‘Hüküm Allah’ındır’ demek ‘Hüküm Ümmetindir’ demektir / Raşid Gannuşi

Print Friendly, PDF & Email

Çeviren: Gülşen Topçu

İslam ve demokrasiden bahsederken ne yazık ki bir grup Batılı ve Müslüman’ın da ortağı olduğu bir sanıyla karşılaşıyoruz: İslamcıların bazıları ve bazı İslam düşmanları İslam’ın demokrasiye karşı olduğu üzerinde birleşiyorlar. Bu garip ötesi bir şeydir. Siyasi bilimlerde uzman olmayan İslamcıların konumu, nesneleri basit bir şekilde sınıflandıran telkinlere dayanmaktadır ve bu, “İslami yönetim Allah’ın yönetimidir, demokrasi ise halk yönetimidir” şeklindeki bir sınıflandırmadır. Birbiriyle çelişen iki anlayış… Şu halde demokrasi küfür ve şirktir.

Siyasi meseleler bu şekilde basitleştirilemeyecek kadar karmaşık olduğu için bu kişiler, hüküm Allah’ındır sloganı ilan edildiğinde bunun büyük bir devrim olduğunu anlayamadılar. Bu büyük bir devrimdi; çünkü anlamı, kralların mutlak hâkimiyetlerinden, servet, otorite ve karar almada başına buyruk davranma haklarından mahrum edilmesi ve yöneticinin yalnızca halkın hizmetçisi ve kanun koyma hakkı olmayan yürütmeden sorumlu kişi olmasıydı. Çünkü “Hüküm Allah’ındır” sloganını taşıyanlardan hiç kimse Allah’ın bir bedene girip doğrudan ya da din adamları aracılığıyla bize hükmettiğini kastetmez. İslam’da din adamı yoktur. Allah-u Teâlâ gözle görülmez ve hiç kimse ya da kurum onun adına konuşamaz. “Hüküm Allah’ındır”ın anlamı kanunun ve ümmetin hükmetmesidir. Modern devlette de temel anlam kanun devleti oluşudur. Hüküm kralların ya da fildişi kulelerde yaşayan elitlerin değil, iman ettiği ve seçtiği şey çerçevesinde ümmetin hükmüdür. İşte burada Allah’ın hükmünün dönüp dolaşıp halkın hükmüne geldiğini görüyoruz. Tabi bu, gök adına konuştuğunu ve metinleri tefsir etmeyi tekelinde bulundurduğunu iddia eden kilise otoritesinin olmadığı ve bu işin temsilciler aracılığıyla ya da doğrudan görüşleri alınarak insanlara geri dönmesiyle olur.

İslami eğitime yeni başlayanlar bile şûra, içtihat ve icmanın bu dindeki yerini ve temel İslami metinlerin devletin örgütlenmesiyle alakalı konularda -yönetim, ekonomi ve icma da dâhil olmak üzere- şûra ve icma gibi genel ilkelerle yetindiğini bilirler. Müslümanlar kendilerini, miras aldıkları şeyden çok büyük farklılıklar arz eden yeni bir durumla karşı karşıya buldukları için şu soruyu sormaya mecbur olduklarını gördüler: Bugün diğer insani tecrübelerden de faydalanarak İslam’ın ilkeleri ve mirasından, hayatımızı yeniden düzenleyecek toplumsal projeleri nasıl üreteceğiz? İş âlimlere devredilecek ve içtihat edecekler. Ama kilise otoritesinin yokluğunda âlimlerin cevabı birbirinden farklı olacak. Peki, hangi içtihat seçilmeye daha uygun olacak? Üzerinde görüş birliğine varılan ya da halkın çoğunluğunun onayını alan içtihat seçilecek.

İşte İslam ve demokrasi bu noktada buluşuyor. Üstelik bu hiçbir uygulamaya gerek duymayan eski bir buluşmadır. Sonra Batı’nın geliştirdiği ve büyük bir kazanç olan uygulamalar gelmektedir. Bu uygulamalar bir ilke ve değer olarak şûrayı, ümmetin iradesini ve yöneticiler üzerindeki hâkimiyetini ifade edecek disiplinli bir sisteme dönüştürür. Bu da, İslam en yüce kaynak olduğunda Mağrip’te Maliki mezhebinin, başka ülkelerde de başka mezheplerin hâkim oluşunun sebebini açıklar. Maliki mezhebi hangi kararla Mağrip’te egemen oldu?  Şafilik hangi kararla başka bölgelerde egemen oldu? Sultanın hangi kararıyla? Kendi bölgesindeki mezhebi seçen halktı, bu halk başka bölgelerde de başka bir mezhep seçti. Çünkü Allah’ın hükmü -içtihat ve şura mekanizmasıyla- halkın kanunu ve onu uygulayacak kişiyi seçmesiyle sonuçlanır ve bunun kendine has kültür çerçevesinde olması çok normaldir.

O halde biz bu modernizmi, akıl için mutlak hürriyet, bilim, sanayi ve hatta demokrasi ve halk egemenliği oluşuyla istiyoruz. Ama onun Fransa, Amerika ve Rusya kapısından değil bizim kapımızdan girmesini -yani laiklik değil İslam kapısı- talep ediyoruz. Modern dünyaya kendi kapımızdan girmek hakkımız değil mi? İşte Batı’yla ve Batılılaşmış faşist elit kesimle aramızdaki anlaşmazlık budur. O halde asıl çatışma, modernizmle geçmişe takılıp kalma arasında değil, köklü İslami modernizmle bayağı ve bağımlı hatta şeklî ve sözde Batı modernizmi arasındadır.

Batı gerçekten de çok kültürlülük anlamındaki demokrasiye inanmakta mıdır? Yoksa Batı’da merkezi bir medeniyet ve Avrupa ırkçılığı mı var? Amerika ve Avrupa’da güneş, dünyanın diğer ülkelerinde ay daha doğrusu etrafında uçan şarapneller mi var? Batı sorunsuz olsaydı, her şey güllük gülistanlık olsaydı, onun metodunu izlememizin mümkün olduğu zannı yayılabilirdi. Biz onun metodunu izlememizi istemediğine eminiz bununla birlikte kendi metodumuzu izlememize de izin vermiyor. Batı’nın birçok eksiği olmasına ve giderek kötüleşecek yıpratıcı birçok krize maruz kalmasına rağmen -bütün bunların yanı sıra başarılarını takdir ediyoruz- bir Batı ülkesinde böyle bir sempozyumun düzenlenmesi, Batı medeniyetinin başarılarından biridir. Çünkü sahte modernizm ülkelerinin hiçbirinde böyle sempozyumlar düzenlenmemektedir. Burada köklü bir medeniyet var ve bu nedenle halklar ve medeniyetler böyle bir sempozyumda bir araya gelip diyaloga geçiyorlar tıpkı eskiden Bağdat, Şam, Kurtuba ve Semerkant’ta medeniyetlerin bir araya gelip kaynaştığı gibi.

Ama böyle bir şeyin bugün ne Tunus’ta ne de İslam dünyasının birçok ülkesinde gerçekleşmesi söz konusudur. Çünkü bu ülkeler geri kalmışlık zincirine vurulmuştur ve medeniyet kapısından içeriye toplum, halkın iradesi, akıl ve din üzerinde hâkimiyet kurma ve onu parçalamaya çalışma anlamıyla girmiştir.

Bugün Tunus ve benzeri ülkelerde, elit kesimin sadece siyasi kararı değil insanın vicdanını da kontrol altına aldığını bilmiyor musunuz? İşte mescitler devlet kararıyla çalıştırılıyor, imamlar devlet kararıyla tayin ediliyor, hutbeler Diyanet İşleri Başkanlığı görevlisi tarafından yazılıyor. Bu durum, Batı’da kilisenin insanların akıllarını kontrol altına aldığı, haram ya da helali belirlediği modernizm öncesi çağı hatırlatmıyor mu? Keşke Müslüman-Arap seçkinlerimiz ve bunların arasında da Tunuslu seçkinler, Taha Hüseyin’in dediği gibi, “Batı’yı acısıyla tatlısıyla almış” olsaydı! Ne yazık ki Batı’nın sadece acı yönünü aldılar, özgürlüklerini ve halkın yetkisine saygıyı almadılar. Batı kurtuluş ve kalkınmaya dikkat ederek bunun olmasını istemiyor.

O halde temel sorunumuz -sorunumuz varsa- ne teknik ve bilimsel anlamıyla modernizmle ne de devletin inançlar karşısında tarafsız olması anlamıyla laiklikledir. Bizim köklü sorunumuz; sahte modernizmle, kendini soyutlamış bir azınlığın, siyasi karar ve serveti tekeline alarak, demokrasi, modernizm, laiklik, sivil toplum ve hatta bazen İslam adına insanların vicdanlarına, akıllarına ve rızklarına hükmederek halk üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmasıyladır.

Geçen sene Tunus’ta “reformu” tekfir eden resmi bir fetva çıkarıldığını ve bunun televizyon, radyo ve cami minberlerinde okunduğunu bilmiyor musunuz? Bu nasıl bir modernizmdir?

Bu, Batı laikliğiyle çökmüş, despot kilise dindarlığı arasında seçim yapmak zorunda kaldığımızda bizi acısıyla tatlısıyla demokratik Batı laikliğini seçmeye zorlamaktadır. Zira Batı’daki faşist olmayan demokratik laiklik; eğitim, yardım, basın ve sanat kurumları ile yönetimden bağımsız siyasi partiler gibi insanların pek çok işini yürüten halk kurumlarının var olması anlamındaki sivil toplumu var etmiştir. Ben Tunus’ta şaşırtıcı bir şekilde “sivil toplum”dan bahsederek avurtlarını şişirmelerine anlam veremiyorum. Belki de sivil toplum diye zelillik ve baskı toplumunu kastediyorlardır.

Check Also

Demokrasi ve Hakimiyetin Kaynağı Problemi / Yusuf İmamoğlu

İslam ve demokrasi konusu, Müslümanlar arasındaki en tartışmalı konulardan birisidir. Kimileri “demokrasi” ile “şura” arasında ...

İslami Kimlik ve Demokrat Olmak / Nuri YILMAZ

Demokrat, “demokrasiye inanan” olarak tanımlanmaktadır. Fakat tek bir demokrasi anlayışı veya herkesin üzerinde uzlaştığı sabit ...

İslam’da Demokrasi / Malik B. Nebi

“Faslı Öğrenciler Kulübü (1960)”nde yaptığı konuşma. Çeviren: Muharrem Tan   Beyler, İslam halkları olarak, bizimle ...