabileceği alan gittikçe daralmaktadır. Başka bir deyişle medeniyetlerin mutlak algısının somutluğuyla akıl tarafından işlenebilecek varlık alanının genişliği arasında ters orantı bulunmaktadır. Buna karşılık herhangi bir medeniyetin mutlak algısı soyutlaştıkça felsefi ufku da genişlemekte ve bu da sınırsız felsefi imkanlar olarak akla sonsuz bir çalışma alanı sunmaktadır. Başka bir deyişle mutlak algısının soyutluğuyla felsefi ufkun genişliği arasında doğru orantı bulunmaktadır.

Doğal olarak bu somutluk ve soyutluğun farklı mertebeleri bulunmaktadır. Mesela mutlak algısı duyuları aşıp akli alana sirayet edecek kadar somutlaşan medeniyetlerde bizim ontolojik çakışma diye adlandırdığımız bir durum meydana gelmektedir. Böyle medeniyetlerde mutlak olanla mukayyet olanın çakıştığı ve ontolojik olarak birbirlerinin varlığını tehdit ettiği bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır. Bu ontolojik çakışma kaçınılmaz olarak epistemolojik bir boşluğun da oluşmasına sebep olmaktadır.

Böyle bir ontolojik çakışma meydana geldiğinde ortaya mutlak bir düalizm çıkmakta ve bu da taraflardan birinin, diğerinin var olabilmesi için ya görmezlikten gelinmesine ya da itibarsızlaştırılmasına sebep olmaktadır. Bazen bu durum taraflardan birinin diğeri adına tamamen ortadan kaldırılmasıyla bile sonuçlanabilmektedir. Bu olduğunda ise ya tamamen materyalist ya da idealist olan medeniyet ve kültürler ortaya çıkmaktadır.

Ontolojik çakışmanın diğer önemli bir sonucu da bizim epistemolojik boşluk olarak adlandırdığımız bir duruma sebebiyet vermesidir. Bu epistemolojik boşluk, insanın bilme yetileri arasında amansız bir mücadele ve birbirini dışlama şeklinde tezahür etmektedir. Bu yüzden özellikle Batı düşünce tarihinde birbirini dışlayan farklı epistemolojik yaklaşımlarla karşılaşmaktayız. Bu epistemolojik boşluk bilginin kaynakları konusunda da kendisini göstermekte ya o ya da bu şeklinde indirgemeci bir tavra sebep olmaktadır. Bunun sonucunda bilginin tek kaynağı olarak ya duyuları ya da aklı esas alan epistemolojik yaklaşımlarla karşılaşmaktayız.

Dolayısıyla medeniyetlerin felsefi ufuklarının genişliği ve darlığının ne kadar olduğunun belirlenmesinde elimizde sağlam bir kıstas bulunmaktadır. Bu da mezkûr medeniyet ve kültürlerin mutlak algılarının nasıl olduğuna bakmaktır. Bu algı somutlaştıkça felsefi ufuk da bununla ters orantılı olarak daralacak ve soyutlaştıkça da doğal olarak felsefi ufuk da bununla doğru orantılı olarak genişleyecektir. Çünkü somutlaşma ve soyutlaşma doğrudan insan aklının çalışabileceği alanın sınırlarının ne kadar olacağıyla alakalıdır. Buradan hareketle bir medeniyetin mutlak algısı somutlaştıkça aklın çalışma alanının daraldığını ve bunun tersine soyutlaştıkça da aklın çalışma alanının bu soyutluğun şiddeti oranında genişlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şimdi bu kıstas doğrultusunda insanlık tarihinde karşılaştığımız medeniyet ve kültürlerin felsefi ufuklarının nasıl olduğu konusunu ele alabiliriz. Çok genel olarak insanlık tarihine bir göz attığımızda şöyle bir manzarayla karşı karşıya kalıyoruz. Mesela uzak doğu başlığı altında ele alınan medeniyet ve kültürlerin bu ontolojik çakışmanın en şiddetli yaşandığı alanları oluşturduğunu görmekteyiz. Bu medeniyet ve kültürlerdeki mutlak algısının somutluğu o kadar geniş bir alana yayılmıştır ki sonuçta bütün mümkün ve sınırlı varlıklar alanını ele geçirmiş ve içerdiği her şeyle birlikte maddi âlemi tamamen itibardan düşürmüştür. En bariz örneğini klasik Çin ve Hindistan da gördüğümüz bu durum yukarıda bahsettiğimiz mutlak algısının somutluğunun sebep olduğu ontolojik çakışmanın kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Genel olarak uzak doğu medeniyetleri olarak adlandırılan bu havzalarda mutlak algısının somutluğu hem duyular hem de akıl alanını ele geçirmiş ve sonuçta mukayyet varlıkları tamamen sahadan silerek kendi mutlak egemenliğini ilan etmiştir. Somutluğundan dolayı akli bir ilke seviyesine ulaşamayan mutlak algısı tersinden panteizmle sonuçlanmış ve sonuçta olanı aşamayan veya olana kaynaklık edemeyecek kadar zayıf bir mutlak algısının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Doğal olarak bu medeniyet ve kültürlerde gerçek anlamıyla bir felsefi etkinlik ortaya çıkamamış ve bu da bunların olan ile olması gereken arasında net bir ayırım yapamamalarıyla sonuçlanmıştır. Bu tür medeniyetlerde ortaya en fazla pratik ahlaki tavsiyelerden ibaret olan ahlaki sistemler çıkmış ve bunlarda felsefi ufku görünür doğanın ötesine taşıyamamışlardır.

Bunun karşıtı bir durumu Mezopotamya ve Yunan Medeniyetlerinde görmekteyiz. Bunlarda da yukarıda yaşananın tam tersi bir durum ortaya çıkmış ve bu sefer ontolojik çakışmanın kazanan tarafı maddi ve mukayyet olan olmuştur. Bu medeniyetlerde mutlak olan her zaman mukayyet ve sınırlı bir varlık veya varlıklar şeklinde tasvir edilmiş ve bu da olanın yani maddi âlemin bütün yönleriyle mutlaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştır. Ancak yukarıdakinin aksine burada mutlak algısı aklı ve duyuları kuşatacak şekilde tamamen somutlaşmış ve kendisine ancak sınırlı bir varlık olarak evrende bir yer edinebilmiştir. Tabi bu söylediklerimiz özelikle Mezopotamya ve mitolojilerin hâkim olduğu kadim Yunan için geçerlidir. Çünkü Yunan’da felsefe başladıktan sonra süreç başka bir şekilde işlemeye başlamıştır. Ancak buna rağmen bahsettiğimiz ontolojik çakışma ortadan kaldırılamamıştır. Bu dönemlerde yani mutlağın sınırlı bir ontolojik gerçeklik olarak algılandığı felsefe öncesi zamanlarda insan aklı kendisine hiçbir şekilde çalışma alanı bulamamıştır. Doğada olup bitenlerle ilgili yapılacak her türlü akli araştırma mutlak olduğu kabul edilen sınırlı bir şeye çarpıyor ve bu da akli yolculuğun başlamadan bitmesine sebep oluyordu. Çünkü insan aklı, sınırlı da olsa mutlak olanın ötesine geçemez.

Yunan düşüncesi mitostan logosa geçtiğinde dahi bu ontolojik çakışma tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Doğa filozofları olarak adlandırılan ilk Yunan filozofları aklı kullanarak doğayı mitolojik varlıklardan temizlemeyi başarsalar da mutlak algıları hala akli bir ilke görevi görecek kadar soyutlaşmamıştı. Çünkü reddedilen tanrı ve tanrısal güçler mitolojinin insan şeklinde tasvir edilen doğa güçleridir ve evrenin varlık sebebi olarak “mutlakla” henüz karşılaşılmamıştır. Aslında uzun yüzyıllar Yunanda felsefe adına yapılan şey doğada sınırlı olarak hapsedilmiş bulunan mutlağın doğadan ayrılarak akıl adı altında insana nakledilmesi olmuştur. Bu önemli adım ilk Yunanlı filozoflara maddi evrenin yine maddi temellere dayanan bir açıklamasını yapma fırsatı vermiş olsa da bilme süreci hala iki sınırlı varlık arasında gidip gelmeye devam etmiştir. Çünkü bilme sürecinin bir tarafında doğa diğer tarafında da insan bulunuyordu. Ve bunların her ikisi de mutlak değil sınırlı varlıklardı. Değişen tek şey daha önce doğada mündemiç bulunan ilahi güçlerin logosa aktarılarak yani akıl haline getirilerek insana devredilmesi oldu. Ancak bu önemli adıma rağmen logos hala sınırlı bir varlık şeklinde tasavvur ediliyordu ve bu yüzden de sadece maddi evrenin yine maddi olan bir açıklamasını yapabiliyordu.

Bu durumun değişmesi için Eflatuna kadar beklemek gerekecekti. Eflatun da mutlak ve mukayyet birbirinden tamamen ayrıldı. Ancak Eflatun da mutlak olanı mukayyet olandan ontolojik olarak ayırdığından mutlak olan metafizik bir ilke haline gelerek bütün bu varlık alanını açıklayabilme şansını kaybetti. Çünkü Eflatun’un mutlağını oluşturan ideaların bu mümkün varlıklar âlemiyle hiçbir alakası yoktu ve bu yüzden de bunların neden bu şekilde var olduklarının bir açıklamasını sunamıyorlardı. Dolayısıyla ilk defa Eflatun’da mutlak bir ontolojik düalizmle karşılaşmış oluyoruz ki bunun sebep olduğu epistemolojik boşluğun etkisi günümüze kadar devam etmektedir. Aristo her ne kadar bu ontolojik düalizmi ortadan kaldırmaya çalışsa da yine de sonuç aynı olmuştur. Zira onun da maddi evrenin kaynağı olarak gördüğü mutlağın bu evrenle hiçbir ilişkisi bulunmuyordu. Başka bir deyişle Aristo’nun mutlağı evrendeki hareketi açıklayabilmek için ihtiyaç duyulan atıl bir ilkeden başka bir şey değildi. Bahsettiğimiz ontolojik çakışmanın epistemolojik sonuçlarını bu iki Yunanlı filozofta da görmekteyiz. Başka bir deyişle Eflatun ve Aristo ontolojik anlamda mutlak olanla mukayyet olanın çakışmasını ortadan kaldırmış olsalar da bu durumun sebep olduğu epistemolojik boşluğu dolduramamışlardır. Hatta bir yönüyle bu epistemolojik boşluğu daha derinleştirdikleri bile söylenebilir.

Batı düşüncesi, Hıristiyanlığın tarih sahnesine çıkmasıyla yeni bir döneme girmiş oldu. Hıristiyanlık özünde mutlak olan Tanrı’nın sınırlı olan insan (İsa) suretinde tarihte tezahür ettiği inancına dayanıyordu. Yani bizler yine mutlak olanla mukayyet olanın ontolojik olarak çakıştığı bir durumla karşı karşıya bulunmaktayız. C. G. Jung’un belirttiğine göre bu durum insan varlığının Tanrı tarafından ontolojik olarak tehdit edildiği anlamına gelmektedir. Yani eğer insan var olmak istiyorsa kendi ontolojik var olma alanını işgal eden Tanrıdan bir şekilde kurtulmak zorundadır. Ancak bütün ortaçağ boyunca güç kilise ve dinden yana olduğundan insan kendi ontolojik varlığını tehdit eden bu insan Tanrı karşısında hiçbir şey yapamamıştır. Dolayısıyla biz yine mutlak olanın mukayyet kılığında mümkün varlıklar evrenini işgal ettiği bir durumla karşı karşıya bulunmaktayız. Ancak sonunda kaçınılmaz son gerçekleşmiş ve hümanizmle birlikte insan mutlak özgürlüğünü ilan ederek bu insan Tanrı’dan kurtulmuştur. Sonucu Nietche ilan edecekti; “Tanrı öldü!”

Burada bizim açımızdan önemli olan mutlak algısının somutluğundan kaynaklanan ontolojik çakışma meydana geldiğinde kaçınılmaz olarak taraflardan birinin diğerinin varlık alanını ele geçirerek onu etkisizleştiriyor veya ortadan kaldırıyor olmasıdır. Dolayısıyla burada yapılabilecek tek şey var olabilmek için diğerinden kurtulmaktır. Ve bu durum da dönüşümlü olarak gerçekleşmiştir. Ya uzak doğu medeniyetlerinde gördüğümüz gibi sınırlı olarak tasavvur edilen mutlak, mümkün varlıklar âlemini ele geçirmiş ya da mukayyet olan mutlak olanı tamamen kendisine benzeterek onu mutlaklığından etmiştir. Modern Batı düşüncesi bu ikinci şıkkın gerçekleşmesiyle başlamıştır. Bu dönemde mutlak olan ontolojik olarak tamamen dışlanmış ve ona sadece epistemolojik bir açıklama olarak başvurulmuştur. Tamamen materyalist olan ekoller mutlağın bu epistemolojik değerini dahi inkâr ederek maddi temeller üzerine dayanan bir bilgi anlayışı ortaya koymaya çalışmışlardır.

Mutlak olanla mukayyet olanın ontolojik çakışmasının sebep olduğu düalizm modern düşüncenin bütün alanlarına sirayet etmiştir. Bunun sonucu olarak modern düşünce bütün şekillerinde ya düalist ya da indirgemeci olmuştur. Ya da Hegel’de olduğu gibi yine taraflardan birinin ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu karşıtlık Descartes’te iki farlı cevher olarak, Kant’ta numen ve fenomen olarak varlığını devam ettirmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu durum Hegel’de ayrımın mutlak olan lehine ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanmıştır. Haideger’in vücut ile mevcut ayrımı da esasında bu tarihi arka plandan beslenmektedir. Zira bütün bu ayrımlarda bir birine karşıt iki durum ya birbirini ontolojik olarak dışlamakta ya da epistemolojik olarak bilinmezliğe terk ederek devre dışı bırakmaktadır.

Konuyu daha fazla uzatmamak için bu ontolojik çakışmanın özellikle Batı düşüncesinde sebep olduğu epistemolojik boşluktan da biraz bahsedelim. Daha önce de söylediğimiz gibi mutlak algısının somutluğunun sebep olduğu ontolojik çakışma ortaya epistemolojik bir boşluk çıkarmakta ve bu da insanın bilme yetilerinin birbirinden ayrışmasıyla sonuçlanmaktadır.

Bu ontolojik çakışmanın iki önemli epistemolojik sonucu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi insanın bilme yetilerinin birbirini dışlamasına sebep olması diğeri de kavramsal düalizmin sebep olduğu bir indirgemeciliği ortaya çıkarmasıdır. Mutlak ve mukayyet ayrımının insana tekabül eden kısmı duyular ve akıl düzeyinde ortaya çıkar. Buna göre varlığın mukayyet kısmını algılayan duyular insanın somut ve sınırlı kısmını oluştururken varlığın soyut ve mutlak kısmını idrak eden akıl da insanın mutlak tarafını oluşturmaktadır. İşte nasıl ki bu ontolojik çakışma birbirini dışlayan iki varlık türünün ortaya çıkarıyorsa bunun insandaki yansıması da aynen bu şekilde olmakta ve duyularla aklın birbirini dışladığı bir epistemolojik yaklaşımın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Buna göre bütün Batı düşünce tarihi boyunca bilginin kaynağı ya duyular ya da akıl olarak kabul edilmiştir. Bilginin kaynağını duyular olarak kabul edenler mutlak olanı somut olana indirgemiş olurken sadece akli bilginin kaynağı olarak kabul edenler de maddi evrenin varlığını bir şekilde yadsıyıp mutlak olanı bütün varlığa egemen hale getirmişlerdir. Günümüzde dahi batılı filozofların ya deneyci ya da akılcı olarak adlandırılmalarının temel sebebi bu ontolojik çakışmanın sebep olduğu epistemolojik boşluk ve ayrışmadır. Yunan’dan günümüze Batı düşüncesinde mutlakla mukayyet olanın ontolojik çakışmasının sebep olduğu bu epistemolojik boşluğu doldurmaya çalışan bütün filozoflar mevcut taraflardan birini en azından görmezlikten gelmek zorunda kalmışlardır. Mesela Kant, mutlak olanın ontolojik varlığını kabul ettiği halde onu epistemolojik olarak numen haline getirip bilinemezliğe terk etmiş ve bütün varlık alanını mukayyet olan fenomene bırakmıştır. Buna karşılık Hegel ise fenomenler dünyasını numende tamamen eritmiş ve böylece mukayyet olanı mutlak içinde hem ontolojik hem de epistemolojik olarak eriterek varlıklarını itibarsızlaştırmıştır.

Buraya kadar anlattıklarımız Batı düşüncesinin başlangıcından günümüze kadar mezkur ontolojik çakışmanın sebep olduğu felsefi sorunlarla boğuştuğunu ve bu durumun hala bu şekilde devam ettiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle batılı aklın tarihi boyunca bu ontolojik çakışmanın sebep olduğu olumsuz sorunları çözebilmek için amansız bir çaba göstermek zorunda kaldığını söyleyebiliriz. Ancak sonuçta sorunları ne ontolojik düzeyde ne de epistemolojik düzeyde çözmeyi başarabilmiş ve bunun sonucu da günümüzde dile getirilen metafizik boşluk olmuştur. Ontolojik düalizm ortadan kaldırılsa ya idealizm ya da materyalizm tuzağına düşülmekte, ontolojik düalizm muhafaza edilmek istediğinde ise epistemolojik bir boşluğa düşülmekte ve sonuçta ister istemez indirgemeci bir bakış açısına hapsolunmaktadır. Batı düşüncesinde bu her iki şıkkın da farklı zamanlarda denendiğini bilmek gerekir. Günümüzde ise bu sorunun sebep olduğu ontolojik sorunlar tamamen görmezden gelinerek bütün dikkatler epistemolojik alana çevrilmiştir. Başka bir deyişle modern Batı düşüncesi tutarlı epistemolojik teorilerin doğuracağı kurgusal bir ontoloji üretmeye çalışmaktadır. Bunu tatmin edici bir şekilde başaramayınca da ortaya metafizik boşluk olarak adlandırılan bir durumun çıkmasına sebep olmaktadır. Zira oldukça kaygan olan epistemolojik alandan ontolojik alana geçebilmenin başlangıçta sanıldığı kadar kolay olmadığı iyice görülmüştür.

Şimdi mezkûr kıstasımız doğrultusunda İslam düşüncesi ve medeniyetine bakalım ve durumun İslam düşüncesi açısından nasıl olduğunu anlamaya çalışalım. İslam düşüncesinin saf bir tevhit anlayışı üzerine inşa edildiğini kimse inkâr edemez. Aynı şekilde İslam’daki mutlak algısının tamamen soyut olduğu da izahtan vareste bir durumdur. Bu da Müslümanların tamamen soyut olan bir mutlak algısına sahip oldukları anlamına gelmektedir. Müslümanların mutlak algısı tamamen soyut olunca diğer medeniyet ve kültürlerde yaşanan ontolojik çakışma İslam düşüncesinde yaşanmamış ve bunun sonucu olarak da İslam felsefesinde herhangi bir epistemolojik boşluk meydana gelmemiştir. Çünkü İslam’ın kabul ettiği “mutlak” soyut olduğundan hiçbir şekilde mukayyet olan başka bir varlığın ontolojik var olma alanını tehdit etmemiştir. Başka bir deyişle İslam düşüncesinde bir mutlak algısı ve inanıcının bulunuyor olması epistemolojik olarak insanda herhangi bir ayrışmaya sebep olmadığından insanın bilme yetileri arasında herhangi bir çatışma ortaya çıkmamıştır. Bu durum ontolojik düalizmin önüne geçtiği gibi epistemolojik olarak da Müslüman filozofları deneyci veya akılcı olma indirgemeciliğinden kurtarmıştır. Bu yüzden olsa gerek biz İslam düşüncesinde salt deneyci ya da salt akılcı olan herhangi bir felsefi akıma rastlamıyoruz. Bunun yerine bilgi üretiminde duyularla aklın işbirliği yaptığı bir bilme sürecinde varlık sahip olduğu süreklilik içinde kavranmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla İslam düşüncesinde akıl tarafından felsefi kurgularla doldurulması gereken herhangi bir epistemolojik boşluk bulunmamaktadır.

Bu durumun önemli olan başka bir epistemolojik sonucu daha bulunmaktadır. Buna göre İslam düşüncesindeki mutlak algısının soyutluğu mutlağı aklın önünde bir engel olmaktan çıkarmıştır. Daha önce de gördüğümüz gibi ontolojik çakışmanın yaşandığı medeniyet ve kültürlerde bu çakışmanın şiddeti oranında aklın çalışma alanı daralmakta ve bu da mezkûr medeniyet ve kültürlerin felsefi ufkunun daralmasına sebep olmaktaydı. Ancak sahip olduğu soyut mutlak algısı sayesinde İslam düşüncesi hiçbir zaman böyle bir sorunla karşı karşıya kalmamıştır. Böylece hiç çekinmeden şu sonuca varabiliriz. İslam düşüncesinin üzerine inşa edildiği mutlak algısının tamamen soyut olmasının epistemolojik anlamı bu “mutlağın” hiçbir felsefi veya bilimsel sorunun cevabını oluşturmuyor olmasıdır. Çünkü tıpkı evrendeki her şey gibi felsefi sorular da sınırlıdır ve bu yüzden de mutlak bir cevaplarının bulunabilmesi mümkün değildir. Bu yüzden de tamamen soyut olan mutlak bu mutlaklığından mukayyet hale getirilerek indirgenmedikçe herhangi bir felsefi soru veya cevabın yerini alamaz. Başka bir ifadeyle mutlak algısı soyutlaştıkça mutlağın kendisi ontolojik olarak mukayyet varlıklar alanından çekilmekte ve çekildiği alanlar da insan aklının çalışma zeminini oluşturmaktadır.

Dolayısıyla İslam düşüncesine kaynaklık eden soyut mutlak algısı yani saf tevhid, İslami akla epistemolojik imkanlar olarak geri dönmekte ve İslami akıl bu sayede varlık alemine dair soru sorarak makul bir cevap elde edebilme imkanına kavuşmaktadır. Bu da varlık alemine yönelik olarak İslami aklın önünde ontolojik anlamda hiçbir sınır ve engelin olmadığı anlamına gelmektedir. Oysa mutlağın somut olarak algılandığı kültürlerde bunun tam tersi bir durum yaşanmış ve sınırlı olarak tasavvur edilen mutlak, akli soru ve cevapların yerini almıştır. Mutlağın ötesi olamayacağından akıl bu sınırlara çarptığında etkinlik alanı da sona ermiştir. Akıl ancak bu ilişki soyut lehine genişledikçe hareket etme alanı bulmuş ve bu oranda ortaya felsefe ve bilim koyabilmiştir.

Bu soyut mutlak algısının ontolojik sonucu ise mukayyet olanla mutlak olan arasında herhangi bir çatışma alanının yaşanmaması olmuştur. Çünkü İslam düşüncesine kaynaklık eden mutlak tamamen soyut ve mukayyet varlıklar da somut olduklarından bunlar arasında herhangi bir ontolojik çatışma yaşanmamaktadır. Böylece İslam medeniyetinin felsefi ufkunu oluşturan soyut mutlak algısı mukayyet varlıkların ontolojik var olma zeminiyle birlikte bunların açıklanabilmesinin epistemolojik imkanlarını oluşturmaktadır. Başka bir deyişle İslam düşüncesinde mutlakla mukayyet olanın iç içe geçtiği bir ontolojik çakışma yaşanmadığından mutlak algısı metafizik bir ilke haline gelerek epistemolojik bir açıklama işlevi görebilmektedir. Yani mezkur ontolojik çakışmanın olmaması İslam düşüncesine mutlağı metafizik bir ilke haline getirerek bütün epistemolojiyi bunun üzerine kurabilme imkânı sunmaktadır.

Dolayısıyla İslam düşüncesi açısından mutlağın ontolojik olarak soyut olması gerçek anlamda bir epistemoloji yapabilmeyi mümkün hale getiren bir imkan olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü ontolojik olarak soyut olan bu mutlak, hiçbir akli soru ve cevabın yerini almayarak ortaya gerçek anlamda bir epistemoloji çıkmasının yani bilgi üretilmesinin yolunu açmıştır. Bu sayede Müslümanların inandığı mutlak, mümkün varlıkların ontolojik var olma zeminini oluşturarak –çünkü mutlağın soyut olması onlara varlık alanına çıkma şansı vermektedir, aksi takdirde varlıkları mutlak tarafından ortadan kaldırılacağından aslında hiç var olmayabileceklerdi- bunlar hakkında soru sorarak makul bir cevap beklemenin ontolojik zemini haline gelmiştir. İslam düşüncesindeki anlamıyla mutlağın, hiçbir felsefi soru ve cevabın yerini almamasının yani hiçbir sorunun cevabı olmamasının anlamı da işte budur.

Bu açıklamalardan sonra İslam medeniyetinin neden diğerlerinden çok daha geniş bir felsefi ufka sahip olduğunu rahatlıkla anlayabiliyoruz. Başta da söylediğimiz gibi medeniyetlerin felsefi ufkunu belirleyen şey bunların mutlak algısıdır. Bu algı somutlaştıkça felsefi ufuk daralmakta, soyutlaştıkça ise genişlemektedir. İşte İslam medeniyeti diğer bütün medeniyetlerden daha soyut bir mutlak algısına sahip olduğu için felsefi ufku da bu soyutluğun şiddeti oranında diğerlerinden daha geniştir. Zira tarihi boyunca İslami aklın savaşmak zorunda olduğu bir ontolojik çakışma ve bunun sebep olduğu bir epistemolojik boşluk hiç olmamıştır. Bu yüzden İslami aklın yaptığı ontolojik anlamda soyut olan mutlağı, epistemolojik bir imkân olarak kullanıp bütün varlığı bir süreklilik içinde açıklamaya çalışmak olmuştur. Genelde İslam düşüncesinin özelde de İslam felsefesinin diğer felsefi medeniyet ve kültürlerle yaşadığı temel sorun da aslında budur.

Yani ister Yunan medeniyetinden isterse de klasik Hint ve İran’dan İslam dünyasına aktarılan felsefi düşünceler böyle bir ontolojik çakışma ve epistemolojik boşluk üzerine inşa edilmişlerdi. İslam düşünce ve felsefesi bu kadim miraslardaki ontolojik ve epistemolojik arizaları giderebildiği oranda bunları kendi yapısına katıyor ve bir ıslahın mümkün olmadığı durumlarda ise bunları bünyenin dışına itiyordu. Hatta islam düşüncesini oluşturan temel ekoller olan kelam, felsefe, irfan ve fıkıh usulü arasındaki temel çatışmalar da bu asıl kaynağa indirgenerek daha iyi anlaşılabilir. Dış bir felsefi düşünceye bağlılık oranı artıkça mezkûr ontolojik çakışmanın sebep olduğu ontolojik ve epistemolojik sorunlar artmakta ve bu da tamamen bambaşka bir mutlak algısından beslenen İslam düşünce ve felsefesiyle sorunlar ve çatışmalar yaşanmasına sebep olmaktaydı.

Şimdi başa dönerek söylediklerimizi tekrarlıyoruz. Medeniyetlerin felsefi ufkunu belirleyen, mutlak hakkındaki algılarıdır. Mutlak algısı somut olan medeniyetlerde bizim adına ontolojik çakışma dediğimiz bir durum yaşanmakta ve bu da epistemolojik bir boşluğun ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Daha önce de söylediğimiz gibi bütün Batı düşünce tarihi aslında bu ontolojik çakışmanın sebep olduğu epistemolojik boşluğu doldurma çabasından ibarettir. Batı düşüncesi özellikle Descartes’ten sonra bu boşluğu adına yöntem veya metodoloji denen şeyle doldurmaya çalışmaktadır. Sanırım bu noktanın biraz açılması gerekmektedir.

Bildiğimiz gibi klasik paradigma varlık eşittir düşünce ve o da eşittir dil birliği esasına dayanıyordu. Bu yüzden ontolojik bir sorun hem epistemolojik hem de dilsel bir sorun olarak tezahür ediyordu. Hatta görünüm şekilleri farklı olsa da aslında klasik paradigma açısından bunlar arasında herhangi bir fark bulunmuyordu. Ancak Descartes varlığı düşünceye tabi kılıp epistemolojiyi ontoloji karşısında daha avantajlı durumu getirince metodoloji de ontolojinin sebep olduğu felsefi sorunların çözümünde önemli bir rol oynamaya başladı. Başka bir deyişle epistemolojik tutarlılığın dış alemde kendisine mutabık olan ontolojik tutarlılığı ortaya çıkarabileceği bir varsayım olarak kabul edilmeye başlandı. Bu noktadan sonra klasik dönemde ontolojik olan bütün ayrım ve sorunlar modern dönemde birer epistemolojik sorun ve meselelere dönüşmüş oldu. Böylece klasik dönemin ontolojik çakışması epistemolojik bir mesele ve soruna dönüşmüş oluyordu.

Başka bir deyişle bu sorun daha önce sahip olduğu ontolojik anlamını tamamen kaybederek bir epistemolojik icat olan yöntem ve metodoloji tarafından çözülebilecek kurgusal bir soruna dönüştü. İşte metodoloji tam bu noktada devreye girmektedir. Bundan sonra düşüncenin varlığı belirleyeceği hatta bir adım daha ileri atıp neyin var olacağına düşüncenin karar vereceği bir aşamaya geçildi. Başka bir deyişle var olmak artık kurgulanabilir bir şeye dönüştü. Ya da neyin var olacağını düşünsel kurgunun karar verebileceği yeni bir dönem başlamış oldu. Yani ontoloji veya var olmak artık kurgulanacaktı. İşte bizim adına kurgusal varlık veya hakikat dediğimiz bu yeni varlık tarzı modern düşüncenin ta kendisini oluşturmaktadır. Bu da klasik mutlak ve mukayyet ayrımının artık kurgusal olarak tasarlanacağı anlamına geliyordu.

Bu yüzden günümüzde bazı Müslüman düşünürlerin modern Batı düşüncesinin metodolojik imkanlarını kullanarak İslam düşüncesini okumaya ve anlamaya çalışmalarını bir de metot ve yöntemin kazandığı bu yeni anlamıyla değerlendirmek gerekir. Mesela bazı Müslüman düşünürlerin Kur’an ve Sünneti anlamak için başvurdukları modern hermenötik böyle bir felsefi arka plana dayanmaktadır. Bu metodoloji epistemolojik olarak metin ve mana diye birbirinden ayrılmış ama ontolojik olarak aslında tek bir şey olan bir sorunu çözmeye yönelmiştir. Bu da klasik anlamda mutlak olanla (metin) mukayyet olanın (mana) ontolojik çakışmasının modern anlamda epistemolojik karşılığını oluşturmaktadır. Doğrusu hermonötik de dâhil modern Batı düşüncesinin metodolojik imkânlarını oluşturan yaklaşımların bahsettiğimiz anlamda bir ontolojik çakışma ve epistemolojik boşluk üzerine inşa edilen felsefi paradigmaların ortaya çıkardığı sorunları çözmede etkin bir rol oynayabilecekleri kuşkusuzdur. Zaten düşünce tarihi de bunun doğruluğunu daha doğrusu işlevselliğini göstermektedir. Ancak bizim açımızdan önemli olan başından beri böyle bir ontolojik çakışma ve dolayısıyla epistemolojik boşluk yaşamayan tam tersine soyutluğundan dolayı mutlak olanın mukayyet olanın ontolojik var olma zeminini ve epistemolojik olarak da açıklanma imkânını oluşturduğu bir düşünce sisteminde hermonötik de dahil modern düşüncenin bütün metodolojik imkanlarının neye tekabül ettiğini ortaya koyabilmektir.

 

Check Also

Müslümanların Toplumsal Yapılanmalarının Trajik Serencamı Otoriter Düşünce ile Baskıcı Yapılar Arasındaki İlişki Üzerine / Mehmet Yaşar SOYALAN

GİRİŞ Bir önceki sayıda “İslamcılık”ın, sorunlarının bugüne özgü olmadığını, doğasından kaynaklandığını ve kadim bir özelliğe ...

İslami Mücadele ya da Yola Koyulmadan Uçuruma Düşmek / Ali ÖNER

“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz Divanelerin hemdemi divane gerektir.” Ziya Paşa Havada bir sis bulutu ...

İslamcılık ve Laiklik (Ayrılma ve Buluşma Noktaları) / Prof. Dr. Hasan HANEFİ

Çeviren: Dr. Ramazan YILDIRIM   KELAM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ’nden alıntılanmıştır.   Metot Farklılığı İslamcıların (selefîlerin) kullanmış ...