İktidar Talebi ve İslam : Makale – 2 “Medine İslam Devleti”: Bir Model mi, Bir Örnek mi? / Nuri YILMAZ

İmtihanı sadece, dua, zikir, ibadet gibi dini merasimlerin yerine getirilmesi olarak algılayan tasavvuf ekolünü saymazsak, İslam tarihinde ortaya çıkmış bütün fikir ekollerinin bir “devlet” hedefi ve anlayışı olagelmiştir. Kimisi “yerine getirilmesi gereken bir farz” olarak nitelemiştir. Kimisi “dini bir farz değil, insani ve toplumsal bir ihtiyaç” olarak tanımlamıştır. Kimisi ise “varlığı memnuniyet verici, ama illa da şart değil” demiştir.

Devlet tanımları farklı olunca, doğal olarak, “nasıl bir devlet?” sorusunun cevabı da tartışmalı hale gelmiştir. Hele ki Resulullah döneminden sonra, üzerinde “genel kabul” bulunan bir uygulama modelinin ortaya çıkmadığı göz önünde bulundurulduğunda, “nasıl bir devlet?” sorusuna verilecek cevabın önemi daha da artmaktadır.

Bundan 10 sene önce “nasıl bir İslam devleti?” diye sorulsa, (öyle olmamasına rağmen) birçok kişi, “bu soruyu tartışmanın vakti değil!” deyip sorunu erteleyebilirdi. Ancak günümüzde bu soru “ertelenemez” hale gelmiştir. Çünkü İslam dünyası yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyor. İslam dünyası, uzun bir esaret döneminin ardından, yeniden küresel bir aktör olma gerçeğiyle karşı karşıyadır. Birçok coğrafyada ardı ardına İslami devlet modelleri ve denemeleri ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bugün bile cevaplamaktan kaçınmakta zorlandığımız “nasıl bir devlet?” sorusu, yarın belki de en öncelikli problemlerimizden birisi haline gelecektir.

İşte bu makale kadim probleme, Resulullah’ın öncülüğünde ortaya çıkan uygulama modelini inceleyerek bir katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bakış açısını oluşturan ana soru ise şudur: Resulullah döneminde ortaya çıkan devlet yapısı, birçok kimsenin peşinen kabul ettiği gibi, bugün aynen uygulanacak bir model olabilir mi?

Aslında Resulullah dönemini inceleyen bir sürü araştırma ve çalışmanın olduğu bir gerçektir. Siyer kitabı, fıkıh araştırmaları ve hadis düzenlemeleri şeklinde kaleme alınmış, kimileri gerçekten çok değerli birçok örnek bulunmaktadır. Fakat biz bu makale ile “İslam’da devlet” konusunun Resulullah’ın uygulamasıyla ortaya çıkan delil ve kurallarını araştırmayı değil;

1- Resulullah’ın içinde yaşadığı ortam ve toplumu doğru bir şekilde tahlil etmeyi

2- Bu ortam ve şartlar içerisinde Resulullah’ın; nasıl bir mantıkla, neler yaptığını tesbit etmeyi

3- Resulullah’ın yöntem ve mantığı çerçevesinde baktığımızda; o günkü uygulama modelinden hangi noktalarda yararlanıp, yararlanamayacağımızı görmeyi hedeflemekteyiz.

Bu çerçevede; önce o dönemin en gelişmiş merkezi olan Mekke şehrindeki devlet modelini inceleyerek o günkü toplumsal yapılanmayı anlamaya çalışacağız. Sonra Resulullah’ın uygulamalarına ev sahipliği yapan Medine şehri aracılığıyla, günün toplumsal yapılanmasına İslam’ın getirdiği katkıyı görmeye gayret edeceğiz. Daha sonra da o gün ile bugünü kıyaslayarak, zihnimizi ve ufkumuzu aydınlatacak yansımaları elde etmeye uğraşacağız.

Kabile/Şehir devleti MEKKE

Mekke şehri Hz. İsmail tarafından kurulmuş ve hayatta olduğu müddet zarfında onun tarafından yönetilmiştir. Fakat ondan belli bir müddet sonra, Yemen’den gelerek Mekke’ye yerleşen ve kızlarını Hz. İsmail’le evlendirmek suretiyle onunla akraba olan Curhumiler, zamanla Mekke’nin yönetiminde etkili oldular. Hz. İsmail’in mirasına gerektiği gibi sahip çıkmayarak, hac için Mekke’ye gelenlere zulmetmeye ve ellerindeki malları almaya başladılar. Bu durum miladi ikinci yüzyılın başlarına kadar sürdü. Bu tarihlerde Yemen’den göç ederek gelen Huzaa kabilesi Mekke’ye yerleşmek için Curhumilerden izin istedi. Ret cevabı alınca da onlarla savaşarak 207 yılında Mekke yönetimini ele geçirdi ve onları kovdu. Hz. İsmail’in soyundan gelenler savaşta tarafsız kaldıkları için, onlara dokunmadılar. Etkisiz hale getirerek civarda yerleşmelerine izin verdiler.

Huzaalılar, Mekke’nin denetimini ele geçirince, Hz. İbrahim’in dininden geride kalanla kendi kültürlerini birleştirmeye başladılar. Böylece Hz. İbrahim’in dininde bozulma hızlandı, büyük sapmalar oldu. Putperestlik yaygınlaştı. Hubel adında bir put dikip ona tapınmaya başladılar.

Resulullah’ın doğumundan yaklaşık iki yüz yıl önce, Resulullah’ın dördüncü kuşaktan dedesi olan Kusay b. Kilab, Hz. İsmail’in soyunun devamı olan ve çoğunlukla şehrin kenar semtlerinde oturan dağınık haldeki Kureyşliler arasında öne çıkmaya başladı. Keskin zekaya sahip, güçlü ve yöneticilik kabiliyetlerine sahip birisi idi. O dönemlerde Bizans, Mekke’ye ilgi duymaya başlamıştı. Huzaa kabilesi dikkatini Bizans üzerinde yoğunlaştırınca, boşluktan yararlanarak Kureyş kabilelerini birleştirdi. Dikkatli bir siyasetle Bizans’ın desteğini aldı ve 440 yılında şehrin tüm kontrolünü ele geçirdi. Ardından da başarılı bir şekilde Bizans’ın nüfuzu dışında kaldı ve onların bölgesel ilgilerine aldırmadı.

Daha sonra Kusay, Mekke’ye topladığı kavmini bir yerleşime tabi tuttu. Kureyş’in zenginlerini, soylularını ve yakın akrabalarını Mekke’nin en merkezi yerine yerleştirirken, zenginlik ve statü bakımından daha geride olan kabileleri ise Mekke vadisinin dışına yerleştirdi.  Huzaalıları ise şehirden uzaklaştırdı ve onların civar bölgelerde oturmalarına izin verdi.

Siyasi yapı:

Kusay, şehrin kontrolünü ele aldıktan sonra krallık kurmayı tercih etmedi. Aksine (bir tür şehir meclisi olan) Dar’un-Nedve’yi kurdu. Bütün kabilelerin soyluları burada bir araya gelir ve birlikte karar alırlardı. Yapı itibariyle meclis, temsil edilen hiç bir kabilenin diğerlerinden daha etkili olmadığı bir nitelik taşıyordu ve bu meclisin üzerinde bir kral veya başka bir idari kurum yoktu. (Ancak bu bütün kabilelerin eşit olduğu anlamına da gelmiyordu. Teorik olarak bütün kabileler eşit temsil hakkına sahipseler de, alınan kararlarda hiç kimse, zengin ve güçlü kabilelerle karşı karşıya gelmek istemezdi.)

Kabileleri bir araya getiren; ortak bir anayasa veya zorlayıcı bir güç değildi. Ancak Arabistan’da yaygın olan kabilecilik anlayışı çerçevesinde; fertler ailelere, aileler ise kabilelere sımsıkı bağlanıyorlardı (daha doğrusu bağlanmak zorunda kalıyorlardı). Arabistan’da, bir başka şahsa karşı, onun bir insan olması gerçeğine dayalı genel bir sorumluluk yoktu. Genel olarak çölde karşılaştığınız bir adamı öldürmekte bir hata veya günah söz konusu değildi. Sadece güvenlik endişesi ve kısasla bağlantılı bazı hususlar sizi onu öldürmekten alıkoyabilirdi. Topluluğun üyelerinden biri öldürülür veya bir zarara uğrarsa, diğerleri onun intikamını almak üzere derhal harekete geçerlerdi. Diğer üyelere yardım etmek ve gerekirse onların intikamını almak, topluluğun her bir üyesi için kutsal bir görevdi. Zarar görenin haklılığı veya haksızlığı bile sorulmazdı. Cana karşı can temel kuraldı. Kısacası herhangi bir kabileye bağlı olmayan “birey” düşünülemezdi.

Bireyi kabileye sımsıkı bağlayan güç, aynı zamanda kabileleri de birbirine bağlıyor veya düşman ediyordu. Diğer kabilelere karşı kendi kabilesini korumak isteyenler, uzlaşabilecekleri başka kabilelerle birlik oluşturup güçlerini artırmak zorunda idiler. Aksi halde başka kabilelerin saldırılarına uğrayıp, hem zenginliklerini, hem de köle olarak kullanılmak üzere kadın ve çocuklarını kaybedebilirlerdi. Dolayısıyla, Kusay tarafından oluşturulan Dar’un-Nedve, gücünü bu toplumsal yapıdan alıyordu. Şehir meclisindeki kabileler, ortak menfaatleri için anlaşmak ve dayanışmak zorunda idiler. Ne kadar başarılı bir dayanışma gerçekleştirirlerse o kadar güçlü, o kadar başarılı ve o kadar zengin olabilirlerdi. “Buna göre Mekke toplumu; et ve kemikler üzerine, et ve kan üzerine kurulu bir devlet, yani soya dayalı bir yapı idi. Bireyleri devlette bir araya getiren ve onları bir birlik yapan şey aile bağlarıydı. Bu onlar için devletin dini ve onun uzlaşılmış ve kabul edilmiş yasası idi.”

Şehir meclisinde bir kabilenin diğerine göre üstünlüğü söz konusu değilse de, şehrin idaresi ve ihtiyaçların giderilmesi amacıyla oluşturulan kimi kurumların sorumluluğunu üstlenmiş olan kabileler, diğerleri arasında daha etkin ve saygın bir konumda olmaktaydılar. Şehirde (bir kısmı Kusay tarafından kurulmuş olan) şu kurumlar bulunuyordu: Şehir Meclisi (Nedve), Danışma meclisi (Meşure), Liderlik (Kıyade), Mabedin idaresi (Sedana), Kabe’nin muhafazası (Hicabe), Hacılara su temin etme (Sikaye), Kabe’nin kutsallığının çiğnenmemesini sağlama (İmaratul-beyt), Bir ayinde ilk harekete izin verenler (İfada),  Takvim ayarlama kurumu, Bazı acil durumlar için bağış çadırı kurma (Kubbe), Fakir hacıları beslemek için toplanan vergi (Rafada), Nakdi ödeneklere değer biçme (Eşnak), Mekke dışında temsilcilik (Sifare), Sancak taşıyan (Ukab), Bayrak (Liva) ve seferberlik bağışı (Hulvannunnefr).

Resmi olan bu kurumlardan başka, “dışarıya karşı savunma ve içerideki hak arama ihtiyacı çerçevesinde doğmuş” olan “hilf/ antlaşma, akit yemin” teşkilatları da bulunmaktaydı. Abdümenaf kabilesi ve müttefikleri arasında birbirlerini kollamak ve korumak için oluşturulan anlaşmaya Hilfu’l-Mutayyibin; Abduddar kabilesi ve Suheym kabilesi arasındaki anlaşmaya Hilfu’l-Ahlaf; haksızlık, zulüm ve her tür hak ihlallerine karşı, Resulullah’ın da içerisinde bulunduğu bir grup tarafından oluşturulan birliğe ise Hilfu’l-Fudul adı verilmişti.

Ekonomik yapı:

Orta Çağ boyunca en yaygın geçim vasıtalarından olan ziraat ve hayvancılık, aşırı derecedeki sıcaklık ve su yetersizliği nedeniyle Mekke şehri ve civarında yapılamıyordu. Ancak Kabe’nin varlığı, şehrin insanları önünde büyük imkanların ve fırsatların oluşmasını sağlamıştı. Kabileler, senenin belli vakitlerinde Kabe’yi ziyaret etmek için akın akın Mekke’ye gelirlerdi. O dönemler dışında bile Kabe’de insan trafiği eksik olmazdı. Bu insan trafiği ise tarım ve hayvancılığın yapılamadığı şehirde, ticaret gibi yeni bir fırsat doğmasına yol açıyordu.

Kusay’ın oluşturduğu siyasi birlikten sonra belli bir döneme kadar Mekkeliler, içe kapalı bir ticaret izlediler. Mekke dışından gelen tüccarların mallarını alır ve hac için gelen yabancılara satarlardı. Mekke’de üretilen az sayıdaki mamul istisna edildiğinde ticaretleri tamamen Mekke’ye gelen yabancı tüccarlara bağımlı idi. Mekke’nin coğrafi konumundan ve Kureyş’in bölge ülkeleri ve kabileleri üzerindeki saygınlığından istifade ederek, ticaretin bağımlılıktan kurtarılması için gerekli ilk adım Peygamberimizin dedelerinden Hâşim b. Abdumenaf ve kardeşleri tarafından atıldı. Hâşim ve kardeşleri, bölgelerinde bulunan kabileler ve ülkelere seyahatler düzenleyerek serbest ticaret yapabilmek için antlaşmalar yaptılar. Mekke asilleri ile komşu devletlerin başkanları arasında gerçekleşen bu antlaşmalar, İlaf (ahit, antlaşma ve talebe binaen verilen beraat) ismiyle anıldı.

Îlâf sonucu yapılan antlaşmalarla Kureyşliler, senenin dört mevsiminde mal alım ve satımı için diledikleri ülkelere izin almaksızın gidip gelebilme imtiyazını elde ettiler. Antlaşmaya razı olan kabile ve ülkeler, Mekkelilerin kendi ürettikleri veya satışını yaptıkları malları aracısız ve doğrudan onlardan aldıkları için daha ucuza temin etmiş olacaklardı. Böylece bir yandan bu kabileler ticaret yolculuklarının zorluklarından kurtulup oturdukları yerde kazanç sağlarken, diğer yandan Kureyş’in dış ticaretini güvence altına almış olacaklardı. Arap kabileleriyle yapılan bu antlaşmalar, karşılıklı yardım ve koruma mükellefiyetleri getirmeyip, aksine o güne kadar bilinmeyen bir usul olan müşterek ticari çıkarlar esasına dayanıyordu. Zira bu işbirliği neticesinde daha istikrarlı kârlara nail olacakları gibi Mekke’ye korkusuzca girecekler ve itibar göreceklerdi.

Hâşim ve kardeşleri tarafından Îlâf vasıtasıyla elde edilen ticari imtiyazlar sayesinde Kureyşliler, değişik bölgeler arasında ticaret köprüsü olma imkanı elde ettiler. Mekke’de üretilen deriyi; Taif’in kuru üzümünü; Benu Süleym maden ocaklarından elde edilen altın ve gümüşü; Afrika’dan gelmiş olan altın tozu ve fildişini; Yemen pazarlarından satın alınan Hint mahsulleri ve Çin ipeklikleri ile en önemli yükler arasında sayılan güzel kokuları değişik pazarlara ulaştırmaya başladılar. Hac zamanları kurulan Mekke pazarlarına ise Akdeniz bölgesi ülkelerinin sanayi mahsulleri olan pamuklu, yünlü ve ipekli dokumaları ve parlak kumaşları; Basra ve Suriye’nin silah, hububat ve nebatî yağlarını taşıyorlardı. Bu sayede hızla zenginleştiler ve bölgede itibarları iyice arttı.

Zenginliğin artmasına paralel olarak para ticareti de yapmaya başladılar. Hicaz kabileleri arasında güvenli bir diplomatik konuma ve caydırıcı bir güce sahip olmak için, kabilelerin ileri gelenlerini kendilerine borçlandırdılar. Ticaret yapma imkanı veya becerisi olmayanlara da sıkıntıya düştüklerinde yüksek faizli borç para veriyorlardı. Borcunu ödeyemeyenler, kendilerine borç verenin takdir ettiği kadar bir süre; ya ailesinden bir ferdi köle olarak vermek, ya da kendisi köleliği kabul etmek zorunda idiler. Köle olarak verilen kadınlar fuhşa zorlanır ve elde ettiği gelirle borcu ödemesi sağlanırdı. Bir gün bu duruma düşme korkusuyla kimse kız çocuğuna sahip olmak istemezdi (Tabii tek gerekçe bu değildi. Nitekim Kur’an, kız çocuğu ile güçlülük/zayıflık arasında doğrudan ilişki kurduklarını anımsatarak, olayın farklı sosyolojik yönlerine de dikkat çekmektedir). Kız çocuğu olanlar ise çocuklarını diri diri gömerlerdi. Borçluluk meselesi o kadar büyük bir toplumsal yaraya dönüşmüştü ki, ileride borç yüzünden elinden alınacağı korkusuyla kız çocuğunu öldüren bir babayı kimse ayıplamaz ve kınamazdı.

Nüfus ve sosyal yapı:

Hz. Muhammed’in Peygamber olarak gönderildiği sırada Mekke’nin nüfusunun ne kadar olduğuna dair farklı tahminler yapılmaktadır. W. Montgomery Watt; “bin civarında eli silah tutan erkek ve belki de beş binin üzerinde toplam nüfus”, Joseph Chelhod ise; “tahminen 20-25 bin civarında  demektedir. Dolayısıyla en az beş bin, en fazla da 20–25 bin’lik bir nüfusa sahip olduğunu söyleyebiliriz.

O dönemin Mekke’sinde ortaya çıkan sosyal yapıyı tanımlamaya kalktığımızda ise, kolayca neticeye varmak mümkün görülmemektedir. Sosyolog Louis Wirth’in sosyal yapı kriterleri çerçevesinde bakarsak, Mekke’yi bir “şehir devleti” olarak tanımlayabiliriz. Çünkü o bir yaşam biçimi olarak şehirliliğe: “a) Çeşitlilik içeren nüfus yapısına (yerlilik, yabancılık, birçok aile soyu vb.) sahip olması b) Farklı kurumlara sahip toplumsal örgütlenme sistemi bulunması c) Bünyesinde sosyal davranışlar, fikirler ve kişilikler kümesi barındırması” gibi genel kriterler çerçevesinde bakmaktadır. Şehirlilik için: “a) Kale, b) Pazar, c) Kendine ait bir mahkemesi veya hiç değilse kısmen özerk bir hukuk, d) İlgili bir öbek şekli, e) En azından kısmi özerklik ve seçime dayalı kendi kendine yönetim” kriterlerini ortaya koyan Sosyolog Max Weber ise Mekke’nin Hz. Muhammed zamanındaki şehirli niteliğini bile zorlanarak kabullenmiş görünmektedir. Onun ölçülerine göre Mekke daha çok “kırsal bir yerleşim yeri” olarak tanımlanabilir.

Kısacası:

1- Nüfus olarak o dönemin Mekke’si, Türkiye ölçülerine göre ortalama bir kasaba veya ilçe büyüklüğü göstermektedir.

2- Temelleri Kusay tarafından atılan ve zaman içinde gelişen idari sistem, bugünün ihtiyaç ve şartlarına göre oldukça sınırlı ve yetersizdir.

3- Bir hukuk sisteminden ve adaleti sağlamak için oluşturulmuş kurumlardan bahsetmenin imkanı yoktur. En geçerli kural “kısas”tır.

4- Sahip olduğu ticaret hacmi, geçimin tarım ve hayvancılık ile sağlandığı toplumlar için “yüksek” sayılabilecekse de, sanayi toplumlarının ticaret hacmiyle kıyaslanacak boyutta değildir. Oluşan ekonomik kurumlar ise (o günün ihtiyaçları için yeterli olmakla birlikte bugünkü bir kasabadan daha yetersizdir.

5- Tarihi kayıtlarda eğitim, sağlık vb. sosyal kurumların varlığına dair bir bilgi bulunmamaktadır.

Yeni bir toplumsal örgütlenmenin merkezi: MEDİNE

Resulullah’tan önceki durum:

Medine arazisi oldukça geniş düzlükleri olan bir vadidir. Vadinin etrafı dağlarla çevrilidir. Vaktiyle fışkıran volkanlar, lavlarıyla bu bölgenin bir bölümünü kaplamış durumdadır. İklimi tatlı, toprağı bereketlidir. Kuyu suları serin ve boldur. Hurma bahçelerinden elde edilen ürünler yüksek nitelikli, çeşidi bol ve çok büyük miktarlardadır. H.1. yüzyılda, Medine Suriye’ye buğday ihraç ederdi. Buraya Mekke’de olduğundan daha çok ve sık yağmur yağar ve Mekke’nin güney doğusunda uzanan Taif’in Vecc vadisinin suları Medine’den geçerek Kızıl Deniz’e dökülür.

Medine şehrinin oluşumu, Evs ve Hazreç isimli iki kardeşe dayanır. Onların soyundan gelenler, iki rakip kabile olarak Medine’yi oluşturdular. Hicretten yaklaşık altı yedi yıl önce meydana gelen ve bu iki kabile arasında yapılan Bu’âs savaşında, Hazreçliler galip geldiler ve şehirdeki Yahudilerle ittifak anlaşması yaptılar. Buna karşılık Evs kabilesi ise, Mekkeli Kureyşlilerle bir ittifak anlaşması yaparak dengeyi korumaya çalıştı. Fakat ne var ki, her iki kabile de bu kardeş savaşlarından bıkıp usanmışlardı.

Hicrete yakın dönemlerde Hazreçliler, kendilerine bir kral seçmeye karar vermişler ve bu makam için de Abdullah ibn Ubey’i uygun görmüşlerdi. Hatta Resulullah’ın Medine’ye geldiği günlerde, Medineli tüccarlara, bir tac bile sipariş etmişlerdi. Fakat Hazreçli birisi, ne Evslilerce, ne de (muhtemelen) Yahudilerce kral olarak kabul edilemezdi. Dolayısıyla Medine’de ansızın gündeme gelen İslam, birçok kişi için bir çözüm fırsatı niteliği taşımış oldu.

Evs ve Hazreç kabileleri haricinde Medine’nin diğer önemli kabileleri Yahudi Beni Kaynuka, Beni Nadîr ve Beni Kurayza kabileleri idi. Beni Kaynuka Hazreçlilerle, Beni Kurayza ise Evslilerle ittifak halindeydi. Yahudiler içinde de bir takım iç çatışmalar herhalde vardı ki, bunlardan bazıları bir Arap kabilesinin müttefiki olduğunda, diğer bazıları, birincinin hasmı durumundaki başka bir Arap kabilesi ile ittifak anlaşması yapıyordu.

Nüfusla ilgili olarak Huzeyfe’den şöyle bir nakil vardır: “Resulullah bize şöyle dedi: ‘İslam’ı kabul eden herkesin adını yazıp bana getiriniz.’ Ve biz, kendisine bin beş yüz kişinin adını yazıp getirdik.

“İslam tarihindeki bu ilk nüfus sayımında kaydedilen 1500 Müslüman’ın yanı sıra, Medine’de henüz İslam’ı kabul etmemiş olan Arap kabileleri de bulunmaktaydı. Bunlardan ayrı olarak, neredeyse Araplarla aynı sayıda olan Yahudiler de vardı. Bu durumda, Medine’de H.1 yılında on binden fazla bir nüfusla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.”

Arap olsun, Yahudi olsun her kabile, bağımsız bir hukuksal birlik oluşturmakta ve kendi kabile başkanı haricinde hiçbir siyasi otorite tanımamaktaydı. Bu kabile başkanlarının seçiliş tarzları hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Yahudi Beni Nadîr kabilesinin durumuna bakarak denilebilir ki, her Yahudi kabilesinin, savaş vb. gibi beklenmedik harcamalar için kabile mensuplarının katkılarıyla oluşturulmuş bir halk sandığı vardı. Arap kabileleri arasında ise bir tür sosyal güvence kurumu vardı. Bu kurum, bir üyesi öldürülen aileye “kan diyeti” ödenmesini sağlayarak kan davalarını önlemeyi hedefliyordu. Fakat bu uygulama aynı kabileye mensup aileler arasında söz konusu olabilirdi. Suçluyla kurban farklı kabilelere mensup iseler, adaleti sağlamak için tek yol, güç ve kuvvetin desteğinde yapılan müzakereler olurdu. Güçlü kabileye ödenmesi gereken kan diyeti, zayıf bir kabileye ödenmesi gereken kan diyetiyle aynı olmazdı.

İstilacı ve saldırgan güçlere karşı savunma amacıyla her kabilenin belli bir sayıda müstahkem kalesi vardı.

Çok sınırlı sayıda erkek okuma ve yazma biliyordu.

Kısacası:

1- Siyâsî hayat ve sosyal yapı itibarıyla Medine, Mekke’den bile geri bir şehir durumundadır.

2- Kabileleri bir araya getiren ortak, idari, hukuki ve sosyal kurumlar bulunmamaktadır.

3- Temel geçim kaynağı tarımdır. Bunun yanında sınırlı miktarda hayvancılık ve ticaret yapılmıştır.

İslam neleri değiştirdi?

Doğaldır ki, “İslam neleri değiştirdi?” sorusuna, böyle bir makale içinde kapsamlı ve tatmin edici bir cevap vermenin imkanı yoktur. Biz bu soruyu; “sosyal ve toplumsal yapılanma şekli bakımından neleri değiştirdi?” anlamında sorduk. Maksadımız, toplumsal yapılanmayı değiştirirken İslam’ın nasıl bir tarz ve yöntem ile hareket ettiğini anlamaya çalışmaktır. Bu çerçevede, başlığı oluşturan soruyu; fazla teferruata girmeden ama genel mantığı da anlamamızı sağlayacak şekilde cevaplamaya çalışacağız.

Doğası gereği İslam, önce kafaları değiştirerek işe başlar. Tevhid inancı çerçevesinde yeni bir zihniyet inşa eder. Bu zihin yapısının en temel karakteri adalet (tevhid)dir. Adalet, “düzeltmek, doğrultmak, değiştirmek, denkleştirmek, eşitlemek vb.” gibi birçok anlama gelir. Düzelterek, doğrultarak, değiştirerek, denkleştirerek… yaratılış gerçeklerine uygun olana döndürmeyi ifade eder. Kendisine göre yaratıldığımız gerçeklerden ayrı ve uzak düştüğümüz her noktada, adaletsizlik; yani kötülük, zulüm ve acı baş gösterir.

Bu çerçevede İslam, “yalnızca Allah’a imanİllallah”, yani “yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için yaşamak” ilkesini getirerek insanın kendi nefsine zulmetmesini engeller. Hayatının her anında Allah’ın rızasını arayan bir kimse, fıtratında var olan aşırı istek ve tutkuların (heva) esiri olmaktan kurtulur. Aşırı istek ve tutkularını dizginleyebildiği ölçüde de fıtratına uygun, mutlu bir yaşam sürmüş olur. Adaletin insan nefsinde açığa çıkan hali ahlaktır. “Yalnızca Allah’a iman” (ve hayatının her anında O’nun rızasını gözeterek gerçekleşen ispat), insandaki iyilik ve ahlak damarını harekete geçirir. Böylece o kimse (imanı özümseyebildiği ölçüde) kimseye zulmetmez; haksızlık yapmaz; hiçbir konuda aşırı gitmez; yalan söyleme, kandırma ihtiyacı hissetmez; kendisinden sadece iyilik ve güzellik yayılır.

Tevhid ilkesinin ilk yarısı olan “Allah’tan başkasına itaat etmemeLa İlahe” ilkesiyle İslam, hem aşırı istek ve tutkularının esiri olmuş insanların çevrelerine zulmetmelerini, hem de diğer insanların onlara uyarak kendilerine zulmetmelerini engeller. Bu ise adaletin dışa dönük yüzüdür. “Kendisine göre yaratıldığımız yaratılış gerçeklerinden uzaklaştıracak hiç bir saptırıcıya kanmama ve boyun eğmeme” şeklinde özetlenebilecek bir yaşam biçimini ifade eder. Herhangi bir toplumda veya yeryüzünde adaleti sağlamanın tek yolu; hevalarının esiri olan güçleri reddedip (yani varlığına son verip), sadece Allah’a itaat etmekten geçer.

Böylece, İslam’ın Resulullah öncülüğünde gerçekleştirdiği ilk ve en önemli değişim, inanç konusunda kendisini gösterir. Medine’de oluşan toplumsal yapı, hem toplumun dini inancı niteliğindeki putperestliğin son bulduğu, hem de toplumu kendi menfaatlerinin esiri haline getirmiş olan çetelerin ve güçlerin sisteminin bozulup yerine adaletin tesis edildiği bir yapı olarak karşımıza çıkar.

Peki, zulüm ve adaletsizlik sistemine son veren müdahaleler nelerdir?

Hüküm ve otoriteye (siyasete) müdahale: İslam düşüncesinin temelini oluşturan Tevhid ilkesinin en belirgin bir şekilde kendisini hissettirmesi gereken alan, toplumsal adaletin veya zulmün kendisi aracılığıyla gerçekleştirildiği hüküm ve otorite alanıdır. İslam bu alana dönük müdahalelerine, güç (hüküm, otorite, yönetim) ile emanet arasında ilişki kurarak başlar. Sahip olduğumuz bütün imkanlar Allah’ın bizi denemek için verdiği emanetlerdir. Onları Allah’ın rızasına uygun bir şekilde kullanmakla sorumluyuz. Dünya emanete sadakatin sınandığı bir imtihan yeridir. Emanete karşı gösterilecek tavır ahirette, ya sonsuz bir mükafat ya da sonu gelmeyen bir azap olarak karşılığını bulur.

İslam çerçeveyi bu şekilde çizdikten sonra, emanetin (gücün, otoritenin) insanı yoldan çıkarmaması için ehliyet ilkesini ortaya koyar. Böylece hem yönetime talip olanlarla Allah arasında, hem de halk ile yöneticiler arasında bir sorumluluk bağı kurar. Yönetime talip olanların Allah’a karşı sorumluluğu, O’nun emrine ve adaletine uygun bir şekilde yönetmektir. Halka düşen sorumluluk ise emanet etmek için ehil olanları seçmektir.

Yönetici ile halk arasında kurulan bir başka önemli bağ ise müşavere (danışma) kavramıyla ifade edilir. İstişare (danışmak), şura (danışma kurulu) ve meşveret (fikir danışma) aynı kökten türemiştir. İslam emanete talip olanların, hem keyfi ve kendi burnunun dikine davranmasını engellemek, hem de emanetin ağırlığını tek başlarına yüklenmek zorunda bırakmamak için böyle bir tedbir getirir. Yönetici ile halk arasında bir danışma ve onay köprüsü kurar.

Ekonomiye müdahale: İslam, ekonomik alana dönük müdahalelerine “mülk Allah’ındır” gerçeğiyle başlar. Fakat Allah mülkünü, sebep-sonuç ilişkisine uygun kazanç yolları vasıtasıyla insanlara emanet etmektedir. Ve bu güç ile Allah’ın rızasını arayıp aramadıklarını sınamakta; yeryüzünü güzellikle imar edip etmediklerini denemektedir. Emaneti Allah’ın rızasına uygun bir şekilde kullanmanın; kazanırken ve tasarruf ederken uyulması gereken sınırları vardır.

Allah hile ile elde edilen kazancı temiz görmez. Doğru ve dürüst yollardan kazancı emreder. Bu çerçevede, bir emeğin karşılığı olmaksızın paradan elde edilen kazancı, yani faizi yasaklar. Malın sadece zenginler arasında dolaşan ve halkın nasiplenemediği bir güç olmasının engellenmesini ister. Malın, kimseye bir faydası olmayacak şekilde ve sınırsızca biriktirilip saklanmasını (kenz) yasaklar. Böylece kişiyi malın esiri olmaktan kurtarıp, emanetçisi haline getirir.

Tasarruf ederken ise en temelde israftan (gereksiz yere harcama, savurganlık) sakınılmasını emreder. Ve hem israfı önlemek, hem de emaneti Allah’ın rızasına uygun bir şekilde kullanabilmek için, her biri paylaşmanın değişik yolları ve araçları olan; infak, sadaka ve zekat kavramlarını ortaya koyar.

Hukuka müdahale: İslam’ın hukuk anlayışının temelini adalet ilkesi oluşturur. İnsanlar gerçek anlamda vicdanlarına yönelebildikleri zaman, kendisine göre yaratıldıkları gerçeklere uygun kararlar verebilirler; yani adil olmayı başarabilirler. Fakat “zayıf yaratılmış” olan insanın vicdanı da farklı etkilere açıktır. Bu yüzden de adaletin tek gerçek yolu tevhiddir.

“Sadece Allah’ı razı etme” hedefiyle çırpınan gönüller: 1-Takva örtüsü”ne bürünerek Allah’ın münker ve yasak kıldığı şeylere bakmaz ve yönelmezler, 2- Sadece kendi çıkar ve menfaatini düşünenler gibi güç yetirebildikleri kimselerin hakkına tecavüz etmezler.

Haksızlık yapıp aşırı giden çetelerin engellendiği toplumlar ise; adaletsizliğin en önemli sebebi olan, çıkar ve menfaatlere göre dizayn edilmiş yasa ve düzenlemelerden kurtulmuş olurlar. Ardından da helaller, haramlar, kadın hakları, miras, kölelik vb. konularda vahyin mantığına uygun güncel düzenlemelerle, Allah rızası ve adaletin öncelendiği yasalara kavuşurlar.

* * *

Başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi bu çok kısa analiz, İslam’ın değiştirdiği her şeyi ortaya koymayı hedeflememektedir. Zaten bu denli kısa bir makaleyle böyle bir sonuca ulaşmak mümkün olamazdı. Hatta makalenin kendi hedefine dönük (hüküm ve otorite, ekonomi, hukuk gibi) alan tasniflerinde bile ne derece yeterli açılımlar yapıldığı tartışılabilir. Ancak bu kadarı bile İslam’ın meselelere yaklaşımıyla ilgili bir fikir vermiş olmalıdır.

Yaptığımız çıkarımları şöyle özetleyebiliriz:

1- İslam, hayatın değişik alanlarına dönük sabit uygulama modelleri ve sistemler önermemektedir. Kur’an’dan yola çıkarak, “İslam şöyle bir idari sistem öneriyor”, “Şöyle bir ekonomik model sunuyor”, “Hukuk sistemi şudur” şeklinde net değerlendirmeler yapılamaz.

2- İslam’ın meselelere yaklaşımı, o konuyla ilgili ilke, kavram ve değerleri sunmak şeklindedir. Günün şartlarına uygun uygulama modelleri oluşturmak ise, günü ve Kur’an’ı anlamış akılların işidir.

3- “Sabit model ve sistem önermemek” işi zorlaştırmak için değil, evrenselliğin ve insanoğlunun imtihanının gereğidir. İnsanların ve toplumların ihtiyaç ve yapılanmaları sürekli değişim gösterdiği için, belli bir dönem için çok faydalı ve isabetli olan bir model bir dönem sonra dar ve yetersiz kalabilir. Oysa Yüce Allah meseleleri kavram, ilke ve değerler olarak ortaya koymak suretiyle, vahyin rehberliğini bütün çağları kuşatacak hale getirmiştir. İnsanoğluna düşen, akl-ı selim ile vahyi kavramak ve günü, onun ilke ve değerlerine uygun hale getirmektir.

Resulullah önderliğinde oluşan “Medine İslam Toplumu”

Mescid-i Nebevi’nin İnşası ve yeni yönetimin oluşturulması:

Resulullah’ın Medine’ye ulaşmasıyla birlikte ilk yapılan işlerden birisi, yeni bir liderlik ve yeni bir yönetimi temsil etmesi amacıyla oluşturulmuş merkez, yani Mescid-i Nebevi’nin inşa edilmesidir. Mescit, ücreti ödenerek alınan bir arsa üzerine yapılmış ve Resulullah inşaatta bizzat çalışmıştır.

Yeni oluşan toplumda; “liderlik, liderin nasıl belirleneceği, görev ve yetkilerinin ne olacağı” gibi problemler olmamıştır. Resulullah toplumun doğal lideridir ve yetki alanları, yönetme biçimi “peygambere özgü” bir nitelik taşımıştır. Bu yönüyle, kendisinden sonrası için birebir uygulanacak bir örneklik ortaya çıkmaz. İslami devlet sistemi için sloganik bir şekilde bayraklaştırılan “hilafet devleti” modelindeki idari yapı, Resulullah döneminde ortaya çıkmış değildir. Gerek yöneticinin “halife” kavramıyla ifadelendirilmesi, gerekse yöneticinin belirlenme biçimi, Resulullah’tan sonra, Müslümanların tercih ve içtihatlarıyla gerçekleşmiştir.

Muhacirlerin sorunlarının çözülmesi:

Yeni oluşan toplum, ciddi bir göç olayının (hicret) ardından vücut bulduğu için, göç edenlerin yerlileştirilmesi gibi bir problemi çözerek işe başlamak zorunda kalmıştır. Medine’nin yerli halkı (ensar)’nın da olumlu yaklaşımları sonucunda her bir muhacir ailesi, ensardan bir aile ile kardeş ilan edilmiştir. Kardeş olan aileler ise toprak ve mekan paylaşımı yapmışlar, böylece evsizler eve, topraksızlar toprağa kavuşmuştur.

Ne var ki bu ilişki biçimi, benzer şartlar oluşursa uygulanabilecek bir örneklik niteliği taşısa da, hukuk sistemi bakımından evrensel bir nitelik taşımaz. Döneme veya şartlara özgü bir uygulama olduğu, sonraki dönemlerde indirilen miras hukuku ayetleriyle de açıklığa kavuşmuştur.

Medine Vesikası:

Resulullah tarafından oluşturulan yeni toplumsal ve idari yapı hakkında fikir sahibi olmak için, Kur’an haricinde, “Medine Vesikası” adı verilen bir belge bulunur. Bu belge iki farklı bölümden oluşmaktadır: 1 ila 23. paragraflar arasındaki ilk bölüm Müslümanlarla ilgili konuları, 24 ila 47. paragraflar ise Yahudilerle ilgili konuları ele almaktadır. Kaynaklara göre sözleşme, Resulullah’ın Medine’ye gelişinden kısa bir süre sonra, H. 1. yılda yürürlüğe konulmuştur. Bununla birlikte, Yahudilerin nasıl ve niçin sahip oldukları bağımsızlıktan kendi iradeleriyle vazgeçip, Yahudi olmayan, kendilerince meçhul, hatta iktidar bakımından güçsüz bir yabancının egemenliğini kabul etmiş olduklarını düşündüğümüzde; farklı iki dönemde kaleme alınmış, ancak tarihin bunları birbiri içerisinde kaynaştırarak bize bir tekmiş gibi sunduğu iki belge olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ve ikinci belgenin üç büyük Yahudi kabilesinin sürgün edilmiş olduğu 627’den sonraki bir tarihe ait olduğunu düşünmek için yeterli sebep vardır. Sözleşmede geçen Yahudiler ise o tarihten sonra Medine’de kalan küçük Yahudi gruplarıdır.

Bu belgede, (Allah ve Resulünün yeni oluşan siyasi yapı üzerindeki etki ve konumları belirlendikten sonra) devletin yapısını belirleyen temel noktalar şöyle ortaya çıkmaktadır:

1- Mü’minler ve onlara tabi olanlar tek bir toplum (ümmet) oluşturmaktadırlar.

2- Toplumdaki her bir kabile veya kabile kolu, kendi mensupları adına kan diyeti ve fidyelerden sorumludur. (2 – 11. maddeler)

3- Toplumun üyeleri, suça karşı tam bir dayanışma gösterecek ve suçlu yakın bir akraba bile olsa ona destek olmayacaktır. (13, 21. maddeler)

4- Toplumun üyeleri, inanmayanlara karşı savaşta, barışta ve himayeyi yerine getirme hususunda tam bir dayanışma gösterecektir. (14, 15, 17, 19, 44. maddeler)

5- Çeşitli topluluklardan Yahudiler toplumun üyesidir ve kendi dinlerinde serbesttirler. Onlar ve Müslümanlar, ihtiyaç halinde bir diğerine (gerekirse askeri) yardım sunacaklardır. (24 – 35, 37, 38, 46. maddeler)

Anlaşılacağı üzere Medine Vesikası bir siyaset teorisi veya bir toplumsal yapılanma modeli tezi değildir. Aksine belge, belge metninde geçen “geçmişte olduğu gibi (ma’âkileheme’l-ûlâ)” deyiminden de anlaşılacağı gibi, o dönemin bir takım eski töre ve adetlerini göz önünde bulunduran ve bunları adalet ölçüsü ve mantığıyla ıslah eden bir yaklaşıma sahiptir. Yaptığı düzenlemeler, adaletin dağıtımı ve uygulanması konusunda kendi dönemi için gerçek bir devrim niteliği taşır.

Artık kabile asabiyetine dayalı toplumsal yapı değişmekte, yerini; kendi kabilesi, ailesi ya da akrabalarının aleyhine bile olsa, merkezî iktidara destek olunan bir yapıya bırakmaktadır (madde 13). Önceden kabilelerin kendisi tarafından uygulanan ve sıklıkla kan davalarına yol açan “kısas”ın uygulanması merkezi idareye bırakılmakta ve öte taraftan kısas yerine kan diyeti özendirilmektedir. Asla bir caniye sığınma hakkı tanınmayacaktır (madde 22). Eskiden akrabalık esasına dayanan kabile yapısı yerini, kişinin rıza ve iradesine dayalı mensubiyete dayanan ümmet anlayışına bırakmaktadır.

Eskiden “Araplar yabancıların, asıl kabile üyeleri ile aynı haklara sahip olmaksızın kendi kabile topluluklarına katılmaları usulünü (mevlalık) öteden beri uyguluyorlardı. Ancak en ince ayrıntısına varıncaya kadar tüm parçalarının yeni baştan oluşturulduğu bir kabile anlayışı o güne kadar duyulmamış bir şeydi. Hiç kuşkusuz ‘İslam milliyeti’ (ümmet) ağacı, işte bu küçük fideden yetişerek boy atmıştır. Diğer toplumlarda gördüğümüz, ırk, ten rengi, dil ya da doğum yeri birliği gibi değiştirilmesi mümkün olmayan ve tamamen insanın irade ve seçimi dışındaki bir takım kavramlar yerine, İslam; kendi milliyetçilik anlayışına temel olarak bireyin kendi hür iradesine dayalı seçim birliğini esas kabul etmiştir.”

Hukuk sistemi:

Resulullah tarafından oluşturulan “Medine modeli”nde, günümüzde olduğu tarzda mahkemeler ve hukuki birimler (adalet bakanlığı, hakimler savcılar yüksek kurulu, hakim, savcı, avukat vs.) göze çarpmaz. Farklı isimlerle de olsa, tarihi kayıtlarda geçen bir sistem yoktur. “Peygamberin” varlığı, bu tür kurumlara duyulacak ihtiyacı ortadan kaldırmış gibidir. Dolayısıyla Resulullah’ın uygulamalarına baktığımızda bir sistem veya model ile değil, günün ihtiyaçlarına getirilen adil çözümler ile karşı karşıya kalırız.

“Çözümler” getirilirken başvurulan yöntem ise tamamen yıkıp, yerine sıfırdan kaide ve kurallar getirmek değildir. Resulullah; güzel ve faydalı yönlerini muhafaza edip, zulme ve adaletsizliğe yol açan kısmını ise tamamen ortadan kaldırarak veya yeniden yorumlayarak, günün işleyen sistemini kullanmıştır. Nitekim bir hadiste bu durum şöyle ifade edilmiştir:

“Cahiliye dönemine ait erdemli davranışların (fezâil) İslâm’da da uygulanmasına devam edilecektir.”

İslâm’dan önceki adalet sisteminin en eksik yönlerinden birisi; anlaşmazlık halinde bir hakemin doğru ve haklı olan şeyi sadece açıklamakla yetinmesi, ancak hükmün uygulanmasının, lehine karar verilen kişinin güç ve kuvvetine bağlı olması idi. Sürekli görev yapan hakimler yoktu: Bir anlaşmazlık durumunda, aralarından seçtikleri soylu biri davalarını hallederdi. Belirgin bir yasa da mevcut değildi; hakemin tek rehberi sağduyusu idi ve verdiği kararı temyiz edecek bir üst makam da yoktu.

İslâm ise, bireylerin ve kabilelerin kendi haklarını kendilerinin araması ve savunması usulünü kaldırdı. Yetkiyi merkezi otoriteye (Resulullah’ın uygulamasında devlet başkanına) verdi. Aynı zamanda, yargı kararlarının adil bir şekilde infaz edilmesinden de merkezi otoriteyi sorumlu tuttu.

Çoğunluğu Yahudi olan Gayrimüslim tebaaya ise hukuki yasaların uygulanmasında tam bir özerklik tanıdı. Buna göre, Yahudilerle ilgili davalar; Yahudi hukuku çerçevesinde Yahudi mahkemelerinde görülmekteydi. Anlaşamadıkları ya da Müslüman bir hakim tarafından yargılanma konusunda anlaştıkları taktirde Resulullah’a müracaat ediyorlardı.

İslam, hukuk anlayışına bazı temel yorumlar getirdi. Buna göre:

1- Niyet: Kasıtlı olarak yapılmış fiiller ile istenmeden işlenen suçlar aynı değildir. Uygulanacak ceza da aynı olmaz.

“Ameller (fiil ve eylemler) niyetlere göredir.”

2- Suçta sorumluluk: Herkes kendi işlediği suçtan sorumludur. Hiç bir kimse (anası, babası bile olsa) bir başkasının işlediği suçtan dolayı sorumlu tutulamaz ve ceza çekemez.

“Hiçbir nefis bir başkasının yükünü çekemez.”

3- Şüphe: Kesin delil bulunmayan durumlarda, sanığın lehine karar verilmelidir.

“Şüpheli bir durum varsa cezayı kaldırınız.”

“(Kesin delil bulunmaması halinde) mümkün olduğu kadar Müslümanlara uygulanacak cezaları kaldırınız: Cezaya çarptırılmama ihtimali varsa, (sanığı) serbest bırakınız. Zira bir Başkanın yanlışlıkla cezalandırmaktansa, yanlışlıkla affetmesi daha hayırlıdır.”

4- Yargı karşısında eşitlik: Adalet karşısında hiç kimse, ırk, renk, din, cinsiyet ve makamından dolayı kayırılmaz. (Daha önce, gerek Arap, gerekse Yahudilerden güçlü kabileler; kan diyeti gibi örf ve adetle belirlenmiş tazminatların ancak yarısını öderlerdi)

Ekonomik sistem:

Daha çok bir tarım ve hayvancılık toplumu olduğu için, ekonomik sistem ifadesi Medine’de yeterli bir karşılık görmemektedir. Sınırlı miktardaki ticaret ve şehrin pazarı Yahudilerin elinde bulunmaktaydı. Resulullah’la birlikte ise “ekonomik sistem” ifadesini anlamlı kılacak boyutta bir değişiklik göze çarpmamaktadır.

Ekonomik alanda atılan en önemli adımlardan birisi, ticaret üzerindeki Yahudi tekelinin kırılabilmesi için alternatif bir pazarın kurulması ve Müslüman müteşebbislerin de ticaret yapabilmesine imkan tanınmasıdır. Müslümanların dürüstlükleri, zamanla bu pazarın daha da gelişip güçlenmesine yol açmış, hatta Yahudilerden bile alışverişini bu pazardan yapanlar olmuştur.

Sermaye alanındaki haksız kazancın ortadan kaldırılması ve tekelin kırılması için faiz kaldırılmış ve Müslümanlar için zekat, gayrimüslimler için vergi zorunluluğu getirilmiştir.

Kabilecilik anlayışına son veren merkezi otorite yapısının bir devamı olarak, toplumun değişik ihtiyaçlarında kullanılmak üzere bir çeşit maliye sistemi kurulmuş ve adına beyt-ül mal denmiştir. Savaşlardan elde edilen ganimetlerin bir kısmı, toplanan zekat ve vergiler burada toplanmış ve devletin bütçesi oluşmuştur.

Para hareketleri günümüzle kıyaslanabilecek ölçüde olmadığı için; halkın gelirlerini denetleyen, vergilendiren ve usulsüzlükleri cezalandıran sistem ve kurumlara, para hareket ve transferlerine imkan veren birimlere, gümrüklere ve bütün bunları denetleyen idari kurumlara ihtiyaç olmamıştır.

Kısacası:

1- Medine’de Resulullah öncülüğünde oluşan idari ve sosyal yapı, bir uygulama biçimi olması bakımından Müslümanlar için çok değerli ve önemlidir.

2- Fakat önemi, birebir taklit etmek noktasında değil, İslam’a uygun bir sosyal yapı oluştururken nasıl hareket edildiğini görmek noktasındadır.

3- Medine’deki sistem mevcut her şeyi alaşağı edip, yerine o güne kadar görülmemiş apayrı bir model getiren bir sistem değil, bir nevi günün devamı; yani mevcut işleyişin İslam’a göre yeniden yorumlanmasından ibarettir. Elbette ki çok önemli değişiklikler vardır. Ancak fikir ve düşünce planındaki değişimler ile günlük yaşantıyı düzenleyen idari ve sosyal yapıyı birbirine karıştırmamak gerekir. Sosyal yapı ve idareyle ilgili sistem ve kurumlar doğrudan inançla ilgili konular değil, tecrübeyle ilgili teknik konulardır.

4- Resulullah da günün tecrübelerini yok saymamış, onları İslam’ın değer ve kavramlarıyla daha da geliştirmiştir.

SONUÇ:

Aslında makalede yapılmaya çalışılan şey, “vakıa”ya ışık tutup görülmesini sağlamaktan ibarettir. Çünkü ön yargılarla yaklaşmayan kimseler için, vakıa kendisini yeterince anlatmaktadır. Ancak bununla birlikte düşünceleri tetiklemek için sadece bir kaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz:

1- Birçok meseleyi kavram, ilke ve değerler şeklinde ele alması yönüyle İslam “evrensel” bir dindir. Ancak, evrensel olanın belli bir dönem ve coğrafyada uygulanmaya çalışılması ister istemez “yerel” sonuçlar ortaya çıkarır. Çünkü uygulama, günün ve toplumun şartları ve ihtiyaçlarından bağımsız olamaz. Böyle olunca da bir toplumda iyi sonuçlar veren bir uygulama bir başka toplumda yeterince işe yaramayabilir. Bir dönem çok başarılı olan bir uygulama bir dönem sonraki ihtiyaçları kuşatamayabilir.

2- Aynı bunun gibi Resulullah da, Medine’deki idari ve sosyal yapıyı oluştururken, çağları aşan ve her dönemde birebir uygulanabilecek bir sistem veya model getirme çabası içinde olmamıştır. Çağları aşan ilke ve değerleri, kendi içinde bulunduğu zaman ve mekana uygun bir şekilde hayata geçirmeye çalışmıştır.

3- Resulullah’ın bu çabasında evrensel olan, oluşturduğu düzen/sistem/model değil, bu sistemi oluştururken ortaya koyduğu yaklaşım biçimi ve örnekliktir. Yani; “örnek” olan uygulamanın sonuçları değil, Resulullah’ın uygulamayı ortaya çıkarırken sergilediği hareket mantığıdır.

4- Bu mantığının en dikkat çeken yönü, vahyin rol ve fonksiyonunu algılama biçimidir. Resulullah Kur’an’ı; yönetim, siyaset, ekonomi, hukuk vs. gibi alanlarda her dönemde aynı şekilde uygulanması gereken modeller sunan bir kitap olarak değil, bir değerler kitabı olarak görmüştür. Bu yüzden de (anlatımlarda net bir şekilde görüldüğü gibi), var olanı tamamen yıkıp yerine sıfırdan yenisini kurmak gibi bir çaba içerisinde olmamıştır. Var olanı vahyin değerlerine uygun hale getirebilmek için kimi uygulamaları ortadan kaldırmış, kimilerini yeniden yorumlamış (kölelik, cariye, kısas vb. meselelerde olduğu gibi), kimilerini ise aynen sürdürmüştür.

5- Resulullah’ın bütün söz, fiil ve davranışlarını sünnet kabul eden yaygın mantık, Resulullah’ın bütün uygulamalarına “evrensel” gözü ile bakma eğilimi içerisindedir. Bu yüzden de hadis ve sünnete, (yönetim, siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim vs. gibi) hayatın farklı alanlarına dönük evrensel uygulama modelleri çıkarılması gereken bir “nas” gözüyle bakmaktadır. Oysa ön yargısız bir şekilde bakıldığında bunun mümkün olmadığı, yukarıdaki anlatımlarla net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Resulullah’ın yaşadığı toplumun idari ve sosyal sistemini oluşturan model, kurum ve uygulamalar, günümüz ölçeğinde bir ilçenin bile ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli gelmez.

6- Şu halde yapılması gereken taklit değil, Resulullah’ı örnek edinmektir. Aynı onun yaptığı gibi;

a. Vahyi doğru bir şekilde anlamak

b. Resulullah’ın vahyi hayata geçirirken ortaya koyduğu tutum ve dikkat ettiği hassasiyet noktalarını kavramak

c. İçinde bulunduğumuz ortamı ve şartları (günü) doğru bir şekilde tahlil etmek

d. Kafamızı çalıştırarak, içinde bulunduğumuz şartlara en uygun uygulama modellerini oluşturmak

e. Ve bunu yaparken de günün tecrübelerinden yararlanmak zorundayız.

Ancak böyle olursa vahye uygun ve günün ihtiyaçlarına cevap veren doğru uygulamalar ortaya koyabiliriz.

– BİTTİ –

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir