Günümüzde Peygamberlik İddiası ve Fırka-i Naciye / Latif Kınataş

Print Friendly, PDF & Email

“Fırka-i Naciye/kurtulmuş gurup” konusu da “yalancı peygamber” konusu da birbirinden bağımsız olarak çok işlenmiştir. Ancak bunların birbiriyle ilişkisi ve günümüzde bu iddianın yerini alan söylemlerle görüntüler üzerinde pek durulmamıştır.

İlahi risalet veya metafizik boyut, insanlık vicdanının ve sosyal dokuların teslim olduğu bir gerçeklik olduğu gibi bunun toplumsal etkisi de müsellem (kabul görmüş) gerçeklerdendir. Bu yüzdendir ki bireyden devlete kadar tüm toplumsal projeler, tezler ve yapılanmalar bu gerçeği göz ardı edemezler aksine bu gücü kullanmak isterler. [1]

Güç ve iktidara odaklanmış zihinler Tanrıya veya metafizik bir güce dayanmanın kışkırtıcı etkisi ile “İlahi Risalet”ten güç devşirme işlemine girişir. Bu girişim bireyde peygamberlik iddiası, kral veya imparatorlarda tanrının gölgesi tanımlaması, cemaatlerde Fırka-i Naciye anlayışı, devlette de teokratik devlet olarak kendini gösterir. Bu iddiaların sağlayabileceği yüksek avantajla bireyin, kralın, grubun ve devletin konumu pekiştirilir. Risaletin sahte görüntüleri tehlikeli güçler ve zorbalık olarak toplumlarda yaşam bulur. Diktatöryal sistemlere yol açılır.

İlahi ve metafizik olana dayanmanın cazibesi nereden geliyor? İlgiliye nasıl bir güç veriyor?

Bir kimse risalet makamına layık görülüp Tanrının adına konuşmaya ve yapmaya başladığında diğer insanlardan farklı bir düzleme çıkmakta, söz ve eylemleri farklı bir nitelik kazanmaktadır. Çünkü o, kimsenin (çalışarak) ulaşamayacağı vehbi (bağışlanmış) bir bilgiye ve makama ulaşmıştır. Artık o konuşurken ve yaparken kendi arzu ve düşüncelerini yerine getirmiyor, ilahi söz ve emirleri yerine getiriyordur. Onu sorgulamak ve isyan yerine, ona inanmak ve itaat etmek gerekmektedir. Çünkü ona isyan tanrıya isyan demektir. İşin sırrı da buradadır.

Bu inancın, söz konusu şahsa nasıl bir avantaj, güç ve imkan sağlayacağı açıktır. Bu yüzdendir ki tarih boyunca risalet olgusu (gerçeği ile sahtesi ile) var olagelmiştir ve olacaktır. Önemli olan gerçek ile sahteyi birbirinden ayırmaktır.

Devri Nebideki sahte peygamberlik iddialarını Risalet güneşi boğuyor ve -aynen bir ürünün taklidiyle gerçeğini yan yana getirdiğinizde olduğu gibi- gerçek peygamberin karşısında yalancıları tutunamıyordu (Müseylemetü’l Kezzab gibi). Peygamberimizden sonra ise bu iddiaların önü “hatemiyet” ayeti ile, peygamberlik kurumunun sona erdiği inancı ile kesilmiş oldu.

O kapı kapatıldı. Fakat bu, iddiaların bittiği anlamına gelmezdi. Çünkü bu mücadele, Allah’ın “Onlar zandan başkasına uymuyorlar dediği boş iddialarla, “afak ve enfüsteki ayetlerin doğru okumasıyla ortaya çıkan gerçeğin mücadelesidir, Rahmani olan hak ile şeytani olan batılın mücadelesidir. İddialarla gerçeklerin bu amansız mücadelesi, geçmişten ünümüze kesintisiz devam eden, toplumlar var oldukça da sürüp gidecek olan bir olgudur.

Ancak bu, her zaman açık ve yalın bir peygamberlik iddiası şeklinde ortaya çıkmaz; çoğunlukla kapalı, dolaylı iddia ve söylemlerle kendini gösterir. Doğrudan olabilmesi için uygun kültürel zemin ve toplumsal ortam gerekir. Peygamberlik kapısının kapandığı inancının yerleşmiş olduğu toplumlarda Müseyleme tarzı açık iddialar yerine dolaylı iddialar tabiî ki daha yaygın ve etkin olacaktır. Zaten bir peygambere inanan toplum içinde o elçiye rağmen yeni bir iddia kolay kolay kabul görmeyecektir (tarihte bu tür girişimlere baktığımızda pek şanslarının olmadığı, onların karşısına efsanevi nübüvvet inancıyla çıkılıp karşı konduğu görülür). Böyle toplumlarda insanlar kendi görüş, söz ve tezlerini -doğrudan iddia yerine- mevcut peygamber ve onun kitabı üzerinden Tanrı’ya[2] dayandırmaktalar. Nassları (bazı ayet ve hadisleri) bağlamından kopararak bir zarf haline getirmekte, düşüncelerini o zarf içinde sunmaktalar. Fakat aynı zarfı herkes kullanabilmekte, birbirine tamamen zıt mesajlar dahi onun içinde gidip gelmektedir. Bunun örnek kısmını şimdilik boş bırakıyorum, okuyan herkes doldurabilir. Esas olan şu: Herkesin görüşü, sözü ve tezi -beşer olduğu için- çürütülebilir. Ama fizik ötesinden geleni fiziki olan insan yenemez ve teslim olur. İşte bu yüzden insanlar kendi görüşlerini ilahi emir, karar, yasa veya din imiş gibi sunma ihtiyacı duyarlar ve bir tür nübüvvet iddiası olan bu irtibatlandırmayı da aşağıdakilere benzer farklı birçok şekilde yaparlar.

Nübüvvet Yerine İhdas Edilen Söylemler:

–  Ben Allah’ın size seçip gönderdiği elçiyim.

–  Bu sözler bana ait değil, bana vahyolundu.

–  Peygamberlere vahy, velilere ilham gelir.

–  İmamlar Allah’ın koruduğu/masum kimselerdir.

–  Ebced hesabıyla veya sıfatlarıyla belirlenmeye çalışılan mehdilik iddiası.

–  Ya da parça parça olmuş bir ümmetin diğer gurup ve ekollerini şirk ve ateş ehli olarak görüp sadece kendilerini Allah’ın sözcüsü ve cennete layık görme hali vs…

Bütün bu iddialar yorumlanarak/te’vil edilmek suretiyle kabul edilebilecek hale getirilebilir (öyle de oluyor). Ancak bunların her birinin temelinde ortak bir maraz vardır; o da başta işaret ettiğimiz, kitlelerin teveccühünü kazanmak için etkin olan “kendini ilahi olanla irtibatlandırarak yüceltme ve payelendirme hastalığı”. İddiaların te’vili ise bu marazı gizlemek ve bu payeyi kabullendirmek için yapılmaktadır.

Peki, bu te’viller kabul edilebilir mi yoksa marazı gizleyen bir örtümüdür? Bunu anlamak için “Bu sözler bana ait değil, bana vahyolundu” iddiasının te’viline bakalım, denebilirki;

  1. a) Vahyin çeşitleri vardır; Allah’ın herkesin kalbine doğduracağı fıtri ilham da bir çeşit vahydir.
  2. b) Peygamberlik kapısı kapanmamıştır; Allah’ın vahyi devam etmektedir.

Bu durumda şu sorular bizi iddiaların altındaki maraza götürür:

–  Sözlerin bir Allah kelamı, söyleyenin de bir elçi olarak algılanması istenmiyorsa (yani toplumsal bağlayıcılığı olan kurumsal vahy değil de, herkese inebilecek fıtri bir vahy ise) bunu neden vurgulama ihtiyacı duyulur?

–  Size gelenin gerçekten Allah’ın vahyi olduğunun isbatı nedir?

–  Sizin yorumunuzu Allah’ın onayladığına dair bir kanıt var mı?

–  Sizin sözünüzü diğer sözlerden farklı kılan nedir?

Bunların her biri ayrı ayrı ele alınıp genişçe irdelenebilir ve her biri için de benzer sorular sorulabilir. Ancak ben burada, bu iddialara şiddetle karşı çıktığı halde kendi söylemlerinin de bir tür peygamberlik iddiasında bulunmak olduğunun farkında olmayan; çevremizde çok yaygın şekilde gördüğümüz ve çok daha yanıltıcı olan şu iddialar üzerinde durmak istiyorum:

“Ben kendi düşüncemi değil Allah’ın ayetlerini söylüyorum. Bunları ben söylemiyorum vahy söylüyor. Kuran ve Sünnet ortada! Hak birdir, doğru tektir. Hadis-i Şerif var; “Ümmetim 73 fırkaya bölünecek, hepsi delalette sadece birisi kurtulmuştur” gibi söylemlerle herhangi bir konudaki kendi yorumlarını Allah’ın vahyi imiş, kendilerini de Allah’ın sözcüleri/elçileri imiş gibi öne sürenler var.

Ortada milyonlarca insanın sahiplendiği, yüzlerce farklı cemaat ve ekolun beslendiği, kendisini ona dayandırdığı ve onun uğrunda mücadele ettiğini söylediği bir kitap var. Ve bu iddia sahipleri düşüncelerini, davranışlarını, fetvalarını, tezlerini ondan çıkarmaktalar veya çıkarma iddiasındalar.

Bunların her biri asırlar boyunca oluşmuş olan kültürel birikimin ve sosyal çevrenin etkisiyle oluşturulan beşeri yorumlar iken, kabul ve reddedilebilme bakımından her biri eşit epistemolojik değere sahip iken bu görüş ve yorumlardan biri çıkıyor kendisinin ayrıcalıklı olduğunu, mutlak fikri ve mutlak gerçeği temsil ettiğini söylüyor. Aynı Kur’an ve Sünnet’ten bahseden diğerlerini de -bir şirkolog edasıyla- sapıklık, şirk, küfür ve İslam’ı tahribe yönelmiş bir düşman olmakla itham ediyor. Kendisinin ayet ve hadislerden anladığını din, başkalarınınkini ise batıl düşünce ve yorum olarak görüyor.

Ne garip bir çelişkidir ki, karşısındaki de ona aynı ayet metinleriyle cevap verebiliyor ve olay metinler (kanıt bulma) savaşına dönüşüyor. Daha da ilginci cedel meydanındaki savaştan yine aynı silahla birbirlerini vurarak çıkıyorlar; “Esselamü ala meni’t tebaal huda / selam doğru yola girenlere olsun…” (20/47) Bu sanki hayır duası, dost temennisi gibi okunmuş görünüyor değil mi? Hayır! Musa ile Harun’un dilinden Firavn’a yapılan bu kalbi esenlik ve kurtuluş çağrısı bunların dilinde bir yaftalama ve karalamaya dönüşüyor ve adeta karşısındakinin şirkini ve sapıklığını belgeleyen bir mühür olarak vuruluyor. Tabii ki aynı mührü o da vuruyor. Kimilerinin sert kimilerinin yumuşak vurması ya da mührün silik çıkması yanıltmasın; tüm şabloncu/tekfirci, te’dibci zihniyet aynısını yapıyor.

Peki, uydurma rivayetler bir yana, herkes aynı belgeleri getiriyorsa nasıl ispat edilecek kimin hak kimin batıl olduğu, kimin hidayete uyup kimin doğru yoldan saptığı ve kimin doğru kimin yanlış, kimin muvahhid kimin müşrik olduğu diye sorduğunuzda ise tam akla ziyan bir cevap alırsınız; hakem Allah ve Rasülüdür. “Allah’a, Rasülüne ve sizden olan yöneticilere itaat edin. İhtilafa düştüğünüz konuları ise Allah ve Rasülüne döndürün…” Halbuki Allah ve Rasülünün hakemliğine karşı çıkan yok; O, sözünü söylemiş, hükmünü vermiş. Problem O’nun hükmünü anlama şeklindedir. Problem insanların o metni veya sözü okuyuşundadır.

Burada birileri, kendi kültürel birikimiyle ayetten anladıklarını mutlak olarak Allah’ın hükmü ve dini olarak sunuyorlarsa, kendi beşeri görüş ve yorumlarının vahy imiş gibi kabul görmesini istiyorlarsa onlar vahyi anlamaya çalışmıyor, onun manasını (şerh ve yorumunu) kendi tekellerine alıp onu dayatıyor demektir. Bu ise dinde ve ilimde inhisardır. Siz bu dinin sahibi misiniz mensubu mu? Kuran’ı siz mi koruyup ona şeref katıyorsunuz yoksa siz mi onunla korunup şerefleniyorsunuz? Siz, Allah’ın dininin sahibi değil mensubu iseniz hiç kimsenin bu aidiyet duygusu ve tercihini yok sayma hakkına da sahip değilsiniz. Bu tercihi belirleme ve denetleme yetkiniz de olamaz. Çünkü müheymin (doğru ile yanlışın tek belirleyicisi, koruyup denetleyen)olan sadece Allah’tır ve O’nun kitabıdır (bkz. 59/23, 5/48). Aksi halde iddia farklı bir boyut kazanır, Allah’a iftiraya varır. Bu ise kişinin muhatabından önce kendisine yaptığı en büyük zulüm olur.

“Kendisine vahyolunmadığı halde bana da vahyolundu diyen ve Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır?” 6/93

Burada kendisini Musa, en az kendisi kadar hak ve haklı olma ihtimali olan muhatabını da Firavn yerine koyup üst perdeden tebliğ yaparmış gibi telkinde bulunanlar Musa-Hızır kıssası olarak bilinen Kur’an ayetlerini daha bir dikkatli okumalılar. Bir peygamber olduğu halde yol arkadaşının (bilge kul) yaptıklarını zulüm ve haksızlık olarak görüp kendinden emin bir şekilde onunla tartışan ve yolları ayrılıncaya kadar her defasında pişman olup özür dileyen Musa (a.s.)’nın kıssası tam bir bilgelik/hikmet ve adap dersi veriyor; gerçeğin bir başka yüzünün bir başka boyutunun da olabileceği ve hesaba katılması gerektiğini öğretiyor.

Kur’an geldiğinde Mücadele Ettiği Söylem ve İddialarla Bunların Farkı yok

Bu iddialar öncekilerden farklı değil. O dönemin ehli kitabı Yahudilerdi, Hristiyanlardı. Kitaba dayanmanın taassup ve özgüveni ile konuşuyor ve tutum belirliyorlardı. Bu günküler de aynı tavır ve tutum içindeler. Onlar ehli cennet olma iddiasındaydılar, bu bizde Fırka-i Naciye iddiası şekline dönüşerek devam etti.

Bakara Suresi’nin 111-113 ayetlerindeki iddialara ve onların tanımlamasına baktığımızda hiç yabancı gelmez bize o söylemler. “Kurtulmuş”(!) grupların adı değişir sadece. İddialar aynıdır, söylemler aynı, eylemler aynı. İçe ve dışa dönük stratejiler ve üsluplar aynı. Bakalım ayetlere: “Kendilerine kitap geldikten sonra dinlerini parça parça eden ve her biri kendi yanındaki ile öğünenler” iddiada bulunuyorlar;

Bir de: “Yahudi veya Hıristiyan olanlardan başkası cennete asla giremez!” dediler. Bu onların kendi beklentileri… Sen de ki: “İddianızda tutarlı iseniz haydi delilinizi ortaya koyun!”

Hayır, iş öyle değil! Kim halis olarak kendisini Allah’a teslim edip güzel davranışlarda bulunursa Rabbinin nezdinde onun mükâfatı olacaktır. Onlar ne korkacak ve ne de üzüntü duyacaklardır…

Dikkatinizi çekmiştir sanırım; tekfir etme yok, kim cennete girecek veya girmeyecek iddiası var. Yahudiler ve Hıristiyanlar cennetin tapusunu almışlar ve oraya kendilerinden başka kimsenin giremeyeceğini iddia ederek Müslümanları kurtarılmış bölgeleri olan cennet alanına yaklaştırmıyorlar, olay bu. Bu günkü Fırka-i Naciye iddiasının aynısı. Sadece kendilerinin doğru yolda/hidayette ve cennet ehli olduklarını zannediyorlar.

Bu zihniyet, ötekileştirme ve karalama üslubuyla da aynı. Aynı ötekileştirme ve şeytanlaştırma stratejisini izliyorlar. Onlar bir yandan Müslümanları direkt cehenneme gönderirken diğer yandan birbirlerinin iddialarını da temelsiz bularak daha yumuşak tonda çekişmeyi sürdürmekteler.

Yahudiler: “Hıristiyanların hiçbir temeli yok!” Hıristiyanlar ise: “Yahudilerin hiçbir temeli yok!” dediler. Halbuki her iki topluluk da kitabı (Tevrat ve İncîl’i) okumaktalar. Dini bilmeyenler de onlarınkine benzer sözler söylediler. Allah, kıyamet günü anlaşamadıkları hususlarda hükmünü verecektir.

Tıpkı bu günkü “Fırka-i Naciye Müslümanları” gibi… Büyük ölçekte öteki, Yahudi, Hristiyan ve ateisti temsil eden Batı’dır (çatışma Doğu-Batı çatışmasıdır ve Batı kaynaklı ne varsa kötüdür). Batı kıyasıya ötekileştirilir, toptancı bir yaklaşımla ve peşinen reddedilir. Bunlar hikmete değil de hikmetin kavmine ve coğrafyasına bakıyor; ona göre kabul veya reddediyor. Sanki Doğu da Batı da hikmetin kaynağı olan Allah’ın değilmiş gibi. Allah, hakkı Doğu’ya batılı Batı’ya değişmez bir yazgı olarak yerleştirmiş gibi. Batı’nın demokrasisine kendi diktatörlüğünü tercih ederler. Batı’nın muhtemel sömürü ve işgaline karşı kendi mevcut sömürü ve işgallerinin devamını sağlarlar. Önceki ehli kitabın yaptığı da buydu; Hz. Muhammed, bedevi Araplardan değil de ehli kitaptan olsaydı belki getirdiklerini ve söylediklerini kabul edeceklerdi. Ama bu çok zordu; dini, coğrafi, etnik milliyetçilik ile kör bir asabiyet duvarı örüyor, yersiz korku ve vehimlerle kendilerini oraya hapsediyorlardı. Orada kendilerini garantiye aldıklarını sanıp, dış dünyadaki iyilik mücadelelerini de kendilerine tehdit olarak algılıyor ve katı bir blok oluşturuyorlardı. Tıpkı şu ayette tasvir edildiği gibi:

“Ehli Kitap ve müşriklerden inkara şartlanmış olanlar kendilerine apaçık bir delil gelse bile çözülmezler”. 98/1

Küçük ölçekte ise bunlar da daha yakınındakileri ötekileştirirler. Kendi hinterlandında öteki, diğer mezhepler, cemaatler ve grupların temsil ettiği 72 fırka olur. Onlar Kitap ve Sünnet’e dayanmaktadır diğerleri ise hiçbir şeye!

Üslup ve delillendirmeleri de aynıdır; onlar herkesin Rabbı olan Allah hakkında tartışıyorlardı ve buradan bir yere varmaları mümkün değildi. Bunlar da aynı şekilde hepimizin ortak Rabbı hakkında tartışmaktalar. Onlar hepimizin ortak değeri ve ortak atası olan Hz. İbrahim’in kendilerinden olduğunu iddia ediyorlardı. İbrahim’i ve onun mirasını yanlarına alarak kendilerini haklı çıkarmaya çalışıyorlardı. Bunlar da Hz. Muhammed ve onun sünnetini yanlarına alarak haklı olduklarını kabul ettirme iddiasındalar. Ortak özellikleri ispatlayamayacakları iddia ve savunmalarda bulunmaktır. Yoksa ne İbrahim onların yanındaydı ve onları destekliyordu ne de Muhammed bunları…

Ve de ki: “Allah hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbiniz olduğu halde, Siz bizimle Allah hakkında mı münakaşa ediyorsunuz? Bizim yaptıklarımızın karşılığı bize, sizin yaptıklarınızınki ise size ait. Biz tam bir samimiyetle yalnız O’na bağlıyız.” 2/139

Yoksa Siz İbrâhim, İsmâil, İshak ve Yâkub’un ve onun evlatlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bileceksiniz yoksa Allah mı?… 2/140

Ve onlar kitabı okudukları halde bunu söylerken bilmeyenler (kitabı okumayanlar) da aynı şeyi söylüyor. Halbuki bu onların asla kanıtlayamayacakları ve çözüme varamayacakları iddia ve ihtilaflarıdır. Çözüm kıyamete kalmıştır.

Onların bu iddia ve üsluplarına karşın Kur’an’ın üslubu ise itici, yıkıcı ve düşman edici tekfir üslubu değil; yapıcı, uyarıcı ve düşündürücü olan tebyin (açıklama) ve tebliğ (ulaştırma, bildiri) üslubudur; “Bu onların istek/temennileridir.” (Mealler hep “kuruntularıdır” diye tercüme ediyorlar, bu ikisi arasında üslup açısından fark vardır.) Onlar da kurtulup cennete gitmek istiyorlar bunlar da. Ama boş iddialar; “De ki getirin delilinizi sözünüzün arkasında iseniz”. Kimin cennete girip girmeyeceğini tartışmanın size bir yararı yok. Kalpleri de açıp bakamazsınız. Bu iddialar ispatı gerektirir, siz bunu ispatlayabilecek misiniz? Cenneti arzu ediyorsanız bu iddialarla veya kuru temennilerle elde edilmez. Sizi oraya ulaştıracak şeyler yapmalısınız.

Gerçek şu ki, şirk ve tevhidi kendi yaşamları ile ilgili algılamak yerine kişileri, toplumları kategorize etmek için bir şablon olarak kullananların durumu, Yahudi ve Hristiyanların durumundan farklı değildir. Kitabı tekellerine alarak halka karşı bir koz ve silah olarak kullanan ruhbanlar grubu gibi bunlar da ayet ve hadisleri birer silaha dönüştürüp muhataplarını bu silahlarla vurmaktadırlar. Oysa -mümin, Yahudi, Hristiyan veya Sabii olsun- bizi üzülmeyeceğimiz ve güvende olacağımız bir ödüle götürecek şey “Allah’a ve ahret gününe iman ile iyilik ve güzellik adına ortaya koyacağımız yararlı çabadır. Bu çabaya kaynaklık edecek veya katkı sağlayacak hikmet nereden gelirse gelsin mü’minin yitiğidir, bulduğuna sevinmelidir.

“İman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiîler… Her kim Allah’a ve âhiret gününe (gerçekten) iman eder ve iyilik, güzellik, doğruluk için çalışırsa Allah bu yapılanları asla karşılıksız bırakmayacak; bundan hiç kuşkunuz olmasın. Böylece onlarda ne korku kalacak ne de üzülecekler.” 2/62

* * *

Çokça tanık olduğumuz bu tavır ve söylemlerle yüz yüze geldikçe zihnimde bir “Metin Savaşları” tablosu oluştu ve oluşan tablo aşağıdaki şekilde mısralara döküldü:

 

METİN SAVAŞLARI

İşte Kuran ve Sünnet, işte bombardıman

Hadisler mermi, ayetler bomba; vurun, atın dağıtın!

Tevhid ve şirk; kınından çekilmiş kılıç

“La ilahe illallah”; tahribatta son nokta

Vurun! Ayetle vurun, vurun hadisle vurun!

Hadisler yetmedi mi biraz da siz uydurun

Ama dikkatli olun; döner sizi de vurur…

Sadece sizin değil, o silahlar(!) kamunun

 

 

[1]  Materyalist teorisyen Marks’ın “Din afyondur” diye bilinen meşhur tezinin dillendirilmeyen kısmı olan “kitleleri uyuşturmak ve yönetebilmek için gereklidir” önermesi dahi metafizik boyutun toplumsal gücünü ve kaçınılmazlığını gösterir.

[2]  Bu durum sadece İslam toplumuna özgü imiş gibi algılanmasın diye özellikle tanrı kelimesini tercih ediyorum.

Check Also

Modernite ve İslamcılık / Nuri YILMAZ

İslamcılık nedir? Kimileri için Müslüman olarak varlığının anlamı, kimileri için soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak ...

Günümüz Şartlarında İslami Mücadele (İslamcılık) / Nuri Yılmaz

İşe yarayan bir şey insanoğlunun gözünde hep değerli olmuştur. Çok işe yarayan bir şey, çok ...

İslamcılık, İslami Mücadele ve Kur’an / Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş Kur’an’da açık bir şekilde dile getirilen Habil-Kabil karşıtlığından da anlaşıldığı gibi insanlığın ilk günlerinden ...