Hep Kendi Tarafımızda Olmak İyi midir, Ya da Hep Kendi Tarafımızda Olmak Mümkün müdür? / Haluk Berberoğlu

Print Friendly, PDF & Email

Hayatın anlamını, hayatı, insanoğlunu, tarihi, geleceği izah eden, kendi içinde tutarlılığı tam olan “kapsayıcı/kuşatıcı” tek bir fikir manzumesine sahip olmamız mümkün mü?

Bu tür sorularla kendimizi yüz yüze getirecek yaşantı anlarımız oluyor.

“Yaşantı anlarımız” sözünü bilerek seçtim. Çünkü bizler hayatımızı bir başlangıçtan sona doğru bir süreç gibi görme eğilimindeyiz, ama kendi hayatımıza biraz mercek tutar gibi bakabildiğimizde;  hayatı aslında darbecikler halinde algıladığımızı fark etmemek mümkün değil. Hayatla ilişki kuruşumuz ve hayata dair edindiğimiz bilgiler, fasılalarla, bilgi darbecikleriyle oluşmakta. Ansızın değil ama durup durmaksızın tanımlamaya adlandırmaya fırsat bulamadan.

Erişkinliğimizde vakıf olduğumuz toplam “bilgi”mizin, bize bir müfredata bağlı olarak transfer edilmeye başladığı ilk aşamalarda da, takip eden sonraki “yüksek” aşamalarda da bir program uyarınca birikmesi bizi yanıltmamalı. “Öğretim” bize programlı bir bilgi veriyor. Ama “öğretim”de transfer edilenle bizim hayat hakkındaki bilgimiz aynı şey olmamakta hiçbir zaman.

Ne üzerinde öğretim alıyor olursak olalım, insanoğlunun o büyük sorununu “varoluşunun” “varlığının” ve “varlığının dışındakilerin hakkındaki” bilgisine ulaşması hep küçük darbe salvolarıyla ve programsız olmakta.

Bu büyük soruların cevabı için epeyce nirengi noktası var. Kimi nirengi noktaları tartışmasız kaynaklardan referans almakta. En tartışılmaz iddiaya sahip olan ise kaynağını “kelam”dan almakta. Kelam ve Tanrı’nın buyrukları, Kutsal Metinler, takipçileri için hilafına fikir serdedilmesi imkansız metinler. Yine de aynı kutsal metnin farklı okumaları bin yıllardır mevcut. Hatta “bu farklı okumaların” kimi zaman tarihin yönünü değiştirecek önemli kavşaklara yol açtığı da hepimizce biliniyor.

İhtimal verelim ki, o büyük ve sonsuz sorulara nihai cevap, bu kutsal metinlerden sadece biri  (hatta o kutsal metnin “okumalarından” da sadece biri)nde var. Ama bunun hangisi olduğuna bugün karar vermemiz mümkün mü? Bu kararımız geriye kalan tüm diğer “okuyucuları” düşman addetmemizi de gerektirecekken!

O sorulara, tarihin kimi dilimlerinde, kimi coğrafyalarda, “insanoğlu”nun kendince ve itirazı kolay olmayan cevaplar ürettiği, üretmekte olduğu da ayrı bir vakı’adır.

Bu cevaplar da azımsanmayacak bir çoğunluk için kadim metinlere benzer iddialı bir çizgidedir. Hatta bu metinleri benimsemeyenler dahi oralarda yazılanlara, kolaycı reddedişle, saygısızlıkla bakamamaktadır. (Bunların sadece yakın çağımızda etkili olduğunu sanmamak, uzak tarih dönemlerinde etkili taraftar çoğunluğu/coğrafyası içerdiğini de hatırlamak gerek) Öyle cevaplar inşa edilmiş/edilmekte ki, kimi zaman bunların referansları kutsal metinlerdekileri çağrıştırmakta, kimi zaman bir benzerini ilk kez bir insanoğlunun söylediği bilinmektedir.

Tereddüt edebilmek elimizdeki tek kıymetli servet.

Kendi fikrimizden, kendi yorumumuzdan yana tereddüt içinde olmamız bizim en büyük saygınlık kaynağımız.

Geçtik o büyük sorular ve cevaplarından, günü birlik hayatımızın düzeneğine dair “okumalarımız” ve “iddialarımız” dahi, temel referanslarında mutabık olanlar için çeşitlilik arz ediyor.

Uhrevi referansların ve dünyevi referansların her birinin okunuşu, coğrafyaya/topluluklara/gruplara/aileye, nihayetinde kişiye göre değişmekte.

O küçük küçük darbecikler halinde kendi dışımızla tanışıp edindiğimiz bilgi zümreleri; zihnimizde/iç dünyamızda şekillenişleriyle, “ayrıksılıklarımızla”, “farklılıklarımızla” bizi diğerimizden başkalaştırıyor. Bu nedenle referansını aynı noktadan aldığını söyleyenler, birbirleriyle uyuşmayan yeni referanslar üretmekte.

Şaşmaz bir benzerlikle “aynı fikirde, aynı hissedişte” olamayacağız.

Olamadıkça bizi “hizaya sokmak isteyen” “hizaya sokma iktidarını almak isteyen” yeni metinlere ve yeni metin üreticilere ihtiyaç duyacağız.

Oysa bu ne kadar da zahmetli, meşakkatli bir yol!

Henüz düşmanımız olmayanların bize düşmanlaşacağı ya da bizim düşmanlaşacağımız birilerinin olacağı bir yol. Yollar…  Doğrunun eğriden bir türlü ayrılıp sadeleştirilmeyeceği… Tozun dumana karıştığı. Binlerce yıldır olduğu gibi!

Bilgimizin/iddiamızın “tek doğruluğu”ndan tereddüt etmenin alicenaplığı/yüceliği mi, iddia sahiplerinin uyuşmazlığının kaotikliği mi?

Hangisi saygıdeğer? Hadi saygınlığı da geçelim, hangisi daha işlevsel?

Bilgimizin, fikrimizin, hissedişimizin kendimize özgülüğü; benzemezliklerimizin yarattığı tekleşme kaygısı, “yoksulluk hissine” de sürüklemekte bizi. İçinde bir “küçük adem” olduğumuz koca evren; yapayalnızlık, güçsüzlük hissiyatımızı körüklüyor, bizi “diğerimize benzemeye” “diğerinin bize benzemesi ihtiyacına”, “birden çok olma”, “bir aradalığın güvenli limanına sığınma” arayışımıza sürüklüyor bizi.

Bize benzemeyenin varlığı ise bize benzerlerin tutunmasını kolaylaştırıyor.

Bize benzemeyenlere ihtiyacımız var.

Çünkü onlar bize “az benzerleri” “daha benzer” hale getirmeye yarıyorlar. Daha da tutunuyoruz benzerlerimizle birbirimize. Diğerlerini daha çok bize benzemez kılmak, “bizi” daha da “birleştirici” oluyor!

Giderek bize benzemezlerin aynı zamanda bizim için tehdit haline geleceği güne varıyoruz. Tehdit bizi ya da biz tehdidi yutup yok ettiğimizde yeni bize benzemezler varlaşıyor. Çünkü artık “benzerler”; vaktiyle ihmal edilebilir saydığı benzemez olduğu yönlerin kimilerini kabul edilemez bir ayrıksılık gibi görmeye başlıyor. Yine aynılaşma aramak durumundadır.

Benzer olmak zorunda mıyız?

Benzemez yönlerimiz beherimiz ve toplamımız için zenginliğimiz olamaz mı?

Her birimizin ayrıksı yönü, O’nun “O” olmasını temin eden özgünlüğünün temel hakkı değil mi?

Başkasının bana/bize benzemesini hangi hakla beklemeliyim? Başkasının bana/bize benzemezliği neden benim O’nu değiştirme hakkını bulmama sebep olmalı? Ya da O’nun beni değiştirme hakkı bulmasına? Kaldı ki doğruluğunun bir laboratuarda deneyle kanıtlanması mümkün olmayan insana ait bireysel/sosyal farklılıkları, kim hangi değişmez dayanakla doğru ya da yanlış olduğuna hükmedecek?

Benim/bizim doğruluğumuzun teyidini ancak ben/biz gibi olmayanların varlığını ve inandıklarını/tarzını gözlemleyerek temin edebiliriz. Teklik teyide el verir mi? Başkalarının (bize benzemezlerin) varlığı tehdit değil, benim/bizim varlığımızı güçlendiren, onduran daha yüksek mertebelere sıvanmamızın vesilesi değil midir ancak?

Benim gibilerin, bizim, çoğunlukta olmamız, kendimizi doğrulamamızda test vesilesi olmaya yeterli midir?

Tarihin kimi dilimlerinde, kimi coğrafyalarda, benzerlerin ezici bir çoğunluk ve egemen olduğu dönemler var oluyor. Şimdiki zamanda da var.

İçinde olmadığımız o coğrafya ve oradaki çoğunluk bizim için “doğrunun bulunduğu” fikrine sürüklemiyor? Başka bir coğrafyada belirli bir düşünüş, inanış içinde olanların çokluğunun, bizim çokluğumuzdan daha az olduğu için mi? Ya onlar bizden daha da “çok sayıda” ise?

Yaşadığımız coğrafyada da bugün, çoğunluğun parçası isek bile nasıl olup da doğrunun bizim tekelimizde, azınlıkta kalanların fikrinin ise yanlışlardan ibaret olduğuna emin olacağız?

Benim inandıklarıma ne kadar bir “çokluk”un itibar ettiği, doğruluğumun testi vesile değilse, doğruluğumun bugün teyidi mümkün mü?

Bizi kendimizle sınava alacak, kendimizi test edebileceğimiz tek yol var olsa gerek.

“Azınlıkta olan bize benzemezlerin çoğunluk olabilme fırsatını, sürekli diri ve mümkün kılmak.”

Ne kadar sayıda çok grup/grupçuklar halinde “bize benzemez” var ise o kadar çok, onlara “çoğunluk olma” fırsatını diri tutmak, bizim kendimize, inançlarımıza, iddialarımıza güvenimizin göstergesi de olacaktır.

Ama daha önemlisi, yanlışa daha az sürüklenmemizde, varsa kendi yanlışlıklarımızdan arınmamızda ne kadar etkili bir zemin içinde olacağımız apaçık değil mi?

Kaldı ki “bize benzemezler” hep mi yanlışı savunur? Hep mi yanlışlardan örülü bir zihin dünyasına sahiptir? Bizim gibi olmayanların da idealize ettikleri bir tasavvur dünyası, pratiğe döküldüğünde saygın kimi öneri ve düşünceleri hiç mi yoktur? Olmayacaktır?

Bu satırların yazarı, “kendi benzemediklerinin inanç, iddia ve fikirlerinden” itiraz edemediği her bir dilimi tartışmaya ve hak vermeye, kendi fikirlerinde tadilat yapmaya hazırdır, hep bu tarzda olmak istemektedir.

Ya siz?

Siz de var mısınız böylesine bir özeleştirel tutum içinde olmaya?

Bir alicenaplığa ihtiyacımız var; fikir ve inançlarımız kümesinden yana tereddüt etmeye razı olmaya…

Var mısınız?

Check Also

Farklı Fikirlerin Birlikte Yaşamasının İmkanı / Nuri Yılmaz

İslam adına birçok farklı düşünce ve grubun ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Aslında Müslümanlar bu ...

Hoşgörü: Müdara ve Tahammül / Muhammed Müctehid Şebusteri

“Resmi Dini Söylemin Eleştirisi. Mana Yayınları. Çev: Abuzer Dişkaya” isimli kitabından alıntılanmıştır.   Tolerans için ...

“Bir Arada Yaşamak” Mümkün Mü? / M. Kürşat Atalar

Son yıllarda Müslümanlar arasında ‘bir arada yaşama’ kavramının daha sıklıkla telaffuz edildiğini ve belirli çevrelerce ...