İktidar Talebi ve İslam : Makale – 1 İktidar Talebi ve İslam’da Devlet / Yusuf İMAMOĞLU

Devlet, genelde “belirli bir ülkede, üstün bir iradenin hakimiyetine tabi olarak yaşayan insanlar topluluğunun teşkil ettiği, ayrı ve müstakil şahsiyete mâlik, hukuki bir kurum” biçiminde tanımlanmaktadır. Hukuki olması, millete kabul ettirdiği, kendisini de bağlayan hukukun idarecisi/sahibi olmasından; müstakil bir şahsiyete sahip olması ise millet/vatandaş ve millet desteğinin ötesinde sevk ve idare etme gücüne sahip tüzel bir kişilik olmasındandır. Sosyal yapılanmaların en organik/örgütlü ve en üst düzey biçimidir. Hayata, topluma dair bir düşüncesi olan hiçbir dünya görüşünün kendisinden bigane kalamayacağı bir yapı ve güçtür. Hemen her dünya görüşünün kendisini yaşanılır kılmak, hayatta gerçekleştirmek, hakim ideoloji olabilmek için başvurduğu bir araçtır. Çünkü devlet, toplumun hakim gücüdür.

İslam da bir dünya görüşü olduğuna, sosyal hayatın her alanıyla ilgili hedefleri, gerçekleştirilmesini istediği esasları ve prensipleri, insan hayatını değiştirmek ve dönüştürmek gibi gayeleri olduğuna göre O’nun da bir iktidar talebi var mıdır?

Allah’a ve Resulü Muhammed’e gereği gibi inanan bir bireyle başlayan İslamî dönüşümün, genelde siyaseti, özelde ise devleti göz ardı ederek düşünülmesi İslam’ın doğasına uygun değildir.

Şüphesiz ki İslam bir dünya görüşüdür. Hem de insan hayatının her boyutuna kendi rengini verebilecek esaslara ve sosyal, ekonomik, siyasi, dini… bütün alanları; bireysel, toplumsal, dünyevi ve uhrevi boyutta kuşatacak bir görüş ve yönlendirmeye sahip bir dünya görüşü. Bütün alanları ve boyutlarıyla hayatın, Allah’ın dilediği ve razı olacağı şekilde yaşanmasını sağlayacak niteliktedir. Dünyada ve ahirette huzura ve barışa kavuşmanın, zulümden kurtulup adaleti sağlayabilmenin garantisi, Allah’ın indirdiği dine uygun hareket etmektir. Bu, hayatı O’nun istediği şekilde dönüştürmeyi gerektirir.

Dönüşüm öncelikle bunu kabul eden bireyden başlar. Allah’ın vahyini insanlara duyurmaya çalışan peygamberlerde ve onun davetini yeniden diriltmeye çalışan salihlerin örnekliğinde görüldüğü gibi. İslam’a inanan ve O’nu gereği gibi anlayan bireylerin, etrafına hayrı duyurması/paylaşmasıyla gerçekleşen iletişim, karşılıklı gelişmeyi, hayrın çoğaltılmasını sağlar. Hakkın kendilerinde yankı bulduğu kimselerle bireysel dönüşüm toplumsal bir dönüşüme doğru yol alır. Yanlış anlayışların düzeltilmesi, doğruların paylaşılarak çoğaltılmasıyla İslam, toplumu dönüştürmeye başlamış demektir. Vahyin doğru anlaşılma çabası kitlelere yayıldıkça hayrı, adaleti talep ve temsil eden bir topluma doğru yürüyüş başlamış olur. Müslüman bireyler temiz ahlakı, dürüst ve güvenilir kişiliği ile söylediklerinin örnekliğini yapmak, Rabbi ile olan bağı da bu örnekliğin gücü ve referansı olmak durumundadır.

Ahlak, sosyal ilişkiler, ekonomi, siyaset gibi alanlarda fahşayı, münkeri ve zulmü ortadan kaldırıp adaleti ve marufu ikame etmeye çalışmak, bu dönüşümün esasını teşkil eder. İslam ahlaksızlığa, yaratıcıya isyana izin vermediği gibi başkalarına zulmetmeye, hakka tecavüz etmeye de müsaade etmez. Allah’ın, hesap gününün ardından zalimleri ve müşrikleri cezalandırmasından kurtulabilmek, dünyayı da cennet bir mekan haline getirmenin çabasıyla mümkündür. Hayrın, adaletin ve huzurun esası olan tevhidi yaygınlaştırma çabası aynı zamanda zulme engel olma çabasıdır da. Bunun bir dünya görüşü olarak uygulandığı toplum, adaletin egemen olduğu, herkesin başkasından memnun olduğu bir ortam haline gelir. Zira İslam, bireysel hayatın, evin, ibadethanelerin duvarlarına hapsolunmak üzere değil bütün bir hayatın dinamiği olmak üzere indirilmiştir.

İslam’ı hayrın ve iyiliğin kaynağı olarak görmek ve O’nun istediği değişimi gerçekleştirmek üzere yola çıkmak, bir mücadeleyi ve bu mücadelenin gerektirdiği gibi davranmayı kabul etmek anlamına gelir. İyiliği yapmak onu emretmeyi yani onu yaygınlaştırma çabasını, münkeri yapmamak onu nehyetmeyi yani ona engel olma çabasını da beraberinde taşır. Müslümanların, kendilerinden hayırdan başkası beklenmeyecek, elinden ve dilinden herkesin razı ve memnun olduğu kimseler olması, zulme engel olmak için mücadele etmelerinin başka bir ifadesidir. Zalimlere karşı verilen mücadelenin, bizzat zalimlerin hayrını istemekle ilişkin bir davranış da olduğu atlanmaması gereken önemli bir noktadır. Ancak zulümden ve münkerden faydalananlar her zaman vardır, bitmemesi için onlar da bir mücadeleyi her zaman göze almaktadırlar. Tarih zaten zulümden istifade edenlerle onlara karşı direnenlerin mücadelesinden ibaret değil midir!?

İslam’ı bireysel ve toplumsal her türlü alanda adaletin garantisi olarak görmek, bunun gereği gibi davranmanın bir mücadele gerektirdiğini, zalimlerin ise buna karşı ellerinden geleni yapacaklarını bilmek, Müslümanlar için ne anlam ifade eder!?

Hayır ve iyilik yönünde gerçekleşmekte olan değişim ve dönüşüm sürecinin engellemelerle karşılaşması, bir çatışma ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. İyilik ile kötülük arasındaki çatışma, hayır ve adalet uğrunda mücadele edenlerin yardımlaşma ve dayanışma içinde olmalarını zorunlu kılar. Organik bir yapı halinde fahşayı ve zulmü icra edenlere karşı birer birey olarak duranların ona karşı direnme güçleri olamaz. İnsani gelişimin ve toplumsal dönüşümün doğası gereği, ferdiyetçilik esasına dayanan duruşlar, bulunduğu yapı içinde erimeye mahkumdur. Bir tek birey olarak, İslam’ı kabul etmek, hayatını O’na göre tanzim etmekle, kendisine ve başkalarına zulmetmekten kurtulmuş olsa da zulmün pasif bir destekçisi olmaktan kurtulmuş olamaz. Hem sağlam bir birey olabilmek hem de zulme galip gelmek için Allah’ın ipine el birlik olarak sarılmak gereklidir.

Müslümanlar, bütün samimiyetleri, gayretleri ve yardımlaşmalarıyla hakkın ve hayrın yaygınlaşması için mücadele ederken, şer odakları da fesadın sabit kalması ve yaygınlaşması için sürdürdükleri mücadeleyi bırakmayacaklardır. Müslümanların mücadeleleri, zalimlerin bastırma, saptırma ve maniple tehditleriyle karşı karşıyadır. Seslerinin bastırılması, zor kullanılarak engellenmeleri, yoldan çıkaracak oyunlarla karşı karşıya gelmeleri, topluma farklı şekillerde tanıtılmaları… karşılarında bulunan gücün doğası gereğidir. Bu, kitlelere ulaştırmaya çalıştıkları vahyin mesajının sürekli hakim güçlerin tehdidi altında bulunması demektir. Zira taşıdıkları mesaj, zalimlerin, milleti sömüren odakların çıkarlarına zarar verecek, onların düzenlerini altüst edecek niteliktedir.

Beşeri ideolojilere dayanan devletler birer çıkar örgütlenmesidir. Statükolarını korumak onlar için vazgeçilmez bir konudur. İnsan hakları, adalet, demokrasi söylemlerinin altında yatan tek gerçek, meşruiyet kazanabilmektir. Onlardan ne adalete rıza göstermelerini ne de adalet taleplerini hoş görmelerini beklemek gerçeğe uygun değildir. Yaşanan gerçeklik bu olduğuna göre:

İktidar gücüne sahip olmayan bireyler ister birey olarak kalsınlar isterse çeşitli şekillerde örgütlenmiş olsunlar, zulmün ortadan kaldırılmasını ve hayrın önündeki engellerin bertaraf edilmesini tam olarak başaramazlar. Hayır yolunda yardımlaşma ile ulaşılabilecekler elbette bireylerin tek başına ulaşabildiklerinden daha fazla ve daha güçlüdür. Daha geniş bir alanda daha kalıcı etkiler meydana getirmeye daha yakındır. Ancak bu tür çabalar, ne kadar samimi ve fedakar olurlarsa olsunlar ulaşabildikleri, kendi kapasiteleri ve karşılaştıkları engellerle sınırlıdır. Hayır için yardımlaşanların sayı, güç ve kapasiteleri ne kadar ise ulaşabildikleri de o nispette olur. Bütün güç ve imkanlarıyla doğrunun ve yanlışın ne olduğunu anlatmış, hatta zulme ve şerre karşı fiili mücadele içine girmiş de olsalar durum böyledir. Verdikleri mücadelenin kalıcılığı ise başka bir sorundur. Ulaştıkları sonuçlar, başardıkları hususlar her an yok edilme tehdidiyle karşı karşıyadır. Bir toplumda marufun, adaletin kalıcı hale gelebilmesi için toplumsal güçlerin bunlara sahip çıkması gerekir. İktidar ise bu güçlerin önemli ve vazgeçilmez unsurlarından biridir. Nasıl ki, yardımlaşma ile bir araya gelen bireylerin gücü tek tek sahip oldukları gücün toplamından daha fazla bir anlam ifade ediyorsa, toplumsal kurumların bir şeye destek vermesi de öyledir. Sadece belli bir coğrafya ve sınırlı bir toplum içinde değil bütün bir dünyada vahyin sesini duyurmak için de otorite, göz ardı edilemeyecek bir araçtır.

Dolayısıyla Allah’ın insanlar için indirdiği hayrı insanlar arasında yaygınlaştırma, beşeri otoritelerden kaynaklanan her türlü zulmü ortadan kaldırma, adaleti hakim kılma, doğru ve gerçeğin alabildiğine bir açıklık içinde duyurulabilmesi ve tercih edilebilmesi için devlet, yolların bir gün mutlaka kendisinden geçeceği bir aşamadır.

Toplumda zulmün ortadan kalkması ve adaletin topluma egemen olması ancak iktidarın güç yetirebileceği bir husustur. Resmi ve sivil yapılanmalarla oluşan ilişkilerden kaynaklanan zulmü ortadan kaldırmaya güç yetirebilecek güç, iktidarı elinde bulunduran güç yani devlettir. Sivil birey ve yapılanmalar adaleti ne kadar talep edip onun için çalışıyor olsa da topluma egemen olan bu güç, adaleti gerçekleştirmek, zulme engel olmak için gerekli azim ve iradeye sahip olmadıkça topluma adalet egemen olamaz. İktidarın adaleti gerçekleştirebilmesi için öncelikle iktidarı oluşturanların bunun için bir irade ortaya koymaları gerekir. Kendi çıkarlarını düşünmeyen, hayır, iyilik ve adalet için kendini görevli sayanlar bu gücü kontrol etmedikçe iktidar, sadece sahibine hizmet eden bir araç haline gelmekten kurtulamaz.

***

İktidar talebi, hayra ulaşma ve adaleti tesis etmenin gerektirdiği dönüşümün ulaştığı bir nokta olmasının yanında farklı açılardan da savunulabilir.

Hayat nihayetinde birey olarak yaşanan ve hesabı da bireysel olarak verilecek bir imtihan sürecidir. Allah’ın razı olacağı gibi yaşamayı seçmenin önündeki engelleri ortadan kaldırmak, bu seçimi kolaylaştıracak bir hayırdır. Toplumsal yapılanmada bu engeller bireylerden çok toplumun önderlerinden, idarecilerinden yani iktidarı elinde bulunduran güç ve çıkar sahiplerinden kaynaklanmaktadır. İslami talep ve tercihleri bir tehlike olarak gören otorite, bunların oluşmaması, oluşanların da bertaraf edilmesi için bir dizi tedbir almaktadır. Eğitimden siyasete, kamusal alandan ekonomiye kadar hemen her alan ve hususta İslami tercihlerin engellenmesine dair uygulamalarla karşılaşmak mümkündür. Bu engelin kaldırılması ancak yerine hayırlısını yani İslam’a uygun olanını koymakla mümkündür.

İnsan halife olarak yaratılmıştır. Bu, yeryüzünü imar ve ıslah etmek demektir. Zulmü bertaraf etmek, hiç kimsenin haksızlığa uğramayacağı şekilde adaleti tesis etmek bu sorumluluğun gereğidir. Zira haksızlıklara sessiz kalmanın mazereti yoktur. Zalimlerin zulmüne ortak olmamak için sessizliği tercih etmek, zulme engel olmak için bir duruş anlamına gelmez, tam aksine gelişip serpilmesi için ihtiyaç duyduğu ortamı sağlamaya yarar. Zulmü ortadan kaldıracak bir duruş ve ıslah etme çabası olmadıkça onun kendiliğinden kalkıp gitmesi beklenemez. Zulmü ve fesadı ortadan kaldırma çabası, zulüm ve fesat odaklarıyla her aşamada ve boyutta mücadeleyi gerektirir. Bunu yapabilmek ise güç gerektirir. Böylesi bir güç, nihayetinde en üst düzeyde toplumsal örgütlenmeye yani devlete ihtiyaç duyar.

Dünya görüşleriyle iktidar arasındaki ilişki, dünya görüşünün sosyal hayatı yönlendirecek esaslarıyla ilişkin bir husustur. Sosyal hayatın yönlendirilmesine kayıtsız kalmayan bir dünya görüşü, başarmak istediği yönlendirmede otorite ve iktidar konusundan bağımsız davranmamaktadır. İktidarı, toplumsal alanın sevk ve idaresinde, ideolojisini gerçekleştirmekte bir araç olarak kullanmaktadır. Diğer yandan her iktidarın dayandığı bir dünya görüşü vardır. Zira her dünya görüşü egemen olmak için vardır. Mevcut durum da mevcut iktidarla hakim görüşün birleştiği noktadır. Dünya görüşünün iktidar olabilmesinde anahtar kelime ise güçtür. Bir dünya görüşü için iktidar, belli bir noktaya ulaşmış olan gücün farklı bir organizeye dönüşmüş biçimi olarak nitelenebilir. Bu, bir görüşün, destek ve yetenek bakımından diğerlerine egemenlik sağlaması anlamına gelir. Bunu başarmış olan toplumsal güç yani iktidarın öncelikli amacı kendini yaşatmaktır. Bunu da başka iktidar taleplerine karşı kendisini koruyacak bir donanıma sahip olmakla başarabilir. İktidarın, kendisini nispet ettiği dünya görüşü ile diğer görüşlere karşı mesafesi işte bu noktada bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğerlerini doğrunun temsilcisi olarak görmemesi aynı zamanda kendi iktidarı için bir tehdit olarak algılaması, onları ötekileştirmesi ve dar bir alana mahkum etmesi ile sonuçlanmaktadır. Toplumsal alanın tamamına hükmetmeye çalışması da bununla ilgilidir. İslam’ı hem yeryüzüne ilişkin talepleri olan bir dünya görüşü ve adaletin gereği olarak görmek hem de iktidar konusundan bağımsız düşünmek çelişkidir. İslam elbette dünya görüşü, iktidar ve güç denklemini, maksadı egemenlik ve egemenlik aracılığıyla hedeflerini dayatmak olan bir dünya görüşü gibi kurmaz. Ancak İslam’ın toplumsal dönüşümle ilgili hedefleri olduğu muhakkaktır. Bu dönüşümün karşısında dikilecek güçler olduğu ve olacağı da bilinmektedir. İslam’ın toplumsal dönüşüme ve toplumsal alanın ıslahına dayalı prensiplerinin hayat bulabilmesi için güce ihtiyaç vardır. Adaletin güçten bağımsız gerçekleştirilemeyeceği gibi… Yeryüzünün fesada uğramaması için Allah’ın kullarını birbiriyle savmasında Müslümanlara da görev düşmektedir. İslam’ın, yeryüzüne ilişkin taleplerinin karşısında dikilenlere galebe çalabilmesi, adaleti hakim kılabilmesi, toplumsal alana ilişkin prensiplerinin hayat bulabilmesi iktidar imkanına ulaşmakla mümkündür.

Devleti bir güç olarak görmek, devletin dayandığı asıl güç olan halkı bu gücün dışında tutmak anlamına gelmez. Devlet sonuçta soyut bir kişiliktir ve varlığını bu soyutun görüşlerini destekleyen güçlerden alır. Yasama, kolluk güçleri vs. bu örgütün asli yapısı iken asıl dayandığı güç, çoğunluğu ve zemini oluşturan halktır. Halkın istemediği bir şeye boyun eğmesi, organize hareket etme kabiliyetine sahip olamamasındandır. Dışarıdan ve genel olarak bakıldığında devlet, halkı da içine alan bir yapıdır. Ancak yapının içinden bakıldığında devlet, halkın ötesinde ve üstünde duran bir yapı haline gelir. Bu üst yapının içinden bakıldıkça da gittikçe küçülen bir örgütlenme şeklini alır. Sistemin devamını sağlayan fikirlerin üretildiği kişilere doğru daralır ve derinleşir. İdare içerden dışarıya doğru genişlerken her çember için devlet, kendisinden daha içerdekilerdir.

İslam, inanca, ahirete ilişkin direktif ve esaslara sahip olduğu kadar yeryüzüne ilişkin esaslar ve hükümlere de sahiptir. İnancın ayakta kalabilmesi, ahiretin kurtulabilmesi öncelikle dünya ile ilişkin olanların uygulanmasına/uygulamak için gerekli çabanın ortaya konmasına bağlıdır. İslam’ın toplumsal alanla ilgili prensipleri, uygulanabilmek için belli bir ortama ihtiyaç duyan prensiplerdir. Örneğin helallerin ve haramların gerektiği gibi uygulanması, bunlara inanan bir toplumu, böyle bir toplumun taleplerini karşılamaya çalışan bir yönetimi gerektirir. İslam’ın eğitimden siyasete, ahlaktan ibadetlerden ekonomiye kadar hayatı yönlendirecek değerlerinin gerçekleştirilebilmesi iktidarla, toplum idaresi ile ilişkin hususlardır. İslam, belli yönleriyle uygulanmak üzere indirilmiş bir din değildir. O’na inananların sorumluluğu, O’nu parçalara ayırmadan bir bütün olarak inanıp uygulamaya çalışmaktır. İslam’ı bütün değer ve prensipleriyle uygulamak Müslüman olmanın gerek şartı olduğuna göre O’nun bütün esaslarıyla birlikte uygulanabileceği bir ortamı oluşturmak Müslümanların üzerine borçtur. İslam’ın insandan ve toplumdan istediklerini bir bütün olarak hayata aktarmak, ancak Allah’ın ipine toptan el birliğiyle sarılarak gerçekleşebilir, beşeri sistemlerin dayatmalarının oluşturduğu zulüm ve saptırmalardan kurtulmak vahye dönmekle mümkün olabilir.

Daha da önemlisi İslam’ın, insanların karşısında ete kemiğe bürünmüş olarak durmasına ihtiyaç vardır. İslam’ın değerlerini insanlara tavsiye ederken kendisi bir örneklik ortaya koymayan bireyler nasıl bir etki meydana getiremezse, İslam’ın sosyal içeriklerinden teorik olarak söz edip durmaktan beklenebilecek sonuçlar oldukça da sınırlıdır. Sadece mazlumların değil zalimlerin de kurtuluşu olan İslam’ın bir sosyal düzenle insanların karşısına çıkması, ne demek istediğini anlatmanın en iyi yoludur. İslam’ın sesinin en anlaşılır ve dengeli bir şekilde duyurulabilmesi, yanlış anlayışların önüne geçilebilmesi, engelleri ortadan kaldırmak kadar müşahhas hale gelebilmesine de bağlıdır.

Her şeye rağmen insan güç yetirebildiğinden sorumludur. Samimi çabaları nasıl değerlendireceğini ve onları neye ulaştıracağını Allah daha iyi bilir.

İktidar talebi ile ilgili sayılabilecek gerekçelerden yapılacak tercih, bu otoritenin nasıl olduğu ile ilgili algıdan kaynaklanarak ona giden yöntem üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Örneğin devleti, ahkamı uygulama amacının bir aracı olarak görmek, devletin işini bundan ibaret saymanın sonucudur. Ahkamın uygulanmasının ötesindekileri tali dereceden konular olarak görmektir. Böyle olunca devletin ahkamı dayatan bir mekanizma haline gelmesi, istibdadı meşrulaştırması gayet doğaldır. Böyle bir yapıdan ve bu yapıyı hedefleyen bir hareketten dünyada İslam’ın sesi ve gücü olmasını beklemek mümkün değildir. Böyle olunca devlet, bir hedef olarak bir an önce kurulması gereken bir kurum haline gelmektedir. Böylesi bir anlayışın devleti toplumsal dönüşümün araçlarından birisi olarak gören bir anlayışla bir hayli farkı olduğu açıktır. Oysa insanların hayrını ve kurtuluşunu arzu edenlerin nihai amacı bir otorite tesis etmek olmadığı gibi bir otorite tesis etmekle değişikliğe de uğramaz. Otorite, kurtuluşu amaçlayan bir dönüşüm için gerekli ise sağladığı şey araçsallıktan ibarettir. Ne ona ulaşanlar ne de ona itaat edenler bundan dolayı kurtulmuş sayılmaz. Devlet ve otorite sürecin bir noktasındadır ve daha ileriye gidebilme imkanı vermektedir.

***

Hz. Peygamberden bu yana devlet anlayışı farklı şekillerde tartışılmış, gerekli olduğuna veya aslında İslam’ın bir devlet talebinin olmadığına dair birçok şey söylenmiştir. İslami kaynaklarda devletin delili arandığında peygamberin uygulamasından ve Kur’an’dan nasıl sonuçlara ulaşılabilir?

İslam peygamberi Muhammed’in davetle başlayan hareketinin süreç içinde bir yönetim olarak başarıya ulaşması, kimilerine göre ayrıntılarına varana kadar bir devlet modeli anlamına gelirken kimileri için de şartların getirdiği bir sonuçtan ibarettir. Bunlara göre O’nun daveti bir devlet kurma ve iktidar iddiasından uzak, sadece dini hayatı düzenleme çabasıdır. O, bireyin hayatına sadece dini ilgilendiren konularda müdahil olmuş, dünya işlerini ise ehline bırakmıştır. Devlet ve yönetim işleri de bir çeşit dünya işidir.

Nasıl örnek alınacağı üzerinde durulması gereken bir konu olmakla beraber, Peygamberin Medine’de kurduğu yapı öyle veya böyle bir devlettir denebilir. Bugünkü tanımlamalarla değil, belki zamanının tanımlamasıyla bile bir devlet formunun bir çok unsurunu kendine has ölçeğinde taşımaktadır. Ancak şurası açıktır ki, bu yapı davetin önderinin ve O’nun arkasından yürüyen Müslümanların talebinin bir çeşit sonucudur.

Devletle ilgili Kur’an’a baktığımızda ne görüyoruz:

Kur’an’da Devlet

Kur’an’ın devlet kavramını kullanmadığı, imamet ve hilafet gibi terimleri de organize bir devlet anlamına gelecek şekilde anlamlandırmadığı bilinmektedir. Dolayısıyla Kur’an’da devletle ilgili aranacak şeylerde karşımıza çıkan durum devleti kavramsal olarak detaylı bir tanımlama yapmaya yetmez.

“Bununla birlikte doğal olarak Kur’an, hukuki kavramını ifade eder biçimde devlet kelimesini kullanmadığı gibi, bir devlet tanımı ya da bir devlet teorisi de vermez. Bu, Kur’an’ın kendisine mahsus üslubundan kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın bahse konu özelliği, devlet kavramının özünü teşkil eden iktidar konusuyla ilgilenmediği anlamına gelmemektedir. Esasen birey ve toplum hayatının tüm normatif alanlarını kendi ilke, prensip ve değer yargılarıyla kuşatma iddiası, Kur’an’ın en temel ve evrensel vasfıdır. Bu itibarla Kur’an’ın yönetim ve iktidar olgusuyla ilgilenmesi bu tavrın doğal ve zaruri bir gereğidir. Nitekim Kur’an zikredilen doğrultuda, yani insan toplumlarının sosyal ve siyasi ihtiyaçları doğrultusunda düzenleyici bir kısım genel prensipler öngörmüştür. Bunlardan hareketle Kur’an’ın devlet telakkisini ortaya koymak ve yönetimle ilgili genel yaklaşımını tespit etmek mümkündür.”

“Kur’an, yönetim ve iktidarla doğrudan ya da dolaylı biçimde ilgili olan çeşitli kelimeler kullanmaktadır. Bunlardan siyasi anlamı asıl olanların yanı sıra Kur’an tarafından böyle bir anlam yüklenenleri de vardır. Söz gelimi Kur’an, Hükm, Mülk, Ümmet, Velayet, İtaat, Biat, İmamet, Emr ve Ulu’l-emr gibi esasen siyasi anlam taşıyan kelimeleri kendi yaklaşımı doğrultusunda bir dünya görüşünün unsurları olarak zikretmektedir. Kur’an’ın doğrudan politik bir anlam yüklediği kelimelere de Veraset, Hilafet, Şûra ve Emanet kelimeleri örnek olarak verilebilir.”

Doğrudan doğruya ifadeler arandığında Kur’an’ın bir devlet kurmak şeklinde bir direktifini bulmak mümkün değildir. Ancak buradan Müslümanlara böyle bir hedef göstermediği çıkarılamaz. Hayatın bütününü kuşatacak şekilde bir dünya görüşü sunan Kur’an’ın toplumların yönetimi ile ilgili belirlediği ilkeler, Müslümanların yolunu aydınlatmaya yeterlidir. Zulme, münkere, fahşaya nasıl bir tavır takınılması gerektiğini ortaya koyması, içinde yaşanan mevcut yapıyla ilişkinin ne olması gerektiğini belirlemektedir. Bunun gibi hayatın ifsadını doğuran unsurların yerine ikame edilmesi gerekenler ise Müslümanların toplumsal düzeyde hedeflerini belirlemektedir.

“Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara 2/193)

“Allah’ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr 7)

“Allah’a ve Resul’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra direncinizi yitirirsiniz kuvvetiniz kalmaz. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 8/46)

“İşte bunun için sen (bütün insanlığı tevhide) çağır ve emrolunduğun gibi erdemli ve dürüst ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır…” (Şura 42/15)

İslam’ın gerçekleştirilmesini istediği adaletin, gelir dağılımdaki dengenin, bir otorite tesisi olmadan da uygulanması mümkün sayılabilir. İnsan elbette öncelikle bizatihi kendi yaptıklarından sorumludur. Her kime haksızlık yapmışsa onun hesabını verecek, yaptığı iyiliklerin de mükafatını görecektir. Elinin uzandığı yerde, sahip olduğu imkanlarda adil davranmayı her zaman başarabilir; en azından kendisini kurtaracak bir çabanın içinde olabilir. Ancak bu, fitneyi ortadan kaldırmaya yetmez. Böyle davranmakla adalet, birlik olmak ve zulme karşı mücadele gerçekleşmiş olmaz.

“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür.” (Nisa 4/58)

“Sizden Hayra çağıran, iyiliği emreden kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Al-i İmran 3/104)

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan emir sahiplerine de. Sonra bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Peygamberine götürün, eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız bu hem hayırlı hem de sonuç alma bakımından daha güzeldir.” (Nisa 4/59)

“Onlar Rablerinin davetini kabul ederler ve canı gönülden namaz kılarlar. İşlerini aralarında danışarak yürütürler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcarlar.” (Şura 42/38)

Sadece sınırlı alanlarında değil bütün yeryüzünde iyiliğin hakim olmasını arzu eden Müslümanlar, marufun örnekliğini yapmak, münkeri engellemek için mücadele etmek durumundadır. Bunu, yaptıklarının en iyisini yapmaya çalışarak yaparlar. Çıkarlarını, kaprislerini, hırslarını işe karıştırmamanın çarelerini düşünmek zorundadırlar. Düzenli ve disiplinli davranmak zorundadırlar. Allah’a isyan söz konusu olmadıkça yetki verdiklerine itaat eder, ortak güçlerini zaafa uğratacak davranışlardan kaçınırlar. İşi en iyi yapmanın yollarını bulmak için istişare ederler, en iyi yapanın önünü kesmezler, toplumsal hayırları kişisel zafiyetlere kurban etmezler.

“Eğer anlaşma yaptıktan sonra antlaşmalarını korumaz, üstelik dininize saldırıya kalkarlarsa küfrün öncüleriyle savaşın. Çünkü onlarda ‘sözün namusu’ diye bir şey yoktur. Belki böylece akılları başlarına gelir.” (Tövbe 9/12)

“Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O’dur. Doğrusu Rabbinin cezalandırması süratlidir. Şüphesiz O bağışlar merhamet eder.” (En’am 6/165)

“Biz ise o ülkede ezilenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve Firavun’un yerine geçirmek istiyorduk.” (Kasas 28/5)

Adaleti gerçekleştirmek, dünyalıkların belli ellerde bir güç haline gelmesine engel olmak ve bunların adaletsiz hakimiyetini ortadan kaldırmak, barış ve huzuru sağlamak, hayra çağırıp marufun önderleri ve örnekleri olmak, küfrün öncüleriyle savaşmak… bir devlet çatısı olmadan başarılacak işlerden değildir.

Yedinci asrın terminolojisinde bugünkü anlamıyla devlet kavramının olmaması zamanın sosyal yapı özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Zamanın süper güçlerinden söz edilebilir. İran ve Roma imparatorlukları ve daha önceki devletlerin üzerinden yüzyıllar geçmiş ve insanlık belli bir devlet tecrübesi kazanmıştır. Hatta gerek doğuda gerekse batıda devlet felsefesi üzerine birçok şeyin yazılıp konuşulduğu da bilinmektedir. Ancak bütün bunlar bugünün devlet anlayışlarıyla kıyaslandığında daha dar alanlarla ilgili konulardır. Çoğunlukla yönetim kademesinin adaleti, yetkileri ve özellikleriyle sınırlıdır. Oysa bu tartışmalar bugün bunlardan çok daha geniş bir alanda sürmektedir. Milliyetçiliğin, ulus ve ulus-devletlerin ortaya çıkışı, uluslar arası ilişkiler ve uluslar arası sermaye vs. konuya farklı boyutlar kazandırmıştır. Yönetime katılma biçimleri, karşı çıkanların örgütlenmeleri, otoritenin meşruiyetinde yeni arayışlar doğurmuştur. Karmaşıklaşan insani ilişkiler devletin müdahil olması gereken alanları genişletmiş, adaletin tesisi çok daha titiz çalışmaları gerektirir hale gelmiştir. Elbette insanın asli yapısı değişmemiştir ve değişmeyecektir de. Ancak değişenleri göz ardı etmek, değişkenleri sabitler haline getirmeye neden olmakta, zamanın gerisinde kalmayı kaçınılmaz kılmakta ve başarı şansını yok etmektedir.

Kur’an şüphesiz ki, Miladi 7. asrın terminolojisiyle hem de bir devlet anlayışının oldukça zayıf olduğu Arap literatürüyle konuşmaktadır. O, devletin formuna, yapacağı icraatların şekline değil dayanması gereken dinamiklerin ne olması gerektiğine dair yönlendirmelerde bulunur. Bunlar hem otorite talebinin varlığına hem de doğruya ulaşmak isteyenler için yol göstermeye yeterlidir. Vahyin yönetim ve devlet anlayışının zamanın şartları içinde icra edilişinin bir örneği olarak da Medine Sözleşmesi’ne bakıldığında; yapısal ve kurumsal profesyonellik bakımından basit bulunabilir. Ancak dayandığı ilkelerin zamanın çok ilerisinde olduğu muhakkaktır. Bu ilkeler, uygulayıcılarını her zaman dünyanın önderleri yapmaya yeterlidir. Siyasi ya da ekonomik güçle ahlak ve erdemi bir araya getirebilen çok az insan vardır. Hem güçlü hem de ahlaki ilkeleri koruyan iktidarlar ise daha da azdır. Bu nedenle zengin ve güçlülerden beklenen standartlar daha düşüktür, daha kolay mazur görülebilmektedirler. Oysa asıl olan ve kalıcılık sağlayan güç, kuvvet ve ihtişam değil ahlaki ilkelere sadakattir. Erdem olan hakim olabilmek değil insan fıtratına uygun değerleri her şart altında koruyabilmektir. Güç, kuvvet ve mülkle beraber ahlaki değerleri koruyabilmek için İslam’ın önderliğine ve örnekliğine insanlığın ihtiyacı vardır. Bu da Kur’an’ın sosyal yapıya ilişkin esaslarının canlı hale gelmesiyle mümkündür.

En azından yukarıdaki Kur’ani ifadelerle konu ele alındığında bunların ancak organize bir toplum eliyle gerçekleştirilebilecek sorumluluklar olduğu anlaşılmaktadır. Buradan bakıldığında Müslümanların neden önderler kılınmak istendiği anlaşılabilir. Zalimlerin yerine onların varis kılınması, yeryüzünün zulme ve fesada uğramasından ancak Allah’a gereği gibi inananların eliyle kurtulabileceğindendir. Bunun için de onların birlik ve beraberliklerini bozmamalarına, böyle yaparlarsa ihtilaftan dolayı güçlerinin yok olacağına dikkat çekilmektedir. Bu organize toplum, işlerini aralarında istişare ile, danışarak, en doğrusunu bulmaya çalışarak yürütürler. İşi ehline teslim etmekte sıkıntı duymazlar. Zira onlar işin en doğrusunu en sağlam ve başarılı bir şekilde yerine getirmek zorunda olduklarının bilincindedirler. Yoksa zalimlerin acıması yoktur. Üç kuruşluk menfaatleri için dünyayı yakmaya hazırdırlar. Bundan dolayı bağlanıp beslenen atlar hazırlamak ve fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar mücadele etmek yeryüzünü cennet bir mekan haline getirmek için şarttır.

Zamanın terminolojisi ve anlayışı gereği Kur’an bir devletten ve onun şekil ve ayrıntılarından bahsetmiyor olsa da toplumsal bir örgütlenmeden ve bu örgütlenmenin esas ve amaçlarından bahsettiği açıktır. İnsanların belli ilkeler ve amaçlar doğrultusunda örgütlenme biçimi devlet olmaktan ibaret değildir. Müslümanların da hayrı ayakta tutarak adaleti, ahlakı ve güvenliği sağlayacak toplumsal organizasyonları klasik veya modern bir devlet şeklinde gerçekleştirmesi ihtiyaçların ortaya çıkardığı bir sonuçtur.

Kur’an’ın siyasi düşünce ile ilgili ortaya koydukları genel olarak ahlak, adalet, meşveret, ıslah gibi kavram ve konulardan da ibaret değildir. Ahlaki suçlardan ekonomik suçlara, idari konulardan ayrıntılı miras hukukuna kadar birçok konuda doğrudan hükümler getirdiği de bilinmektedir. Doğrudan hüküm ihtiva eden veya bir iyilik veya kötülük şeklinde ortaya konan hususlar, ilkeler, hükümlerin bugün nasıl anlaşılıp uygulanması gerektiği tartışma konusu olmakla beraber Kur’an’ın sosyal hayata müdahalesini ifade etmektedir. Sosyal hayatın önemli ve vazgeçilemeyen bir parçası olan otorite ve devlet konusuna doğrudan doğruya bir müdahaledir bu.

Bunun günümüz dünyasındaki anlamı Allah’ın insana yüklediği sorumlulukları yerine getirirken devletin kaçınılmaz bir araç, aşama veya sorumluluk olduğudur. Ancak buna güç yetirilebildiği, hak edildiği, daha ilerisi için bir imkan olabildiği… zaman.

***

Peygamberin başlattığı davetin süreç içinde bir toplum oluşturması ve bu toplumun kendi iktidarını sağlayacak bir yapıya ve imkana kavuşarak başarıya ulaşması, peygamberden sonra da yönetimin öyle veya böyle devam etmesi, Müslümanlar için en temel devlet gerekçesi olagelmiştir. Ancak hilafetin saltanata dönüşmesiyle en başta ve en çok tahrifata maruz kalan da toplum yönetimine ilişkin konular olmuştur. İslam’ın geneline ilişkin inhiraf zamanla idari yapı ile ilgili konuları/sorunları unutturmuştur. Var olanın meşruluğuna dair kabuller, dini inanç konusu haline gelmiştir. Hem İslam’ın genel olarak ihyası hem de yönetimin zulmüne kıyam şeklinde ortaya çıkan öze dönüş talep ve çabaları maalesef somut ve kalıcı bir galibiyete ulaşamamıştır. İslam kılıfı giydirilmiş krallıkların halka uyguladığı zulüm ve bunların etkisi altındaki dini otoritelerin ihtiyaç duyulduğu şekliyle yeniden ürettiği İslam, günümüze kadar varlığını korumuştur. Hem de en yaygın akım olarak. İslam’ın siyasi görüşü, devletin nasıl olması gerektiği gibi konular sürekli bu yaygın anlayışın baskısı altında kalmıştır. Otorite kutsanmış, kıyamlar fitnecilikle damgalanmış, anlayış statikleşmiştir.

İlki hilafetin saltanata dönüştürücüsü olan Emevilerden sonra İslam adına birçok devlet kurulmuştur. Çıkar çatışmaları, görüş ayrılıkları ve milliyet asabiyetinden kaynaklanan birçok farka sahip olmalarına rağmen süreç içinde kurulan bu devletlerin birbirine çok da benzedikleri görülmektedir. Bu, devlet anlayışında korkuları nedeniyle geliştirici düşüncelere kapalı kalmalarının bir sonucudur. Bu devletlerin anlayışlarına kaynaklık eden ekollere kısa bir göz atalım:

İslam Tarihinde Devlet Anlayışları

İlk dönemden beri Müslümanların çoğunluğunun bir devlet anlayışına, diğer bir ifade ile bir devletin gerekli olduğuna inandıklarını söyleyebiliriz.  Bunu, bir devlet ve devlet reisliğine ihtiyaç olmadığını, Müslümanların gerek duyduklarında meselelerini bir araya gelerek istişare edip çözebileceklerini savunan Haricilerin, Peygamberin amacının bir devlet kurmak olmadığını, O’nun dünya işlerini “ehline” bıraktığını düşünenlerin varlığını bilmemize rağmen söyleyebiliriz. Orta Asya’dan Avrupa’nın içlerine, Afrika’nın birçok bölgesine kadar geniş bir coğrafyada Emevilerden bu yana kendini öyle veya böyle İslam’a nispet eden birçok devlet kurulmuştur. Halkının büyük bir kısmının kendisini İslam’a nispet etmesi sebebiyle özellikle Orta Doğu’da kurulan devletlerin söyleminde İslami bir idare olma iddiasını gözlemek mümkündür. Bu devletlerin, Müslüman vatandaşlarına Cuma, bayram, hac gibi konularda müsamaha göstermekten şer’i hükümlerin sıkı sıkıya uygulanmasına kadar bir yelpaze çizdiği görülmektedir. Bu devletlerin içinde yaşayan Müslümanların da bu otoritelerle ilişkisi İslam anlayışları ve devlet hakkındaki düşünceleriyle şekillenmektedir.

Bu coğrafyada, Peygamberin toplumundan ve Raşit Halifelerden bu yana özellikle yönetim bazında geçen sürece çok kabaca baktığımızda yakın tarihteki kıpırdanmaların dışında sürekli bir düşüş olduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu coğrafyanın yönetim uygulamaları, özünden sürekli uzaklaşarak gelmiştir. Önce istişari idare saltanata dönüşmüş, hükmetme yetkisi, ilke ve ümmetin iradesinden güç sahibi ailelerin eline geçmiştir. İktidarlara sürekli ilahi bir kılıf bulunmaya çalışılmıştır. Ya sultanlar Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olarak tanıtılmış ya da mevcut durumun kader/Allah’ın böyle irade etmesinin bir sonucu olduğu savunulmuştur. İç ve dış etkenlerle İslami ilkeler zayıflatılmış, halkın hassasiyetleri köreltilmiş, iktidarı ele geçirenin istediğini yapacağı ortamlar oluşmuştur. Rönesans ve aydınlanma ile gelişen Batı’ya dönülmesi hem değerlerin erozyonunu hızlandırmış hem de bir din olarak İslam’ın yönetimden daha fazla soyutlanmasına neden olmuştur. Bir hayat görüşü olarak İslam’dan söz edilmesinin gericilik sayıldığı günler geride kalmaya, modernizmin iflası her geçen gün daha bariz görünmeye başlasa da henüz güç ve iktidar Müslümanlara geçmiş değildir. Bu durumun farkına varan Müslümanların son 150 yıldır kat etmeye çalıştıkları mesafe azımsanmamalıdır. İran, Sudan, Bosna gibi ülkelerde devlet teşebbüsü veya denemesi; Mısır, Türkiye gibi ülkelerde hareket bazında kat edilen mesafeler, İslam’ın hem dünyaya duyurulması hem de bugün ne yapılması gerektiği konusuna ışık tutması açısından önemlidir.

Dünyanın kısıtlı ve zor şartlarında da olsa iktidar şansı ele geçiren Müslümanların tecrübeleri bir devletin nasıl olması gerektiğini tartışma imkanı ve bakış açısını sağlamıştır. Ancak:

Aradan geçen 14 asra rağmen devlet anlayışı, felsefesi ve uygulaması bakımından zengin bir mirasa sahip olunduğu da söylenemez. Son dönemlerde dünyanın değişik coğrafyalarında daha farklı devlet anlayışları tartışılıyor ve birer tecrübe olarak nispeten farklı modeller denenmeye çalışılıyorsa da İslam tarihindeki ana çizgilerin değiştiğini iddia etmek oldukça zordur. Bu çizgiler üç sınıfa ayrılmaktadır:

“Sünni saltanat ideolojisi/Şii imamet mitolojisi ile Harici anarşist felsefesi arasında üçüncü bir anlayışı savunan ana akım Mutezili siyaset felsefesidir. Muhammed İkbal bu durumu İbn Haldun’dan nakille şöyle özetler:

İslam siyaset düşüncesinde başlıca üç ana akım ortaya çıkmıştır; 1- Hilafet/devlet ilahi bir kurumdur. Bu ilahi ve şer’i bir emir olduğu için bundan vazgeçmek imkansızdır (Sünni saltanat/Şii imamet görüşü) 2- Halifelik (devlet) sadece zaruret akıl ve maslahat meselesidir (Mutezili görüş) 3- Böyle bir kuruma (devlete) ihtiyaç yoktur (Harici görüş)…

…İslami literatürde bu meselenin ‘hilafet veya imamet (devlet) farz, vacip, caiz, mubah veya merdut mu?’ vs. şeklinde tartışıldığını görüyoruz. Devlet (hilafet, imamet) denilen kurum etrafında yürütülen bu tartışmalar yeni dünyanın siyasi birikimi adına siyaset felsefesine çok büyük katkılar sağlamıştır. Bu canlı tartışmaların yapıldığı sıralarda batı dünyası derin bir sessizlik ve cehalet içindeydi…”

Günümüze kadar varlığını koruyan bu ana akımların, hilafetin saltanata dönüşmesinden hemen sonra oluşmaya başladığı gözlenmektedir. Dönemin kargaşası, iktidar uğruna tahrif edilen değerler, Müslümanların maruz kaldığı eziyet ve katliamlar bu anlayışların oluşması üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Devletin tanımı, içeriği ve devlet tartışmalarına konu olan hususlar dönemin sorunlarından etkilenmiştir. Örneğin imam, imamın iktidara gelme yöntemi vs. ümmetin onayı olmadığı halde zorla iktidarı ele geçirme hadiselerinden etkilenmiş ve en çok tartışılan konu olmuştur. Dönemin vakıası çerçevesinde geçen tartışmalar içinde zalim, despot ve gaspçı iktidarı eleştirenler olduğu gibi destekleyen ve buna kılıf bulmaya çalışanlar da olmuştur. Ana akımların iktidar karşısındaki tutumlarının her zaman müntesiplerinin tavrını ifade etmediğini belirtmek gerekir. Genel tutumu itibariyle iktidar destekçisi olan akımlar içinden iktidarı zulümlerinden dolayı eleştirenler olduğu gibi, genel tutumu iktidarın zulmünden dolayı onu reddetmek olan akım içinden iktidar içinde bir biçimde yer alanlar da olmuştur.

Ehl-i Sünnet ve Şia’yı çeşitli gerekçelerle iktidara yakın bir konumda görmekte iken Mutezile’nin genel tutumu muhalefet olmuştur. Bu tutumları doğal olarak devletten ne anladıklarının ürünüdür.

Haricileri sadece görüşlerini genel olarak ifade etmekle yetinelim. Hariciler Sünni-Şii ayrışmasının başlangıcı sayılan Sıffin vakasındaki her iki taraftan da uzak duran tutumları düz mantık sonucudur. Kur’an sayfaları ve Hakem Olayındaki tutumları devlet konusunda da kendini göstermektedir. İnsani otorite ile olan zorunlu ilişkisi nedeniyle devleti, hüküm konusundaki düz mantıklarından dolayı reddettikleri söylenebilir.

Sünni ve Şii Devlet Anlayışı:

İktidarı/devleti/hilafeti dinin itikadî esaslarından saymamakla beraber mutlaka yerine getirilmesi gereken bir emir olarak gören Ehl-i Sünnet daha çok iktidar sahiplerinin yanında yer almıştır. Devletin zorunlu bir görev ve sorumluluk olarak temellendirilmesi daha çok meşruiyet zemini arayan sultanların işine yaramaktadır. Devletin zorunlu olduğu düşüncesiyle beraber öne sürülen tek otorite, tek halife, ihtilafın münker olması gibi hususlar, var olanı desteklemek gerektiğini ispat etmek için üretilmiş bir argümandır. Mesela Ehl-Sünnet imamlarından İbn-Hanbel’in görüşü şöyledir:

“Müslümanların, yönetimi ele geçirmiş olan, ister adil, ister fâcir olsun her yöneticiye itaat etmesi gerektiğini söyler. Ona göre adalet, imametin şartlarından biri değildir. İmama başkaldırmak münkerdir. Her hal ve şartta adil de olsa fâcir de olsa o, mü’minlerin emiri konumundadır… İbn-i Hanbel’e göre eğer birkaç zorba iktidarı ele geçirmek için mücadele ederlerse ve halk bu çatışma içinde saflara ayrılırsa, galip gelen desteklenir ve Cuma namazı onun arkasında kılınır.”

Dönemin kargaşası içinde bir tarafta tahrif edilen İslami değerler, özellikle de iktidar ve hilafet konusu, diğer tarafta da zulme karşı gelmekle katliama uğrayan Müslümanlar yer almaktadır. Art niyetliler göz ardı edildiğinde kimi görüş sahipleri istikametin bozulmamasının çok daha önemli olduğunu düşünerek zulmün önüne geçmek gerektiğini seslendirmekte iken bazıları da bunun meydana getireceği, kargaşayı tırmandırma etkisini daha çok önemsemekte idiler. Kargaşayı dindirmek, güç sahipleri tarafından uğranılan katliamları azaltmak için sessizliği öneren görüş, zalim ve gaspçı iktidar tarafında durmak gibi ciddi bir yanlışlık içindedir. Bu tavır başlangıçta her ne kadar Müslümanların uğradıkları sıkıntıları bertaraf etmek için bir siyaset güttüğünü düşünse de zamanla kalıcı bir tavır haline gelmiştir.

“Ehl-i Sünnet ise, istibdat ve baskıyı yalnızca teorik olarak reddetmekle yetinmiştir. Şia’dan İmamiyye’nin de desteklediği bu tutum, Ehl-i Sünnet arasında Hadisçiler, Maturidiyye ve Eş’ariyye gibi fırkalar tarafından da hoş karşılanmıştır. Bunlar her ne kadar baskı rejimlerini hoş görmemişlerse de halkın yaşama düzeninde bir sarsıntı olmaması gibi pratik gerekçelerden kalkarak bu tür olgulara meyletmişlerdir. Vakıanın ayrılmaz bir parçasını oluşturmuş baskı unsuru da onları bu tür gerekçeleri ön planda değerlendirmeye zorlamıştır. Böylece baskı rejimlerinin uyguladığı her hükme imza atmaktan kaçınmamışlardır. Zira onların yasallıklarını tanımış, isyan, silahlı ayaklanma veya çatışma yoluyla rejime başkaldırmayı engellemişlerdir. Ehl-i Sünnet fırkalarının tutumları arasında belirli bir farklılık gözlenmişse de bu farklılık, zorba yönetime teslim olmakta ılımlı davranmaktan ya da daha kararlı görünmekten uzağa gitmemiştir.”

Bu anlayışın ürettiği (saltanatın İslam dünyasına ilk ithalini sağlayan Muaviye tarafından kullanılan) kadercilik, başa gelenin katlanılması gereken bir durum olduğunu öğütlemektedir. Zalim olsalar bile sultanlar da bunun bir parçasıdır. “Bunlar (Hadisçiler ve Ehl-i Sünnet), zalim sultana kılıçla karşı koymayı reddetmişlerdir. İmamlar insanlara hakaret edip köleleştirseler, hatta öldürseler bile onlara karşı konulamaz demişler ve bununla fasık ve fâcir imamların yönetimine taraftar olduklarını göstermişlerdir.”

İktidar sahipleri tarafından desteklenmeleri, iktidarın nimetlerinden faydalanmaları ile iktidar yanındaki yerleri sağlamlaşan bu tavır, gittikçe statik şeyleri savunan bir devlet anlayışı üretmeye başlamış, sultanların ihtiyaç duyduğu teoriler geliştirme çabası içine girmişlerdir. Bunalımlı dönemlerinden nasıl çıkacaklarına dair sultanlara sunulan siyasetnameler, Halifenin Kureyş’ten olması gerektiği gibi düşünceler buna örnek olarak verilebilir. Ehl-i Sünnetin temsil ettiği bu anlayışa göre devlet, oluşturulması gereken bir farz olarak görülmekte ancak diğer yandan da her yönetime itaat salık verilmektedir. İslami belli emirlerin yerine getirilmesini yasaklamayan, engel olmayan her otorite sahibine itaatin gerekli olduğunu savunan bir yaklaşımı vardır. Günümüz dünyasında bu serbestiyi Müslüman olmayan ülkelerin Müslüman olmayan yöneticileri dahi sağlamaktadır. Böylece Ehl-Sünnet anlayışına göre devlete itaat dini bir vecibedir. Zalim de olsa adil de olsa otoriteye itaat etmek gerektiğine göre Müslümanların başka bir oluşum, devlet veya imam peşine düşmeleri gerekmez.

Sünni ve Şii görüş, korku ve zafiyetleri veya maslahat gerekçeleriyle var olanı kerhen de olsa desteklemiş, yerine yenisini inşa etme mücadelelerini meşru saymamıştır. Örneğin Ehl-i Sünnetin önde gelen isimlerinden Eş’ari, Maverdi, Gazali gibi isimler içinde yaşadıkları iktidarları desteklemiş ve mevcut iktidara karşı her türlü isyan ve tepkinin etkisini zayıflatacak tutumlar içinde olmuşlar, muhalefeti tekfir etmişlerdir. Halifelerin, Şia’nın iddia ettiği gibi masum olduğunu söylememişlerdir ancak halifeye üstün özellikler atfetmişlerdir. Sünni Saltanat İdeolojisi iktidara her halükarda itaati salık vermektedir. Şia’nın imamet anlayışı da Ehl-Sünnetin hilafet anlayışına benzer özelliklere sahiptir. Ehl-i Beyt’in Emevi ve Abbasi zulmüne karşı kıyamlarını Şia geleneğine mal etmek mümkün olsa bile İmam Muhammed el-Mehdi’nin küçük yaşta gizliliğe çekilmesinden (gaybet) sonra Şia’nın tavrı pasifleşmiş, her şeyi kayıp imamın zuhuruna bağlamıştır.

“Şia’dan İmamiyye, bu konuda Ehl-i Sünnet ile ittifak etmiş ve şöyle demiştir: ‘Zorba yönetici, ümmetin yönetimini zorbalık ve zulüm ile ele geçirmiş ise, buna karşı ümmet takiyye ile sakınmaya çalışmalı, onu devşirmeye çalışmak gibi faydasız şeylerden kaçınmalıdır. Bu durumdaki yöneticinin davranışları şer’i hükümler gibidir.’ İmamiyye, zalim yöneticiye boyun eğmeyi takiyyeye dayanarak böyle haklı görür, direniş ve ayaklanmanın ancak beklenilen gaip imamın arkasında olacağı inancını besler. Ehl-i Sünnet ve Şia arasında birçok ihtilaf bulunmasına rağmen, bu konu üzerinde ittifak, taraflar arasında bir anlaşma zemininin oluşmasına yardımcı olmuştur.”

“Şia’nın ‘Gaybet’ (imamların yokluğu) dönemi için geçerli olmak üzere geliştirdiği ‘Velayet-i Fakih’ teorisi, XII. İmam Muhammed el-Mehdi (ö.260/873) yeniden dönünceye kadar iktidara fukahanın (müctehidlerin) niyabet edeceğini öngörmektedir. Bu itibarla velayet-i fakih anlayışı teokratik olmaktan daha çok, ‘hukukçular oligarşisi’ denilebilecek bir yönetim biçimini göstermektedir.”

“Şia’ya gelince, onlara göre devlet yönetimi—literatürlerindeki ifadesiyle—imamet, dinin fıkhî yahut amelî yönüyle ilgili olmayıp doğrudan iman esaslarıyla ilgilidir ve imanın şartlarındandır. Zira imamet nübüvvetin devamıdır. Peygamberlik nasıl temel iman esaslarından birisi ise, onun uzantısı ve devamı olan imamet de bir iman esasıdır. Onlara göre iman esasları tevhid, adalet, nübüvvet, imamet (yönetim) ve mead olmak üzere beştir… Hatta Muhammed Bakır’a (114/733) nispet edilen bir rivayette imametin namaz, oruç, zekat ve hacdan daha üstün olduğu belirtilir. Yine onlara göre yöneticilerin tayini Allah tarafından gerçekleştirilir. Nasıl ki peygamberleri Allah seçiyorsa imamları da O seçer. Allah’ın Peygamberin vefatından sonra imam olarak seçtiği kimseler, ilki Hz. Ali olmak üzere on iki kişidir. Bunlar tıpkı peygamberler gibi masum sıfatına sahip olup asla günah işlemezler. Onlara itaat peygambere itaat, peygambere itaat da Allah’a itaattir…”

“Şia, ümmetin disiplin ve azletmedeki yetkisinin imam yetkisinin üstünde olmasına karşı çıkar.”

İnsan hayatının özellikle sosyal boyutuna dair Kur’ani direktiflerin genel prensipler düzeyinde olması ictihadı zorunlu kılmaktadır. Kaldı ki, doğrudan hükmü açık olan konularda bile ictihad gereklidir. İçki, kumar, faiz gibi konularda uygulamaların hangi boyutlarıyla bu kapsama girdiği, üzerinde çalışılması gereken hususlardır. Ancak ictihadların doğruluk kadar yanılma ihtimali de vardır. Belli bir amaçla yapılan ictihadlar üzerinde her türlü itiraza karşı çıkarak ısrar edilmesi art niyet belirtisidir, açık hükümlere dayanmadıkça belli hırsların emaresini taşımaktadır. Konu devlet olunca bu durum, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husus haline gelmektedir. Zamanın tanrı-yönetici düşüncelerinden etkilenmişe benzer Sünni ve Şii iktidar modelleri de belli çıkarları gözeten bir çıkarsama sayılabilir. Halifeyi/İmamı sırtını Allah’a dayamış bir otorite olarak tanımlamak devleti de dokunulmaz hale getirmektedir. Hem devleti kurmak zorunludur, hatta Şii anlayışa göre imanın şartı olarak farzdır; hem de otoriteye isyan fitnedir ya da küfürdür.

Biriken geleneğin dışına çıkmayı da reddeden bu yaklaşım Müslümanların bugüne kadar önünü tıkayan en önemli iç faktörlerdendir. Müslümanların zihinlerinde problemlerinin çözümüne dair yaratıcılığın katili, bu geleneğin kutsanmasıdır.

“Devlet yönetiminin dindeki yeriyle ilgili mezheplerin yaklaşımı böyle olmakla beraber, tarih boyunca Ehl-i Sünnet ve Şia’ya mensup alimler temel bakış açılarına uygun olarak yönetimle ilgili birçok nazariye geliştirmişlerdir. İtikadî bakımdan Sünni çizgide bulunan sufiler genellikle devlet yönetimiyle ilgilenmemiş, kendi dünyalarında geliştirdikleri yapılanmaya göre hareket etmişler; fakihlerin bir kısmı resmi sulta ile iç içe olmanın getirdiği zaafları nazariyelerine yansıtmış, kimileri ise ideal anlayışlara bağlı kalarak hareket etmişlerdir. Keza Şiî dünyada da üçüncü asırdan itibaren on ikinci imamın gizliliğe geçtiğine inanılmasından sonra yönetimle ilgili hususlarda Usulî-Ahbarî ihtilafı baş göstermiş, Safevilerle birlikte Şia’nın iktidara gelmesiyle teorik anlayışlarda birtakım değişmeler olmuş, bilahare velâyet-i fakih nazariyesi vb. telakkiler ortaya çıkmıştır. Ayrıntıya girmeden genel vasfını söylemek gerekirse, Sünniler sosyal karışıklıklar çıkmaması düşüncesinden hareketle sabır ve resmi otoriteye isyan etmeme düşüncesiyle, Şiîler ise gizlendiğine inandıkları Muhammed Mehdi’nin zuhurunu beklemeye dayalı bir felsefe ile hareket edegelmişlerdir.”

Mutezilenin Devlet anlayışı

Emevi saltanatının hüküm sürdüğü dönemde ortaya çıkan Mutezile’nin devlet anlayışı, hukuk devletine oldukça yakın bir anlayıştır. Hilafetin saltanata dönüşmesi, devlet idarecisi olan sultanların seçilme biçimi, bu sultanların ve onların vali ve yardımcılarının halka uyguladığı zulümler Mutezile’nin de ortaya çıkış sebepleri arasında sayılabilir. Mutezile, Emevi saltanatının yaptığı zulümleri, ahlaksızlıkları, İslam’a muhalefet ettiği hususları sadece eleştirmekle kalmamış baskı ve zulme karşı direniş hareketlerini bizzat organize etmiş ya da direniş hareketlerinin içinde yer almıştır. “…H. 122 yılında Mutezile’nin Emevi idaresine karşı gerçekleştirdiği direnişler başlamıştır. Bilindiği üzere daha önceleri onların muhalefeti, eleştiri ve kınamadan öteye gitmemişti.”

Mutezile’ye göre “Belirli niteliklere sahip olan insanların imamlık için aday gösterilip seçilmeleri tam anlamıyla bir ‘anayasal sözleşme’ örneği oluşturur.” Gerek imamın/liderin seçilmesinde gerekse toplumsal başka konularda şûraya dikkat çeken Mutezile, yönetimi, yasama, yürütme ve yargı olarak üçe ayırmaktadır. Dönemin şartlarında bunlardan seçime konu olan imamın, yürütmeyi ifade ettiğini, diğerlerinin imam tarafından atanacağını söylemektedir. Ancak imamın yasama ve yargıya müdahil olmasına da karşı çıkmaktadır. Örneğin atadığı bir kadıyı belli şartlar tahakkuk etmedikçe azletme yetkisi yoktur. Merkezi otoriteye güçlü vurgusunun yanında imamın görevlerini net bir şekilde tanımlamıştır. İmamın ictihadı, müctehidlerden birinin ictihadı olmaktan ibarettir. Onun ictihadının diğerlerinden daha üstün veya öncelikli bir konumu yoktur. İmamın ümmet tarafından her zaman kontrol edilmesi gerektiğini, azledilmeyi gerektirecek bir fiil işlediğinde azledilmesi gerektiğini savunur.

Devlete/hilafete yaklaşımı daha çok maslahat gereğidir. “İkbal’in de fark ettiği gibi Mutezili görüş, devleti, dini bir farz veya ilahi bir emir olarak değil bir zaruret, akıl ve maslahat meselesi olarak gören ana akımdır. Onlara göre dini farz veya ilahi emirle gösterilen devlet (imamet, hilafet) kurumu değil adaletin ikamesidir. Adalet bir otorite olmadan ikame edilemeyeceği için, alken ve maslahat icabı devlet denilen kuruma ihtiyaç hasıl olmaktadır. Hatta eğer insanlar kendi aralarında adaleti sağlayabilseler devlete bile gerek yoktur. İslami literatürde bu meselenin ‘hilafet veya imamet (devlet) farz, vacip, caiz, mubah veya merdut mu?’ vs. şeklinde tartışıldığını görüyoruz. Devlet (hilafet, imamet) denilen kurum etrafında yürütülen bu tartışmalar yeni dünyanın siyasi birikimi adına siyaset felsefesine çok büyük katkılar sağlamıştır…”

Mutezile’nin devlet anlayışında adaletin ve maslahatın esas alındığı görülmektedir. Buradan çıkacak sonuç; devletin şartlar ve ihtiyaçlar çerçevesinde değişebilecek bir form ve işleyişe sahip olabileceğidir. Daha dinamik ve fonksiyonel görünen bu anlayışı, örneğin bir Ehl-i Sünnet anlayışı gibi pratiğiyle birlikte görme şansına sahip değiliz. Zira Mutezilenin devlet anlayışı, herhangi bir ortamda uygulama şansını elde edememiştir. Mutezile’den Cahiz, (H.160-255 M. 776-868) “Şeriatın zaman göre değişebileceğini ileri sürecek kadar cesurdur. Fakat hükümet ve yöneticiye her zaman ihtiyaç vardır.” Zamanla diğerleri gibi otoriteye eklemlenen fırkaları olduğu gibi iktidara muhalefet ve kıyamlarında zaman zaman haricilerle iş birliği içinde hareket ettiğini de not etmek gerekir.

Bu Anlayışlardan Günümüze Ne Kaldı?

İslam’ı iktidar hırslarına alet edenlerin ve bunların dini teorik alt yapısını oluşturan “imam”ların oluşturduğu birikim günümüzde etkisini halen sürdürmektedir. Otoriteye kayıtsız şartsız itaat, hilafetin birliği gibi hususlar halen değişik şekillerde yaşamaya devam etmektedir. Aradan geçen yüzyıllara rağmen gittikçe yüzeyselleşen birlik, beraberlik, güçlülük halen dayanak olarak kullanılmaktadır. Gelinen noktanın vahameti, değerlerin göz ardı edilerek maslahat fikrinin esas alınmasından kaynaklanmakta, bu fikrin arkasında duran külliyat, mesnet olarak kullanılmaktadır. Bu külliyat birçokları için bir çeşit delil olarak kullanılırken, diğer kesimin zihin yapısının oluşumunda da etkinliğini gizliden gizliye devam ettirmektedir. “İslam coğrafyası”nda ezici çoğunluğu oluşturan Ehl-i Sünnet, itikadî ve ameli bakımdan halen saltanat ideolojisini üreten imamlarının direktifleri doğrultusunda hareket etmektedirler. Sultanlar döneminde üretilen kaderci anlayış varlığını korumakta, halifenin Kureyşliliği gündem olabilmektedir. Birliğin bozulmaması, ihtilaf ve nifak çıkmaması için zalim de olsa iktidara itaat, dini bir vecibe olarak görülmektedir. Bu zihniyetin mevcut durumu değiştirmeye çalışmak, kötü gidişata engel olmak gibi bir derdi yoktur. Uğradıkları bütün haksızlıklara rağmen mevcut durumlarını da kaybetme endişesi, bunları hareketsiz kılmak için yeterlidir. Dolayısıyla seçmen sandığı dışında devlet diye bir dertleri de yoktur.

Şia, İran devrimi ile bir sıçrama gerçekleştirdi. Ancak Ehl-i Sünnet, tarihten gelen kalıplarını kırmakta ne kadar başarısız ise Ehl-i Şia da farklı bir konumda değildir. Velayet-i Fakih düşüncesi Şia’ya aktif olma, muhalefetini dile getirme ve otorite talebini realize etme imkanı sağlamıştır. Özel şartları içinde gerçekleşen devrimin yoluna devam edebilmesi için geçmişten beri ürettiği statik düşüncelerini değerlendirebilmesi gerekir. Aksi takdirde devrimin statikleşme süreci kaçınılmazdır. Anlaşılan odur ki, Sünni dünyanın daha geniş bir coğrafyada yaşadığı ihtilaf/farklı sesler meselesini Şia, İran içinde yaşamaktadır. Dışarıdan gelen müdahalelere, manipülasyonlara direnç geliştirebilmesi, devrimci ruhunu korumasına, kalıplarını kırarak daha geniş bir perspektife kavuşmasına bağlı gibi görünüyor. Dünyanın ve bölgenin sorunlarına gösterdiği ilgi ve batıya karşı duruşu takdire şayan olmakla beraber bütün bunları Şii kalıplarının dışına çıkarak yapabilirse İslam’ın sesinin daha etkin dillendirme kapasitesine ulaşacağı açıktır.

Samimi bir çaba ile vahyin doğrularını ortaya koymaya çalışanların dışında külliyatın bize getirdikleri; her şeyi değişmez belli kalıplar içinde değerlendirmektir. Birçok fırka ve her birinin de kendine has kalıpları oluşmuştur. Tek başına “itikadî mezhep” ifadesi bile durumun vahametini anlatmaya yeterlidir. Her şey önceden belirlenmiş ve tarihin sonu gelmiştir. Yapılacak şey öncekileri tekrar etmekten ibarettir. Devlet ve otorite ile ilgili anlayış da bundan nasibini almıştır.

Afgani ile başlayan İslami bilinçlenme hareketinin geliştirmeye çalıştığı anlayış, alternatifler üretme peşindedir. İran devrimini de içine alan bu gelişim süreci dünyanın değişik bölgelerinde devlet denemelerine varacak kadar bir seviyeye gelmiş bulunmaktadır. Cemaatçi, hizipçi, grupçu anlayışlardan tam olarak kurtulamamış hareketlerin kat ettiği bu mesafelerin bu anlayışlardan bağımsızlaşarak yoluna devam etmesi, umulması uzak olmayan bir durumdur. Dünya vakıasını ve kendi gerçekliğini her geçen gün daha gerçekçi okuyan İslamî hareketin her zaman olduğu gibi bugün de bir devlet talebi vardır. Ve bu talebini her geçen gün daha berraklaştırmakta, isteğinin ne ve nasıl bir şey olduğunu, neye yarayacağını gün geçtikçe rafine etmektedir.

***

Bugün sahip olduklarımızda şüphesiz ki geçmişin kalıcı etkileri vardır. Uzun bir süreç içerisinde oluşan anlayışlar, aslı ile ayırt edilemez biçimde karşımızda (hatta içimizde) durmaktadır. Medine İslam toplumu ile geleceğe sağlam temeller atmak isteyen hareket, sonrakiler tarafından anlaşılmaz hale getirilmiştir. Peygamberin ve O’ndan sonraki halifelerin bu geleneği yaşatmak için verdikleri mücadelenin yanında sonrakilerden de her türlü inhirafa engel olmak için varını yoğunu ortaya koyanların olduğu muhakkaktır. Ancak Peygamberin oluşturmaya çalıştığı şey, bizzat O’nun yapmaya çalıştığı şey üzere yürütülmesi gerekirken, Roma, Pers ve Yunan gelenekleri bu topluma sızdırılmaya çalışılmıştır. Hilafet ve imametin meşruiyeti ve mahiyeti konusunda, otoritenin gerekliliği veya fonksiyonları konusunda çıkan tartışma ve kavgalarda bu sızdırmaların önemli bir payı vardır. Emirlerin dokunulmaz bir şekilde mutlak itaat edilmesi gereken otoriteler haline gelmesi dış dünyadan alınan teokrasilerin uzantısıdır. Bu gelişim daha sonraları otoritenin bekası için kardeş katlini meşru sayan fetvaların verilmesine kadar uzanmıştır.

“İslam coğrafyası” milletlerinin kendi geçmişine sahip çıkma duygusuyla hareket ettikleri gözlenmektedir. Bütün sorunlarına rağmen geçmişe sahip çıkma gayretinin/hamasetinin altında yatan sebepler vardır elbette. Bunlar kimi zaman asabiyetten, kimi zaman da zafiyetten kaynaklanır. Geçmişi devam ettirmek işin en kolay yoludur. Kısa vadede kayıpları da daha azdır. Bunun yanında milli ve dini geçmişe leke sürdürmeme hamaseti de önemli bir etkendir. Yakın tarihten ecdada sahip çıkma gayretkeşliği, onların hatalarını hatta dini katletmelerini görmezden gelmeye kadar varmaktadır. İktidarı ele geçirdikten sonra hiçbir toplantısında Allah için bir iş yaptığına dair beyanatı olmayan Muaviye bile Peygamberin yanında görünmüş olması nedeniyle maruz gösterilmeye çalışılmaktadır.

Geçmiş elbette önemlidir. Hem örnek hem de ibret almak için… Saygı duyulması gereken tonlarca yönü olan bir insan, bir olay veya vakıaya bile hamasetle yaklaşmak, doğruları görmemizi engeller. Süreç içinde oluşan şeylerin bizlerde birer değer haline gelmesine neden olur. Bunun içindir ki, hilafet sorgulanamaz bir makam, liderlik kutsanmış bir konum haline gelmiştir. Ağır sorumluluklarıyla tanımlanması gereken makamlar ulvi özellikleriyle tanımlanır olmuş, ayrıcalık konusu sayılmıştır. Bugün şeriatın bir devlet modeli olarak algılanması ve şeriatın içeriğinin tanımlanmasında da sürecin ürettiklerinin önemi dikkatten kaçırılmamalıdır.

Büyük bir çoğunluğun kafasında, İslami devlet yahut İslam devleti denilince anlaşılan, şeriatın uygulayıcısı olan devlettir. Bu da “İslam Devleti” ifadesinin “şeriat devleti” şeklinde de ifade edilmesine neden olmaktadır. Arada kurulan ilişki rastgele olmaktan çok bir anlayışın sonucudur. Bu algılayışa göre devletle şeriat arasında kurulan birebir ilişkinin dayanaklarından birincisi İslam devletine atfedilen görev ve misyonun şeriatı uygulamak olmasıdır. İkincisi de şeriatın, istenen devletin/toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayacağına, toplumun her türlü derdine deva olacağına inanmaktır. Devletin görev ve misyonunun şeriatı uygulamak olduğunu düşünmenin altındaki sebep olarak, şeriatı uygulamakla her türlü sosyal sorunun çözüleceğini düşünmek olduğu da söylenebilir.

Şeriat, bir devlet modeli olarak tanımlanmak istendiğinde dikkat edilmesi gereken hususlar vardır:

Terimin kapsamı ile ilgili farklı yaklaşımlar söz konusudur. Kapsamı geniş tutanlar, İslam’ın sosyal hayata dair bütün prensip, anlayış, değer ve düşüncesinin bu kavramla ifade edildiğini düşünmektedir. Burada şeriat, dinin inanç konularının dışında kalan ameli yönünü ihtiva etmektedir, yerel içtihatlarla birlikte hukuk sisteminin tamamı kast edilmektedir. Bunun dışında şeriatı kesin hüküm şeklinde Kur’an’da yer alan meselelerle sınırlandıranlar da vardır. Bu anlayışta ise Kur’an’da, hakkında bir hüküm ve ceza olan konular kavramın içeriğine girmektedir. Hırsıza, zaniye vs. uygulanması gereken hükümler gibi. Yaygın kanaatin daha çok sosyal hayata ilişkin emirler, yasaklar ve dolayısıyla cezalarla ilgili olduğu söylenebilir.

Şeriat, hükmü kesin olan hususlarla ilişkin olarak kullanılmaktadır. Her eylem veya suça takdir edilmiş bir sonuç vardır. Bunun esnetilmesi, farklı şekilde yorumlanması mümkün değildir. Her suçun bir cezası, her eylemin bir sonucu vardır, başka amiller bu eylem ve sonuç ilişkisine müdahale edemez. Bir nevi sebep-sonuç şeklinde tanımlanabilecek bu durumlar arasında kurulan bu ilişkinin duruma göre değişmemesi adalet olarak da algılanmaktadır.

Toplumsal problemler ve hastalıkların şeriatı uygulamakla çözülebileceğine dair algı da oldukça önemlidir. Hemen bütün kesimler tarafından İslam’ın ameli yönünün temelinde inanç ve düşüncenin yattığı kabul ediliyor olmasına rağmen şer’i hükümlerin uygulanması ile sosyal problemlerin çözülebileceği anlayışı; İslam’ın dünya görüşünün bu hükümler içine sığdırılmaya çalışılmasından, uygulanma biçimindeki kat’i davranışın adaletsizlikleri ortadan kaldıracağına dair algıdan kaynaklanmaktadır. Toplum, şer’i hükümleri itirazsız uygulayacak bir ortam haline geldiğinde ıslah olmuş sayılmakta; astığı astık, kestiği kestik olan, kimseye pozitif veya negatif ayrımcılık yapmayan bir otoritenin acımasız davranması sosyal problemlerin çözümü olarak görünmektedir. Hükümler her ne kadar değerlere dayanıyor olsa da toplumun ulaşması gereken nokta ve kat etmesi gereken dönüşümü hükümlere bağlı olarak düşünmek mekanik bir işleyişi yansıtmaktadır. Dolayısıyla şeriattan bahsedildiği durumların onun uygulanmasındaki üstten gelen baskı eğilimini de içerdiği söylenebilir. Bu durumda şeriatın sosyal problemlere deva olması, mekanik bir işleyiş ve uygulama biçimiyle alakalı hale gelmektedir.

Bugün şer’i hükümler dendiğinde süreç içinde oluşan bir çok uygulama ve ictihad bu içeriğe dahil edilebilmektedir. Sadece Kur’an’da geçen hükümlerin bugün uygulanması ile ilgili olarak da farklı çevrelerin farklı anlayışları vardır. Kimileri aynen uygulanmak üzere indirilmiş evrensel hükümler olarak anlamakla birlikte kimileri de asıl olanın maksat olduğunu, bugün bu maksadın farklı uygulamalarla gerçekleşebileceğini dolayısıyla değiştirilebileceğini hatta değiştirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Farklı anlayışlar göz ardı edilmiş olsa bile yukarıda dikkat çekmeye çalıştığımız hususların ortaya çıkardığı iki nokta önemlidir. Birincisi devlet ve otorite talebinin, İslam’ın siyasi görüşünün hedefi olarak ahkamı uygulamak olması, ikincisi de şeriatı uygulamakla sosyal problemlerin çözüleceğidir.

Kavramın muhtevası geniş tutulmuş olsa bile devletle şeriat arasında kurulan birebir ilişkinin doğuracağı sakıncalar yeterince irdelenmek zorundadır. Devlet eğer şeriatın uygulanması için kurulacak bir mekanizma olarak algılanılırsa bir istibdadın doğması kaçınılmazdır. Zira bu durumda amacı hükümleri uygulamaktır, başarısı da bununla ölçülecektir. Zor ve baskı ile de olsa ahkamı uygulamak bu anlayışın doğal sonucudur. Ahkamı uygulamak devletin varlık sebebi, ahkamın varlığı da devletin oluşum gerekçesi haline gelmiş olur. Bizatihi kendileri adaletin aracı olması gereken hükümler birer hedef haline gelmektedir. Yeryüzündeki yegane görevin bir devlet kurmak olarak algılanması, ahkamı insanlara dayatma anlayışını da beraberinde taşımaktadır. Bu anlayışın, Taliban ve Suud örneklerinde görüldüğü gibi ortaya çıkardığı sonuç, devleti belli kanunların bekçisi haline getirmektedir. Tarafsızlık elbette önemlidir ve gereklidir ancak şeriatın, esnekliği olmayan kesin bir uygulama olarak anlaşılmasının altında yatan sebebin istibdatla, baskıcı yönetimlerle ilişkisi doğru kurulmalıdır. Günümüzde ve geçmişte İslam’a hiç uymadığı halde krallıklar meşru sayılırken bunların şeriatı uygulamaya çalışması bu meşruiyetlerinin nedeni olarak gösterilmektedir.

Toplumların derdine deva olacak şey ahkamın uygulanması değil onların altında yatan değerlere teslimiyettir. Zira her türlü sosyal problemin altında yatan gerçek, uygulamaların dayandığı ilkelerle ya da dayatmaların karşısında duran kitlelerin sahip olduğu değerlerle ilgilidir. Toplumu sosyal problem denebilecek şeylerden ancak İslami değerler yönünde gösterdiği dönüşüm kurtarabilir. Toplumun İslami yönde değişim ve dönüşümünü sağlayacak şey de değerlerdir. Toplumsal huzuru, barışı, güveni ve adaleti sağlamakta değerlerin içselleştirilmesinden geçmeyen yöntemlerin kalıcı hale gelmesi mümkün değildir. Hükmü uygulayan gücün bir gün zaafa uğraması muhtemeldir. Oysa dönüşüm ve kalıcılık güçle değil bireylerin dönüşmesiyle mümkündür.

Şer’i hükümlerin bir toplumda uygulanıyor olması orada adaletin hakim kılındığı anlamına gelmez. Bunu en bariz şekilde Emevi iktidarının başlangıç dönemlerinde görmek mümkündür.

İslam’ın devletten anladığı şey mekanik bir işleyişten ibaret değildir. Eğer öyle olsaydı özellikle adalet, istişare, işi ehline teslim etme üzerine vurgu yapmazdı. Oysa İslami toplum dinamik bir toplumdur. Dayandığı esasları sürekli bir hassasiyetle başının üstünde tutan bir yapıdır. Belli hükümlerin başka bir adaletsizliğe yol açmasına karşı sürekli tetiktedir. Tıpkı Ömer’in gelir dağılımdaki hassasiyeti, açlıktan hırsızlık yapanların ellerinin kesilemeyeceğini, onların hırsızlık yapmasının aç bırakanların suçu olduğunu belirtmesi gibi. Daha temelde olan ilkeler her zaman onun üstüne bina edilecek ilkeleri ve uygulamaları belirler.

Devleti Şeriat hükümlerini uygulayacak bir araç olarak görmek onu hem mekanikleştirerek zamanın ihtiyaçlarına cevap verebilir olmaktan çıkarmakta hem de Müslüman’ın yeryüzündeki asıl misyonunu göz ardı etmektedir. Bunun yanında devleti İslami sorumlulukların yerine getirilebileceği tek mekan olarak tanımladıktan sonra bir an önce tesis edilmesi gereken kurum olarak görmek bütünüyle ona endeksli hareket etmeyi doğurmaktadır. Devleti hedeflerden bir hedef olarak görüp yolun bir gün, hak edildiğinde, hazır olunabildiğinde ulaşılacak bir yer olarak değerlendirmekle bir an önce ulaşılması gereken bir hedef olarak görmek arasında önemli farklar vardır. Birincisi daha istikrarlı ve temelli değişim ve dönüşümleri hedefleme imkanı sağlarken, ikincisi planların onun üzerine bina edilmesini kaçınılmaz kılar. Ona gereğinden fazla ehemmiyet vermek, kendisi olmadan yeryüzündeki sorumluluğun gerçekleşmeyeceğini düşünmek hata yapma ihtimalini artırır. Acelecilik hata yapmanın en kolay yoludur. Acil bir hedef ve o olmadan başka şeyler olmaz diye düşünüldüğünde onun için terk edilmeyecek şey kalmaz. Örgütlü yapıların oluşması, biz ve ötekiler ayrımının yapılması, bu hedefe inananlar ve inanmayanlar diye ayrışma, hatta çatışma kaçınılmaz olur. Para onun için kazanılır. İlişkiler onun için kurulur. Hedefe kilitlenme ve hedefin ali ve acil olması bazı şeylerin göz ardı edilmesini meşrulaştırır. Her şeyin kendisi için harcanacağı bir hedef varsa o da Allah’ın rızasıdır. Ki o da kendisi için nelerin harcanması ve feda edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Elinden ve dilinden razı ve memnun olunan şahıslar olmak başka şeylere feda edilmemelidir.

Bir sistemin sürekliliğini ve kalıcılığını sağlayabilecek tek şey adalettir. Hem insanların talep ve desteklerinin devamı hem de Allah’ın onlara olan nimet ve desteğinin devam etmesi anlamında bu böyledir. Bu esas İslam için kurulan yapı ve devletler için de geçerlidir. Ne şer’i hükümlerin uygulanması ne de başka bir şey kalıcılığı sağlamaz. Ancak, adaletin İslami yapının temeli olduğunu söylemek uygulamadaki İslam’ın kendine has hükümlerini reddetmek anlamına gelmez.

İslam ile küfür arasında sürekli bir çatışma ve mücadele olduğuna göre Müslümanların bu mücadele içindeki konumları, devlet imkanına sahip olmalarına bağlı olmadığı gibi böyle bir imkana kavuşmakla da nihayete ermez. Yeni durum sadece sahip oldukları yeni bir imkandır. Her türlü imkanı kendi çıkarları için kullanmak suretiyle zulmün sebebi olanlara karşı hayrı ve adalet yaygınlaştırmak için elde ettikleri yeni bir imkandır. Zira zulme karşı mücadele etmek güç gerektirir. Ve toplumsal otorite de bu güçlerden bir güç olarak bir imkandır. Zulmün aracı olan otoriteler, dünya görüşleri kendilerini kabul ettirebilmek için iktidar olmakta, güç haline gelmektedirler. İslam’ın da bir güç haline gelmesi ve bunu zalimlere galebe çalmak için kullanması yadırganabilecek bir durum değildir.

Mesele öncelikle ve asli olarak adaleti sağlamaksa;

Diyelim ki İslami hiçbir söylemi, amacı ve hatta niyeti olmayan ama gerçekten adil olan bir devletin hüküm sürdüğü bir ortamda onu da İslami esasları uygulaması için dönüştürmeye ve ona karşı mücadele etmeye gerek var mıdır? Yeryüzünde bu tanıma uygun bir ortamın bugüne kadar görüldüğüne dair bir bilgi yoktur. Ancak her yapının kendisini adaletin savunucusu olarak tanıttığı ve itaat edenlerin de itaat ettikleri merciyi adil olarak gördükleri unutulmamalıdır. Bu noktada mesele İslamsız bir adaletin var olup olamayacağı meselesidir. Allah’tan gelen değerlere dayanmadıkça adaletin tesis edilebilmesi insan doğasına aykırıdır. Çünkü o haris, tamahkar ve kendi çıkarlarını önceleyen bir yapıya sahiptir. Eğer beşeri yapıların adaletinden söz edilebilirse bu ancak adaletten eserler taşıyabileceği şeklindedir. Diğer yandan adalet sadece geliri ortadan ikiye bölmek, yorulana dinlenmesi için izin vermek değildir. İşte bu noktada Şer’i hükümlere gelince;

Bilindiği üzere ahkam Medine döneminde gelmiştir ve de hepsi birden değil tedricen indirilmiştir. Bunun anlamı sadece Mekke’de bunları uygulayacak bir ortamın bulunmaması değildir. Ahkam için söylenebilecek en kısa izahat, onlar ancak toplum onları uygulamaya, maksadını anlamaya, faydasını idrak etmeye hazır olduğunda indirilmiş olmasıdır. Eğer böyle olmasaydı ahkamın her biri bir gelişim sağlamak yerine karşıt tepkilerin oluşmasına zemin hazırlardı. Bunun en bariz örneği içkinin yasaklanmasında izlenen süreçtir. Bu anlamda bugün için de aynı şey geçerlidir. Devletin vazifesi ahkamı uygulamak veya onların bekçiliğini yapmak değildir derken burada denmek istenen, bunların artık modası geçmiş hükümler olarak tanımlanması ve yeni cezalar geliştirmek gerektiği değildir. Allah en doğru ve en adil hükmü vermeye çok daha layıktır. Hırsıza ve zaniye Allah’ın verdiği cezadan daha adili ile hükmetmek insana düşmez. Ancak Allah’a gereği gibi inanan insanlara düşen O’nun hükümleri ile insanlar arasına girmemektir. Eğer bir ortamda gereği gibi İslami bir eğitim izlenirse toplum her konuda en adil olanı talep etme veya ona tahammül etme ve bu sayede dünyaya örneklik edecek bir gelişimi kat etme özelliğine kavuşacaktır. Ancak asli görevini yerine getirmeyen bir idare, değil ahkamı mecelleyi de yutsa faydası yoktur.

Adalet böyle bir yapıdan beklenecek en önemli husus olmakla beraber bütün iş ve fonksiyonu adaletten ibaret de sayılamaz. İnsanın sınavı için en rahat ortamı sağlaması, bunun yanında insanı Allah’ın azabından kurtarmayı hedeflemesi de gerekir. Yeryüzü bir sınav alanıdır. Ve oraya şeytanın dostları ne kadar egemen olmuşsa hür tercihleri yapmak o kadar zor olur. Müslümanların görevi, gerçeği bütün açıklığı ile insanların önüne sererek şeytanın oyunlarını bozmaktır. Ne zorla kabul ettirmek ne de gerçeği saptırmak onların işi değildir. Ancak şeytanın, Allah’ın yoluna giden engellerini bertaraf etmek Müslümanların boynunun borcudur. Bu engeller teorik alanda fikirlerin ve gerçeklerin çarpıtılması ise hakikati ortaya koymak, fiili alanda ise fiili engelleri ortadan kaldırmak gerekir. Vatandaşlarının mal ve can güvenliğini sağlamak, huzuru temin etmek, ahlakın deformasyona uğramaması için gerekli tedbirleri almak da otoritenin zorunlu görevlerindendir. Hatta varlık sebebidir.

Devletin Müslümanlara sağlayabileceği birçok imkan, kolaylık ve açılımlardan söz etmek mümkün olmakla beraber ona ulaşmanın zorlu ve eziyetleri yolları çoğu için caydırıcı olmaktadır. Saltanatın yerleşmesiyle Medine Toplumunun oluşturduğu, toplum idaresinin amacı ve ilkelerine dair temeller gün be gün tahrif edilmiş, bizimle bu örnekliğin arasına kalın duvarlar çekilmiştir. Bu gün bu örnekliğin her yönüyle doğru anlaşılmasına ihtiyaç vardır. Zira Müslümanların bugün hissettikleri otorite ihtiyacının doğrusunu en iyi görebileceğimiz tek adres orasıdır.

Sonuç

Müslümanların, yaşadıkları alanı saadet yurdu haline getirmeleri en doğal özellikleri olması gerekirken çeşitli oyun ve aldatmalarla bu misyondan sürekli uzak kalmışlardır. Mesele ya çeşitli tartışmalarla saptırılmış, altından kalkılamayacak bir iş olarak büyütülmüş ve herkesin kendi kabuğuna çekilmesi sağlanmış ya da karşıt kamplar halinde birbirleriyle mücadele ederek güçlerini harcamış ve içinde bulundukları ortama egemen olacakları bir güç olmaktan mahrum olmuşlardır.

Oysa yeryüzünde adaletin tesis edilebilmesi İslami değerlere göre oluşmuş güçlerin varlığına bağlıdır.

Meseleyi ayrıntıdaki külliyatın dayatması ile oluşmuş kalıplar çerçevesinde konuları tartışarak boğmak yerine işin özünde yer alması gerekenler üzerine giderek burayı zenginleştirmek gerekir. Bu konuda samimiyetle fikir üreten aydınların daha doğru zeminlerde tartışmasına imkanlar sağlanmalıdır.

Bugüne kadar sahip olunana ön yargı ve asabiyetten sıyrılarak bakabilmek, klasik kalıpların dışında yeni açılımlara açık olmak gerekir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir