Gannuşi İle Söyleşi / Gannuşi: Batı ülkeleri Daru’l Harp değildir

Print Friendly, PDF & Email

Çeviren: Fatih Peyma

 “Onislam.net” 11 Kasım 2010’da Hady Yahmad tarafından yapılan söyleşi

 

“Onislam.net” ile yapmış olduğu özel söyleşide, “Tunus Diriliş (En-Nahda) Hareketi”nin lideri Müslüman düşünür Raşid El-Gannuşi, İslam düşüncesinin temelinde olan ve değiştirilemez olarak varsayılan pek çok yaygın görüşü yeniden gözden geçirmenin önemli olduğunu dile getirdi.

Şeyh El-Gannuşi “belli tarihi şartlardan dolayı” geçmişte katı yorumların ve tefsirlerin İslami düşünceye hakim olduğunu söylüyor. Olumlu anlamda İslam fıkhının çağdaş meselelerle ve gerçeklerle uğraşmasının gerekliliğinden ötürü, Gannuşi, “yurttaşlık” ve “özgürlük” gibi çağdaş insani değerlere hak ettiği önemin verilmesinin ve bunun savunulmasının önemine dikkat çekiyor.

Şu apaçık bir gerçek ki Gannuşi’nin “Eski Dünya” tanımlamasına nazaran Avrupa’daki “İslam için Yeni Dünya”, İslam mirasının içinde başkalarıyla bir arada yaşamanın ilkelerinin yeni delillerini Gannuşi’ye bulmasını sağlayan şeydir. Gannuşi “daru’l-İslam”a hicret etmeleri için Endülüs Müslümanlarını teşvik eden Faslı el-Venşerisi’ye kıyasla, adadaki Müslüman krallığın çöküşüne rağmen evlerinde kalmalarını Sicilyalı Müslümanlara ısrarla tavsiye eden Tunus’tan bir alim olan El Mazeri’nin fıkhından bahsediyor. Gannuşi uzun karanlıklar çağına sebep olan o zamanda (Avrupa’da) yaygın olan fanatizm yüzünden, tarihin el-Venşerisi’yi doğruladığını söyleyerek bir yorumda bulundu.

Söyleşi:

Onislam: En son yazılarınızdan birinde, Batı’daki “vatandaşlık” kavramı için İslami temeller ortaya koyuyorsunuz ve “bağlılık ve ret” (el vela vel bera) gibi İslami düşünceden kaynaklanan bazı İslami kavramları eleştiriyorsunuz. Aynı zamanda Seyyid Kutup tarafından dile getirilen “bir müminin milliyeti onun inancıdır” sözünü de eleştirmektesiniz. Sizce, Batı’da büyümekte olan Müslüman varlığı gibi, yeni çağdaş gerçeklerin ışığında İslami fıkıh görüşlerini başka bir şekilde yeniden ifade etmeye doğru yol mu alıyoruz?

GANNUŞİ: Öncelikle “onislam.net”in yayın hayatına başlamasının tüm dünyadaki Müslümanlara hayırlı olmasını temenni ediyorum ve Allah’tan bunu, tüm herkes için hidayet ve doğruluk kaynağı yapmasını niyaz ediyorum.

Mesele, İslam’ın değişmez ilkeleri arasında sayılan bazı temel kavramlar üzerinde yeniden düşünülmesi ile alakalı değil, geçmişte hakim olmuş olan siyasi kültürün bazı yönlerini yeniden incelemekle alakalıdır. Böylesi kültürler İslam’ın asli kısmı değil, o dönemde onların işine gelen, kültürleri ve kavramları meydana getiren bazı siyasi sistemler altında hakim olan şartların yansımasıdır. O dönemde, hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler için savaşlarla devam ettirilen uluslararası ilişkileri ifade etmesi kastıyla bir çeşit tabir olarak “daru’l-harp ve daru’l-İslam” kavramlarının kullanılması buna bir örnektir. İslam devleti dışındaki bütün topraklar daru’l-harp sayılıyordu. Aynı şey, Müslümanlarla ilişkileri konusunda gayrimüslimler için de geçerliydi.

Fakat savaş, İslam’da istenen ve arzulanan bir şey değildir. Savaş sadece gerekli ve kaçınılmaz olduğunda başvurulacak bir şeydir ve saldırıdan kaçınan, barışı seçen gayrimüslimlerle ilişkilerde geçerli bir kural değildir. Kur’an’da, Allah şöyle buyuruyor: “Eğer onlar barıştan yana eğilim gösterirlerse sen de barıştan yana ol. Çünkü o gerçekten her şeyi işiten, her şeyi bilendir.” (Enfal, 8/61) Ve başka bir ayette Allah şöyle buyuruyor: “Hoşunuza gitmese de savaşmak size farz kılındı.” (Bakara, 2/216)

Bu kavramlar uluslararası ilişkilere hakim olduğu takdirde, bir kimsenin inancını seçme hakkı ve hiçbir baskı ve tehdit olmadan onunla yaşayabilmesi dahil olmak üzere insan hakları ortadan kalkmış olur. Bu şartlar altında bir Müslüman, İslam ile yönetilmeyen bir ülkede inancını tatbik edemez hale gelirdi. Dinsel fanatizm, Hristiyanlıkta ve diğer dinlerde kökleştiğinden beri bu durum böyle olagelmiştir. İşte bundan dolayı Müslüman varlığı düşüşe geçiyor, gittikçe zayıflıyor ve kendini koruyamıyordu. Endülüs’te ve Güney İtalya’da olanlar çok açık örneklerdir. Bu konuda şöyle bir örnek verelim: Faslı alim el-Venşerisi gibi o dönemdeki Müslüman alimler birbiri ardına çöken İslami emirliklerden sonra orada kalan Müslümanlar için fetvalar verdi. Bu fetvalar, onların evlerini terk etmeleri gerektiği ve Müslüman topraklara hicret etmek zorunda oldukları, aksi takdirde günahkar olacaklarına dair fetvalar idi.

Diğer bir yandan Tunuslu İmam el-Mazeri gibi alimler Güney İtalya’da yaşayan Müslümanlara, İslam iktidarının yıkılmasından sonra orada kalmalarını ve bu ülkede Müslüman varlığı yeniden tesis etme umuduyla diğer insanları İslam’a çağırmak zorunda olduklarına dair fetvalar verdiler. Ama uzun bir süre boyunca Avrupa’yı karanlığa gömmüş olan fanatizm/taassup yüzünden tarih, el-Venşerisi’nin fetvasını haklı çıkardı. Eğer el-Venşerisi ve benzer düşüncedeki alimler, atalarımızın yaşadıkları o ülkelerde şimdi camileri, okulları ve dükkanlarıyla beraber ibadetlerini rahatça gerçekleştiren ve gayrimüslim ama demokratik bir irade altında inanç özgürlükleri tanınarak rahatça yaşayan milyonlarca Müslüman’ı görselerdi, yine de fetvalarının arkasında olurlar mıydı? Gerçekten de dünya genelinde yüz milyonlarca Müslüman’ın durumu böyledir.

Değişen zaman ve şartları hesaba katmadan, gayrimüslim ülkelerde azınlık olarak yaşayan dünya genelindeki Müslümanların üçte birinden, evlerini terk etmelerini ve “daru’l-İslam”a hicret etmelerini istemek İslam’ın yararına mıdır? Aslında bu, herhangi bir savaş ya da mücadele olmadan gerçekleşen İslam’ın hızla yayılmasından büyük rahatsızlık duyan aşırı sağcı faşist liderlere bazı cahil Müslümanlar tarafından takdim edilen güzel bir hediye olurdu. Ama bu büyüme, Batı tarihinde yeni yeni ortaya çıkan demokratik ve çağdaş insani değerler altında mümkün oluyor. Bu durum orada gelişmekte olan Müslüman hayatı tesis etmek için milyonlarca Müslüman’a imkan sunmaktadır. Böylesi bir ortam, farklı inanç mensuplarının bu büyük dinin etnik çoğulculuk ve hoşgörü anlayışı altında özgürce yaşadıkları Müslüman topraklarda daima var olmuştur.

Dahası, yüz milyonlarca Müslüman’ı evlerinden çekip çıkarmak, onları sürmek fiilen mümkün değildir. Aslında, Batı’da yaşayan Müslümanlar İslam’ı yaşadıkları bu topraklarda, yozlaşma içinde ve diktatör rejimler altında boğulmakta olan önceki yaşadıkları “daru’l-harp”lerde elde edemedikleri pek çok hakkı ve özgürlüğü elde edebilmektedirler.

Onislam: Bugün Batı ülkelerinde “daru’l-harp”in artık hayatın gerçeklerine uygun, doğru bir fıkıh anlayışı sunamayan bir kavram olduğunu ve bu yüzden uygulanamayacağını ve yenilenmesi gerektiğini mi söylemek istiyorsunuz?

Gannuşi: Evet, öyle. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Sabah namazını Batı Londra’da bir camide kıldıktan sonra kısa bir vaaz için camide bulunuyordum. Vaazdan sonra kuşluk namazı için güneşin yükselmesini bekledim. Sonra, vakit geçirmek için caminin kütüphanesinde kitapları karıştırdım. Sonrasında eve dönmek için camiden çıkmak üzereydim. Cami görevlisi, geç gelenler ve namaza gelenler için küçük bir kapıyı açık bıraktı ve ana bölmeyi kilitlemek için en son namaz kılanların ayrılmasını bekledi. İngiltere’de, öğle namazının vakti geldiğinde ana kapılar; namaz, Kur’an tilaveti ve ders görmek için yeniden açılır, akşam namazına kadar bütün gün açık kalır.

“Daru’l-İslam”daki camiler için durum bunun tam tersidir. Devlet, bu camiler de dahil olmak üzere her şey üzerinde baskı ve otoritesini devam ettirir. O rejimlerden bazılarında mesela Tunus’ta, ilgili bakan tarafından onaylanmadıkça camilerde ders eğitimi yasaktır. Bu yasağa uymayanlar tutuklanır. Aynı zamanda caminin kapıları namaz biter bitmez kapanır ve sadece sonraki namaza dakikalar kala açılır. Bu ülkelerde siyasi özgürlük, ifade özgürlüğü, yargının bağımsızlığı ve güç paylaşımı hakkında konuşulamaz.

Bu yüzden, Müslümanların ve diğerlerinin dinlerini seçme, onu tatbik etme ve başkalarını dinlerine çağırma ve hatta hükümet işlerine dahil olma özgürlüğü veren bu ülkeleri, daru’l-harp olarak görmek için hiçbir makul sebep bulamıyorum. Peygamber’in hayatında bu konuya ışık tutacak çok güzel bir örnekten bahsedeyim. Peygamber’in yurdu olan Mekke, Peygamber’e karşı sert önlemler aldığında ve onun kibirli liderleri İslam’ı kabul etmeyi reddettiklerinde ya da insanların bu dini kabul etmelerine izin vermediklerinde, Hz. Muhammed gayretle dinini tebliğ edebileceği özgür bir yer aradı. Bu sebepten Habeşistan’a, daha sonra Yesrib’e (Medine) hicret etti. Bu hicretler despotizmden özgürlüğe yapılan hicretlerdi. Bu yüzden bir Müslüman’la onun milliyeti arasında şekillenen bağlantı, fanatizmle/taassupla idare altına alınmış bir çevre tarafından zorlamayla oluşmuş tarihsel bir olaydır. Yani İslam’ın temel unsuru değildir. Kur’an-ı Kerim’de, Mekke’de kaldıkları ve yeni kurulmuş İslam devleti hakimiyeti altında yaşamak için Medine’ye hicret etmediklerinden dolayı “daru’l-İslam”da yaşamayan bazı Müslümanların durumundan bahsedilir. Bu konuyla alakalı olarak Kur’an şöyle buyurur: “… İman ettikleri halde hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar onları korumak gibi bir göreviniz yoktur…” (Enfal, 8/72)

Gayrimüslim bir hakimiyet altında yaşamayı kabul ettikleri gerçeği, onları İslam’dan çıkarmadı. Fakat bu durumda, Müslüman olsun, gayrimüslim olsun eşit bir şekilde Müslüman devletin vatandaşları tarafından istifade edilen koruma hakkından yararlanamadılar. Bu gerçek, bir devlet yurdunun/topraklarının, nasıl bir mantıkla algılanması gerektiğini gösterir. İslam devleti topraklarında yaşamayanlar İslam’da var olan kardeşlik haklarına sahip olabilirler. Bu hak, vatandaşlığın sağladığı birliktelikten kat be kat üstündür. Onlar, İslam devletinin korumasına sahip olurlar. Ama Kur’an’da açıklandığı gibi, bu kural İslam devletinin antlaşmalarına ve çıkarlarına muhalif olmadığı sürece geçerlidir. Kur’an bu konuda şöyle buyuruyor: “… Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Enfal, 8/72)

Bu gerçekle beraber daru’l-İslam kavramı bir Müslüman’ın açıkça ve güven içinde dini ibadetlerini yerine getirebildiği her ülke için geçerli hale gelmiş oluyor. Hadis alimi Yusuf el-Cedi “Daru’l-Harp ve Daru’l-İslam” adlı kitabında bunları anlatmıştır. Açıkça ve güven içinde dinini yaşayabilme özgürlüğü ve hakkı, günümüzde bütün demokratik toplumlarda garanti altına alınmıştır. Bahsettiğimiz bu demokratik ülkelerin pek çoğu, geleneksel daru’l-İslam ülkeleri değildir.

Onislam: Söylediklerinizden şu sonucu çıkardım: “Vatandaşlık kavramı, çağdaş İslam düşüncesi içinde, kendi ilkelerini kanıtlamak için yenilenmiş bir çağrıya ihtiyaç duyuyor.” Doğru anlamış mıyım?

GANNUŞİ: Günümüz gerçeklerini göz önüne alarak bir dizi kavramı yeniden düşünmeliyiz. Bunlardan biri de çağdaş devletin üzerine inşa edildiği bir kavram olan “vatandaşlık” kavramıdır. Bu kavram altında, belli bir ülkede yaşayan insanlar aynı inancı paylaşıp paylaşmadıklarına bakmaksızın o devletin topraklarını paylaşırlar. Bu şekilde bütün vatandaşlar aynı haklara sahip olurlar. Bu kavramın İslam’da kökleri vardır. Bu, Medine anayasasında belirtilmiştir. Bu anayasa Hz. Muhammed tarafından tesis edilmiştir ve anayasanın amacı, bünyesinde pek çok inancı barındıran Medine toplumunda ortak bir birlikteliği sağlamaktır.

Bu sebeple şunu bilhassa vurgulamak istiyorum ki, İslam sadece kişisel bir din değildir. Çağdaş demokratik mekanizmaların tanımına uygun olarak, şura meclisi sayesinde takipçilerine hukuki ve ahlaki referans olarak hizmet eder. Bu yolla şura meclisi, sadece cesur bir dini lider tarafından zalim birinin yüzüne güçlü bir şekilde haykırılmış ahlaki değerlerin ve derslerin kaynağı olmaktan çıkıp, tüm ümmetin onun yöneticilerine karşı yetki ve denetimini icra edebildiği bir meclise dönüşecektir. Bu amaçla, halkın fikrinin farklı eğilimlerini gerçek anlamda temsil eden seçilmiş temsilcilere sahip olmalıyız. Aslında bu, halkın temsilcilerinin inandıkları ya da mutabık oldukları şeylerle uyuşmayan siyaseti ve yasaları veyahut ülkenin menfaatine aykırı olacak şeyleri ortaya koyamayacaklarını garanti eder.

Baskı ve otoriterlik artık ortadan kalktığı zaman, İslam’ı tebliğ edenlerin, böyle bir durumda İslam’daki özgürlüğün işleyişi hakkında sahip olunabilecek herhangi bir korkuyu gidermek yakışır. İslam’ın kendisi özgürlük devrimidir ve insanın yaratıldığı fıtrat üzerinedir. Bu yüzden İslam, insan ruhuna yabancı değildir. Bu din ve insanlar arasındaki engeller yıkılırsa insanlar koşa koşa bu dine geleceklerdir. Bu nedenle özgürlük, İslam için bir lütuftur. Tabiri caizse, serbest piyasada İslam gibi değerli bir mal herkes tarafından fark edilecektir. Ümmetin ebedi kitabı Kur’an’da İslam düşmanlarının önüne tekrar tekrar konulan meydan okumanın altında bu hikmet yatar:

“Eğer doğru sözlü kimseler iseniz delilinizi getirin.” (Bakara, 2/111)

“Deki. Şu takdirde biz ya da siz, ama mutlaka ikimizden biri doğru yoldaysa, diğeri de derin bir sapıklığa gömülmüş demektir.” (Sebe, 34/24)

“Deki. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz haydi Allah katından doğru yola bu ikisinden daha iyi yönelten başka bir kitap getirin de bende ona uyayım.” (Kasas, 28/49)

Gerçekten de bu meydan okuma, karşılıklı yarışın ve mücadelenin yokluğunda anlamsız olurdu ve bu durumda o sadece, gönderildiği insan ve bu asil mesaj için güvensizlik ve korku duygusunu ifade ederdi.

Onislam: “Daru’l-harp ve daru’l-İslam” kavramlarının yanlış anlaşıldığını ve akabinde Batı’nın, son yüzyıllarda geçirdiği değişimlerden dolayı bir “daru’l-İslam”a dönüştüğünü ve özgürlüğe verilmesi gereken değeri layıkıyla verdiğini ifade ettiniz. Bu ifadeleriniz ışığında şunu sormak istiyorum. Bu yaklaşımınız, yeni bir İslami fıkhın ana direği olarak, özgürlüğün değerini ortaya koyan yeni bir İslami görüş açısı oluşturmayı hedefliyor mu?

GANNUŞİ: Cemalettin Afgani, Abdurrahman el-Kavakibi, Muhammed Abduh, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi gibi büyük çağdaş reformistler tarafından vurgulandığı gibi, İslam etraflı bir özgürlük devrimidir ve eğer bir şeye tapan bir kimse özgürlükten yoksunsa, İslam’a göre o tapınma bir tapınma olmaktan çıkar. Eğer bir kişi özgür değilse, ne söylediği sözün ya da yaptığı anlaşmanın, ne de onun insanlığının bir anlamı vardır. Cüzi irade ve özgürlük gibi kavramlar, Allah tarafından onurlandırılan insanoğluna verilmiş bir değerdir. Bu onur, gece ve gündüz Allah’a ibadetle emrolunan meleklerin Hz. Adem’in önünde secde etmeleridir. “Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.” (Enbiya, 21/20) “Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.” (Tahrim, 66/6) İnsan Kur’an’da nankör, aceleci, çoğunlukla tartışmayı seven olarak tanımlansa da, o hala, durumunu düzeltmesi, kendini ıslah etmesi, Allah’tan af dilemesi ve doğruluk yoluna dönmesini ona mümkün kılacak bir akla, özgürlüğe ve iradeye sahiptir.

İslam’ın, özgürlüğü ve Raşid Halifelerin şura yönetimini yok eden adaletsiz ve despot yöneticilerin elinden çıkan illetlere ve zararlara yatkın olmadığı çok önemli bir noktadır. İslam tarihindeki ihtilafların en bilinenlerinde biri, Raşid Halifelerin idaresi altındaki şura yönetimi ve onlara karşı ayaklanan diğer idare biçimleri arasında gerçekleşen ihtilaftı. Raşid Halifelerin yönetimine karşı çıkan idare şekillerini savunanlar, Roma ve İran yönetimi gibi 2 baskın model tarafından etkilenen ve cahil kabileciliğin pisliklerine bulaşmış olan gruplardı. İslam fetihlerinin, özgürlüğü ve adaleti tesis etmek için hedeflendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu, açıkça ve özlü bir şekilde Ribi Bin Amir tarafından ifade edilmiştir. İran hükümdarı ona, “Buraya neden geldiniz?” diye sorduğunda Ribi Bin Amir şöyle cevap vermiştir: “Biz sizleri farklı dinlerin adaletsizliğinden çıkarıp İslam’ın adaletine çağırmaya geldik.” İslam tarihi boyunca ortaya çıkan devrimler, ilhamını bu tarihin başlangıcıyla doğmuş olan özgürlük modelinden almıştır. Fakat geçen asırlarla ve her bir yana yayılmış iğvalarla beraber İslam kültürü, adaletsiz ve despot yönetimlere yol açmaya ve onlara temeller kurmaya doğru radikal bir değişime şahit oldu. Bu, rahiplerin ve hahamların daha önce yaptıkları şeylere benzer şeylerdi. Bu yüzden bilimsel ve siyasi devrimler, dinlere karşı isyan ile birleşmiştir. Ve daha sonra özgürlük ve inanç arasında, din ve bilim arasında yani insanın yönetimi ve Allah’ın yönetimi arasında bir çatışma çıkmıştır. Böylesi bir çatışmaya İslam’da ve İslam medeniyetinde yer yoktur.

Bu ümmetin temelini oluşturan, içinde medeniyetin ve serbest iradenin/özgürlüğün temelini meydana getiren, İslam’ın devrimiydi. İslam’da özgürlüğün anlamı; inançta baskı, fıkıhta taklit, terbiyede katı yaklaşım, siyasette otoriter yönetim lehine ne kadar azalırsa, İslam medeniyetinin ışıkları o kadar çok solar ve ümmet gerileme durumuna düşer. O zaman bu reform/devrim, iktidardaki zalim idarecileri savunmak için bir araya gelinmiş olan adı geçen alanlarda, özgürlük çağrısıyla bağdaştırıldığında da şaşırmamak gerekir.

Bunun birinci sebebi; despotizmin, inzivanın, tekfirciliğin, mezhepçiliğin mirasıyla birleşmiş olan fanatizm dalgalarıdır. Bir diğer sebep de özgürlük için yapılan çağrıların yabancı, şüpheli ve onaylanmış görünmesidir. Aslında özgürlük çağrısı, ümmetin tarihinde her reform hareketinin kökeninde yatar. Bunu, vahyin saf kaynaklarına dönerek ve yeni gelişmeler, keşifler, deneyimler ve problemler ile etkileşim içinde olarak yapmıştır. Daha sonra bu yeni karşılaşılmış problemlere yeni çözümler sunmak için girişimlerde bulunulmuştur. Bahsedilen şeyi başarmak için bizler, özgürlük adına sağlam temeller kurmalı, onu derinleştirmeli ve yaymalıyız (ki bunlar olmadan hiçbir gelişme, medeniyet, yaratıcılık söz konusu olamazdı). Hatta ve hatta İslam kanunları, özgürlük yoksa düzgün bir şekilde uygulanamaz. Bizler sağlıklı bir İslam’ı tesis edemeyiz, İslam medeniyetini canlandıramayız ya da aklımız ve ruhumuz tiranlıktan ve baskıdan uzak değilse sağlam bir İslam fıkhı geliştiremeyiz. Ümmetin kalbi yani Arap dünyası, küresel ölçekte, özgürlük alanında tüm dünyada kara deliği temsil ediyor. Arap dünyası, dünyadaki güç dengesinde büyük bir değişim yapar da bütün ümmet bunu takip eder diye korkulduğundan, işte bu yüzden onun hareket kabiliyetini ve doğru düzgün davranmasını felce uğratmak için yoğun bir şekilde uluslararası boyun eğdirme çalışmaları yapılmaktadır. Fakat bu devin (ümmetin) artık harekete geçeceği ve büyük bir değişimin patlak vereceği bir zaman gelecektir elbette.

Check Also

Demokrasi ve Hakimiyetin Kaynağı Problemi / Yusuf İmamoğlu

İslam ve demokrasi konusu, Müslümanlar arasındaki en tartışmalı konulardan birisidir. Kimileri “demokrasi” ile “şura” arasında ...

İslami Kimlik ve Demokrat Olmak / Nuri YILMAZ

Demokrat, “demokrasiye inanan” olarak tanımlanmaktadır. Fakat tek bir demokrasi anlayışı veya herkesin üzerinde uzlaştığı sabit ...

İslam’da Demokrasi / Malik B. Nebi

“Faslı Öğrenciler Kulübü (1960)”nde yaptığı konuşma. Çeviren: Muharrem Tan   Beyler, İslam halkları olarak, bizimle ...