Günün/Çağın Değişen Şartları Karşısında Sorumluluklarımız / Nuri YILMAZ

İnsanoğlunun en temel sorumluluğu, Allah’a itaat ve kulluk görevini en güzel şekilde yerine getirmektir.[1] Bu çerçevede; hem yeryüzünü güzellikle imar etmek,[2] hem de yeryüzünde iyilik ve hayrın yaygınlaşmasını[3] sağlamakla görevlendirilmiştir. Bu görevlerin ve sorumlulukların nasıl yerine getirileceği ise Allah tarafından her çağda, peygamberler ve kitaplar aracılığıyla bildirilmiştir.

– Yaratılışın amacını kavrayan

– Ve bu amaca uygun bir şekilde üzerine düşenleri yerine getirmeye çalışan bir kimse,

iyi niyetle ve aklederek kitaba (Kur’an’a) yöneldiğinde, sorumluluklarını öğrenebilir.

Fakat tek mesele, sorumlulukların neler olduğunu öğrenmek değildir. Bundan daha önemlisi, onları yerine getirmektir. Bu noktada Kur’an, hem sorumlulukların neler olduğunu, hem de hayatta nasıl gerçekleşeceğini öğreten bir kitap olarak karşımıza çıkar.

Fakat Kur’an, konuları başlıklar halinde ele alan ve her başlık altında, o konuyla ilgili söylenmesi gereken her şeyi söyleyen bir kitap değildir. Konu konu bölünmüş olmadığı gibi, hayata dair meselelere teferruatlı çözümler öneren bir kitap da değildir. Tam aksine Kur’an, pratiğin içinden seslenir. 23 Senelik iniş süreci boyunca yaşanan olaylar ve karşılaşılan problemlerden yola çıkarak, bütün çağlara ışık tutacak kavramlar ve ilkeler ortaya koyar. Dolayısıyla Kur’an’da bütün meseleler, kavramlar ve ilkeler şeklinde ele alınmıştır. Yeryüzünü güzellikle imar etmek ve hayırların her tarafa yayılmasını sağlamak için, önce bu kavramları ve ilkeleri doğru bir şekilde anlamak, ardından da günün imkan ve ihtiyaçlarına uygun doğru yöntemlerle hayata geçirmek gerekir.

Akıl, güç ve kapasitesi ne olursa olsun (var olduğu sürece), iyi niyetle Kur’an’a yönelen herkes; kendisini Müslüman yapacak bilgiye ulaşabilir ve üzerine düşen sorumlulukların neler olduğunu görebilir. Fakat Allah insana, kapasitesinin üzerinde bir sorumluluk yüklemeyeceğini vadetmiştir. Dolayısıyla azla yetinmeden, ama güç ve kapasitesi ölçüsünde kendisini zorlayarak çaba gösteren herkes, Allah’a karşı kulluk görevini yerine getirmiş olur ve “Müslüman” sıfatını hak eder. Talip olduğu sorumlulukların yeterliliği, yetersizliği veya “az”lığı, “çok”luğu “Müslüman” sıfatıyla sıfatlandırılmayı etkileyen bir durum olmaz.[4] Sonuçta herkes hakkında en doğru kararı, hiç bir şeyin kendisine gizli kalmadığı Allah verecektir.

Allah’ın akıl, güç ve beceri gibi imkanları bol bol vererek imtihan etmek istediği insanlara gelince:

Allah’tan korkan bir kimse için “az” olanla yetinmek doğru bir tercih değildir. Bu tür kimseler becerilerine uygun bir şekilde, iyilik ve hayırların yaygınlaşması için çalışmak ve bu yöndeki çabalara öncülük etmek zorundadırlar.

Hayırlarda öncü olmak, büyük bir sorumluluktur. Hakkıyla yerine getirildiğinde hem dünyada hem de ahirette güzel bir karşılığın elde edilmesini sağlar. Ama hakkıyla yerine getirilemediğinde, “peşine düşen insanları hataya sürüklemek” gibi bir sonuç doğurur. Bu yüzden Yüce Allah, bu sorumluluğun ciddiyetine karşı Müslümanları şöyle uyarıyor:

“Kim iyi bir işe aracılık ederse, ona ondan bir pay vardır; kim de kötü bir işe aracılık ederse, ona da ondan bir pay vardır. Allah, her şeyin karşılığını verir.” (Nisa 4/85)

Öncülük sorumluluğunun hakkıyla yerine getirilmemesi iki önemli sonuca yol açar. Birincisi; eğer kasıt ve ihmal varsa azaba sebep olması, ikincisi ise; güç ve enerjinin boşa harcanması ve hayırları engellemeye çalışanların (tağutların) zulümlerine zemin hazırlamasıdır. Nitekim Resulullah’tan günümüze kadar öyle örnekler olmuştur ki, kimi dönemlerde Allah uğrunda ortaya konan çabalar farkında olmadan tağutların kontrolüne geçmiş ve onların zulümlerini yaygınlaştırmalarına hizmet etmiştir. Kimi dönemler olmuş, eksik veya yanlış hedeflerden dolayı iyi niyetli çabalar sapmaya uğramıştır. Öyle dönemler de olmuş, Müslümanlar gereksiz bir çatışmanın içine çekilmiş, her türlü acı ve zorlukları yaşamak zorunda kalmışlardır. Vahyin kavram ve ilkeleri, günün imkan ve ihtiyaçlarına uygun doğru yöntemlerle hayata geçirilemediği zaman, bu ve benzeri sonuçlarla karşılaşmak kaçınılmaz olmaktadır.

Sorumlulukların doğru bir şekilde hayata geçirilebilmesi için, vahyin kavram ve ilkelerine vakıf olmanın yanında:

1- Günün şartlarını ve ihtiyaçlarını doğru tespit etmeye

2- Ardından da, ortama uygun yol ve araçları belirlemeye ihtiyaç vardır.

 

Çağın şartlarını ve içinde bulunduğu toplumun ihtiyaçlarını doğru anlayamamış olan kimseler, vahyin o ortamda nasıl uygulanacağıyla ilgili tespitlerinde de, doğru noktalara isabet edemezler.

Yaptıklarıyla başka Müslümanları da etkilemesi kaçınılmaz olan öncülerin, sırtlarına yüklenmiş olan ağır yükü hissetmeleri; güçlerini, akıllarını ve becerilerini doğru kullanmaları gerekir. Bu makale, Allah’ın verdiği güç, akıl ve becerileri doğru kullanmak isteyenler için; günün şartları ve bu şartlar karşısında nasıl bir sorumluluk bilinciyle hareket edilmesi gerektiği hakkında bir tahlil sunmak amacıyla yazılmıştır. Bu çerçevede:

– Önce çağın ortaya çıkardığı şartlar ve ihtiyaçlarla ilgili bir değerlendirme yapılacak, sonra değişen şartlar ve ihtiyaçlar karşısında Müslümanların nasıl hareket etmeleri gerektiğiyle ilgili öneriler ortaya konacak

– Sonra günün şartlarına uygun hareket tarzlarının önündeki engellerden bahsedilecek

– Sonra da bu engellerin nasıl aşılabileceğiyle ilgili öneri ve tespitlere yer verilecektir.

Günün şartlarına dair kısa bir tahlil

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, dünyada yeni bir yapılanma ve iş birliği modelinin ortaya çıkmaya başladığı görülür. Mesela, “dünya barışını ve güvenliğini korumak, devletler arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak” maksadıyla Birleşmiş Milletler Teşkilatı (24 Ekim 1945’te) kurulur. ABD ve Sovyetler Birliği öncülüğünde “Batı” ve “Doğu” olarak iki kampa bölünen ülkeler; “kolektif bir savunma örgütü” olması amacıyla Batı’da NATO’yu (9 Nisan 1949), Doğu’da ise Varşova Paktı’nı (14 Mayıs 1955) oluştururlar. Dünya Bankası, IMF, Dünya Sağlık Örgütü, UNESCO vs. gibi, hayatın değişik alanlarına dönük olarak faaliyet gösteren uluslararası birçok kurum bunları izler.

Batı ve Doğu bloklarının kendi aralarında oluşturdukları uluslararası kurumların yanında, bölgesel iş birliği arayışları da ortaya çıkmaya başlar. Mesela; Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg arasında yapılan Roma Antlaşması (1957) ile Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulur. Zamanla üye sayısını 12’ye çıkaran topluluk, Maastricht Antlaşması (1992) ile ekonomik iş birliğinden siyasi iş birliğine dönüşür ve Avrupa Birliği adını alır. Bu birliğin başarılı olması sonucunda birçok bölgesel iş birliği arayışı ortaya çıkar. Bunlar içerisinden ekonomik alanda ortaya çıkanlara; Kuzey Amerika ülkelerini bir araya getirmeyi hedefleyen NAFTA’yı (1994), Amerika ve Pasifik ülkelerini bir araya getirmeyi hedefleyen Asya-Pasifik Ekonomik İş Birliği’ni (1989), Basra Körfezi’ndeki ülkeleri bir araya getirmeyi hedefleyen Körfez Arap Ülkeleri İş Birliği Konseyi’ni (1981) örnek vermek mümkündür. Bunlar haricinde, daha pek çok bölgesel iş birlikleri vücut bulmuştur. Siyasi alanda ortaya çıkan iş birliklerine ise, 57 üyeye sahip olan İslam Konferansı Örgütü (Eylül 1969) ve Sovyetler Birliğinden ayrılan ülkeleri yeniden bir araya getirmek için Rusya öncülüğünde oluşturulan Bağımsız Devletler Topluluğu (21 Aralık 1991) örnek olarak verilebilir.

Savaştan sonra ortaya çıkan yeni model, sadece devletler arasındaki iş birlikleri ile sınırlı kalmaz. Aynı zamanda sivil toplum örgütleri de kendi aralarında ilişkiler kurmaya başlarlar. Örneğin dünya sosyalistleri, Sosyalist Enternasyonal çatısı altında; çevreciler, Greenpeace çatısı altında bir araya gelirler.

İş birliklerinin son dönemde görünen yüzü ise şirket birleşmeleri şeklinde olmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan bu süreç, bugün bir isme de kavuşmuştur: Globalizm (küreselleşme)

* * *

Bu süreç birçok noktadan eleştiri konusu yapılabilir.

En yaygın eleştiri konusu, güçlünün iyice güçlenmesine hizmet ettiği, zayıflara insanca yaşam imkanı bırakmadığı yönündedir. Ve doğrudur.

Bu sistem, adalet çizgisinden uzaklaşanları daha zalim ve rakipsiz hale getirmektedir.

Bu sistem, zulmün her tarafa yaygınlaşmasına ve muhalif seslerin her geçen gün biraz daha kısılmasına hizmet etmektedir.

– Güçlü ülkeler zayıf ülkeler karşısında

– Güçlü firmalar zayıf firmalar karşısında

– Ve zenginler fakirler karşısında

 

Bu sistem sayesinde rekabet güçlerini artırmaktadır.

Ancak her ne yapacaksa bu sistem içerisinde yapmak zorunda olan kimseler için, sadece olumsuzu görmenin ve sadece eleştirmenin kazandıracağı bir şey yoktur.

Bütün haklı eleştirilerin yanında bu öyle bir sistemdir ki:

– Hiç kimse, “Ben güçlüyüm; kimse bana yetişemez, dokunamaz” diyemiyor, eksilmeyen bir gayretle gücünü korumanın ve artırmanın yollarını arıyor.

– Ülkeler ülkelerle iş birliği yapıyorlar ve karşı konulması çok zor güçlere ulaşıyorlar.

– Firmalar firmalarla iş birliği yapıyorlar ve rekabet etmesi çok zor konumlara geliyorlar.

– Bireyler bireylerle iş birliği yapıyorlar ve ortak hedeflerine daha güçlü bir şekilde ulaşma imkanı elde ediyorlar.

 

Kısacası bu sistem herkesi, ortak menfaatler etrafında iş birliğine zorluyor. En önemlisi de; ülkeler olsun, kurumlar olsun, firmalar ve bireyler olsun hepsi, bir araya gelmenin yollarını bulabiliyorlar. Bir araya geldiklerinde de öyle bir dayanışma doğuyor ki, insanlık tarihinin belki de hiçbir döneminde rastlanılmadığı kadar büyük bir üretkenlik ortaya çıkıyor.

Nitekim insanlık tarihinin son yüz yılında ortaya çıkan gelişmenin, (neredeyse) önceki bin yılda ortaya çıkan gelişmeden daha çok ve daha fazla oluşu, bunun açık bir delilidir. Bu sistem, kendisine ayak uyduramayanları, sözgelimi; çalışması gerekirken mevcutla yetineni, iş birliği yapması gerekirken ihmal edeni ve yürümesi gerekirken duranı anında eliyor, acımasızca harcıyor. Onların yerine daha dinamik ve istekli olanları getiriyor.

Yukarıda yüzeysel olarak ifade edilmeye çalışılan başarı, sistemin insancıllığından veya fıtrata uygunluğundan kaynaklanmıyor. Tam tersi, bu sistemin kendisine dayandığı değerler, insanı bazen bir çeşit hayvan, bazen sadece çalışmak için tasarlanmış bir çeşit makine gibi görür. Ortaya çıkardığı üretkenliğin; mutsuzluk, acı ve zulüm gibi çok büyük bedelleri vardır. Kazandırdığından çok daha fazla kaybettirdikleri olmuştur. Ancak dünya ölçeğinde hakim durumda olan güçler, firmalar ve kurumlar, bu sistemin tezleri ve bu sistemin üretkenlik hızıyla hareket etmektedirler.

Bu sisteme dayalı bir düzen, sadece eleştirerek ve zararlarına işaret ederek değiştirilemez.

Bu sistem kendi propagandasını yaparken o kadar sistematik, o kadar büyük bir gayretle çalışmaktadır ki, bütün dünyanın gözünde; melekler bir anda şeytan, şeytanlar bir anda melek olmaktadır. Gerçekler yalana, yalanlar gerçeğe dönüşmektedir.

Bu sistem muhalif söylemleri etkisiz kılmaya çalışırken o kadar büyük bir gayret göstermektedir ki, ya seslerini kimse duymamakta, ya da onlar “beyaz” derken sesleri “siyah” şeklinde halka ulaştırılmaktadır.

Bu sistem, muhaliflerinin maddi kaynaklarını fark ettirmeden sömürmede; herhangi bir alanda yükselmeye başlayan güçlü sesleri, aynı alanda faaliyet gösteren alternatiflerini oluşturarak bastırmada; muhaliflerinden daha yüksek teknoloji ve güç oluşturmada büyük bir başarıya imza atmıştır.

Ve bu sistem içerisinde yükselenler; elde ettiklerini kaybetmemek veya muhaliflerini zayıf düşürmek için, güçlerini son noktasına kadar kullanmaktan çekinmezler.

Muhalif düşünceye sahip herhangi bir birey, kurum, firma veya ülke, bu sistemin hızını ve üretkenliğini yakalayamadığı sürece başarısızlığı kaçınılmaz olacaktır. Yüce Allah Kur’an’da, “dinlemezseniz, yapmazsanız, gayret etmezseniz” şeklinde başlayan değişik ifadelerle bu acı gerçeğe şöyle vurgu yapmıştır: “Yerinize sizin gibi olmayan başka bir topluluk getirir.” (47/38, 11/57, 9/39 …)

Günün şartları karşısında Müslümanlar

Şartların Müslümanlar tarafından belirlenmediği bir dünyada yaşıyoruz.

İnanç, ahlak, ekonomi, siyaset, hukuk vs. hayatın hangi alanı olursa olsun İslam’ın, hepsiyle ilgili fıtrata uygun ve adil yaklaşımları bulunmaktadır. Ancak bu yaklaşımlar, bugün dünyada geçerli olan değerler için bir tehlike ve düşman olarak görülmekte, engellenmeye ve boğulmaya çalışılmaktadır.

Bu durum Müslümanlar için bir iman sınavıdır. Dönem dönem şekli ve şiddeti değişen engelleme çabalarına rağmen, inançlarına sımsıkı sarılmak ve onun gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmek zorundadırlar. İnsanlığın mutluluk, huzur ve kurtuluşunun iman ettikleri değerlerin yaygınlaşmasına bağlı olduğunun bilinciyle, onların herkes tarafından duyulması ve öğrenilmesi için gereken çabayı göstermelidirler.

İletişim ve ulaşım imkanlarının çok sınırlı olduğu ve dünyanın bu kadar küçülmediği eski dönemlerde; muhataplar, muhalefet yapılan fikirler ve mücadelenin üzerinde yaşanacağı coğrafya günümüze göre daha belirgindi. Toplum yapılanmaları günümüzdeki kadar gelişmemişti. Toplumun idaresi için oluşturulmuş kurumlar daha sınırlı ve bu kurumlar bireylere daha fazla bağımlı idi. Herhangi bir düşünceyi duyurmak ve yaygınlaşması için çalışmak isteyen bir kişi, günümüze göre daha tek düze (yani daha az boyutlu) yöntemlerle başarılı olabilirdi. Değiştirmeye çalıştığı fikir ve o fikirleri temsil eden kurumlar da bireylere bağımlı olduğu için, bir gurubun ortaya koyacağı samimi çaba, toplumda önemli yankılar oluşturabilirdi.

Fakat günün şartları, bireylerin ve belli bir uzmanlık alanı çerçevesinde oluşmamış toplulukların (grup, cemaat vs.) başarı şansını en aza indirmiştir. Bu tespiti, bireysel çabaları veya cemaatleri küçümsemek için yapmıyoruz. Allah rızası gözetilerek ortaya konan her türlü çaba ve fedakarlığın hem Allah katında bir karşılığı, hem de dünya şartlarında bir katkısı mutlaka vardır. Ve “Allah kimseye taşıyabileceğinden fazlasını yüklemez” (6/152, 7/42, 23/62) ilkesi gereğince, herkesten aynı yoğunlukta ve aynı nitelikte bir gayret zaten beklenemez. Ancak bu gerçekler, güç yetirebilen kimseler için yapılması gereken tespitlere engel teşkil etmezler. Her türlü faaliyetin uzmanlık düzeyinde ve kurum mantığıyla yapıldığı bir dünyada, söyleyecek sözü ve sarf edecek enerjisi olan kimselerin de benzer bir mantıkla hareket etme mecburiyetleri vardır. Kısacası günün şartları (güç yetirebilenler için) uzmanlık düzeyinde ve kurumlaşmış mücadeleler öngörmektedir. Uzman, sözlükte “belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse” olarak tanımlanmıştır. Kurum ise “herhangi bir alana dönük olarak kurulan yapı ve oluşturulan birlik” anlamlarına gelir.

Karmaşık toplum yapılanmalarının olduğu ve toplumun değişik alanlarındaki ihtiyaçlarının o alanda uzmanlaşmış kurumlar tarafından karşılandığı günümüz şartlarında, tek boyutlu bir mücadele ile toplumlar değişmez. Her şeyi yapan, her şeyi bünyesinde toplayan yapıların (grup, cemaat vs.) başarılı olma şansları, her geçen gün azalmaktadır. Güç yetirebileceğini düşünen kimseler elbette ki birçok sorumluluğa aynı anda talip olabilirler. Ama günün şartlarına uygun olanı; herkesin, kabiliyetlerine uygun ve en verimli olacağını düşündüğü bir alanda çabasını yoğunlaştırması ve o alanda görevini başarıyla yapan bir kurum ortaya çıkarmaya çalışmasıdır. Artan enerjisiyle de başka alanlarda gayret gösterenlere destek ve yardımcı olmasıdır.

Herkes gücüne ve imkanlarına uygun olanı yaptığında, değişik araç ve yöntemlerle hayatın değişik cephelerine hitap eden birçok farklı gayret ve yapılanma ortaya çıkar. Tek boyutlu bir mücadele sadece toplumun belli kesimlerine ulaşabilecek ve hitap edebilecekken, birçok farklı yapılanma olduğunda; kimisi kürsüden hitap ederek sözle, kimisi kalemi eline alarak yazıyla, kimisi eğitim kurumları oluşturarak dersle, kimisi meydanlara çıkarak sloganla, kimisi ekonomik yardımlar yaparak dayanışmayla farklı farklı kesimlere ulaşma imkanı elde ederler. Bütün bu faaliyetlerin uzmanlık ve kurum oluşturma mantığıyla ele alınması sonucunda ise, kendi alanında iyilik ve hayrın temsilciliğini yapmaya çalışan birçok dernek, vakıf, sivil toplum örgütü, okul, kurs, yayınevi, dergi, gazete, radyo ve televizyon kanalı oluşur. Derneklerden kimisi gençlerin eğitimini önceleyen gençlik dernekleri; kimisi farklı meslek gruplarındaki duyarlı kimseleri bir güç etrafında toparlamayı hedefleyen iş adamları dernekleri; kimisi yöresel dernekler olarak faaliyet gösterirler. Vakıflardan kimisi araştırma, kültür veya eğitim vakfı; kimisi yardım vakfı; kimisi de güçsüzlerin hak ve hukukunu korumaya çalışan vakıflar olarak ortaya çıkarlar. Okul, kurs, yayınevi, dergi gibi kurumların kimisi çocuklara, kimisi gençlere, kimisi daha ileri yaş gruplarına hitap edecek şekilde yerlerini alırlar. Radyo, TV gibi popüler kurumlar ise yapacakları çeşitli yayınlar ile  farklı farklı boşlukları tamamlarlar. Böylece hem iyilik ve hayırların kendisine ulaşmadığı bir kesim kalmaz, hem de tek düzelik ortadan kalkar.

“Kurumlaşma” mantığıyla oluşan çabaların karşı karşıya bulunduğu problemler

Uzmanlık düzeyinde ve kurumlaşma mantığıyla gerçekleştirilen faaliyetler, “yetişmiş akılların” bir araya gelmesiyle oluşacağı için, bu tür faaliyetlerin; kendi alanındaki akılları bir araya getirme başarısına bağlı olarak, daha az problemle karşı karşıya kalması beklenir. Fakat bununla birlikte hayatta hiçbir şey problemsiz değildir. Problemler, imtihanın gerçekleşmesi ve elde edilenlerin kıymetinin bilinmesi için gereklidir.

Kurumlaşmanın karşı karşıya bulunduğu problemler, sorumlulukların yerine getirilmesi esnasında karşılaşılacak problemlerden çok, oluşum esnasında ortaya çıkar. Yani yapı ve yapının işleyişiyle ilgili olmaktan ziyade, yapıyı oluşturan insanlarla ilgilidir. Kısacası cemaatçilik ve grupçuluk anlayışlarının yüzyıllardır beraberinde taşıdığı kadim (eski) problemler, bugünkü yapılanmaları da tehdit etmektedir ve esas büyük problem de bu noktadadır.

Cemaatçilik ve grupçuluk anlayışının beraberinde getirdiği problemleri genel olarak üç başlık altında toplayabiliriz:

1- Liderlik anlayışının ortaya çıkardığı problemler

Gelenek, sorgulanamayan bir liderlik anlayışı ortaya çıkarmıştır. Lider ile lideri takip edenler arasına mesafe konmuş, bu mesafeden dolayı; ne takip edenler lideri uyarmaya ve düzeltmeye cesaret edebilmiş, ne de liderler uyarıları dikkate almıştır. Dolayısıyla lideri ile eş değer, onun doğruluğu, gücü ve kapasitesi oranında gelişme gösterebilen yapılar ortaya çıkmıştır. Lider; takipçilerinin akıl, güç ve becerileriyle, oluşan yapıya katkı yapmalarının önünde bir engele dönüşmüştür.

2- Statükoyu (var olanı) koruma ve devam ettirme isteğinin ortaya çıkardığı problemler

Sorgulanamayan liderlik anlayışı, liderin etrafındaki kadronun da sorgulanamamasını beraberinde getirmiştir. Bunun cemaat, kadrolar ve tebaa (tabi olanlar) açısından farklı farklı sonuçları olmuştur. Kadroların belirlenme ölçüsü gayret ve kabiliyet değil lidere sadakat olunca; grup-cemaat, dinamizmini ve kendisini sürekli yenileyebilme kabiliyetini yitirmiştir. Konumunu, kabiliyet ve gayretten ziyade liderin onayına borçlu olan kadrolar, elde ettikleri konumu kaybetmeme ve var olan düzeni sürdürme eğilimi göstermişlerdir. Değişim ilk onları etkileyeceği için, yeri geldiğinde değişime karşı direnmişlerdir. Böyle bir yapılanma modelinde tebaaya düşen, sorgulamamak ve sadakat göstermektir. Bunu yapanlar “değerli elemanlar” sıfatı kazandıkları için, birçok kişi; yeterince dikkat ve gayret göstermeden elde ettiği payeden memnun olmuştur.

Sonuçta herkesin, statükonun (var olan yapının) korunmasında kendisine göre bir hesabı olmuştur.

Statükoyu sarsma niteliği taşıyan her türlü değişim talebi tepki ve dirençle karşılaşmış, gelişmeye kendisini kapatan yapılanmalar (günün gerçeklerine uyup uymadığına bakmadan) aynı şeyleri tekrarlayıp durmuşlardır.

3- Gruplar-cemaatler arası çekişme ve rekabetin ortaya çıkardığı problemler

Gruplar ve cemaatler çaba ve kabiliyetleri sonucu doğal olarak oluşan farklılıklar meydana getiremeyince, etki ve güç oluşturabilmek için birbirleriyle rekabete tutuşmak zorunda kalmışlardır. Rekabet, zaman zaman Müslümanlara zulüm ve haksızlıkla mücadele etmeyi unutturmuş, birbirleriyle mücadeleye girmelerine yol açmıştır. Bu ise Müslümanların bölük pörçük olmalarına ve aralarındaki mesafelerin her geçen gün artmasına sebep olmuştur.

Yüzlerce yıllık köklü geçmişe sahip grupçuluk-cemaatçilik anlayışlarının, ne yazık ki günün ihtiyaçları çerçevesinde oluşmuş yapı ve kurumlarda da derin etkileri bulunmaktadır.

Belki eskisi gibi; peygamber soyundan geldiği veya rüyasında aldığı vahiyle (!) konuştuğu için asla sorgulanamaz liderlikler bugün pek itibar görmüyor. Ama günümüz liderleri de (en azından), başarıları tek başına kendilerine mal etmeye ve böylece “vazgeçilmezliklerini” kabul ettirmeye meyillidirler. Sözlerinin sorgulanmamasını, ne derlerse yerine getirilmesini ve hesap sorulmamasını arzularlar. Bu yüzden de, birilerine hesap vermek zorunda kalmaktansa, “küçük olsun benim olsun” mantığı fazlasıyla ilgi görür.

Eskisi gibi tamamen içe kapalı, katı statüko anlayışı bugün için geçerli değilse de, günümüz ihtiyaçları çerçevesinde oluşturulmuş farklı yapı ve kurumlarda da kemikleşmiş kadro eğilimi kendisini göstermektedir. Kilit konumlara gelebilmek için sadece gayret ve ehliyet yeterli olmaz; lidere sadakat ve itaat de önemli bir kriter haline gelir.

Eskisi gibi “kendisinden olmayanı kafir olarak görme” anlayışı bugün terk edilmeye çalışılıyorsa da, kurumlar ve yapılanmalar, eski alışkanlıkların etkisi ile birbirlerinden hala uzak dururlar. Aralarında bir iş birliği ve dayanışma biçimi oluşturamazlar. Tam tersi, içten içe rekabet hala varlığını sürdürmektedir. İş birliği ve dayanışmayı, kendi işleri için kullanabilecekleri imkan ve enerjinin harcanması olarak görürler.

Tabii şunu da belirtmek lazım ki, bugün gelinen noktada Müslümanlar; “grupçu-cemaatçi” anlayışın nelere yol açtığını görmüş durumdadırlar.

11 Eylül 2001 yılında Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırıların sorumlusu olarak Müslümanların gösterilmesiyle birlikte başlayan süreç, zalimlerin zulümde nasıl güç birliği yaptığını açıkça ortaya koymuştur. Bu süreç beraberinde birçok acı ve sıkıntıyı getirmiş olsa da, bir yandan da Müslümanlara gerçek mücadelenin neye ve kime karşı verilmesi gerektiğini göstermiştir. Böylece herkes ne kadar dar bir bakış açısına sahip olduğunu anlamış, gerçek sorunlarını teşhis etmeye başlamıştır. Bu teşhis ile birlikte de gelenekler sorgulanmaya, hızlı bir değişim yaşanmaya başlamıştır.

Ne var ki, yüzyıllardır var olan gelenek ve alışkanlıkların kısa sürede değişmesini beklemek hayalcilik olacaktır.

Üzerinde daha çok konuşulması ve kafa yorulması gerekmektedir.

Çözüm ne?

Çözüm üzerinde düşünmeye başlamadan önce, yazının başında işaret edilen bir gerçeği yeniden hatırlamak gerekir: Zalimler, zulüm düzenlerinin devamı için çok büyük çaba sarf ediyorlar. Değişen şartları analiz etmek, bunlara uygun politikalar geliştirmek ve dünya çapında karşı konulması güç iş birlikleri ile politikaları hayata geçirmek için durmadan çalışıyorlar. Kendilerini devamlı yeniliyor, zulüm düzenlerinin devamı için oluşturdukları dayanışmayı sürekli canlı tutuyorlar. Dolayısıyla, zulmün adalete, kötülüğün hayra dönüşmesi için çaba gösteren Müslümanların, maddi güç olarak değilse bile; kararlılık, çalışma disiplini, doğru tahlil, doğru stratejiler, iş birliği ve dayanışma yönünden “denk” (veya daha iyi) bir performans sergilemeleri gerekiyor.

Bu gerekliliğin tespitinden sonra, çözüme yardımcı olacak birkaç önemli noktayı şöyle tespit edebiliriz:

1- Değişik çaba ve yapılanmaları rakip olarak değil, bir gereklilik ve zenginlik olarak görmek önemli bir başlangıç noktasıdır:

Günümüzde artan nüfus, genişleyen toplumlar ve çeşitlenen ihtiyaçlar, tek boyutlu çabaların etki ve başarı gücünü azaltmaktadır. Bugün tam tersi, hayatın değişik cephelerinde hayrı temsil etmek ve yaygınlaştırmak için, değişik çabaların ortaya çıkmasına ihtiyaç vardır. Rekabetin olduğu bir ortamda çeşitlilik, daha fazla bölünmeye ve parçalanmaya hizmet edecekken; iş birliği ve dayanışmanın olduğu yerde dinamiklik ve katlanan bir enerji doğurur.

“Çeşitlilik”, hem toplumun bütün kesimlerine hayrı ulaştırmayı ve hayatın değişik alanlarında ortaya çıkan ihtiyaçları kuşatabilmeyi sağlar, hem de katı bir liderliğin sınırlayıcı etkisi altındaki tek merkezli çaba ve yapılanmaların hantallığını ortadan kaldırır. Zulmün, hayatın değişik cephelerindeki görüntüsüne ve temsilcilerine karşı, uzmanlık derecesinde hayrı tesis etmeye çalışan dinamik yapılanmalar ortaya çıkarır.

2-         (Bireysel boyutta) “ben”, (toplumsal boyutta) “biz” merkezli düşüncenin, iş birliği ve dayanışma önünde bir engel teşkil etmemesi gerekir:

“Ben-biz” merkezli düşünmek insanoğlunun doğasından gelir ve bir imtihan konusudur. “Ben” duygusu; coğrafyamızda yaşayan insanların, “az düşünen ve çabuk harekete geçen” karakter yapısında[5] belirgin olarak karşımıza çıkar.

İdeal başarı için, “ben-biz” mantığının aşılabilmesi gerekir. Ancak öyle veya böyle, birileri “ben” duygusuyla ortaya çıkacak, birileri de “biz” diyerek etrafında toplanacaktır. İdeal olanı tavsiye etmekle birlikte, “ben-biz” mantığını tamamen dışlamanın da gerçekçi olmadığını görmek gerekir. Önemli olan bu mantığın, “iş birliği” ve “dayanışma” önünde bir engel teşkil etmemesini sağlayabilmektir.

3- Hiç bir yapı ve çabanın tek başına yeterli olamayacağını görmek, iş birliğine ihtiyaç hissetmek gerekir:

“Ben-biz” mantığının parçalayıcı etkisini tesirsiz hale getirmenin belki de en önemli anahtarı, iş birliği ve dayanışmanın bir zaruret olduğunu görmek ve bu ihtiyacı hissetmektir.

Aralarında rekabet ve güç çekişmesi yaşanıyor olmasına rağmen zalimler, zulüm düzenlerinin devamı gibi ortak ihtiyaçlar için çıkar birliktelikleri oluşturabiliyorlar. Ortak hedefleri uğrunda kavga ve çatışmalarına ara verebiliyorlar.

Zalimler, rekabet halinde ve kavgalı iken bunu başarabiliyorlarsa; kalpleri Allah tarafından birbirine ısındırılmış, yan yana geldiklerinde kolayca tanışıp kaynaşabilen Müslümanlar, iş birliği ve dayanışmayı daha kolay başarabilirler. Önündeki engelleri ve zorlukları daha kolay aşabilirler. Yüzlerce yıllık tecrübelerin anlayışlar üzerinde oluşturduğu derin problem izlerini daha kolay silebilirler.

Yeter ki bunun bir zaruret olduğunu görüp, iş birliği ve dayanışmayı ihtiyaç olarak görsünler.

4- Yapılanma ve çabalar arasında istişare zemininin oluşmasını sağlamak gerekir:

İstişare, “konuşarak, danışarak bir düşünceyi ortaya çıkarmak” anlamına gelir. Müslümanlar için büyük bir imkan ve çok büyük bir fırsattır. Genelde, bir grup-cemaat içerisindeki bireylerin, lider kadroya danışarak hareket etmesi şeklinde yorumlandığı için, cemaat içerisindeki mertebeleri meşrulaştırmada kullanılan bir kavram olmuştur.

Oysa “danışma”, tek yönlü değil çift yönlü olarak düşünüldüğü zaman görülecektir ki, bu kavram; değişik alanlarda faaliyet gösteren kurum ve oluşumlar arasında iş birliği oluşturmanın anahtarıdır. Bir çaba ve gayret içerisindeki bütün Müslümanlar, ortaya koyacakları faaliyetleri başka Müslümanlarla istişare etmeye giriştikleri zaman:

  1. Fikirlerini sınamış olurlar: Yani uç ve aykırı fikirler, farklı akıl ve görüşlerin katkısıyla daha doğru ve gerçekçi hale gelmiş olur.
  2. Projelerini güçlendirmiş olurlar: Yani birçok aklın katkısıyla hata ve kusurlar en aza inmiş, en doğru adımlar atılmış olur.
  3. Bireysel kusurların olumsuz etkisini en aza indirmiş olurlar: Yani “paylaşımla” birlikte Müslümanlar, birbirlerini kontrol etmiş olur.
  4. Güç birliğine başlangıç teşkil edecek güzel bir geleneğe öncülük etmiş olurlar: Yani “ben-biz” mantığının parçalayıcı etkisi sınırlanmış olur.

İstişarenin nasıl gerçekleşeceği meselesi ise bir tecrübe sürecinin sonucunda kendiliğinden çözülecektir. Çabalar arasında istişare, yardımlaşma ve dayanışma olması gerektiği anlaşıldıktan sonra, nasıl olacağına çözüm bulmak sorun değildir. İhtiyaç o yönde gelişirse belki zamanla, farklı çabalara öncülük eden bireylerin bir araya gelerek oluşturdukları “denetçi” kurumlar bile ortaya çıkabilir.

İhtiyaçların kendi çözümlerini zorlaması ve oluşturması gibi bir gerçeklik vardır. Çözümün tek olması gerekmediği gibi, tek tip olması da beklenmez. Doğru olan tavır, henüz yeterince hissedilmeyen bir ihtiyaca hayali çözümler üretmek değil, ihtiyacı anlamaya-anlatmaya çalışmaktır. Ve dünyada geçerli olan şartların ortaya çıkardığı ihtiyaç:

1- Sorumluluklarını uzmanlık düzeyinde gerçekleştirmeye çalışan kurumların ortaya çıkması

2- Bu kurumların güçlü bir iş birliği ile ortak hedeflere kenetlenebilmesidir.

 

 

[1] “Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 51/56)

[2] “Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan, her birinize farklı yetenekler ve üstünlükler veren O’dur. Doğrusu Rabbin hesabı çabuk görür. Çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” (En’am 6/165)

[3] “Kim zerre kadar hayır işlemişse onu görür, kim de zerre kadar şer (kötülük) işlemişse onu görür.” (Zelzele 99/7-8)

[4] “Rablerinin rızasını isteyerek, sabah-akşam O’na dua edenleri sakın yanından kovayım deme. Onların hesabını sen verecek değilsin, senin hesabını da onlar verecek değil. …” (En’am 6/52)

“Ey iman edenler! Allah yolunda bir işe giriştiğiniz zaman konuyu iyice araştırın. Size iyi niyetle yaklaşan birisine dünyalık kazançlar uğruna “sen mü’min değilsin” demeyin. …” (Nisa 4/94)

[5] İslam öncesi Türk toplumlarına bakıldığında bu karakter yapısı açık bir şekilde görülür. Türklerin en büyük düşmanı kendileri olmuştur. Orta Asya’da kurulan devletlerin ortak özelliklerini şöyle karikatürize etmek mümkündür: Birbirlerini çekemeyen kabileler sürekli birbirleriyle çatışırlar. En sonunda biri diğerlerine galip gelir, ordu kurar. Fethederek yürümeye başlarlar ve Hazar’a varırlar. Oradan geri döner, fethede fethede Çin Denizi’ne varırlar. O arada hükümdar ölür, yeniden birbirlerine girerler, imparatorluk parçalanır. Sonra birisi yine diğerlerine üstün gelir ve bir ucu Hazar’da bir ucu Çin Denizi’nde yeni bir devlet kurulur. Bu böyle tekrarlanır durur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir