Geleneksel İslam’dan Kendi içinde Bir Amacı Olan İslam’a / Muhsin KEDİVER

Print Friendly, PDF & Email

İslami Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma

 Bu makale 2011 yılında “Die Welt des Islams” (Sayı 51) isimli İslami bir akademik dergide yayınlanmıştır.

İran’da dini düşüncenin gelişimi özellikle son yüzyılda büyük bir artış göstermiştir. Bu, İslam’ın geleneksel görüşünden “kendi içinde bir amaç’’ olan bir İslami görüşe geçiş olarak da yorumlanabilir. Geleneksel İslam derken, İslam düşüncesi için sabit, kutsal ve idealleştirmiş bir çerçeve olarak vahyin indiği dönemin zamanını, yerini ve kendine has özel şartların ihtiyaçlarını ve o kültürünün egemenliğini kastediyorum. İslam’ın gerçek şekli ve görüntüsü, vahyin indiği dönemdeki görüntüsü ve şekliymiş gibi düşünülüyor ve ne kadar, o kutsal geçmişten ve o tarihsel şartlardan uzaksak o kadar gerçek İslam’dan uzakmışız gibi algılanıyor. “En iyi şartlar Peygamber’in dönemine ait olanlardır ve imanın dirilişinin o ilk baştaki şartların, ihtiyaçların ve çerçevenin yeniden yapılandırılmasından başka bir anlamı yoktur’’deniliyor.

Diğer yandan, “kendi içinde bir amaç olan İslam’’, içinde dinin ortaya çıktığı çağın geçici ve çevresel şartları görmezden gelerek, dindarlığı, vahyin hedeflerinin ve din ruhunun bilinmesi ve gerçekleşmesi yoluyla ele alınması gerektiğini savunur. Bu görüşe bağlı olarak, İslam’ın ruhu ve vahyin amacı ve hedefi ile teorik ve pratik olarak uyuşma, dindar olmanın kıstasıdır. Ve bu, vahyin indiği dönemin özel geçici ve çevresel şekillerine ve yüzeyselliklerine tam bir riayetle gerçekleşecek bir şey değildir. İslam yağmur kadar durudur, tarih yatağında ve çeşitli topraklarda akıp gittikçe elbette aldığı bu unsurların çoğu, vahyin indiği dönemi ve zamana ait unsurlar olsa da çeşitli geleneklerin kokusunu, tadını, rengini almıştır.

İmanın asıl idrakine ulaşmak ve onun emirlerini farklı zamanların ve çevrelerin çeşitli etkileşimlerinden arındırmak için, din âlimleri ve İslam bilimiyle uğraşanlar tarafından müşterek çabalar olmuştur. Başka bir deyişle bu kişiler, imanın ebedi kıstaslarını ve büyük hedeflerini gerçekleştirmek için geçici meseleleri terk ederek ve meselenin özünün kaybolduğu, sadece şekillerin ve görünüşlerin kaldığı emirler sınıfından ve imanın yüce hedeflerine artık hizmet etmeyen anlamsız şekillerden İslam’ı arındırarak dinin özüne, içeriğine ve hedefi üzerine vurgu yapmışlardır.

Toplumumuzda, İslam bilimiyle uğraşanların ve dini çalışmaların artması bununla uyum içindedir, bu gelişme ve tamamlama süreci dindarlığın lehinedir. Bu, dinin faaliyet alanını/kapsamını azaltıyor gibi görünse de o aslında büyük oranda dinin gerçek alanına yaklaştıkça onu derinleştirmektedir ve günümüzün şaşkın insanoğlu, bu dindar düşüncelerin derinliğinde onun kaybettiği şeyi aramaktadır. Din, muhtelif ve entelektüel meselelere ne kadar dalarsa onun gerçekliği, etkinliği, alanı ve ondan beklenen şey, o kadar daha iyi ve o kadar kesin bir şekilde ayırt edilmiş olur.

Bu arada modernite bir dönüm noktasındadır. Müslümanların modernite ile karşılaşmalarından önce (ki toplumumuzda ilk kez anayasal hareketle beraber ortaya çıkmıştır) dindar insanlar dindarlıklarıyla alakalı bazı zorluklar yaşamışlardır. Başka bir deyişle onlar inançlarını, ahlak kurallarını, dini kanunlarını ve şeriatı sorunsuz olarak görmüşler ve muhtelif sorunlarla karşılaşırken herhangi bir zorluk yaşamamışlardır. Modernitenin ortaya çıkıp dünyanın modernleşmesi nedeniyle ve yeni çağın söylem ve kıstasları ile Müslümanların tedrici tanışıklığıyla beraber, modernite ve dindarlık arasındaki ilişki günümüz Müslümanların en önemli sorunlarından biri olmuştur.

Problem yeni medeniyetin meydana getirdikleriyle, kesin dini ifadelerin uyuşmaması ile başladı. Bu uyuşmamanın alanı yavaş yavaş genişledi. İslam’ın, etki-kontrol alanları arasında, bu uyuşmazlıklar etik, fazilet, iman, İslam inancında olduğundan daha çok şeriatta, fıkıhta ve İslam’ın pratik emirleri içinde artış gösterdi. Modernitenin meyveleri ve yeni medeniyetin ortaya koyduğu şeyler yavaş yavaş çağın ortak kullanımına dönüştüğünde ya da daha teknik tabirle bu çağın Akil İnsanların Uygulamalarına (sırat’ul-ukala) dönüştüğünde ve bazı dini ifadeler bu metotla ve bazı dini ifadelerle çelişmeye başladığında, bu sorun daha da ciddi boyutlara ulaştı.

Dindarların ilk reaksiyonu yeni sorunlara ve kıstaslara saldırmak oldu. Modernite, dinin temelini yok etmek için yapılandırılmış organize bir çaba ve şeytani bir komplo olarak algılandı ve moderniteye karşı ülkenin kapılarını kapamak dini bir görev olarak görüldü. Fakat bu “cephe alma olayı’’ arttıkça, bu selin bir taş parçasıyla engellenemeyeceği açıklık kazandı ve artık başka bir çözüm yolu bulmak gerekli hale gelmişti. Başka bir grup, bambaşka bir tefrite yöneldi ve tamamen teslim bayrağı çekip moderniteye kayıtsız şartsız teslim olmadaki refahı fark etti ve bunun akabinde dini, insan hayatının en gizli köşelerine, kapalı kapılar ardına hapsetti. Bunlar, aşırı derecede statü ve imaj değiştirmeye dalıp hiçbir zaman ilerlemenin-gelişimin özüne ulaşamadılar.

Bu iki aşırı eğilimden uzak durarak, bir insanın ne moderniteden kaçabileceğine ne de dinden ve gelenekten vazgeçilebileceğine inanan gerçek dindarlarda vardı kuşkusuz. Burada şu soruya cevap bulmak gerekmektedir. Bir insan nasıl hem İslami geleneği muhafaza edip hem de modernite çağında yaşamını idame ettirebilir? Bu türden sorulara önemli cevaplar verilmiştir. Bu cevaplar modern çağın ihtiyaçlarına İslam’ın nasıl cevap vermesi gerektiği ile ilgili sorunun çözümünde dindar âlimler tarafından yapılan büyük çabaların en önemli göstergeleri olmuştur. Bu cevaplar güçlü ve ikna edici değildir, yine de bunlar bu mesele ile ilişkin olarak dini âlimlerin konuyla ne kadar alakalı olduklarını göstermesi bakımından önemlidir. Biz burada tartışmamızı İranlı Müslümanlar tarafından verilmiş cevaplarla sınırlı tutacağız.

Bu düşünürler çoğunlukla şeriatın kapsamı içerisinde din ve modernite arasında bulunan uyuşmazlıkları; az da olsa iman ve inanç, fazilet ve etik alanındaki uyuşmazlıkları saptamışlardır. Ortaya koydukları çözümler, bir yandan şeriatın ya da fıkhın ya da İslam’ın uygulamalı emirlerini ve diğer bir yandan da modern dünyanın alanı arasında çelişkileri çözme yönünde olmuştur. Günümüz İran’ında, Müslüman âlimlerin saptadıkları en önemli çözümler üç bakış açısı altında sınıflandırılabilir. Bu, üç bakış açısı şunlardır: “Sabit ve değişken’’bakış açısı, “maslahatfıkhı’’ bakış açısı ve kendi içinde bir amaç olarak İslam’ın bakış açısıdır.

Birinci Bakış Açısı: Sabit ve Değişken

Sabit ve değişken’’ geçmiş yüzyılın en popüler bakış açısıdır. Bu bakış açısına göre, İslami emir olarak bilinen emirler iki çeşide sahiptir: Sabit ve değişken. Sabit emirler değişmez ve sonsuzdur ve şeriat metinlerini şekillendirir. Değişken emirler sınırlıdır, zuhur ettikleri zamanın ihtiyaçları tarafından yönetilirler ve geçicidirler. Sabit emirler vahiy olarak Allah tarafından bize gelen emirlerdir, fakat değişken emirler yani sabit emirlerin etkisi altındaki insanlar tarafından ortaya atılmış olan emirler, dini toplum içerisinde mecburi olmasına rağmen dini metinlerin parçası olarak düşünülmezler. Âlimler değişken emirleri ortaya koyanlar ve yasallaştıranlar hakkında iki görüşe sahiptirler.

Görüş 1: Dini Liderler, Değişken Emirlerin Kanun Koyucularıdır

İlk görüşe göre, merhum Allame Muhammet Hüseyin Tabatabai (1892-1981) ve onun takipçileri değişken emirleri belirleme görevinin bir İslam toplumundaki dini liderin sorumluluğunda olduğunu savunmuşlardır. Velayeti Fakih teorisine göre, İslam’a ait değişken emirler kesinlikle Müslümanların ihtiyaçlarına ve menfaatlerine hizmet etmek için belirlenmiş resmi ve yasalara dayalı emirlerdir. El-Mizan’ın yazarı Tabatabai’ye göre İslami kanunlar ve emirler iki belirgin kategoriye ayrılırlar:

Birinci kategori, her zaman ve her yerde insan hayatının menfaatlerini-ihtiyaçlarını koruyan kanunlar. İnsanın Allah’a karşı ibadetini kuşatan türden kanunlar. Bazı inançlar ya da insanların daima uygulama ihtiyacı duydukları sosyal yaşam ve hayatın ihtiyaçlarını koruma, evlilik, barınma, yiyecek gibi insan hayatının prensipleriyle alakalı olan kanunlar.

İkinci kategori, geçici ya da yerel ya da özel karaktere sahip olan emirler ve kurallar. Yaşam tarzındaki farklılıklarla alakalı olan emirler ve kurallar. Elbette, bu emirler değişkendir ve toplumun özelliklerinin değişimi, şehirleşme, sosyal değişimin ve uygarlaşmanın tedrici gelişimiyle ya da yeni yeni yaşam şekillerinin ortaya çıkıp eskisinin terk edildiği durumlarla beraber değişebilir. Böylece İslam kuralları sabit ve değişken olarak iki bölüme ayrılabilir; birincisi (ki sağlam bir şekilde insanlığın hilkati ve bu hilkatin belli başlı özelliklerine dayanmaktadır) İslam inancı ya da şeriattır ve insan refahına yol gösteren bir ışıktır.“Sen yüzünü hanif olarak dine çevir. Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrata ki onda bir değişiklik bulamazsın.” (Rum, 30/30)

Bu arada, değişebilir kurallardan oluşan ve muhtelif geçici ve çevresel ihtiyaçlarla uygunluk içinde değişiklik gösterebilen ikinci kısım, siyasal iktidarın ya da diğer bir ifadeyle devlet başkanlığının (velayet-i amme) bir belirtisi olarak,  Peygamber’in, onun haleflerinin ve onun atadıklarının görüşüne bağlıdır ve zamanın ve çevrenin ihtiyaçları göz önünde alınarak sabit dini kurallar ışığında belirleneceği ve uygulanacağı dikkatlerden kaçmamalıdır. Açıktır ki bu kurallar ilahi emirler ve şeriat olarak bilinmezler ve dini ıstılahta din olarak adlandırılmazlar.

“Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin.’’(4-59) İslam’da bu türden emirler ve kurallar durumunda, bizler burada ’’idarecinin öncelikleri’’ adıyla anacağımız bir ilkeye sahibiz.

Bu, toplumun ihtiyaçlarını giderirken İslam’ın sabit kurallarını terk etmeden ve çiğnemeden, her zaman ve her yerde insanların değişen ihtiyaçlarına cevap veren bir ilkedir. İslami bakış açısına göre görev verilmiş bir dini lider (Ayetullah) kendi hareket alanı içinde kurallar koyabilir, genel velayeti ve İslam toplumunun düşünce yapısını yönetebilir ve her bireyin duygularına ve iradesine odaklanan siyasal iktidarı (vilayet-i amme) göz önünde tutarak kamu hayatını ilgilendiren alanlarda değişiklikler yapabilir.

Kısaca, toplumun sosyal yaşamında ilerleme için faydalı olacak ve Müslümanların ve İslam’ın menfaatine sonuçlanacak her yeni kural dini liderin otoritesi dâhilindedir ve bu türden kuralları belirlemede ve onları uygulamada hiç bir yasak yoktur. Elbette, bu türden kuralların uygulanması mecburidir ve aynı zamanda görevi onları belirlemek ve uygulamak olan dini lidere uyulması da zorunludur, ama buna rağmen Onlar İslam’ın ve ilahi emrin bir parçası olarak düşünülmezler.

Bu türden kuralların meşruluğu doğal olarak onları gerekli yapan ve onları meydana getiren ihtiyaçtan dolayıdır. Bu menfaat ortadan kaybolur kaybolmaz bu kurallarda ortadan kaybolur.

Dini lider, halka eski emrin ortadan kaybolduğunu ve o emrin halefinin ortaya çıktığını ve eski emri sildiğini bildirir. Fakat şeriat metnini şekillendiren ilahi emirler sabittir ve sonsuza kadar sabit kalacaktır ve Ayetullahdâhil hiç kimsenin geçici ihtiyaçlar yüzünden onları değiştirmeye ya da iptal etmeye hakkı yoktur.

Sabit ve değişken hakkında Tabatai’nin yorumunun bakış açısı aşağıdaki gibi açıklanabilir:

1- İslami emirler, kanunlar ve kurallar iki belirgin sınıfa ayrılabilir.

2- Birinci sınıfın özellikleri şunlardan oluşur:

İnsan türünün yaşam menfaatlerini/ihtiyaçlarını korumak.

Sabit ve değişmez olmak ve ortadan kaldırılması imkânsız olmak.

Kanun koyucu (Şari) tarafından konulur. Yani ya Allah tarafından Peygamber’e vahyedilmiş olmalıdır yaPeygamber tarafından ya da Peygamber tarafından konulduğunu bildiren 12 imam tarafından konulmuş olmalıdır.

İslam inancının ve şeriatın hedefi özellikle bu sınıftaki emirlerdir.

3- İkinci sınıf kuralların özellikleri şunlardır:

İnsanlığın değişken ve çevresel menfaatlerini korumaları.

Değişken, geçici ve iptal edilebilir olmaları.

Sabit dini kurallar ışığında ve geçici menfaatleri/ihtiyaçları göz önüne alarak dini lider tarafından iptal edilmiş, belirlenmiş ve açıklanmıştır.

İslam’da mecburi olmalarına rağmen, şeriat ya da ilahi emirler olarak görülmezler.

Sabit ve değişken bakış açısının yorumu aşağıdaki sorularla karşı karşıyadır:

1- Kur’an’daki ve sünnetteki bütün şeriat emirleri sabit emirler olarak mı görülmelidir?

2- Eğer Peygamber ve on iki imam tarafından belirlenmiş emirler arasında aynı zamanda değişken emirler varsa, bir insan hangi kıstasa göre değişken emirden sabit emri ayırt edecektir?

3- Eğer İslam inancı sabit emirlerle sınırlıysa ve değişken emirler, mecburi olmalarına rağmen, şeriatın ve ilahi emirlerin bir parçası olarak görülmüyorsa, nasıl ikinci sınıfa ait değişken emirler İslami kurallar olarak görülebilir?

4- Değişken emirlerin siyaseti, kıstasları ve sınırlandırmaları nelerdir ve dini lider nasıl bir kıstasa göre onları belirleyecektir?

İkinci Görüş: Değişken Emirleri Milletvekilleri Belirler

Birinci bakış açısı hakkındaki ikinci görüşe göre, belli başlı şartlara bağlı olarak emirler ortaya koymak, milletvekillerinin sorumluluğudur. Burada bu bakış açısının iki yorumu vardır.

Birinci Yorum: Ayetlerle Sabit Olmayan (Gayr el-Mansus) Emirler

Birinci yorumda, Mirza Muhammed Hüseyin Naini’ye(1861-1936) göre değişken emirler kesinlikle ayetlerle sabit olmayan emirlerdir, zamanın ve menfaatlerin ihtiyacına ve istişare ilkesine göre bağlı olan bu emirleri belirleme görevi mecliste milletvekillerine emanet edilebilir. Onun düşüncesine göre, şeriata uymak, sabit ve mansus emirlerle sınırlıdır.

Naini“Tenbihel-ÜmmetveTenzihelMillet’’ adlı kitabında şöyle demektedir:

Ülkeyi, sistemi ve ümmeti ilgilendiren konuları korumaya dair görevler, ister insani görevlere dair temel emirler içinde yer alan asıl/birincil görevler olsun ister sabit emirleri ihlal edenlerin cezalandırılmasını kapsayan ikinci derecedeki görevler olsun iki çeşitten daha fazla konuyla alakalı değildir. Onlar ya mansusdur (ki uygulamaya dayalı yükümlülük kesin olarak belirlenmiştir ve emrin şeriattaki yeri sabittir) ya da mansus değillerdir (ki uygulamaya dayalı yükümlülük belirli değildir ve kesin bir kıstas altında bulunmadığından velayetinin tercihine ve takdirine bırakılmıştır.

Şu açıktır ki birinci sınıf, çeşitli zamanlarda ve mekânlarda değiştirilemediğinden ve kıyamet gününe kadar zorunlu olarak tasavvur edildiğinden ibadet olarak takip etmekten başka bir seçenek yoktur. İkinci sınıf ise zamanın ve çevrenin ihtiyaçlarıyla alakalıdır ve her çağda değişiklik gösterebilir.

Sonuç olarak bu ilkeye dayanan siyasi kökenlerin aşağıdaki gibi olacağı gayet açıktır:

Birinci: Korunma ve dikkatle, şeriatla uyumlu hale getirilecek olan emirler ve kurallar mansus emirlerle sınırlı olacaklardır. Bu konunun ikinci sınıfla ilişkisi yoktur.

İkinci: Kur’an’a, sünnete dayanan istişare ilkesi ikinci sınıfa aittir ve daha önceden de ifade edildiği gibi birinci sınıf bu konunun dışındadır ve istişarenin kesinlikle bununla hiç bir ilişkisi yoktur.

Üçüncü: Nasıl Peygamber’in ve imamların yaşadıkları çağın ve hatta Peygamber (veli-yiküll)tarafından tayin edilmiş idarecilerin ve yetkililerin uygulamaları ikinci sınıfı gerekli hale getirmişse, benzer şekilde de gaybubet döneminde “genel naiplerin’’(nüvvabı-ı amme)[1]idareleri ya da “yetki verilmişler’’ tarafından gelen uygulamalar da bu ikinci sınıfı gerekli hale getirmiştir.

Dördüncü: Genel siyasetin büyük bir kısmı ikinci sınıfa aittir ve 12. imamın ve onun gaybubet-i Sugra ya da gaybubet -i Kübra vekillerinin ve onların idarelerinin velayeti ve onların uygulamaları konu başlığına dâhildir. Ve Şia istişare ilkesi bu nedenle şeriat kapsamında bulunmaktadır ve mevcut şartlar altında iyiliği emredip kötülükten sakındırma ilkesi sorumluğuyla hareket etme görevi ve onun kabulünün askıya alınması ve yürürlüğe konulması İran Meclisi’ne aittir. Daha önceden de açıkladığımız gibi bu, milletvekillerinin tam bir yetkisiyle, imza ve yetki taşıyan herkesin izniyle olur ki onlar bu sayede şüpheleri ve eksiklikleri giderebilsinler, en uygun ve meşru olan şeye ulaşabilsinler.

Beşinci: Genel siyasetle alakalı olarak ikinci sınıfın anlayışı çeşitli ihtiyaçları kabul ettiğinden şeriatta mansus olarak yer almamış fakat fikirleri otoriter olanların (yani dini liderlerin) tercihine ve düşüncesine emanet edilmiştir. Muhakkak ki bu sınıftan bahseden kanunlar çağlar boyunca halkın ihtiyaçlarını ve menfaatlerinin farklı bakış açılarını temsil edecektir.Süreklilik ve kesinlik kuralına dayanan, birinci sınıf gibi olmayacak, iptal ve değişiklikten kurtulamayacak ve muhtemelen değişecektir. Şimdiye kadar öyle görünüyor ki bu türden kanunlar ister istemez bu sınıf kanunlarının özelliği olduğu için ya iptal edilecek ya da değişecektir.

Naini’nin sabit ve değişken hakkındaki fikirlerini şöyle özetleyebiliriz:

1-Siyasi emirler ve daha doğrusu bütün sosyal emirler iki türdendir:

Mansus emirler

Mansus olmayan emirler

2- Mansus emirler:

Sabittir ve değişmezler.

İptal edilemezler.

Fakihler tarafından açıklanabilirler.

Pek çok siyasi emirler bu sınıfta değildirler.

3- İkinci sınıfaaitemirler:

Mansus değildir. Yani onların özel bir kıstası yoktur ve şeriat metinlerinde belli bir standardı yoktur.

Geçici ve çevresel menfaatleri ve ihtiyaçları takip ederler.

Değişkendirler, sonludurlar ve iptal edilebilirler.

Bu emirlerin statüsü İslami idarecinin sorumluluğudur.

Bu emirler ehil uzmanlarla istişareden sonra belirlenebilir.

Dini lider, mecliste bu emirleri belirleme görevini milletvekillerine devredebilir.

Şeriatı bu sınıftan emirlerle uyumlu hale getirmek konu dışıdır ve yeri yoktur.

Pek çok siyasi emirler bu sınıfa aittir.

Bu emirler dini olarak mecburidir.

Naini’nin yorumunu bir önceki yorumdan ayıran şeyler şunlardır:

1- Sabit ve değişken arasındaki ilişki mansus olana ve olmayana bağlıdır.

2-Mansus olmayan emirleri belirlemede istişarenin gerekliliği.

3- Şeriatla mansus emirleri uyumlu hale getirme ihtiyacının gereksizliği.

4- Mecliste vekillere mansus olmayan emirleri belirleme görevini teslim etmek.

5- Siyasi daha doğrusu sosyal olan pek çok emir mansus olmayan emirler sınıfındadır.

Sabit ve değişken bakış açısının Naini açısından yorumu ile alakalı olarak aşağıdaki sorular gündeme gelmektedir:

1- Bir insan bütün mansus emirleri sabit ve silinmez olarak düşünebilir mi? Peygamber ve imamlar tarafından konulmuş değişken bir emrin mansus emirler arasında bulunması mümkün değil midir?

2- İkinci sınıf emirler şeriat bağlamında özel bir kıstasa sahip değilse, eğer onları şeriat ile uyumlu hale getirmek gereksiz ve konu dışı ise, eğer bu emirleri belirlemede istişareye ihtiyaç varsa ve eğer bir insan onları fakih olmayan vekillere emanet edecekse o zaman dini liderin bir fakih olmasına ne lüzum vardır?

3-Bu emirleri dini lider yerine belirlemek ya da bu emirlerin sosyal düzen ile uyumlu olmasının rasyonel gerekliliğinden ayrı bir şey olarak şeriata göre uygulanması bir gereklilik midir?

4- Eğer pek çok sosyal emir, mansus olmayan emirler arasındaysa,bir insan nasıl ve ne anlama dayanarak dini siyaset, dini hükümet vs. gibi şeylerden bahsedebilir?

İkinci Yorum: İhtiyari Alanın Emirleri

Seyyid Muhammed Bakır Sadr (1935-1980, Iraklı ama İran uleması üzerinde büyük bir etkisi olmuştur) ilk defa kendisinin ortaya koyduğu “ihtiyari alan” tabiriyle, değişken emirlerin şeriatta izin verilebilir konular alanıyla sınırlı olduğu görüşündedir. En son ortaya attığı görüşlerden birine göre , “kamu menfaatini takip etmeye dayanan ihtiyari alanda emirler belirlemek yasama meclisindeki milletvekillerin sorumluluğu olmalı” demiştir. Bunun yanı sıra Sadr “milletvekilleri dine ilişkin tartışmalı konularda kanunlar yaparken, fakihlerden oluşacak olan bir heyette sistemin refahına en çok uygun düşen görüşü (vekillerin görüşleri arasından) seçmelidir’’ demiştir. Sadr’a göre:

“İslam şeriatı, Anayasanın ve ortak kuralların kaynağıdır. Çünkü konulmuş bütün kanunlar, aşağıdaki belirtilen başlıklara dayanmaktadır. Bunlar;

1-Şeriatın sabit emirleri ki bu emirler üzerinde fakihler arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Onlar kanun metninde yazsa da yazmasa da Anayasanın sürekli parçasıdır. Bu gruptaki emirler, sosyal hayattaki ilişkilerine bağlı olarak kanun metnini kapsasalar da kapsamasalar da anayasanın sürekli parçası içinde yer alır.

2-Müçtehitler arasında sürekli ihtilafa açık olan, bu yüzden şeriat çatısı altında onlar hakkında tek bir ortak görüş olmayan ve bu nedenle dönüşümlerin makul olduğu sürekli emirler. Yasama kurulu, halkın ihtiyaçlarını göz önünde tutarak, bu sayısız görüş arasından en uygun alternatifi seçmekle mükelleftir.

3-İçinde hiçbir yasak ve zorunluluk emrinin Allah tarafından ortaya konulmadığı alan ve içinde görüş seçeneğinin kanun koyucular tarafından yasal temsilcilere verildiği alan. Bu alanın adı “ihtiyari alan’’dır. Kanun koyucular, kamu yararını gözeterek ve anayasaya tezat düşmeden, bu alanda zorunlu olan emirleri belirlemekle mükelleftir.

Seyyid Muhammed Bakır Sadr’ınsabit ve değişken perspektif hakkındaki yorumunu şöyle özetleyebiliriz:

1-İslami kanunlar üç sınıfa ayrılır:

Hiçbir tartışmaya maruz kalmayacak emirler.

Fakihler arasında tartışmaya açık emirler.

“İhtiyari alana ait emirler’’, şeriat altında yasaklamanın ya da yükümlülüğün hiç bir emrin olmadığı alan.

2-Fakihler arasında tartışmaya maruz kalmayan dini emirler sürekli olarak görülecek ve gerekli fıkhi zaruret alanında baki kabul edilecektir.

3-Tartışmalı dini emirlerde, emirler arasında kamu menfaatine en uygun olanını seçmek milletvekilin sorumluluğudur. Bu alanda, özel bir fakihin fetvasının (hatta o kişi en büyük müçtehit ya da dini lider olsun) uygulanması kanun için gerekli değildir. Bu emirler, aynı zamanda sürekli kabul edilirler.

4-Bu “ihtiyarialanda” karar vermek kanun koyucu (Şari) tarafından yasal temsilcilere devredilecektir. Milletvekilleri bu alanda mecburi emirleri saptamakla sorumludur ve milletvekillerinin sorumluluğu anaysa çerçevesinde ve kamu menfaatine uyumlu hareket etmesi gerekmektedir. Şu açıktır ki bu alanın emirleri değişken olarak kabul edilecektir.

Aşağıdaki noktalar Sadr’ın görüşlerini Naini’den ayıran hususlardır:

1- “Sürekli mansus emirleri’’ tartışılan ve tartışılmayan diye ikiye ayırmak.

2-Tartışılan “sürekli mansus emirler” arasından kamu menfaatine uygun olan emrin milletvekilleri tarafından belirlenmesini kabul etmek.

3-İhtiyari alandaki değişken emirlerin belirlenmesini milletvekillerine devretmek.

4-VekillerkanunkoyarkenŞeriatı ihlal etme ihtimallerine karşın bir grup fakihin onları denetlemesi.

Sadr’ınsabit ve değişken bakış açısı yorumu hakkında şu yorumlar gündeme gelmektedir:

Bir insan hem tartışılan hem de tartışılmayan bütün “mansus emirleri’’ şeriat çatısı altında sabit ve değişmez olarak görebilir mi? Bu aynı “mansus emirler’’den bazılarının Peygamber ve imamlar tarafından bildirilmiş değişken emirler arasında olması mümkün değil midir?

Eğer ihtiyari alanda, şeriat çatısı altında yasaklama ve zorunluluk emri yoksa, bir fakihin milletvekillerinin kararları üzerinde gözetimi ne anlama gelebilir?  Naini ile aynı fikirde olan bir insan, milletvekilleri kararların şeriatla uygunluğunun yersiz ve saçma olduğunu savunamaz mı?

İhtiyari alanda ve tartışmalı mansusemirler içinde kamu menfaatinin ne olduğunu belirlemenin şeriat ve dine göre bir kıstası olabilir mi?

Sabit ve Değişken Bakış Açısının Kritiği

Her şeye rağmen, bir insan sabit ve değişken bakış açısının bu üç yorumunda enine boyuna ele alındığından şüphe edemez. Yine de, bu modele dair bu üç yorumun her birinde bazı sorunlar bulunmaktadır:

1-Birinci yorumdadeğişken emirlerin neolduğunubelirlemedehiçbir kıstas sunulmuyor. Aynı zamanda diğer yorumda da bütün mansus emirlerin neden sabit olduğu belirtilmemiş. Peygamberler ve imamlar tarafından bildirilmiş geçici ve değişken emirlere ne oldu?

2-Dini emirlerin modernite ile uyuşmazlığının zorluğu mansus ve sabitemirler alanındadır. Bu sorun bu bakış açısında çözülmemiş kalmaktadır.

3-Eğer din ve şeriat sabit ve mansus emirlerle sınırlıysa, o zaman değişken emirler ya da ihtiyari alanda olan emirler, dini olarak düşünülemez ya da şeriata bağlı değildir. Bu, hiçbir dini kıstas kamu menfaatini ayırt etmek için sunulmadığından böyledir.

4-Mansus olmayan emirler ve ya da değişkenler için özel bir kıstas olmadığını, şeriatla uygun hale getirmenin gereksiz ve yersiz olduğunu ve bu türden emirleri belirlemede istişarenin gerekli olduğu göz önüne alındığında;

Ayetullah’a ya da İslami bir otoriteye bu kuralları belirleme görevini vermenin bir anlamı yoktur.

Şeriatı ihlal ederler diye fakihlere onlar üzerinde gözetim yetkisi vermenin herhangi bir mantığı yoktur.[2]

Bu zorluklar sabit ve değişken bakış açısını etkisizliğine ve farklı bir bakış açısı belirlemenin gerekliliğine yol açmıştır.

İkinci Bakış Açısı: Maslahat Fıkhı

İkinci bakış açısı, maslahat fıkıh bakış açısı Ayetullah Humeyni’nin getirdiği bir yeniliktir. Bu bakış açısı toplumun idaresi ile dinin uygulamalı karşılaşmasının sonucudur ya da daha doğrusu, modern çağda “sosyal ve dini zorluklar’’ arasındaki karşılaşmanın sonucudur. Humeyni, birinci bakış açısının eksikliklerini belirleyerek, tedricen bu bakış açısına ulaşmıştır.

Başlangıçta O da, birinci bakış açısını destekleyen fakihler gibi, değişken emirlere ve yöneticilerin güçlerini ve idari emirleri ele aldı ve bu alanı derinleştirerek ve genişleterek“ihtiyaç unsurları’’ilkesine ulaştı. Bunun yanında, hâkim fıkhın zamanımızın zorluklarını çözemediğini ve onlarla uyum içinde hareket etmenin toplumu sadece çıkmaz sokağa sokacağı ve medeniyetin çöküşüne sevk edeceği görüşünü savundu.

O, bu yüzden, zamanın ve mekânın karar verici pozisyonun değişken dini emirlerinin kökeniyle sınırlı olmadığını fark ederek, içtihatta zamanın ve çevrenin çok ciddi bir rolü olduğunu fark etti. Ve önceki modelde sabit olarak düşünülen emirlerde bir tür düzeltmeyle yeni bir model geliştirdi. Bu açıklama da, zamanın ve mekânın ihtiyaçlarını incelemek, şeriatın ya da daha doğrusu dinin, modernite ile uyumuyla sonuçlandı. Ya da en azından pek çok çelişkileri bu sayede azaldı. Bu konuda Humeyni’ye göre dini emirler “kendi içerinde bir amaç’’ değildir. “Kendi içinde bir amaç olan şey’’ İslami devlet tarafından adaletin yayılmasıdır. Bir amaca vasıta olan şey hedefi gerçekleştirmek için değiştirilebilir.

Eğer hükümete ait otorite kutsal ikinci emirlerin çerçevesi içindeyse, İslam Peygamberi’ne emanet edilmiş olan ilahi hükümet ve mutlak velayet anlamsız ve boş bir fikir olurdu. Allah’ın elçisinin mutlak velayetinin bir dalı olan bir hükümet, İslam’ın en temel emirlerinden biridir ve bütün ikinci emirlerden hatta öncelik bakımından namazdan,oruçtan ve hacdan bile önce gelir. Dini lider bir sokağı bloke eden bir evi ya da camiyi (yani Mescid-i Dırar’ı) yıkabilir ve bunun karşılığında o evin sahibine para verebilir. Dini lider uygun görürse camileri kapatabilir ve onun zararı onu yok etmeden giderilmeyecek gibiyse o zararlı camiyi yıkabilir. Hükümet, İslam’ın ya da ülkenin menfaatleri karşında olduğu takdirde insanlarla yaptığı dini akitleri tek taraflı ispat edebilir. Bu böyle olduğu sürece aynı hususta İslam’ın menfaatine karşı dindar olsun ya da olmasın herhangi bir şeyi engelleyebilir. Hükümet İslam ülkesinin menfaatlerine karşı olduğu takdirde çok önemli bir ibadet olan haccı geçici olarak askıya alabilir.

“Ekin paylaşım sistemi olan mukatayı, komanditer ortaklık ve benzeri konuların bu otorite tarafından iptal edilebilir” iddiasına gelirsek, ben açıkça bu iptalin doğru olduğunu düşünüyorum. Bu hükümetin yetkisi dâhilindedir.

Zaman ve mekân, içtihatta iki karar verici faktördürler. Geçmişte bir hükme sahip olabilen bir sorun farklı bir zamanın ve farklı bir siyasi ve sosyal durumun bağlamında tamamen farklı bir hüküm gerektirebilir. Konu aynı kalmasına rağmen, sosyal, politik ve ekonomik alandaki bulgular ve derin ve kesin bilgi aynı eski konuyu yeni bir hüküm gerektiren yeni bir şeye çevirebilir. Müçtehit kendi zamanının meselelerinin gerekli bilgilerine sahip olmalıdır. Günümüz dünyasının çalkantılı meselelerini çözerken içtihatta ve bizim karar mekanizmamızda yer alan zamanın ve mekânın rolü ilkesini kullanmalıyız. Hükümetin şirke, inançsızlığa ve iç ve dış sorunlara göğüs germede benimsediği uygulamalı siyaset öylesine kusurludur ki, medreselerde öğrencilerin teorik tartışmaları, sorunları çözemeyeceği gibi bizi de anayasanın açık bir ihlaliyle sonuçlanacak bir çıkmaza sürükleyecektir.

Sizlerin gelenekler ve emirlerle ilgili algılarınızı yanlış buluyorum. Sünneti ve rivayetleri algıladığınız şekle göre hareket edecek olsak modern medeniyet tamamen ortadan kaybolmalı ve insanlar ebediyen çöllerde ve mağaralarda yaşamalıdırlar.

Gerçek bir müçtehide göre, hükümet insan hayatının her alanında fıkhın pratik felsefesidir. Hükümet bütün sosyal, siyasi ve kültürel meselelerle yüzleşmede fıkhın pratik yönünü ortaya koyar. Fıkıh beşikten mezara bireysel ve sosyal idarenin gerçek ve noksansız teorisidir.

Bu bakış açısı aşağıdaki noktalarla özetlenebilir:

1-Mevcut fıkıh ve geleneksel içtihat, zamanımızın sorunlarına karşı aciz kalmaktadır. Şu açıktır ki bu acziyet sabit emirlerin yanlış algılanmasının bir sonucudur.

2-Zamanın ve mekânın ihtiyaçlarına karşı gösterilen dikkat, bütün dini emirlerde etkili bir içtihat için gereklidir.

3-Fıkıh beşikten mezara bireysel ve sosyal idarenin gerçek ve noksansız teorisidir. İslam toplumunun ve daha doğrusu bütün insan toplumlarının siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri zorluklarına karşı mutlak çözüm ancak fıkıhtan beklenebilir.

4-İslami hükümet insan hayatının her alanına hitap eden fıkhın uygulamalı felsefesidir. Hükümeti korumak nihai zorunluluktur. Hükümet İslam’ın en temel ve bütün ikinci dereceden emirlerinden ve hatta namaz, oruç ve hacdan bile daha önceliklidir.

5-Fıkhın üzerinde velayet, halkın ihtiyaçlarını güvence altına almada ve adaleti yaymada fakihe geniş kapsamlı otorite verir. Dini lider, zamana ve çevreye hitap etme özelliğini kaybetmiş şeriat hükümlerinin ya da sistemin menfaatlerini güvence altına almayan şeriat hükümlerinin hepsini iptal edebilir ve geçici ya da çevresel ihtiyaçları ya da sistemin menfaatleri sağlamak için gerekli emirler koyabilir.

6-Dini emirler bir amaca hizmet vasıtası olduğu için doğrudur ve kendi içinde bir amaç değildir, nihai hakikat adaleti yaymak için İslami bir hükümet kurmaktır.

Maslahat Fıkhi Bakış Açısını Değerlendirmek

Sabit ve değişken bakış açısıyla alakalı olarak bu bakış açısının güçlü noktaları aşağıdaki noktalarda anlaşılabilir:

1-Moderniteyle dini emirlerin uyuşmama problemi birinci bakış açısında çözümsüz kalmış olmasına rağmen, bu bakış açısında bütün emirlere uygulanmış olan zaman ve mekânın ihtiyaçları ve fıkıh konusunda dini liderin mutlak otoritesi düşüncesi tarafından çözülmüştür.

2- Gerçek şu ki bir fakih, İslami sistemin ve halkın ihtiyaçlarının savunucusu sıfatıyla uygun gördüğü her hangi bir emri kanun olarak belirleyerek ve bu türden ihtiyaçlarla uyuşmadığını düşündüğü her hangi bir emri iptal ederek, şeriatı güncellemek adına bu modele özel imtiyaz verir.

Buna rağmen, bu bakış açısı güçlüklerle ve belirsizliklerle karşı karşıyadır:

1-Bu bakış açısında, zamanın ve mekânın ihtiyaçların belirlenmesinde, neyin kıstas olduğu dile getirilmemiş. En nihayetinde, geçici ve çevresel şartların ihtiyaçlarını belirlemede dini liderin sorumlu olduğunu ve bütün dini emirlerin varlığını sürdürmesinin Onun anlayışına bağlı olduğunu göz önüne aldığımızda, her emrin ya da pek çok emrin, dini liderin değişmesini uygun gördüğünde, değişmeyeceğinin ne garantisi vardır?

2-Nasıl böyle bir bakış açısı bizi dine ulaştırabilir? Bu bakış açısının geçerliliğinin, güvenilirliğinin ve meşruluğunun kıstasları nelerdir? Zamanın ve mekânın ihtiyaçlarını ya da sistemin menfaatlerini ya da insanların refahını belirlemek rasyonel meselelerdir ve dini bir kontekste zoraki aranıp bulunacak şeyler değildir ve belki de bulunsa bile değişimle din birbirine ayak uyduramayacaktır. Kamu yararının ne olduğuna karar verme ya da zamanın ve mekânın ihtiyaçlarını belirleme makamına yalnızca ve yalnızca fakihi oturtmak demek, onun anlayışının ve algısının dini olacağı garantisini taşımamaktadır ve eğer o kişi bu iki meseleyi anlamada kendini dini olmayan bir şeye dayandırırsa nasıl dindışı bir şey, dini anlamada ve izah etmede bir kıstas olabilir?

3-Fıkıh üzerinde dini liderin mutlakvelayetini ve otoritesini, göz önüne aldığımızda, dini emirler, bir bakıma,  hükümetin menfaatlerini takip edecek, siyasi gücü izleyecek ve dünyalık işlerle dopdolu olacaktır. Bu bakış açısının sonucu en nihayetinde devletçibirdin olacaktır. Devletçi bir din, dolayısıyla, dini inancı, maneviyatı yok edecektir.

4-Bu bakış açısında, beklentiler insanlıktan beklenmesi gerekirken dinden ve fıkıhtan yükselecektir.

Bu bakış açısında, insanlığın bütün sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri sorunları çözebilecek ve böylesine büyük beklentileri karşılayabilecek bir bilimin olması imkânsızdır.

Bu türden beklentiler yani toplumun idaresi ve dünyayı düzene koymak dinden beklenmez ve başka türlüsünü iddia edilirse de bunun için kanıt gerekir.

Eğer sosyal ihtiyaçların belirlenmesi ve zamanın ve mekânın ihtiyaçlarına karar vermek rasyonel meselelerse ve dini meseleler değilse ve genel olarak mevzu ise neden bütün meseleler bir fakihe emanet edilsin ki?

Üçüncü Bakış Açısı: Kendi İçinde Bir Amaç Olarak İslam

Bu ciddi eksikler “kendi içinde bir amaç olarak İslam’’ adıyla adlandırılan üçüncü bir bakış açısının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Bu bakış açısı önceki iki bakış açısının güçlü yanları seçilerek ve eksik yanlarını ortadan kaldırarak oluşturulmuş bir bakış açısıdır. Birkaç nokta bu bakış açısında not edilmelidir:

1-Din din olarak kalmalıdır.

2-Daha önceki iki modele nispetle dinin alanı daha küçüktür, fakat daha derindir.

3-Günümüzde ondan beklenen alan içinde dinin gücü artmıştır ve yeni sorunlarla pek çok uyuşmazlıklar onun alanının dışındadır.

İslam inancı Allah tarafından Muhammed bin Abdullah’a gönderilmiştir. İslam hikmetli, adil ve rasyonel emirlere ve erdemlere, kurallara dayanan, bütün zamanları ve mekânları kapsayan bir inançtır. İman ve inanç meseleleri, etik ve ahlaki değerler, ibadete dayalı fıkhi emirlerin ve muamelat fıkhındaki ilkelerin bazıları, zamanı ve mekânı aşan dinin büyük parçalarıdır ve sonsuzdur. Fakat muamelat fıkhı yani ibadetle alakalı olmayan emirler, zamanın ve çevrenin ihtiyaçları konusunda çok önemli unsurlara sahiptir.

Ceza hukuku, medeni kanun, uluslararası ilişkiler ve temel hukuk ile ilgili bütün emirler(ki bazılarının sünnette ve Kur’an’da kökleri mevcuttur) muamelat fıkhının alanında olduğu düşünülür. Bütün bu emirler zuhur ettikleri o günlerde mutlak surette hikmetli, adil, ahlaki ve mantıklıydı. Bu emirlerin tek bir tanesi bile vahyin geldiği çağda Aki lİnsanların Uygulamaları’nda baskıcı, şiddetli, ahlaksız ya da mantıksız olarak düşünülmemiştir.

Bir insan, insan meselelerinin, özellikle de sosyal ve insan toplulukların alanında insani toplumlarının örfünün şiddetli şekilde değişime uğradığını ve geçmiş yüzyıllarda adil, ahlaki, mantıki ve normal olarak düşünülen pek çok şeyin Akil İnsanların Uygulamalarına zıt, anormal, ahlaksız, baskıcı olarak düşünüldüğünü inkâr edemeyebilir. Genel kanunun söylevinden daha çok uluslararası kanun sorunları, ceza hukuku kanunlarından daha çok genel kanun söylevi, sivil kanun söylevinden daha çok ceza hukuku söylevi bu değişikler ve değişimler tarafından derin bir şekilde etkilenmiştir. Açıkça ibadete dayalı fıkıh bu değişimlerin etkisine maruz kalmıştır ve fıkhın diğer alanlarından daha az etkilenmiştir.

Mademki adalet, din için ve akıl da muamelat için bir kıstastır, bir insan, fıkhi emirlerin; adaletin ihtiyaçlarını giderdiği sürece ve akil insanların uygulamaları ile çelişmedikleri sürece meşru ve nihai olduğunu sonucuna varabilir. Bir insan adalet dininde, adalet kıstaslarını saf dışı bırakan ve akil insanların uygulamalarını ihlal eden emirlerin, dini emirler olduğunu düşünebilir mi?

Bir emrin Akil insanların uygulamalarıyla kesin bir şekilde uyuşmaması, ya da o emrin adalet kıstasını saf dışı bırakması ya da fayda yerine zarara yol açması o emri baki değil geçici kılacaktır. Başka bir deyişle, bu türden emirler, Allah’ın sürekli ve sabit yasamasından değil vahyin geldiği çağın ihtiyaçlarına uygun olan yasalardan gelmektedir. Kur’an’da ve sünnette bu tür emirlerin var olmasının sebebi onların vahyin indiği dönemde ve ona benzer zamanlardaki problemleri çözmede gerekli olmalarındandır. Eğer Allah bu türden emirleri (o dönemdeki insanların zorunlu ihtiyaçlarına rağmen) yasa olarak koymasaydı insanlar, peygamberlere özgü misyonu tanımayacaklardı/fark edemeyeceklerdi. Ve eğer vahyin indiği dönemin geçici ve çevresel ihtiyaçlarına bağlı olan bu türden emirlerin sonsuz ve sabit İslami emirler olduğunu düşünselerdi onlar İslam’ın ruhunu, vahyin amacını, dinin anlamını anlamamış olacaklardı.

“Kendi içinde bir amaç olarak İslam’’, İslam’ın özüne ve dinin yüce hedeflerine en içten dikkat anlamına gelir. Başka bir deyişle İslam, bizlerin uygulamalı emirleri ve şekilleri dinin üzerinde olarak görmememiz ve bir amaca vasıta olan emirleri “kendi içinde bir amaç’’ olduğunu kesinlikle savunmamız anlamına gelir. Şeriatın emirleri imanın yüce hedeflerine varmada bir yoldur ve her yol hedefe bizi ulaştırdıkça meşrudur. Eğer bizler bir emrin nihai hedefe ulaştırmadığına dair inancımızdan eminsek, o inanç meşruluğunu kaybeder ve o yüceliğe ulaşmak için yeni bir emrin düşünülmesi gerekecektir.

Elbette, bu ibadetle alakası olmayan fıkıh emirlerinin fiilen (ipsofacto) gayri meşru olduğu anlamına gelmez. Bilakis, bu iddia, adalet dininin kıstaslarına dayanan çevre ve zamanın ihtiyaçlarına doğru ciddi bir yönelmeye ve ihtimale, Kur’an ve sünnet öğretilerinin bundan başka bir anlama gelmediğine delalet eder. Dahası, fıkıh emirlerinin devamı, kesinliği, yasallığı için kıstaslar iki önemli sınavdan başarıyla çıkar: birincisi, onlar adaleti ihlal etmezler. İkincisi onlar akil insanların yolunu ihlal etmezler. Her iki kıstas da, sonunda tek bir kıstasa döner. Adalet, aynı zamanda akil insanlar tarafından sağlanır. Fakat adaletin önemi diğer mantıklı kıstaslar üzerinde, ona ehemmiyet vermemizle sonuçlanmıştır.

Ek olarak, önceki bakış açılarının aksine, daha önce bahsedilmiş önemli sınavlardan başarıyla çıkmamış olan emirler değişken emirler olarak görülürler ve bazı durumlara bağlıdırlar.

Fakat ihtiyaç olma özelliğini kaybettiğinden ya da akılla ya da adaletle çeliştiğinden, bizler bu emrin yasallığının miadını doldurduğunu, bunun geçici bir emir olduğunu fark ederiz.

KanunyapmasadeceAllah’a ve peygambere aittir her hangi bir emir yapma/belirleme bir fakihe ya da dini lidere teslim edilemez.

Bilakis, zamanla ortaya çıkan değişken emirlerin yerine, halkın iradesiyle belirlenen mantıklı kanunlar konulur ve onlar hiçbir şekilde dine atfedilmezler. Ayrıca hiç bir yeni değişken emir ve kanun tek başına Şarinin ellerine bırakılmaz. Dünyevi mantık(akl-i örfi) vasıtasıyla emirler belirlemek ve onları dine ve şeriata atfetmek yanlıştır. Dahası Kur’an ve sünnetteki dini emirleri, adil ve rasyonel kesin emirlerlesınırlamak, zanni aklın ve onun sonuçlarına itimat tuzağına bizleri düşmekten kurtarır.

Bu metodu kabul ederek, fıkhın alanı sürekli küçülmesine ve şeriatın emirlerinin bazılarının sürekli olmadığı tedricen daha da açıklık kazanmasına ve bu yüzden hali hazırda itiraz edilen değişken emirler olarak sınıflandırılmasına rağmen, dinin geniş boyutları sayesinde, dindarlar imanı derinleştirmek ve daha geniş bir hikmet tesis etmek için fırsat buldular. “Kendi içinde bir amaç olarak İslam’’ bakış açısını kabul ederek, İslam’ın gerçek öğretileri; adalete, mantıklı insanların yoluna ve moderniteye karşı olarak görülmeyecektir.

Dahası şeriatın emirleri adaletin yayılmasına, halkın menfaatinin savunulmasına ve makul olan kıstasların gerçekleşmesine giden bir yol olacak, ne fıkhi emirlerin kendileri tek başına tartışmalı olacak ne de fıkhın şekli ya da görüntüsü kutsal kabul edilecektir. Ve bu yüzden, şeriata göre herhangi bir emir, dini hedefleri başarmak için bir vasıta olma özelliğini sürdürdüğü müddetçe hayatta kalır. Fakat o vasıta olma özelliğini kestiği an, o dini emirlerin çemberinin dışına çıkar ve değişken emirler müzesini boylar.

Şeriat emirlerinin fakihlerle değil, adalet kıstaslarıyla ve mantıklı insanların uygulamaları ile uyumlu olup olmadığını ayırt etmek, dini âlimleri ve İslam ilimleriyle uğraşanların sorumluluğudur. Böylesine büyük bir sorumluluk için gerekli olan şeyler (dini metinlerde büyük bir liyakat ve bilgi sahibi olmanın yanında) zamanın ihtiyaçlarının, akil insanların uygulamalarının tanınması ve adaletin kıstası bilgisidir.

Kendi İçinde Bir Amaç Olarak İslam’ın Boyutları

“Kendi içinde bir amaç olarak İslam’ın bakış açısı aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1-Her zaman şeriat için kıstas, adalet ve o zamanın akil insanların uygulamaları ile uygunluk kıstasıdır.

2- Vahyin geldiği çağda dini emirler adildi, ahlakiydi, mantıklıydı ve normaldi. Bu kıstaslar, aynı zamanda, onların neshedilmiş olmaları ya da dini olarak kalması için şartlardır. Bu çağda yukarıdaki kıstasları ihtiva etmeyen her hangi bir emir fiilen(ipsofacto) dinin çemberinin dışındadır, geçici ve dinin sürekli olmayan emirleri arasında olduğu keşfedilecektir.

3-Şari olan sadece Allah ve Resul’dür. Ehlibeyt imamları, Peygamberi bilginin ve o kanunların mutahhar ileticileridir. Başka hiç kimse dini yasama bildirmek için sorumluluğa sahip değildir. Adil ve makul olmayan emirler, dini emirler alanının dışındadır ve hiçbir dini emir adil ve makul olmayan emirle yer değiştiremez; bilakis, bu gibi durumlarda, bir insan dini metinlere başvurmak yerine makul kanunlara göre hareket eder.

4-Bu bakış açısında, dinin alanı ve derinliği ve etki alanı artarken fıkhın ve şeriatın alanı tedricen azalır. Dini amaca bir yol olma özelliğini her ne kaybederse o değerini yitirir. Dini yol Allah’ın ve Peygamber’in belirttiği yoldur. Farklı yollar vasıtasıyla bu nihai hedeflere varmak için edinilen yol kapalıdır. Belki de adaletin ve akla yatkınlığın yan yana anılmış olması tutarsız görünebilir. Fakat bu iki kıstasın sınırları insan düşüncesinin ve hikmetin sınırlarıdır ve biz insanlar vahyi anlamak için olandan başka hiçbir şeye sahip değiliz. Her hangi bir durumda, kendi içinde bir amaç olarak İslam’ın bakış açısı modern çağda İslam’ı ve dini savunmak için en az sorunlu olan, en sağlam, en kesin yoldur önceki bakış açılarıyla ilişkindir.

Sonuç

İran’da son 150 yılda Müslüman Şii düşünürler tarafından ortaya atılmış modernite ile İslam’ın uygunluğunu ele alan üç yaklaşım açısını vardır. Onun Naini, Tabatabai ve Seyyid Muhammed Bakır Sadr tarafından farklı yorumlarından sabit ve değişken bakış açılarına rağmen, modernite ve İslam’ın en meşhur bakış açılarının dört ciddi problemi vardır. Humeyni’nin ihtiyaç fıkhı (ki İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi politikasıdır) onun esnekliği bir yana dört problemle karşılaşmaktadır. “Kendi içinde bir amaç olarak İslam’ın bakış açısı’’ benim savunduğum üçüncü yaklaşımdır ki dört avantajı vardır. İslam’ın ruhuna, Kur’an’ın hedeflerine, Peygamber’in sünnetine ve ehlibeytinin sünnetine dayanan modern dünyada İslam fıkhının yeni bir yorumu sunma kapasitesindedir. Ben inanıyorum ki “kendi içinde bir amaç olarak İslam’’ modern dünya için mükemmel bir bakış açısıdır.

 

 

[1]  Nüvvab-ı Amme:Büyük Gaybet’in başlamasından bu yana Masum İmamlar tarafından belirlenen genel kaideye göre hareket ederek naip olanlara da “Nuvvab-ı Âmme” (Genel Naipler) denmektedir.

[2]  Naini, şeriattaki mansus olmayan emirler içinde milletvekillerinin kanun tasarılarının denetlemek için bir mücteditler topluluğunun olmasını gerekli görmemiştir. İşin aslına bakılacak olursa, Naini milletvekilleri arasında dini otoriterlerin birincil izninin ve bazı fakihlerin bulunmasının yeterli olacağını düşünmüştür ve hatta bunun bile zorunluluk olmadığını söylemiştir. (Tenbih el-ümmet ve tanzih el-millet, sayfa 79)

Check Also

Reform, İçtihad ve Tecdid Bağlamında İslam ve Hayat / Yasin AKTAY

“Milel ve Nihal, 5 (2), 43-73” dan alıntılanmıştır.   Modern dünyanın hâkim ve revaçtaki değerleri ...

İslami Hareketlerde Ahlaki Zafiyetler / Ali ÖNER

Müslümanların bugün içinde bulundukları durumun nedenlerinin en önemlisi, içlerini kemiren ve onları yiyip bitiren ahlaki ...

Nasscılığın – Kur’ancılığın Çıkmazı / Hamdi TAYFUR

Son üç yıldan beri yazdığım yazılarda, Kur’ani bakış açısıyla bir duruş sergileme çabası içinde olan ...