Günümüz Şartlarında İslami Mücadele (İslamcılık) / Nuri Yılmaz

İşe yarayan bir şey insanoğlunun gözünde hep değerli olmuştur. Çok işe yarayan bir şey, çok daha değerli olur.

Fakat işlevini yitiren şey ise bir anda değerini kaybeder ve gözden düşer.

Bir aletin veya cansız bir nesnenin işlevini yitirince gözden düşmesi normaldir, ama sosyolojik olgular da çabucak gözden düşüyorsa, orada problem görmek gerekir. Çünkü sosyolojik olgular cansız aletler gibi değildir; teknoloji ve imkanlar geliştikçe sürekli yenisi keşfedilmez. Sosyolojik olgular, toplumların kendi şartlarından doğarlar. Toplumların aynası gibidirler; onların durumlarını yansıtırlar. Aynada görünen yansıma hoşa giden bir suret olmayabilir. Fakat toplum bu suretten geçmişini inkar ederek kurtulamaz. Veya gelişmesini, geçmişi yok sayarak gerçekleştiremez. Çünkü geçmişini çabucak unutan balık hafızalı toplumlar, köksüz olurlar. Kendinde olanı dosdoğru teşhis eden toplumlar ise, geleceklerini de dosdoğru şekillendirme imkanı elde ederler. Toplumların gelişmesi bir öncekinin unutulmasıyla değil, tecrübelerin üst üste konmasıyla gerçekleşir. Ortaya çıkan yeni şartlara ve ihtiyaçlara bağlı olarak, önceki tecrübenin olumlu yönleri sürdürülür, eksik ve yanlış yönleri ise değiştirilir. Böylece, önceki hataları avantaja çeviren doğrusal bir gelişme seyri yakalanır.

İslamcılık, ortaya çıktığı dönem şartlarında başarısını kanıtlamış bir İslami mücadele biçimidir. Esarete sürüklenmiş, sömürgeleştirilmiş coğrafyaların kurtuluşunda, inkar edilemez bir rol üstlenmiştir. İnancı tamamen yok etmeye çalışan emperyalist saldırılar karşısında, İslami değerlerin korunması ve yeniden ihyası gibi kritik bir görevi başarıyla yerine getirmiştir. Eğer ana dilleri bile unutturulmuş olan Cezayir, Fas ve Tunus gibi ülkelerde İslam unutturulamamışsa; bu İslamcılığın başarısını gösterir. Eğer bütün dünyanın el birliği yapmasına rağmen Filistin’de hala Müslümanlar yaşıyor ve direniyorsa; bu İslamcılığın başarısını gösterir. Ve bugün İslam coğrafyasının değişik bölgelerinde İslam referanslı iktidarlar ortaya çıkmışsa; bunun temelinde İslamcılığın payı vardır.

Ne var ki şartların ve ihtiyaçların değiştiği bugün İslamcılık, değişen şartlara uyum sağlayamama gibi bir gerçekle karşı karşıya bulunuyor. Peki, bu durumda ne yapmak lazım:

Gelişmelere ayak uyduramayıp sorunlar oluşturmasını, onu tümden reddetmek için bir fırsat olarak mı görmek lazım? Yoksa onu yaşanmış bir tecrübe olarak görüp, değişen şartlara ve ihtiyaçlara göre yeniden yorumlamak ve geliştirmeye çalışmak mı lazım?

Tümden reddetmek, önceki dönemin sosyolojik gerçeklerini yeterince anlayamamamıza sebep olur. Dolayısıyla bugünü ve yarını geçmişin tecrübeleri üzerine kurma imkanını yitirebiliriz. Biz, İslamcılığı yaşanmış bir tecrübe olarak görüyor ve değişen şartlara, ihtiyaçlara göre yeniden yorumlayıp geliştirmek gerektiğine inanıyoruz.

Yeniden yorumlayıp geliştirebilmenin birinci şartı, öncelikle doğru bir analizden geçer. Olumlu ve olumsuz yönlerini ne kadar sağlıklı bir şekilde tespit edebilirsek, sürdürülmesi veya değiştirilmesi gereken yönlerini o kadar net görebiliriz.

İslamcılığı Müslüman olarak varlığının anlamı haline getirip her şeyiyle sahiplenmek veya ürettiği sorunlara bakıp tümden reddetmek kolaydır da, onun eksik ve yanlış yönlerini tartışmak ve düzeltmeye çalışmak çok zordur. Ne ön kabulle benimseyenlere ne de ön yargıyla reddedenlere yaranamazsınız. Fakat biz çıkış yolunun buradan geçtiğini düşünüyor ve bu yönde yapılacak tartışmalara katkı sunmak istiyoruz. Bu çerçevede:

–  Önce “günümüzde İslamcılık” deyince ne anladığımıza dair somut belirlemeler yapacağız

–  Sonra “bu tarz” İslamcılığın günümüzde karşı karşıya bulunduğu duruma değineceğiz

–  Sonra da gelişen şartlar ve ihtiyaçlar karşısında problem üreten yönlerini tahlil etmeye çalışacağız

“İslamcı” oluşumlara ait bir tasnif denemesi

Önceki makalemizde[1] İslamcılığı, merkez karşısında çevrenin, iktidar karşısında muhalefetin, devlet karşısında sivil toplumun İslami versiyonu olarak tanımlamıştık. Ve Müslüman ötekinin dönüştürücü bir güç olarak yeniden ortaya çıkması bağlamında ele almıştık.

Bağlamımız bu olduğu zaman, sosyolojisi ve niteliği birbirinden farklı çok çeşitli kesimler üzerine konuşuyoruz demektir. Çünkü tarikat, cemaat, mahalli grup, sivil toplum örgütü, dernek, vakıf ve benzeri bütün İslami sivil toplum teşebbüsleri, bu yelpazenin bir yerinde yer alırlar. Aralarındaki farklar göz önünde bulundurulmadan yapılacak her değerlendirme, sonuçta bir “genelleme” veya “indirgeme” olacaktır. Biri için geçerli olan diğeri için aynı oranda geçerli olmayacak ve analizin güvenilirliği sorguya açık hale gelecektir. Tek tek değerlendirmek ise hem bir makale sınırları içerisinde mümkün değildir hem de aralarındaki ortak yönlerin/sorunların yeterince görülememesine yol açabilir. Makalemizde bu sorunları; önce İslamcı oluşumları tasnif edip, aralarındaki farklılıklara işaret ederek, sonra analizlerimizin hangisi için ne kadar geçerli olduğunu belirleyerek aşmayı deneyeceğiz. Genellemelerin hangisi için ne kadar geçerli olduğu netleşirse sorunun da azalacağını ummaktayız.

  1. a) Tarikatlar

Merkez karşısında çevrenin, iktidar karşısında muhalefetin, devlet karşısında sivil toplumun, kısacası Müslüman ötekinin kurumlaşmış ilk örneği tarikatlardır. Bundan önceki sivil toplum teşebbüsleri ya sadece kültürel boyutta kalmış, ya süreklilik sağlayamamış ya da “isyancı” damgası yiyip düşman safına itilmiştir. Tarikatlar ise merkeze, iktidara ve devlete muhalif bir tutum sergilememeleri sayesinde, dışlanmadıkları gibi, iktidarların desteğini almayı da başarmışlardır.

Bu noktada doğal olarak; “merkez karşısında çevre görevi görmediyse; iktidar karşısında muhalefet yapmadıysa; ve devlet karşısında sivil toplumu temsil etmediyse, ‘İslamcılık’ başlığı altında ne işi var?” diye bir soru akla gelebilir. Unutmamak gerekir ki tarikatlar, “sivil toplum”, “muhalefet” gibi sosyolojik olguların henüz oluşmadığı, hatta neredeyse kavramlarının bile bilinmediği bir dönemin ürünüdürler. Yeryüzünün her köşesinde baskıcı, tek merkezli, otoriter yönetimler varken; iktidar dışı oluşumların neredeyse “kurumlaşmış” ilk örneği olarak karşımıza çıkarlar.

Tarikatları önemli kılan bir diğer husus da, günümüz İslamcı oluşumların yapılanma biçimlerine yaptığı etkidir. İslamcı oluşumların, neredeyse “dinin emri” haline gelmiş organizasyon anlayışlarının temel kodlarını orada görmek mümkündür. En eski tip mantığı ve yapılanma tarzını yansıtırlar. Dolayısıyla İslamcılığın, geleneği sürdürmekten kaynaklanan olumsuzluklarını analiz etmeye başladığımızda, bu olumsuzlukların en katı ve ileri örneği tarikatlar olacaktır.

  1. b) Cemaatler

İslamcılığın ilk versiyonları ve tarikatlardan sonraki kuşak cemaatlerdir. Osmanlı İmparatorluğu şahsında temsil edilen İslam devletinin son bulduğu dönemlerde ortaya çıkmışlardır. Tarikatların birçok geleneğini daha yumuşak şekliyle sürdürürler. En temel farklılıkları ise devlete karşı tutumları ve sahip oldukları hedefler noktasındadır. Bunlar zaman zaman iktidarlarla dirsek teması içerisine girmekte sakınca görmeseler bile, zihinlerinin bir köşesinde; “iktidarın bizde (cemaatimizde) olmadığı devlet, İslam devleti değildir” anlayışı gizlidir. İktidarı ele geçirecekleri günün özlemini taşırlar. İslami bir devletin nasıl olacağı konusunda, bağlılarını ikna etmeye yetecek kadar bir projeleri vardır.

Bu şekliyle cemaatler, tarikatlar ve günümüz İslamcılığı arasında bir kategori olarak görülebilirler. “İslamcılığın olumsuz yönleri” çerçevesinde bakıldığında; gelenekten tevarüs etmiş olumsuzluklar açısından tarikatlara, modern dönemlere ait güncel olumsuzluklar açısından günümüz İslamcılığına benzerler.

  1. c) Mahalli grup ve hareketler

İslamcılık dediğimizde esas anlaşılması gereken kategori budur. Temelinde; “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen yönetimler de küfür yönetimleridir. Küfürle savaşıldığı gibi bunlarla da savaşmak gerekir” anlayışı yatar. Bu mesajı almış olan, farklı coğrafyalardan bir sürü farklı grup; rejimi değiştirmek ve kendi anlayışlarına dayalı bir İslam devleti kurmak için devrimci bir mücadeleye girişmişlerdir. Bunlardan birçoğu illegal organizasyonlardır. Legal kurumsal bir yapılanmadan ziyade, devrimci örgütlerin yapılanma tarzına benzerler.

İslamcılığın güncel sorunları üzerine yapılacak değerlendirmeler çoğunlukla bu kategoriyi ilgilendirecektir.

  1. d) Dernekler ve Vakıflar

Bu kategori “yeni nesil” İslamcılık arayışlarından ve örneklerinden oluşmaktadır. Geleneksel cemaatler tarafından kurulmuş dernekleri ve vakıfları değil, “sivil toplum örgütü” mantığıyla oluşturulmuş organizasyonları içerir.

Bu organizasyonlar, İslamcılık için bahsedeceğimiz problemleri kimi yönleriyle aşmış, kimi yönleriyle de sürdürmektedirler. Ancak bir arayışın ifadesi olmaları itibariyle önemsenmeleri gerekir.

* * *

Yapmaya çalıştığımız bu tasnif, İslamcılık tanımına ve bakış açısındaki ana fikre bağlı olarak farklı şekillerde de yapılabilir. Hatta bakış açısına bağlı olarak yeni kategoriler eklemeyi veya var olan bazı kategorileri çıkartmayı tercih edenler bulunabilir. Fakat biz makalemizde ulaşmaya çalıştığımız hedef bakımından böyle bir tasnif yapmayı uygun bulduk.

Yaptığımız bazı tespitleri şöyle özetleyebiliriz:

  1. Ele alınan bütün kategorilerin (doğal olarak) kendilerine has yönleri ve özellikleri bulunmaktadır. Biri için söylenen bir söz, diğeri için aynen geçerli olamaz.
  2. Benzer zihniyetlerin ve benzer ihtiyaçların ürünü olması bakımından, hepsinde ortak olan yönler de bulunmaktadır.
  3. Ancak bu ortak yönlerin “şiddeti” hepsinde farklı oranlarda görülür. En eskilerde en katı şekliyle bulunan bir özellik, en yeni olanlarda terk edilme aşamasına gelmiş olabilir. Veya eskilerde fazla göze çarpmayan bir özellik, yenilerde kendisini göstermeye başlamış olabilir.

Bu tespitleri göz önünde bulundurarak, günümüzde İslamcılığın ne durumda olduğunu analiz etmeye başlayabiliriz.

Değişen şartlar karşısında İslamcılık

Günümüzde Müslümanlar, her geçen gün artan bir yoğunlukta kimi meseleleri tartışmaya başlamışlardır. “İslam günümüz dünyasına ne öneriyor?”, “İslam modern dünyaya nasıl müdahale edecek?”, “Müslümanlar yeryüzünde adaleti nasıl gerçekleştirecekler?” “İslam nasıl bir yönetim şekli, nasıl bir ekonomik düzen, nasıl bir hukuk sistemi (vs.) öngörüyor?” gibi sorular her geçen gün zihinleri daha fazla meşgul etmektedir. Zihinlerde, panellerde, sempozyumlarda cevabı aranan bu sorular, durup dururken mesele üretmeye dönük hastalıklı zihinlerin bir ürünü müdür, yoksa günümüz Müslümanlarının bir problemine mi işaret etmektedir?

Elbette ki “Müslümanların böyle bir sorunları yok, bunlar durup dururken üretilen yapay sorunlardır!” diyen kimseler çıkabilir. Fakat böyle bir tercih haklı olmanın verdiği güvenle ifade edilmiş ve fikri altyapısı olan bir tercih değildir. Tam tersi; hamaset dilinin ürettiği, sorunları görmezden gelen veya anlayamayan bir yaklaşımın ürünüdür.

Batı emperyalizmi karşısında İslami değerlerin muhafaza edilmesini sağlayan ve İslam coğrafyasında sivil direnişlerin oluşmasına imkan veren İslamcılık (bu kavramdan hoşlanmayanlar “İslami mücadele” şeklinde okuyabilirler), bugün bir açmazla karşı karşıya bulunmaktadır.

İslamcılığı (yani günümüz İslami mücadele tarzını) doğuran iklim, şahıs veya parlamento diktatörlüklerinin olduğu ve bu diktatörlerin psikolojik savaş yöntemleri ile toplumu sürekli baskı altında tuttukları bir iklimdi. Toplumdaki zaaf yönleri kullanılarak halk sürekli birbiriyle çatıştırılıyor; “ölümü göster sıtmaya razı et” taktiğiyle toplum mühendislikleri yapılıyor ve muhalif sesler en katı yöntemlerle susturuluyordu. Böyle bir iklimde sadece Müslümanlar için değil, topluma dönük iddiası olan bütün fikir grupları için tek bir yol vardı: Hakim düzeni yıkmak! Dolayısıyla çabalar ve gayretler ister istemez bu hedefe odaklanmış vaziyette idi.

Fakat Sovyetler Birliği’nin dağılması ile kendisini her geçen gün daha fazla hissettirmeye başlayan yeni bir süreç başladı. İki büyük denk gücün her an savaşıp dünyayı felakete sürükleyeceği paranoyası yavaş yavaş dağıldı. Paranoyadan kurtulan insanlar, olup biten gelişmeleri daha sağlıklı izleme imkanı elde ettiler. Dolayısıyla, o güne kadar başarıyla yürütülen toplum mühendisliği ve psikolojik savaş taktikleri, ABD önderliğindeki tek kutuplu dünyada “gizlenemez” hale geldi. Halk, olup bitenlerin iç yüzünü daha iyi görmeye başladı.

Diktatörlerin politikalarını pervasızca uyguladıkları o dönemin ardından göreceli bir serbestlik ortamı oluştu. Küresel hegemonya, İslam coğrafyası da dahil dünyanın bütün bölgelerinde daha paylaşımcı iktidarların oluşmasına razı olmak zorunda kaldı. Böylece, eski muhaliflerin, devrimcilerin ve radikallerin “ılımlı” çizgide olanları, iktidar kapılarını zorlamaya başladılar. Kısa bir süre sonra da, ya iktidar, ya koalisyon ortağı, ya da en güçlü muhalefet durumuna geldiler.

İslam coğrafyasındaki tablo da bundan farklı değildir. Diktatörlükler hızla yıkılıyor. İslamcılar ise aynı hızla iktidar koltuğuna yaklaşıyor. Bu durum İslamcılığın bir açmazla karşı karşıya gelmesine sebep olmuştur. Statükoyu ötekileştirme ve onu yıkıp kendi iktidarını oluşturma üzerine kurulu mücadele anlayışı, iktidar koltuğuna oturduktan sonrasına dair bir strateji içermemektedir. Bu dönemin vakıasına dair önerileri ve çözümleri yoktur. Samimi mücadele içerisindeki birçok grup, ya bu tıkanmışlığı fark etmediklerinden ya da fark edip başka fikir geliştiremediklerinden, ısrarla ötekileştirme alışkanlıklarını sürdürmekte ve her olumlu gelişmeye bir kulp takmaktadırlar. Sorunların çözümünü “kendilerinin iktidar olacağı” belirsiz bir geleceğe ertelemektedirler. Mevcut zihniyet ve mücadele anlayışının, iktidarda kim olursa olsun benzer sonuçlar doğuracağını görememektedirler. Bu kısır döngü içerisinde, dünyadaki gelişmeleri hep yanlış okumakta ve sürekli ıskalamaktadırlar.

Oysa İslamcılık kavramıyla ifade edilen İslam yorumu ve bundan doğan mücadele anlayışı, günümüz şartlarına uymamaktadır. Müslümanların, yeni doğan şartları kuşatacak şekilde yeni okumalar yapmaları gerekmektedir.

“Yeni doğan şartları kuşatacak şekilde yeni okuma” fikri kimi Müslümanlara sempatik gelmeyebilir. Onlar; “çözüm yeni bir okuma ve yeni bir yorumda değil, İslam’ın hakim kılınmamasındadır” sloganını tekrarlamayı daha sempatik bulabilirler. Ancak düne kadar aynen kendileri gibi düşünen Müslümanlar (eğer bir anda hepsi sapmadıysa) bugün iktidardalar ve “İslam’ı hakim kılmak” sloganını kupkuru bir şekilde tekrarlamayla sorunların çözülmediğini yaşayarak görebiliyorlar. Yönetmek için ne kadar hazırlıksız olduklarını, vaktiyle eleştirip karşı çıktıkları düzeni aynen sürdürmelerinden anlayabiliriz. Bir proje ile iktidara gelmedikleri için, var olanı sürdürmekten başka bir şey yapamıyorlar.

Oysa İslam bir zihniyettir; bu zihniyetin bir coğrafyaya hakim olması demek, yönetim, hukuk, ekonomi, eğitim vs. gibi bütün alanlarda müesses hale gelmesi demektir. Bütün bu alanlarda müesses hale gelmesi ise her alana dönük proje ve sistem önerileri ile mümkündür.

İslamcılığın tıkandığı nokta ise işte tam burasıdır. Zulme karşı mücadele fikri, “zalim devrilince ne yapacağız?” sorusunun sürekli ertelenmesine neden olmuş, diktatörlerin devrildiği gün Müslümanların hazırlıksız yakalanmalarına yol açmıştır. Gelinen noktada ise İslamcılığın hayatı okuma biçimi, geç de olsa hazırlık yapmayı engellemektedir. Yani bu gömlek bu döneme çok dar gelmekte, Müslümanların hareket alanlarını iyice sınırlamaktadır.

Peki, kendi dönemi için başarılı sayılabilecek sonuçlara ulaşmış olan İslamcılığın sorunlu yönleri nelerdir? Bugün Müslümanlara hangi yönleriyle dar geliyor ve onları engelliyor?

İslamcılığın problemleri

İslam tarihi açısından sivil kurumlaşmanın ilk örneğinin tarikatlar olduğunu ifade etmiştik.

Batı’da ise sivil kurumlaşma, Hegel’in, “öteki”nin toplumsal dönüşümdeki rolüne işaret eden diyalektik kuramıyla sosyolojik bir kabul görmüştür. Fakat bu kabulün ardından, İslam coğrafyasındaki uygulamaların da ötesine geçen olumlu sonuçlar elde edilmiştir.

Yapılanma tarzı ve zihniyeti itibariyle İslamcılık, İslami sivil kurumlaşmanın (tarikatların) ve Batı kaynaklı modern sivil toplum zihniyetinin bir buluşması gibidir. Bir nevi, gelenekle modernitenin sentezi ve Batı’da gelişmiş olan sivil toplum kavramına getirilmiş İslami bir yorumdur. Bu yüzden (olumlu yönlerle birlikte), gelenekten de, modern olandan da aldığı olumsuzluklar mevcuttur. Bunları ayrı ayrı incelediğimizde şöyle bir tablo karşımıza çıkar:

Gelenekten gelen problemler:

1- Lider vesayeti

İslamcılığın en temel problemlerinden birisidir.

En eski sivil kurumlaşma örneği olan tarikatlar bu sorunun en üst düzeyde yaşandığı organizasyonlardır. Tarikatlarda liderler (şeyhler) seyr-ü süluk[2] süreçlerinden geçerek Allah ile arasındaki perdenin ve Allah ile arasındaki ikiliğin ortadan kalktığı varsayılan kişilerdir. Perdenin kalkmasıyla birlikte eşyanın sırrına vakıf oldukları; zaman mekan bağlarından kurtuldukları; uyurken bile görebildikleri; rüya veya ilham yoluyla Allah ile irtibat kurabildikleri kabul edilir. Dolayısıyla şeyhler bir nevi “tanrısal” liderlerdir; eşyaya söz geçirebilirler, gaybtan haberdar olabilirler ve her şeyin mutlak ilmine ulaşabilirler.

Böyle bir liderliğin sorgulanması ve eleştirilmesi mümkün olmadığı için, tarikat yapılanmalarında şeyh mürit ilişkisi kayıtsız şartsız itaat üzerine kurulmuştur.

Kayıtsız şartsız lidere itaat mantığı sadece tasavvufi düşüncenin bir problemi değildir. Geçmişten günümüze kadar gelen farklı İslami yorumlarda da benzeri liderlik anlayışlarını görmek mümkündür. Şia’daki imamet düşüncesi ve Ehl-i Sünnet’teki hilafet anlayışı liderlik konusunda benzer kodlar içerir. Son bulmuş bir makam olan peygamberliğin fonksiyonları, Şia’da imamlar üzerinden devam etmektedir. Onlar da Allah’tan vahiy almaktadır ve onlar da masumdurlar. Velayet-i Fakih teorisine göre ise imamların bazı özelliklerine imamların vekilleri de sahip olurlar. Günümüz İran’ında asla sorgu ve muhalefet kabul etmeyen devlet hiyerarşisi bu anlayışın bir sonucudur. Ehl-i Sünnet’te ise halifeler, yeryüzünde Allah’ın temsilcisidirler; zalim bile olsalar, kelime-i şehadet getirdikleri müddetçe itaati hak ederler. Dolayısıyla teorik olarak eleştirilebileceği ve görevden alınabileceği söylense de pratikte böyle bir şey mümkün değildir, olmamıştır.

Kısacası, katı liderlik anlayışları İslam tarihinin olumsuz bir gerçeğidir. Resulullah’tan kısa bir dönem sonra ortaya çıkmaya başlamış ve günümüze kadar da değişik yorumlarla güçlenerek gelmiştir. Tarikatlarda görülen ise devlet hiyerarşisi dışındaki durumu örneklendirmektedir. Hakim zihniyet, sivil nitelikli organizasyonları bile etkilemiş, hatta sivil organizasyonlar çıtayı daha da yükseltmişlerdir. Böylece katı liderlik anlayışı, İslam dünyası için bütün dönemlerin bir problemi olarak durmaktadır.

Değişik alanlarda faaliyet gösteren dernekler ve farklı amaçlara dönük vakıflar şeklinde ortaya çıkmış günümüz sivil toplum kuruluşları bile, dünden günümüze tevarüs etmiş liderlik anlayışıyla yeterince hesaplaşmış değildir. Bir mesafe kat edildiğinden, eskisi gibi olmadığından bahsedilebilir. Ama sonuçta onlarda bile lider “esas” figürdür; kurumun faaliyetleri liderle (veya lider kadroyla) özdeşleşmiştir. Ne lider “kendi eseri” olarak gördüğü kurumda farklı seslere izin verir, ne de kurum bünyesindekiler lidersiz bir şey düşünebilirler.

Peki, böyle bir liderlik anlayışının yol açtığı sıkıntı nedir? Neden bir problem olarak zikrediyoruz?

Bu sorulara; birincisi lider açısından, ikincisi hareket/organizasyon açısından, üçüncüsü tebaa açısından olmak üzere üç boyutta cevap aramak gerekir.

Lider açısından sorun, gücün meydana getirdiği sarhoşluk olarak özetlenebilir. Bir organizasyona öncülük edip onu belli bir noktaya getirmeyi başarmış olan bir kimse, ister istemez koruma ve kendine mal etme güdülerine sahip olmaya başlar. Başarıyı kendi fedakarlık ve çalışmalarının sonucu olarak görür. Kendisi olmadığı takdirde bu başarının sürdürülemeyeceğini düşünür. Mantığı şöyle çalışmaya başlar: Herkesin kendine göre bir görüşünün olması normaldir, ama her görüş doğru olsaydı, her görüşten benzeri bir organizasyon vücut bulurdu. Ama yok! Demek ki, her sözü dikkate almak gerekmiyor. Bu zihniyet onun her geçen gün daha fazla eleştirileri görmezden gelmesine yol açar. Sürdürmekte kararlı olanlar organizasyondan dışlanır.

Hareket veya organizasyon açısından sorun, belli akıllarla sınırlı kalmak olarak özetlenebilir. Lidere bağımlı yapılarda lider ne kadar akıllı ve becerikli ise aktiviteler de o kadar yoğun ve başarılı olur. Ama (bir şahsa veya kadroya ait olan) “tek akılla” yönetilen bir organizasyon hem başarısını sürekli kılamaz, hem de o aklın bütün zaaflarını yansıtır. Şöyle ki: Aksiyona yoğunlaşan bir akıl kendisini geliştirmekte ve fikir üretmekte zorlanmaya başlar. Başlangıçta orijinal bir fikirle başlayan hareket zamanla kendisini yenileyemez ve değişen şartları yeterince sağlıklı okuyamaz. Böylece kısa süre içerisinde kendisini tekrar etmeye başlar. Bu vakitten itibaren ise liderin eksiklik ve zaafları organizasyona rengini verir. Sonuçta geniş kitlelere hitap edemeyen, günün ihtiyaçlarına yeterince karşılık veremeyen, bizzat kendi varlığı hedef haline gelmiş bir organizasyon ortaya çıkar.

Tebaa açısından sorun ise “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” veciz cümlesiyle ifade edilebilir. Lidere bağımlı yapılar, birey iradesinin, aklının ve becerisinin ortaya çıkmasını engellerler. Böyle yapılarda en değerli kişiler “sadakat sahibi” bireylerdir. Bir kişi ne kadar az soru soruyor ve kendisine verilen vazifeyi ne kadar sadakatle yapıyorsa, o kadar değerli olur. Böyle olunca da kurumsal yapı, bünyesindeki bireylerin aklından ve becerilerinden yeterince istifade edemez. Farklı akılların ve becerilerin bir araya gelmesiyle oluşacak sinerji bir türlü açığa çıkamaz. Birçok aklı ve beceriyi bir araya getirmiş ama bir şahsa veya kadroya ait tek akılla hareket eden bir yapı ortaya çıkar. Tebaa için durum bir nevi figüranlık boyutuna indirgenir; organizasyona ait her şeyi sahiplenen ama aslında bunlardaki payı sadece kendisine biçilen rolü oynamaktan ibaret olan bir figüran…

Sonuç olarak lider vesayeti, İslami sivil toplum kuruluşları ve organizasyonların önündeki en büyük engeldir. Liderlik anlayışı, günümüz sivil toplum mantığına ve ihtiyaçlarına denk düşmemektedir. Bu sorunu sırtında taşımaya devam ederek İslamcılığın, yeni bir açılım ve atılım gerçekleştirmesi mümkün değildir.

2- Din ile özdeş hale gelmiş “düşünce”

Sahip olduğu düşünceyi “din” olarak görme anlayışı; “tek din, tek gerçeklik” ifadelerinin yanlış anlaşılması ve fırka-i naciye[3] hadisiyle birlikte yorumlanmasının bir sonucudur. “Kurtulmuş fırka” mantığıyla çalışan zihinler, bir yandan kurtuluşu sadece kendilerine layık görürken, diğer yandan da (doğal olarak) doğruyu kendilerinin temsil ettiği sonucuna varmışlardır. Tabii herkes bunu yapınca, bu defa gruplar arasında rekabet ve çatışma baş göstermiş, (belli bir dönemden sonraki) İslam tarihi bir nevi hiziplerin çatışması tarihine dönmüştür.

Günümüze kadar “İslami mücadele” amacıyla ortaya çıkmış yapılanma ve organizasyonların en önemli motivasyon kaynaklarının, “dini kendilerinin temsil ettiği” şeklindeki inançları olduğunu söyleyebiliriz. Dini temsil eden tek bir grup varsa, kaçınılmaz olarak o grubun temsilcileri dinin bekasını kendi çabalarında göreceklerdir. Tarihi bir görev üstlendiklerini düşünecek, Hz. Adem’den beri devam eden tevhid çizgisinin kendi zaman ve coğrafyalarında kendileri sayesinde devam ettiğine inanacaklardır. Kendisini zamanın peygamberi gibi gören bir insanın (veya grubun) motivasyonuna denk bir motivasyonu pek az şey sağlayabilir.

“Tek din, tek gerçeklik” meselesinin anlaşılma biçimi ne yazık ki doğru değildir. Ve bu anlayıştan doğan motivasyon da Müslümanların birbirlerine düşmelerine yol açmış, enerjilerini bu uğurda tüketmelerine sebep olmuştur. “İslamcılığın” ortaya çıkışına kadar var olan tablo budur.

İslamcılığın ortaya çıkışıyla birlikte ise problemde temel olarak bir değişiklik meydana gelmemiştir. Ancak İslam dünyasının esaret altına düştüğü dönemlerde mücadele motivasyonu, içten, yani; kendisi gibi olandan, dışa; yani küfre yönelmiştir. Böylece direniş ve kurtuluş hareketlerinin ortaya çıkmasında olumlu bir etkisi olmuştur. Ne var ki, bu dönemsel bir katkıdır ve meselenin özünde yatan sorun, esaretin sona ermeye başladığı günümüzde yeniden gün yüzüne çıkmaya başlamıştır.

Bir düşüncenin din ile özdeş hale gelmesi, iki temel probleme yol açar.

Birincisi; belli bir dönemin psikolojik ve sosyolojik şartlarında ortaya çıkmış olan bir yorum, dinin yerini alarak, onun evrenselliğini ortadan kaldırır. Bu yorum ortaya çıktığı dönemde çok olumlu etkiler meydana getirmiş olabilir. Hatta sonraki dönemler için de birçok faydalı tecrübeler içerebilir. Ancak özellikle sosyal problemler, her dönemde sabit kalmazlar. İnsanlığın bilgisi ve tecrübesi geliştikçe değişirler. Belli bir dönemin uygulamalarını bütün dönemlerde aynen uygulamaya kalkmak, bütün dönem şartlarını o döneme geri döndürmek anlamı taşır. Oysa zaman nasıl geri döndürülemiyorsa, problem ve ihtiyaçları geri döndürmek de imkansızdır.

Eğer İslam’ı kendi dar penceremizden görmezsek (yani kendi anlayışımızı evrenselleştirmeye çalışmazsak), onun bize, zamanın kendi içinden çözümler üretme imkanı verdiğine şahit oluruz. Zaten İslam’ın evrensel olması da budur! Her dönemin kendi gerçekliği ve sosyolojisi içinden İslam’a uygun çözümler aradığımızda, İslam’ın temel ilkeleri her dönemi kuşatmaya başlar, evrenselliğini gösterir.

Bir düşüncenin din ile özdeş hale gelmesinin yol açacağı ikinci problem, Müslümanlar arasındaki çekişme ve ötekileştirmenin asla bitmeyecek olmasıdır. Bu zihniyet Müslümanların cenneti birbirlerine layık görmemelerine ve birbirlerini gerçeğin önündeki en büyük engel saymalarına yol açmaktadır. Mücadele enerjilerini birbirleriyle rekabette tüketmekte ve yeryüzündeki zulümlerle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle uğraşma dermanı bırakmamaktadır. Müslümanlar; birbirleriyle uğraşmaktan başka işi olmayan, her biri (insanlığın selameti adına) kendi diktatörlüğünü kurmaya çalışan, hayatın gerçeklerinden kopuk bir şekilde kendi dünyalarında yaşayan bireyler haline gelmektedir. İnsanlığın sorunlarına dönük projeler üretemeyerek İslam’ın yeryüzündeki hedeflerini gerçekleştirmekten uzak düşmektedirler.

Bugün, “neyin mücadelesinin verileceği” ve “mücadele motivasyonunu neyin sağlayacağı” konularında acilen yeniden düşünmeye ihtiyaç bulunmaktadır.

Modern problemler:

1- Din ile özdeş “ideoloji”

Geleneksel mücadele anlayışının temel problemlerinden birisi olan “din ile özdeş düşünce”; modernite, yani İslamcılık fikriyle “din ile özdeş ideoloji” şekline dönüşmüştür.

İdeolojinin birçok tanımı bulunmaktadır. Fakat biz bu kavramı (yapılmış tanımlarına da uygun olarak): “Bir düşüncenin, herhangi bir dönemin sosyolojik ve psikolojik şartlarından kaynaklanan siyasal yorumu” anlamında kullanıyoruz. Dolayısıyla “din ile özdeş ideoloji” dediğimizde, siyasal hedefleri olan yorumların din haline getirilmesini kastediyoruz.

Düşüncenin din ile özdeş hale getirilmesi zaten başlı başına bir problem idi. Dinin evrenselliğini yitirmesine ve Müslümanların enerjilerini birbirleriyle rekabette yitirmelerine sebep oluyordu. Siyasal hedeflerin din ile özdeş hale gelmesi ise bu problemi daha fazla hayatın içerisine çekmekte, daha da sıkıntılı bir hale sokmaktadır.

Artırdığı problemleri şöyle ifade edebiliriz:

Birincisi, dinin fazlasıyla siyasallaşmasına yol açmaktadır. Siyaset ve sosyoloji, fazlasıyla hayatın içinden konulardır. Müslümanların bu konularda bir okuma biçimlerinin, bir tercihlerinin veya bir duruşlarının olması normaldir. Ancak bunlar kişiden kişiye değişiklik gösterebileceği gibi, zamana ve coğrafyaya göre de asla sabit kalmazlar. Böyleyken, “din” olarak algılanmaya başlandıklarında, evrensel değerler tamamıyla “yerel” ve “kişisel” hale gelmiş olur. Dinin aşkınlığı sona erer.

İkinci olarak ise rekabet ve ötekileştirme daha kolay hale gelir. Hayatın içerisinden her türlü tercih ve duruş, Müslümanların birbirlerini dışlamaları için birer malzemeye dönüşür. Birlikte oturamaz, konuşamaz, konuşsalar da hiçbir konuda anlaşamaz olurlar.

Bu problemlerle birlikte öyle bir noktaya gelinmiştir ki, Hariciler döneminden kalma bir hastalık olan tekfircilik yeniden hortlamıştır. Artık Müslümanlar, birbirleriyle rekabet ederken veya eleştirirken, birbirlerinin Müslümanlığına veya kafirliğine karar vermektedirler.

2- İktidar odaklı mücadele

İslam coğrafyasının emperyalist saldırılara maruz kaldığı dönemlerde kurulan “kukla” rejimler, diktatoryal yapıda ve halkına düşman yönetimlerdi. Bunlar, Batı’daki efendilerinin marifetiyle Hegel diyalektiğini tersten okumuşlardı; ötekileştirmeyi ve terörizmi meşru bir toplum mühendisliği aracı olarak kullanıyorlardı. Toplumu istedikleri çizgiye getirmek için ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlardı. Elbette bunları kanuni ve insani sınırlar içerisinde yapmıyorlardı. Önce toplum içerisindeki farklı eğilim ve kimlikleri kaşıyarak toplumu parçalara ayırıyor, sonra da parçaların birbirleriyle sürekli çatışmasını temin ediyorlardı. Bu çatışma ortamında da istedikleri gibi toplumu yönlendirme imkanı buluyorlardı.

Terörizmin devlet politikası haline geldiği diktatoryal yapılar, muhalif seslerin meşru kanallarla kendini ifade etmesine imkan vermezler. Bu yüzden, emperyalist saldırıların ve sonrasında kurulan diktatörlüklerin gölgesinde yeşeren son dönem İslami mücadele oluşumları (İslamcılık), “iktidarı ele geçirmeden hedefe ulaşmanın mümkün olmadığı” gibi bir okuma yapmışlardır. Ve bütün stratejilerini iktidarı ele geçirmek üzerine oluşturmuşlardır.

Başlangıçta doğal bir şekilde gelişen bu tavır, İslami grupların; bir yandan “kendi düşüncelerini zorla da olsa hakim kılma” iştahlarını artırmış, bir yandan da kendilerine “iktidarı ele geçirince ne yapacakları” sorusunu sormalarını engellemiştir. Ve bugün gelinen noktada, İslamcılığın (günümüz İslami mücadele oluşumlarının) bu iki yönü de problem üretmektedir. Birincisi İslam coğrafyasının birçok bölgesinde İslamcı kökenli yönetimler işbaşına gelmiş, böylece “iktidar” acil hedef olmaktan çıkmıştır. Ama Müslümanlar hala, “tek doğru” olarak gördükleri kendi düşünceleri hakim kılana kadar bu hedefi sürdürme eğilimindedirler. Zamanı ve ihtiyaçları doğru okuyamamaktadırlar. İkincisi, iktidara gelenlerin “yönetmek” için ne kadar hazırlıksız olduğu gerçeği ile karşılaşılmış, eleştirilen sistemi değiştirecek güçlü bir irade gösterilememiş ve Müslümanlar bu başarısızlığı, “tek doğru” olarak gördükleri kendi düşüncelerinin hakim olmamasına bağlamaktadırlar. Sanki kendileri hakim olduğunda bütün problemler çözülecekmiş, sanki onlar iktidara geldiğinde dünya eski dünya olmaktan çıkacakmış gibi davranmaktadırlar. “İslam nasıl bir devlet yönetimi öngörüyor? Müslümanlar iktidara geldiklerinde nasıl bir hukuk sistemi kuracaklar? Ekonomiye nasıl müdahale edecekler? Etnik sorunları, gelir adaletsizliğini, fakirliği nasıl engelleyecekler?” gibi sorulara hala sloganik cevaplar vermektedirler.

Kısacası, mevcut İslami mücadele anlayışının kodları, günümüz sorunlarına cevap üretecek bir nitelik taşımamaktadır.

3- Devrimci, çatışmacı duruş

Devrimcilik, özünde gelişmeyi ifade eden bir kavramdır. Fikri ve pratik alışkanlıkların gerektiğinde kolayca yıkılabilmesini, yenilenebilmesini ifade eder. Ancak günümüz İslami mücadele anlayışının devrimciliği kendini geliştirmek noktasında değil, kendisi dışında var olanların alaşağı edilmesi noktasındadır.

Günümüz İslamcılığı kendisi dışındaki hiç bir şeyi beğenmez. Günümüz İslamcılığı kendisi dışındaki hiç bir şeyi istemez. Ve günümüz İslamcılığı kendisi dışındaki her şeyle kavgalıdır. Dolayısıyla adaletin bütün yeryüzüne yaygınlaştırılması hedefi için, var olanı yıkmaktan başka bir projesi yoktur. Yıkınca ne yapacağı sorusunun cevapları hep sloganiktir.

Kısacası, İslami organizasyonların hareket tarzı ve tavırları da günümüz ihtiyaçlarına denk düşmemektedir.

Sonuç

Makalenin son sözlerine, girişte ortaya koyduğumuz bir tespiti tekrarlayarak başlama ihtiyacı duyuyoruz: “İslamcılığı Müslüman olarak varlığının anlamı haline getirip her şeyiyle sahiplenmek veya ürettiği sorunlara bakıp tümden reddetmek kolaydır da, onun eksik ve yanlış yönlerini tartışmak ve düzeltmeye çalışmak çok zordur. Ne ön kabulle benimseyenlere ne de ön yargıyla reddedenlere yaranamazsınız. Fakat biz çıkış yolunun buradan geçtiğini düşünüyor ve bu yönde yapılacak tartışmalara katkı sunmak istiyoruz.

İslamcılığın sorunlu gördüğümüz noktalarını makale boyunca ifade etmeye çalıştık. Çözüm aranması gereken temel noktaları ise zihni ve yapısal olmak üzere iki noktada yoğunlaşıyor.

Zihni problemler algı ve düşünce ile ilgilidir. Mevcut algıların olumsuz sonuçları görülüp bir takım ciddi sıkıntılara yol açmadıkça değişmesi çok zordur. İstisnalar daima var olacaktır, ama çoğu insan kafa konforunu bozmak istemez. Yanlışlıklar içerdiğini gördüğü bir “netliği”, daha doğrusuna ulaşma sürecinde yaşanacak bir “belirsizliğe” tercih eder. Belirsizliğin oluşturduğu güvensizlik, var olanı (statükoyu) koruma dürtüsünü harekete geçirir. Bu yüzden, mevcut olandan şikayeti bulunanlar bile, değişim söz konusu olduğunda ürkerler ve koruma refleksleriyle hareket etmeye başlarlar.

Elbette ki bu durumu “samimiyetsizlik” olarak algılamak gerekmiyor. Sonuçta herkes güç yetirebileceğinden mesuldür. Fakat statükocu zihinleri doğrularla rahatsız etmek de Müslüman olmanın gerektirdiği bir sorumluluktur.

İslamcılığın mevcut zihni yapısı her cemaat ve organizasyonu, daha doğrusu onların yetkili ağızlarını, İslam adına hüküm veren birer otoriteye dönüştürüyor. Kendi düşüncelerini İslam ile özdeş görmek suretiyle (bilerek veya bilmeyerek) bu durumu kendiliklerinden oluşturuyorlar. Oysa Allah’ın kelamı bir zihne düştüğü andan itibaren insanileşir. İnsanın anladığı şey, artık Allah’ın söylediği şey değil; Allah’ın sözünün onun zihninde meydana getirdiği karşılıktır. Doğrular içerebilir, hatta doğruluk derecesi yüksek olabilir, ama hiç kimse kendi anlayışını “Allah böyle söylüyor” edasıyla ifade edemez. Aksi takdirde peygamberin rolüne soyunmuş olur.

Herkesin kendi düşüncesini Allah’ın sözü olarak görmesi diğer düşünceleri dışlaması gibi bir sonuç ortaya çıkarıyor. Oysa bu düşünceler de Allah’ın sözünün onların zihninde oluşturduğu karşılıklarla oluştular. Kişi kendi düşüncesine “kendi anlayışı” gözüyle bakabilse, o zaman başka anlayışlara bakışı da değişir. Farklılıklar arasındaki kavga “ben böyle anlarken sen nasıl öyle anladın?” diyaloguna dönüşür. Her diyalog anlaşmayla sonuçlanamaz, ama karşılıklı saygıyı artırır. Bir yandan sivri keskin düşünceler törpülenir, diğer yandan farklılık zenginliğe dönüşür.

Dolayısıyla İslam’ı “mücadele” olarak algılayan Müslümanların, mevcut zihniyetlerini ciddiyet ve hassasiyetle yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir.

Yapısal problemler, tespiti daha kolay ama temelde zihniyetlerin birer sonucudurlar. Zihniyet değişmeden çözülmeleri mümkün olmaz. Ama problemlere dönük üretilen çözümler “kabul edilebilir” nitelik taşıyorsa, zihni tartışmalara yapıcı katkı yapabilirler.

Lider (veya lider kadro) merkezli yapılanma tarzı, günün toplumsal yapılanma zihniyetine uymamaktadır. Bu tarz yapılanmalarla gerçek anlamda “kurum” olmanın imkanı yoktur. Lider merkezli yapılanma iktidar odaklı devrimci mücadeleler için iyi olabilir, ama günümüz şartları ve ihtiyaçları göz önünde bulundurulduğunda çok basit ve amatör kalmaktadır. Bu yapılanmalarla; kurum olmanın bütün gereklerini yerine getiren ve profesyonelliğin bütün şartlarına sahip, ama küfre ve zulme hizmet eden yapılanmalarla başa çıkabilmek mümkün değildir. Zulmün ortadan kalkması için her türlü fedakarlığı yapan insanların enerjilerini boşa harcamamak adına acilen çözümler bulunmalı, yeni yapılanma ve organizasyon yöntemleri geliştirilmelidir.

Lider (veya lider kadro) merkezli yapılanma tarzı ne kadar günün gerçeklerinden uzaksa, devlet odaklı ama projesi olmayan hareketler de o kadar yüzeysel ve sığdırlar. İktidara, bir makama veya herhangi bir sorunun çözümüne talip olan bir hareket, talip olduğu yere uygun “ileri” projelere sahip olmak zorundadır. Eğer hedef iktidar ise, toplumun her türlü sorununa dönük olarak, iktidarda bulunanlardan daha ileri çözümler ortaya konmalıdır. Eğer hedef bir sorunun çözümüyse, o sorunu çözmek için ortaya atılmış bütün projelerden daha iyi çözümlere sahip olunmalıdır.

“İslam hakim olunca bütün sorunlar çözülecek” şeklindeki sloganlar, günümüz şartlarında artık tek başlarına ikna edici değillerdir. Projelerle desteklenmek zorundadırlar.

Evet! Allah’ın bildirdiği doğrular uğrunda mücadele vermek gerektiğine inanan Müslümanlar olarak, bütün bunları başarmak zorundayız.

Çünkü bunları başaramadığımız sürece, İslam’ın yeryüzündeki hedeflerinin gerçekleşmesine, bizler aracılık edemeyeceğiz. İnsanlık çözümsüzlükler içerisinde kıvranırken, Müslüman olarak bizler imdada yetişemeyecek, İslam’ın ışığıyla insanları aydınlatamayacağız. Oysa içerisinden geçtiğimiz sıkıntılı dönemler, Müslümanlar için günlerin “lehe” döndüğü tarihi bir ana dönüşebilir.

Fakat bunun için önce kendimize gelmemiz ve önce kendi zihni devrimimizi yaşamamız gerekiyor.

 

 

[1]  Bkz. Modernite ve İslamcılık, Nuri Yılmaz.

[2]  Mutasavvıfın Allah’a ulaşmayla sonuçlanan manevî yolculuğunu belirten bir tasavvuf terimidir. Mukayyed varlığın (insanın) mutlak varlıkta (Allah’ta) yok olmak için yaptığı seyri ifade eder. Dört mertebesi vardır. Birinci mertebeye “seyr-i ilallah” (Allah’a yolculuk) denir. Bu mertebede salik Allah’ta yok olur, “fenafillah” derecesine yükselir. İkinci mertebeye “seyr-i fillah” (Allah’ta yolculuk) denir. Bu seyr sırasında salik Allah’ın nitelikleriyle (sıfatlarıyla) donanır; evrenin üzerindeki perde kalkar, ilm-i ledün denilen gizlilikler bilgisi, hakikatler bilgisi salike açılır. Üçüncü mertebe “seyr-i ma-Allah” (Allah ile yolculuk) adını alır. Bu seyir sırasında ikilik ortadan kalkar; salik ilahi teklik makamı olan Ahadiyet’e ulaşır. Dördüncü mertebe ise “seyr-i anillah” (Allah’tan yolculuk)tır. Bir anlamda Allah’a yükselen salikin dönüş yolculuğunu dile getiren bu seyr, irşad etmek ve yol göstermek için Allah’tan halka dönüştür.

[3]  “Yahudiler 71, Hıristiyanlar 72 fırkaya bölündüler. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek, biri dışında hepsi cehenneme gidecek.” (Ebu Hureyre)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir