Hz. Muhammed’in Medine’deki Siyasi Pozisyonu / Montgomery Watt

İslami Yorum için Çeviren: Fatih Peyma

Medine vesikası, Muhammed’in 622’de Medine’ye geldiğinde elde ettiği  siyasi pozisyonunu gösteren kesin bir delil değildir. Fakat vesikaya göre onun yetkileri o kadar kısıtlıydı ki o yetkilerin Muhammed’in Medine deki ilk yıllarında gerçekleşme ihtimali pek de yüksek değildi. Vesikanın açıkça beklediği şey bütün anlaşmazlıkların Muhammed’e götürülmesi gerektiğiydi. (23.,42. Madde) Ayrıca önsözde “Muhammed Peygamber”dir ifadesi yer alır ve muhacirlerin Medine deki kabilelerle aynı statüde görülmesi muhacirlerin lideri olarak Muhammed’in tıpkı diğer kabile liderleri gibi algılanması gerektiğini ifade eder. Beklide muhacirler en başta zikredildiğinden dolayı, Muhammed kabile liderleri arasında bir üstünlüğe sahip oluyordu. Fakat o, Medine de kesinlikle otokratik bir hükümdar olmaktan çok uzaktı.  Sadece Medine’nin ileri gelenlerinden biriydi. Medine deki ilk yıllarında birkaç kabile lideri, muhtemelen Muhammed’den daha etkili konumdaydı. Eğer, Muhammed genel bir mutabakat sağlamada yeterli diplomatik beceriye sahip olmasaydı, anlaşmazlıkların o’na götürülmesini emreden vesika maddesi, tek başına onun gücünü artıramazdı.

Medine döneminin ilk yarısında bazı olaylar, Muhammed’in siyasi pozisyonunun teorik zayıflığını gösteriyor. Abdullah bin Ubey’in bizzat yaydığı ve Ayşe’nin iffetine iftira niteliğinde olan “ifk” hadisesinden sonra, Muhammed, Ubey’e karşı direkt harekete geçmedi. Ensarla bir araya geldi, İbni Ubey’e karşı harekete geçmek isteyenlere izin almak için ensarla görüştü. Bu durumda, isteyerek yada istemeyerekte olsa  Muhammed gayesine ulaşmış, Evs ve Hazreç arasındaki husumet alevlenmiş ve İbni Ubey’in haysiyeti azalmıştı.Benzer şekilde, sadakatsizliğinden dolayı Beni Kurayzanın cezalandırılması meselesi ortaya çıktığı zaman, Muhammed kendi başına bir karar almadı. Çünkü o, kan dökülmesini emretseydi, Müslüman olsalar bile bazı Beni Kurayza müttefikleri, onurlarının kırıldığını düşünüp intikam almaya yönelebilirlerdi. Cezalandırma kararı, bu yüzden, müttefikleri oldukları kabilelerin liderlerine bırakıldı.

Bunlar, Medine de kabile liderlerinin nasıl güçlerinin bir kısmını koruduklarını ve bu şekilde Muhammed’in otoritesini nasıl sınırlı hale getirdiklerini gösteren örneklerdir.Bütün örnekler bunlar değildir. Muhammed’in Yahudiler üzerine harekete geçmesinin sebebini anlamak için  kabileler arası ilişkilerinin eskiye ait arka planını bilmek gerekir ve bu kabileler arası ilişkiler her zaman için Muhammed vekil belirleyeceği zaman göz önünde bulundurulmuştur. Muhammed, birkaç küçük muhalefeti saymazsak, genelde işbirliğinden yana grupların lideri olarak görülmekteydi.

Her türlü anlaşmazlığın Muhammed’e götürülmesi, onun peygamber olarak kabul edilmesiyle yakından ilişkilidir. Vesika her türlü anlaşmazlığın “Allah’a ve Muhammed’e götürüleceğini” bildiriyordu. Bir peygamberin görevi, Kur’an’da da bildirildiği gibi adaleti sağlamaktır. “Her toplum için mutlaka bir elçi gönderilmiştir. Ancak her toplumun elçisi geldikten ve tebliğini yaptıktan sonra, aralarında adaletle hükmolunur.”  Onlara hiç haksızlıkta bulunulmaz.” (10/47) Bu husus, şüpheye yer bırakmadan, Medineliler tarafından Muhammed’in peygamberliği tasdik edildikten sonra gerçekleşmiştir. Muhammed’in, Medineliler tarafından benimsenmesini sağlayan şey Onun Medine deki hayatı çekilmez hale getiren iç çekişmelere bir son vereceğine inanmalarıydı. Eğer Medineliler, Muhammedi peygamber olarak kabul ettiklerinde ve ona kapılarını açtıklarında, aralarındaki anlaşmazlıklarda onu hakem olarak görmeyi açıkça kabul etmedilerse bile, Allah’tan gelen vahiyle onu “hakem” olarak görmeleri gerektiği bildirilmiş olsa gerek. Bunun anlamı şuydu. Anlaşmazlılar Allah’tan Muhammed’e gelen vahiyle giderilecektir. Ama, şüphesiz pratikte, Muhammed, vahyin inmediği herhangi bir meselede Allah’ın hükmünün ne yönde olabileceğini en iyi bilen olarak kabul edilecekti. “Her ne zaman aranızda bir anlaşmazlık olsa” (4/59) ayeti Medine vesikasının 23. maddesiyle birebir örtüşür. Söz konusu madde, çok da net değildir komşular arsındaki anlaşmazlıklardan tutunda, siyasetteki geniş kapsamlı fikir ayrılıklarına kadar her yerde uygulanabilir.

Bu gibi konular, vesikada ifade edildiği, Muhammed’in siyasi pozisyonunun göstergesidir ve bunlar Medine de, onun ilk yıllarını tasvir etmektedir. Bu siyasi pozisyonun Akabe Biatında hangi boyutlarda kabul gördüğünü söylemek imkansız. Kadınların beyatta bulunması (beyat en-nisa) meselesi Hudeybiye’den sonra inen vahiylerde karşımıza çıkmaktadır. Ve Muhammed’e verilen sözün gerçek anlamına delil olarak kabul edilemez. 2. Akabe Beyatında, daha fazla beyatlarda bulunuldu. Bunlardan biriside “beyat el-harp” olarak bilinen “savaşma sözüydü”. İbni İshak’ın rivayetine göre “El bera bin marur” Muhammed’e senin hak ile gönderene yemin olsun ki kendimizi koruduğumuz şeylerden senide koruyacağız” diyerek biat etmiştir. Muhammed’in peygamber oluşuna atıfta bulunmak haricinde, bu sözlerde Medineliler ve Muhammed arasında ki ittifakı diğer ittifaklardan ayırt etmek çok zordur. Bir gün Ebu el-Haysem bin et-Tihan, Muhammed’e, “biat ettikten sonra, Allah senin dönmeni emreden bir ayet gelirse, ne yapacağını” sorar. İşte Muhammed’in cevabında da aynı şey söz konusudur. Muhammed “ben sizdenim, sizde bendensiniz. Savaştığınız kimselerle savaşır, barış yaptığınız kimselerle barış yaparım” demiştir. Bu askeri bir ittifaktır. Gelen rivayetler bizlere Medine devletinde, Muhammed’in bir peygamber olarak kabul gördüğünü gerçeğinden başka, onun siyasi pozisyonu hakkında bir şeyler söylemiyor. Bu da tahmin edilebilir bir şey. Muhammed Medine’ye gidene kadar peygamberliğinin tasdiki ile yetiniyordu ve bundan başka ayrıcalık talep etmiyordu (tabi onunla görüşmek için gelen kabile liderlerinin ricalarında bir şeyler belirsizse, anlaşılmamasını saymazsak). Muhammed, peygamberliği kabul edildiği oranda, gücünü ve yetkilerini artırmaya başlayabileceği bir başlangıç noktası elde edebilecekti.

Muhammed Medine’ye geldiğinde onun siyasi pozisyonunun en gizemli tarafı askeri alandı. “Savaş beyatı” ile alakalı cümleler sadece savunmaya yönelik hareketlerden bahseder. Ve o cümleler saldırıya yönelik hareketlerden hiç bahsetmez. Savunma durumunda ve savunma anında kimin liderlik yapacağı belli değildir. Şu bir gerçek ki, ilk “seferler” kervanlarına pusu kurup ganimet elde etmek  umuduyla yapılan seferlerdi. Bu seferlere Medinelilerin katılıp katılmadığını bilmiyoruz ama muhtemelen katıldılar. Böylesi seferlerde lider ya Muhammed idi yada onun görevlendirdiği bir muhacirdi. Bunun sebebi şuydu. Muhacirler seriyyelere komutanlık etmenin yanında seriyyeleri organize eden olduğundan, Ensar sadece iştirakçi konumundaydı. 623’de Uşeyre seferi için, Muhammed gönüllü olanlara seslenmiş, onları davet etmiştir. Bu seferler, Bedir’e yapılan bile ganimet elde etme amaçlı akınlardır. Ensar için hedef hayati tehlike kaygısı gütmeden ganimet elde etmektir. Muhammed bedir için nasıl adam topladıysa, seferler içinde aynı yöntemle adam toplamıştır. Ama görünüşe göre onun peygamberliğine gönülden inanan herkes seferlere iştirak etmemişlerdir.  Rivayetlere göre iştirak etmeyenler hiçbir şekilde kınanmamışlardır. Kaynaklarda Muhammed’in davet ve teşvik yoluyla 300 civarı adam bulduğuna rastlıyoruz.

Bedir’le elde edilen ganimet, Muhammed’in istediği şekilde taksim edildi. Bu da tabiri caizse bu seferin başkalarını katılmaları için davet ettiği özel bir sefermiş gibi göründüğü iddiasını doğrular niteliktedir. Savaştan önce, Muhammed’in, öldürenlere veya düşman yakalayanlara belli ödüller vaat ettiği rivayet ediliyor. Muhammed söz verip de  onu yerine getirenleri gördükten sonra (ve tahminen kendi kullanımı için  bir kısmını ayırdıktan sonra) ganimetin geri kalanını iştirakçiler arasında eşit bir şekilde bölüştürdü. Muhammed sonrasında, bu şekilde savaşmayı ve ganimet bölüştürmeyi tatmin edici bulmamış olabilir.  Herhalde Bedir’den sonraki aylarda Beni Kaynuka’ya karşı sefere kadar, bütün ganimetlerin beşte birinin yani Muhammed’e gideceği emredilmiştir. (8/41) Bu değişiklik, daha başka birkaç değişiklik anlamına gelir. Öncelikle bu değişiklik Muhammed’in ümmetine lideri olarak görüldüğünü kanıtlar. Arabistan’da bir kabilenin lideri için ganimetin çeyreğini almak adettendi. Bunu kısmen kendi kullanımı için kısmen de kabilenin adına belli işleri yerine getirmek, misafirleri ağırlamak ve fakirlere bakmak için kullanırdı. Çeyreklik paydan beşte birlik (humus) değişime geçiş Muhammed’in kabile liderinden öte ümmetin başı olduğu gerçeğini gösteriyor. Beşte birlik payı (humusu) emreden ayet (ki muhtemelen Bedirden sonra inmiştir) humusun, bahsettiğimiz halka yönelik amaçlar için Muhammed tarafından kullanılmak için ayrıldığını bildiriyor.

Bu tür düzenlemeler, (ümmetin başı olarak Muhammed’in kabul edilmesinin yanında) gösteriyor ki o, zaferden sonraki olumlu havanında etkisiyle, ümmetin çoğunu Bedrin sonuçlarını kabul etmeye ikna etmiştir. Herkes Mekkelilerin intikam güdeceğinin farkındaydı. Daha makul düşünenler ise Mekkelilerin bir dahaki sefere bu kadar kolay yenilmeyeceklerini düşünüyorlardı. Yinede, belirsiz geleceğe rağmen Ensar genelde eskiye oranla Muhammed’i daha çok destekliyordu. İnananların azmini güçlendirmek için “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar” (8/39) Mekkelilerle savaşmayı emreden ayetler geliyordu. Bu da Kureyşe karşı hitap eden maddelerin ve aynı zamanda savaşta ve barışta ümmetin bütünlüğünü vurgulayan diğer şeylerin vesikaya dahil edilmesi için elverişli dönemdi. Mekke ile halihazırda hiçbir anlaşmazlık yokken bu türden maddeleri Ensar’ın nasıl erkenden kabul etmeye yanaştığını anlayabilmek hiç kolay değil.

İbni Ubey şüphesiz toplum içinde sivri bir tip olduğundan ona karşı bir muhalefet söz konusuydu. Bazıları ise neden bir sure inmiyor diye sormaktaydı. Bu talepleriyle, sadece Muhammed’in sözüyle değil, Allah’tan gelecek vahiyle hareket etmeye hazır olduklarını ima ediyorlardı. Ama “apaçık şekilde bir sure” geldiğinde, sözlerinin arkasında durmuyorlardı. (bakınız, Muhammed suresi 20. ayet) Bedr ve Medine kuşatması arasındaki süre, Muhammed Medine’de nüfuzunu tesis etmeye uğraşırken zor geçmiş olmalı. Kur’an da, “Allah’a ve Elçisine uyun” ayeti ve benzeri ayetler 40 küsur yerde geçer ve çoğu Uhud savaşından önceki ve sonraki  aylara tekabül eder. “Allah ve Elçisine itaat edin” ayetleri muhataplara seslendiği kısımlarda önceki peygamberlere ait bir dizi kıssalar anlatılır. Allah’a ve Elçisine uyanların cennete gireceği (4/13) ve itaat etmeyenlerin ise cehenneme gireceği (33/66) bildirilir. Bazı bölümler ise belli başlı hususları dile getirir (mesela ganimetlerin taksimi, şarabın ve şans oyunlarının yasaklanması gibi) ki Uhud savaşı zamanındaki şartlarla açıkça bir bağlantı yoktur. Bazı ayetler ise daha sonraki dönemlere aitmiş gibi görünmektedir. (9/71) Bununla birlikte pek çok ayet Bedr’den sonraki günlerde Muhammed’in ve devletin karşılaştığı muhalefetle alakalıdır. Bunlar ya genel konularda yada Muhammed’e anlaşmazlıkların getirilmesi veyahut Mekkelilerle savaş gibi belli başlı hususlar hakkında olmuştur. Bu da Muhammed’in özel siyasi pozisyonunu devam ettirmesi için gerektiği anlamına geliyordu. Bununla birlikte Muhammed bu tür ayetleri emir olarak değil de, teşvik-tavsiye olarak görmüş gibi görünüyor. Çünkü vesika itaati şart koşmuyor. Uhud’dan sonra İbni Ubey ve destekçilerin kınanmalarının sebebi itaatsizlik değil, korkakça davranmalarıydı. Bu sebeple, bu dönemde Muhammed’e karşı varolan genel itaatin (Kur’anın spesifik emirlere, feraize itaatsizlikten ayrı olarak) açıkça emredilmediği sonucuna varabilir.

Bu gibi durumların en azından mart 628’deki Hudeybiye seferine kadar böyle ettiğini varsayabiliriz. Mayıs 627’deki Ebu Lubabe’nin cezalandırılma meselesi  sadece Muhammed tarafından değil aynı zamanda  Ebu Lubabe’nin bizzat istemesiyle gerçekleştirilmiş bir olaydır. Serbest bırakılması ise sadece Muhammed’in emriyle değil, aynı zamanda Allah’tan gelen vahiyle gerçekleşmiş gibi görünmektedir. Ama ayet mutlak surette Ebu Lubabe için inmiştir diyemeyiz. Bu “savaş beyatı” daha önce bahsettiğimiz gibi, peygambere itaat etmek için Muhammed’in emrettiği her bir şeyi yapmaya verilen bir sözdü. İtaatin bütün Müslümanlardan mı beklendiği yoksa sadece söz verenlerden mi beklendiği tam açık değil. Fakat beyatta bulunmamış Medineliler Muhammed’e itaat etmekle yükümlü olmasalar bile, onlar için Muhammed’e muhalefet etmek artık eskisi kadar kolay olmayacaktı. Muhammed gittikçe güçleniyor kendisine beyatta bulunulmasını istiyordu. Muhammed’in kararlarına uyulmasını emreden bir ayet vardır (33/36) ve muhtemelen 628 yılına aittir. Surenin büyük bir çoğunluğu 627 yılına aittir. Richard Bell bu ayetin bu sureye sonradan eklendiğini varsaymaktadır.

Hudeybiyeden  sonraki günlerde, Muhammed’in otoritesinin boyutlarına ışık tutacak bir olay maalesef pekte net değildir. Muhammed’in Beni Seleme kabilesindeki bazı kimselere, “kabilenizin lideri kimdir” diye sorulduğu rivayet edilir. Akabinde onlar, “Ced bin Kays” derler, peygamber ise, “hayır sizin kabilenizin lideri Bişr bin Bera bin Maruzdur” der. Bu bir kabile liderinin resmi bir azli olabilir. Fakat aynı zamanda Muhammed’e sadık kabile mensuplarına sadece Ced bin Kays’ı azletmeleri konusunda bir ima da olmuş olabilir (belki de Bişr’e sadece iltifatta olabilir.) Bu resmen bir kabile liderini azletmenin ilginç bir yöntemi gibi görünmektedir. her şeye rağmen kanaatimizce bu resmi bir azildir. Eğer böyleyse, bu Muhammed’in otoritesinin bir yansımasıdır.  Gerçektende bu olay O’na karşı itaat beyatıyla yakından alakalıdır ve muhtemelen akabinde derhal görev değişimi gerçekleşmiştir. Ced bin Kays Hudeybiyede bulunmayı reddeden biriydi. Akabe biatında “savaşma sözü” veren ama hicrette vefat eden Beni Seleme kabilesinin lideri El-Bera bin Marur’un oğlu olan Bişr kabile liderliği için en uygun insandı. Bişr, Hayberin fethi sırasında yediği zehirli bir balıktan dolayı öldü. Bahsi geçen bu örnek Muhammed’in otokratik gücünü kullanmasına bir örnektir ve Hudeybiye beyatından sonraki günlere tekabül ediyor. Ama eğer bütün bunlar sadık kabile mensuplarına üstü kapalı bir mesajsa, o zaman, Muhammed’in hiçbir resmi yetkisinin olmadığı yerlerde bazı konularda istediği kararları nasıl elde ettiğini gösteren ilginç bir örnektir.

631 yılındaki bir olay, o vakte kadar Muhammed’e itaat edildiğini gösteriyor. Kab bin Malik ve diğer iki kişi herhangi geçerli bir mazeret olmadan Tebük seferinden geri kaldıklarında, onlar Müslümanlar tarafından kendileriyle konuşulmama ve onlara ilişkileri kesme cezasıyla cezalandırılmışlardır. Ve Muhammed tarafından gelen bir emirle gerçekleşmiştir. Bu üç Müslüman’ın cezalarının kaldırılmaları kararı ise Muhammed’inde belirttiği gibi Allah’tan gelmiştir. (Bknz:9/119-119) Münafıkların dışlanmaları muhtemelen Muhammed’in emriyle değil, vahiyden kaynaklanmıştır.

İbni Sad’ın bize ulaştırdığı mektuplar ve anlaşmalar, çoğunlukla Muhammed’in son yıllarına aittir. “Allah’ın ve Muhammed’in himayesi” ve “Allah’ın ve Muhammed’in güvencesinden kuşku yoktur” gibi ifadelerle beraber Muhammed’in adının Allah’la yan yana zikredildiğini görmek hiç şaşırtıcı değildir. Muhammed’e itaat etme mecburiyeti birkaç belge dışında karşımıza çıkmaz. Fakat bahsedilmemiş olsa da, sık sık üstü kapalı ima edilir. Eldeki belgeler  Muhammed’in Mekke fethinden önceki dönemde, dini meselelerde olduğu gibi siyasi meselelerde de toplumun tartışmasız lideri olarak hareket ettiği görüşünü doğrulamaktadır. Muhammed’in Hudeybiyeden sonra komşu devletlerin liderlerine mektuplar yazması (geleneksel rivayetler yanlış görülse bile), Muhammed’in yüz yüze kaldığı bütün ciddi muhalefetleri bertaraf ettiğinin farkında olduğunu kanıtlar gibidir. Muhammed’in mektuplarda “Muhammed peygamber” ve “Allah’ın Elçisi” gibi ünvanlar kullanması, İslam öncesi geleneklere uygun olarak peygamberin siyasi bir liderlik iddiasına sahip olduğu anlamına gelebilir.

Muhammed’in otokratik gücünün boyutlarını, ömrünün son 2-3 senesinde, çeşitli alanlarda onun adına hareket etmeleri ve idari görevlerde bulunmaları için vekil tayin etmesinde bariz bir şekilde görebiliriz. En başından beri, Muhammed sorumlu olduğu çeşitli görevleri yerine getirmesi için bazı kimseleri görevlendirmiştir. Bu şekilde o bizzat iştirak edemediği seferlere komutan atamıştır. O, Bedre kadar muhacirlerin başı olarak böyle hareket etmiş olabilir, fakat daha sonra, liderlerden bazıları Ensar’dan ve hatta bedevi kabilelerden olduğu için, bir bütün olarak Müslüman toplum adına hareket etmiştir.  Bazen Muhammed’in düşmanına karşı husumet besleyen bir kimseye, İslam toplumu adına bir seferi organize etme görevi verilebiliyordu. Bu şekilde “kabul görmüş” bir lider, şüphesiz ganimetin beşte birini (humusu) Muhammed’e ödemek için razı oluyordu. Mesela, Uyeyne Müslüman olmadan önce Tamin kabilesine karşı bir seferi yönetmiştir. Medine İslam devletinde ilk dönem görevlendirilmelerden  biride Muhammed Medine de bulunmadığı zamanlarda vekil tayin etmesiydi. Bedr seferi boyunca, beklide bölgenin çoğunlukla gayrimüslim olmasından dolayı Kuba’da başka bir vekil görevlendirilmişti. Bir diğer ilk dönem görevlendirilmelerden biride mahkumlara ve ganimetlere göz kulak olacak birilerinin atanmasıydı. Bütün bunlar, meseleleri halletmek için Muhammed’in söz sahibi olduğu konulara giriyordu. Vesikanın 36. maddesi gazvelerde Muhammed’in onayı gerektiğini söylüyor.

Muhammed’in etkisi arttıkça, daha geniş çapta görevlendirmeler zaruri hale geldi. Böylece Hayberde elde edilen ganimetler bölüşüldükten sonra bile, yıllık mahsulün yarısını almak ve değerini belirlemek için bir müfettiş tayin etmek zaruri hale geldi. Rivayetlerde Vadil Kura’da ve Taymada ki Yahudi yerleşim yerlerinde valiler olduğundan bile bahsedilir. Medine civarındaki kabilelerle ilişkilerde, Muhammed kendine yakın olan kabile liderlerinden istifade etmiştir. Bu liderlere emanet edilen görevlerden biride, Tebük ve Mekke’nin fethi gibi seferlere kabile üyelerini çağırmaktı. Vergi (ve zekat) toplama görevi Muhammed’in belirlediği ileri gelenlere aitti. Örneğin Eslem, Cüheyne ve Kab kabilelerinde bu şekilde olmuştur. Eslem için vergi (yada zekat) toplayan biri aynı zamanda Gifar kabilesi içinde bu işi yapmıştır. Muhammed’le ittifak içinde olmayan kabilelere, Kureyş’e yada Ensar’a ait olan vergi-zekat tahsildarları gönderilmiştir. Bunlara örnek olarak Suleym, Fezareh ve El Mutalik gibi kabileleri verebiliriz. Ama Ensar’dan   birinin Muzeyneye gönderilmesi muhtemelen farklı bir durumdu. Bu durum belki de gönderilen kişinin Evs kabilesinden ve eski bir müttefik olmasındandı. Bunun sebebi, Muzeyne kabile mensupları arasında sorumluluk yüklenebilecek kimsenin olmamasındandır. Hatta liderleri Bilal b.el-Harid Muhammed’in savaş atlarına mera bulmak gibi sıradan bir sorumluluk verilmiştir. Tekrarlayacak olursak, Muhammed komşu kabilelerden becerikli insanlardan istifade etmiştir. Bu insanlar kabilelerinde yüksek  pozisyonlarda bulunduğundan ve Mekke de  ve Medine de  idari yeteneğe sahip olduğundan dolayı başka kabilelere vekil olarak görevlendiriliyorlardı.

Arabistan’ın kuzey doğusunda ve merkezindeki güçlü kabileler Muhammed’le ittifaka girdikçe, liderleri yada en azından lider olmak isteyenler aracılığıyla görüştüler. İlk başlarda, onlar Medine hazinesine ödeme yapmadılar. Bu yüzden vergi meselesi gündeme gelmedi. Gündeme geldiği zamanda bundan lider sorumlu olacaktı. İşte bu sebeple, vilayete dayalı idari bir sistem tesis etmek için doğu ve kuzeybatı Arabistan uygundu. Muhammed bazıları dost bazıları düşman olan pek çok küçük birliklerle uğraşmak zorunda kaldı. Etki gücü yüksek, nüfuzlu insanlardan yararlandı. Ancak çoğunlukla Mekkeli ve Medineli vekiller görevlendirmeyi tercih etti.

Bunlardan bazıları, açıkça düzeni sağlamada ve her biri belli alanlarda, Muhammed’e ödenecek verginin toplanmasından sorumluydu. Mesela Muaz bin Cebel, başka vekillere tahsis edilmiş bölgelerde yani Yemende ve Hadramut’ta görevlerde bulunmuştur. Bu görevler arasında İslam’ı yaymak-öğretmek ve en azından bazı bölgelerde vergi tahsil etmekte vardı. Fakat yerel vekilleri denetleyip denetlemediğinden bahsedilmiyor. Ridde savaşları boyunca bu “vekiller” Medine den  gelen küçük birliklere komutanlık etmişlerdi. Bundan önce, onların normalde Medine ve Mekke vatandaşı olan sadece 15-20 kişilik askeri destek birimleri vardı. Gerekli olduğu takdirde, onlar her bir bölgede Medine yanlısı yardıma başvurabilmeleri mümkündü.

Mekke özel bir konumdaydı. Daha önce fark edildiği gibi Muhammed, Abduşşems kabilesinden genç bir adamı yani Attab bin Esed’i oraya vali olarak atamıştı. Fakat biz sadece onun oradaki görevlerini tahmin edebilecek konumdayız. Aynı zamanda Mekke detali görevlerde söz konusuydu. Mesela bir kişi pazarları teftiş etmekle, başka biri kutsal alanların sınırlarını belirlemekte görevliydi. Bir başkası ise tam belli olmayan görevlerde sorumluydu.

İşte bu şekilde, Muhammed’in idari görevlendirmelerde bulunması onun gücünün boyutlarını ve doğasını gösteriyor. Teoride, O sadece birbirine eşit olan müttefikler arasında en önde gelendi. Onun üstünlüğü onun peygamber oluşundan ve müttefiklerinin çoğunun ona itaat için söz vermesinden kaynaklanıyordu. Onun çeşitli görevleri icra etmesi için kabilelere, vilayetlere gönderdiği insanlar, sadece devlet görevlileri değil, aynı zamanda Muhammed’in vekilleriydiler. Muhammed’in yapmakla yükümlü olduğu şeyleri yapmakla yükümlüydüler. Onlar büyük bir ihtimalle baskıdan çok imanla işlerini görmüşlerdi. Muhammed yaşadığı müddetçe, onun tesiri ve nüfuzu ashap arasında, yapıyı bir araya getiren çimento gibiydi. Fakat yapı göründüğünden çok daha sağlam temelliydi ve çok azı Muhammed’in şahsiyetine bağımlıydı. Daha sonraki gelişmeler Muhammed’in kurduğu devletin bir imparatorluğa genişleyebilme becerisine sahip olduğunu kanıtlamıştır.

 

– BİTTİ –

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir