İktidar Talebi ve İslam : Makale – 3 Nasıl Bir Devlet? / Nuri YILMAZ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının[1] ve “komünist” ideolojinin dünya siyaset arenasından çekilmesinin ardından, “kapitalist” sistemin de çatırdamaya başladığı ve kendisini yeniden yapılandırmaya çalıştığı bir süreçten geçiyoruz. Komünizmin çöküşüyle birlikte, bu ideolojinin hakim olduğu topluluklar nasıl dağıldı, sıkıntılar yaşadı, açlıkla, yoklukla burun buruna geldiyse; şimdi benzer bir tehlike, ferdi mülkiyete sınırsız özgürlük tanıyan kapitalist ülkeleri de kuşatmaya başladı. Devasa şirketler batıyor, ülke ekonomileri iflas ediyor, işsizlik hızla yükseliyor, aç ve yoksul insan sayısı gün geçtikçe çoğalıyor, ama buna karşılık hiç kimse bir şey yapamıyor.

Bu süreci atlatmanın yollarından birisi, dünyayı yöneten güçlerin sıkıntıdan kurtulması ve dünyaya farklı/yeni bir şekil vermeleridir. Bu seçeneğin (özellikle Müslümanlar açısından) ne kadar tercih edilir bir seçenek olduğunu tartışmaya zannederim gerek bulunmamaktadır. Üstelik bu seçeneği tercih etmeyenler sadece Müslümanlar değildir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan aklı selim “fikir yapıcılar” da bu seçeneğe saplanıp kalmış gibi görünmemektedirler. Bunlar içerisinde zorlama ve yönlendirme olmaksızın, İslami ekonomik düzen hakkında araştırma yapanlar bulunmaktadır. Fakat araştırmacıların işinin kolay olmadığını belirtmek zorundayız. Çünkü bugün dünya üzerinde başarıyla işleyen somut uygulama olarak bir tek, İslam’a uygunluğu tartışmalı olarak görülen “faizsiz bankacılık sistemi”nden bahsedebiliyoruz. Dünya o kadar arayış içerisinde ki, kimi fikir yapıcılar o modeli bile örnek olarak dünyaya sunabiliyorlar.[2]

Peki, ama dünya bu kadar ihtiyaç içerisinde iken ve bazı insanlar kendiliklerinden İslam’ın tezlerini araştırmaya girişmişken, Müslümanların dünyadaki sorunları çözmeye dönük tezleri niye bulunmuyor?

Bu soruya; “Müslümanlar esaret altında bulunuyorlar ve henüz İslam’ın çözümlerini sunma, uygulama imkanı bulamadılar” şeklinde cevap vermek, muhtemelen birçok kişinin tercihi olacaktır. Oysa bu cevap vakıayı izah eden samimi bir cevap değildir. Çünkü Müslümanların karşı karşıya bulunduğu sıkıntı, uygulama imkanı bulamamaktan çok daha derin bir problemdir.

Bugün dünya üzerinde azımsanmayacak sayıda İslam devleti modeli bulunuyor:

Ehl-i Sünnet düşünce ekollerinden Selefiyye’nin Vahhabi yorumu, Suudi Arabistan modelinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Selefiyye’nin farklı bir yorumu Afganistan’da Taliban modeliyle temsil edilmiş, bir başka yorumu ise Filistin’de Hamas yönetimiyle bir model ortaya koymaktadır. Türkiye ise Ak Parti ve Fethullah Gülen Cemaati öncülüğünde, Ehl-i Sünnet’in devlet konusundaki hakim görüşüne uygun bir İslam devleti modeline doğru gitmektedir.

Ehl-i Sünnet’in farklı yorumları bu kadar uygulama imkanı bulmuş ve bu kadar model ortaya çıkarmışken, Şii imamet düşüncesi de İran’da bir devlet modeli oluşturmuştur. Ayrıca Hizbullah tarafından Lübnan’da koalisyon ortağı olarak farklı bir açılım yapılmaya çalışılmaktadır.

Bunlar haricinde daha modern yorumlar olarak; Hasan Turabi’nin Sudan denemesi, Aliya İzzetbegoviç’in (tamamlamaya fırsat bulamadığı) Bosna projesi sayılabilir.

Hatta İslam devleti denemelerine; Pakistan, Malezya gibi modeller eklenebilir.

Yukarıdaki sıralamalar yapılırken zihinlerde; “Buna da İslam devleti mi diyorsun?” “Bunu da İslami model olarak mı sayıyorsun?” gibi soruların, hatta daha ileri giderek “Yuh artık!” gibi itirazların oluştuğunu tahmin etmek zor değildir. Tahminin zor olmaması itirazların haklılığından ziyade; Müslümanların kendileri dışındakini beğenmeme, anında eleştirecek bir yön bulup mahkum etme ve dışlama alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır.

İtirazların haklılığı haksızlığı yönünden baktığımızda ise hepsinin sorunlu modeller olduğunu teslim etmek zorundayız. Resulullah zamanında ortaya çıkan uygulama bütün dünyanın övdüğü ve beğendiği bir uygulama iken, bugün dünyanın dikkatini üzerine çekebilen başarılı bir uygulamadan bahsedemiyoruz.

Suudi Arabistan ve Afganistan’daki model, “İslam devleti = şeriatın uygulandığı devlet” denklemiyle hareket etmekte ve şeriat kurallarını gerekirse zorla uygulamaya çalışmaktadır. Ama diğer taraftan Suudi Arabistan modeli, hakkında açık şer’i kural bulunmayan; idari ve siyasi sistem, hukuk, ekonomi, ahlak, eğitim vs. gibi alanlarda, küresel sistemle işbirliği içerisinde ve onlara uyumlu hareket etmekten geri kalmamaktadır. Taliban[3] modeli ise tam tersi; dünyadaki sisteme tümden karşı, o sistemle ve problemleriyle işi olmayan, kendi içine kapanma eğilimi gösteren bir yaklaşım izlemektedir.

(Filistin’deki) Hamas iktidarı, henüz ne yapacağını gösterme imkanı bulamamış bir denemedir. Tıkanmış ve kronik hale gelmiş problemler ile uğraşıp durmaktadır. Hamas’ın uygulamaya geçebilmesi için, öncelikle İsrail’in yok olması gerekmektedir. Kendi elini, bu ön şart ile bağlamıştır.

İran’daki model ise kendi resmi mezhebi haricindeki görüşlere geçit vermeyen baskıcı bir yönetim haline dönüşmüştür. Diğer İslami devlet modellerine göre daha bağımsız ve örnek uygulamalar başarmak için daha şanslı olmasına rağmen, kendi mezhep taassubunu aşamamaktadır. Bin yıl önce yapılmış içtihatlarla bugünün meselelerini kuşatmaya çalıştığı için, güçlü tezler ile değil şartların dayatmasıyla ilerleyen bir mekanizmaya sahip olmuştur.

Diğer devlet modelleri ya henüz tamamlanmamış, ya da kısa sürmüş olduğu için üzerine söylenecek fazla söz bulunmamaktadır. Ancak ortaya çıkan genel görünüm dikkate alınırsa, İslam adına ortaya çıkan modellerin dünyaya verdikleri görüntü şöyledir:

Baskıcı ve zorlayıcı

Farklı düşünce ve algılayışlara karşı tahammülsüz

Özellikle kadın hakları başta olmak üzere bireyin hak ve özgürlükleri konusunda sıkıntılı ve adil bir hukuk sisteminden uzak

Ekonomik olarak sorunlu ve başarısız

En yüksek harcamalarını askeri alana yapan

Eğitim seviyesi düşük, sağlık sisteminin yetersiz ve bozuk olduğu

birer üçüncü dünya ülkesi…

Peki, neden kendilerine en çok ihtiyaç duyulduğu dönemlerin birisinden geçildiği halde Müslümanlar, çağın ihtiyaçlarına çözüm üretemiyor ve hep başarısız uygulamalara imza atıyorlar?

Bu sorunun cevabı Müslümanlarla ilgili kadim bir problemde gizlidir. Müslümanlar, kökeni tarihin derinliklerine kadar uzanan ve çağın problemlerini çözebilecek nitelikte uygulamalar ortaya çıkarmalarını engelleyen çok güçlü bağlara sahiptirler. Makalenin başlığını oluşturan “Nasıl bir devlet?” sorusuna verilecek cevap üzerinde dahi, uzlaşabilir ve anlaşabilir durumda değildirler. Bugünkü anlayışlar, en yenisi neredeyse bin yıl önce şekillenmiş olan “devlet” algılamalarına göre şekillenmektedir. Böyle olunca da tartışma ve uygulamalar, dünyanın karşı karşıya bulunduğu ihtiyaç ve problemlere denk düşmemektedir.

İnsanlığın İslam’a şiddetle ihtiyaç duyduğu ve tezlerini sunduğunda eskisinden çok daha dikkatle dinlenebileceği bugün, Müslümanların öncelikle en temel meseleyi tartışmak zorunda kalmaları üzüntü verici olsa da, maalesef çözüm buradan geçmektedir. Ve bu kadim problemi çözebildikleri zaman, günün ihtiyaç ve problemlerine çözümler üretmek Müslümanlar için çok kolay hale gelecektir. Çünkü ne de olsa ellerinde “vahiy” gibi bir rehber bulunmaktadır.

Bu makaleyle, Müslümanlar için her geçen gün daha zaruri hale gelen “nasıl bir devlet?” sorusunu cevaplamaya katkı yapacak genel bir perspektif oluşturmayı hedeflemekteyiz. Bu çerçevede;

Önce, İslam fikir ekollerinden çoğunun “İslam devleti” diyebileceği bir devlet varken, bu meselenin gerçek anlamda kimler için problem olduğunu ve bu kesimin bu probleme nasıl yaklaştığını kısaca tanımlamaya çalışacağız.

Sonra Resulullah’ın ortaya çıkardığı örnek model ve bu modele nasıl yaklaşılması gerektiğiyle ilgili bir bakış açısı sunmayı deneyeceğiz.

Ardından da günün ihtiyaç ve problemlerini çözebilecek bir devlet modelinin nasıl vücuda getirilebileceğiyle ilgili görüşlerimizi ifade edeceğiz.

(Dün – bugün) “Devlet” sorunu, kimin sorunu?

Farklı ekoller ve eğilimler olarak bütün Müslümanlar, Resulullah dönemini tartışmasız bir şekilde “asrı saadet” olarak kabul etmişlerdir. (Şia’nın kimi itirazlarını göz ardı edersek) Ardından gelen dört halife dönemini de asrı saadetin bir devamı olarak görmüşlerdir.

Hz. Ali’den sonra yönetimi ele geçiren Emevi iktidarı ise “saltanat” geleneğinin başladığı dönemi oluşturur. Emevi saltanatına karşı kimileri (Emeviler döneminde uydurulmuş olan), “benden sonra hilafet 30 senedir. Daha sonra emirler gelir ve sevimsiz saltanat dönemi başlar[4] hadisine dayanarak “meşru olmasa da kader budur” deyip itaati seçmiştir. Kimileri “sizden olan emir sahiplerine itaat edin[5] ayetini yorumlayarak meşru olmasa da itaatin şart olduğunu söylemiştir. Ama tavır ne olursa olsun, Emevi yönetimi hakkındaki genel kanaat olumsuzdur. Nitekim olumsuz kanaatini “başkaldırı” olarak ifade eden birey, grup ve fikir hareketleri de eksik olmamıştır. Ama günümüze kadar gelen etkin görüş, “olumsuz olsa da itaat etmek gerekir” diyen görüştür.

Genel eğilimin “itaat” yönünde şekillenmesi, dört halifeden sonra “örnek” bir yönetim modelinin oluşmasını engellemiştir. Bir iki bireysel tecrübeden[6] bahsetmek mümkün ise de, bunlar; kıymeti anlaşılamayan, destek bulamayan, bu yüzden de bir geleneğe dönüşemeyen tecrübeler olarak kalmışlardır. Direniş ve karşı çıkma olmayınca, yanlışlar varlıklarını hep sürdürmüşlerdir.

* * *

İslam düşünce ekollerinden Şia; Muaviye’ye karşı Hz. Ali, Yezid’e karşı Hz. Hüseyin ve Hişam bin Abdülmelik’e karşı Zeyd bin Ali örneklerinde olduğu gibi, sapmaya karşı ret tavrı sergileyen ve baş kaldıran bir geleneğe dayanmaktadır. Ne var ki sonradan bu özelliğini yitirmiş, “imamet” nazariyesi çerçevesinde dogmatik bir düşünceye dönüşmüştür.

Şia’ya göre imamet nübüvvetin devamıdır. Peygamberlik nasıl temel iman esaslarından birisi ise, onun uzantısı ve devamı olan imamet de bir iman esasıdır. Bunlara iman etmeyen, Müslüman bir Şii olamaz. Peygamberleri Allah’ın seçmesi gibi, imamları da Allah seçer. Peygamberin vefatından sonra imam olarak seçilen kimseler, ilki Hz. Ali olmak üzere on iki kişidir. Bunlar tıpkı peygamberler gibi masum sıfatına sahip olup asla günah işlemezler.[7] Şii imamet anlayışına göre on bir imam tarih sahnesindeki yerlerini almış ve görevlerini yerine getirmişlerdir. Fakat onlardan sonra hep meşru olmayan yönetimler iş başına gelmişlerdir. Bu durum on ikinci imamın zuhuruna kadar devam edecektir. On ikinci imam ise “Kayıp İmam” Mehdi’dir. İnsanoğlunun kendisine en fazla ihtiyaç duyduğu bir anda, Yüce Allah tarafından görevlendirilecek ve onun eliyle Müslümanların muzaffer olmasını sağlayacaktır. Bu yüzden Mehdi gelene kadar ortaya çıkacak bütün yönetimler gayri meşrudur. Onlara karşı, hep muhalefet edilmesi gerekir.

Şii dünyada on ikinci imamın gizliliğe geçtiği anlayışı, üçüncü asırdan itibaren ortaya çıkmıştır. Ve bu tarihten itibaren Şia için:

Zulme karşı baş kaldırmak

Yeryüzünde adaleti tesis etmek için güç/devlet oluşturmak

gibi bir problem kalmamıştır. “Mehdi gelene kadar ortaya çıkacak bütün yönetimler kötüdür” diyerek “kötülüğü” peşinen kabullenmişler ve “kötü” ile birlikte yaşamakta bir sakınca görmemişlerdir.

Bu durum ancak, 20. Yüzyılda ortaya çıkan Velayet-i Fakih nazariyesiyle değişmiştir. Ayetullah Humeyni, “İmam Mehdi kayıp bulunduğu müddetçe devlet ve ümmetin yönetimi, halkın çoğunun tanıdığı ve liderliğini kabul ettiği adil, takva sahibi, çağı bilen, cesur, tedbirli ve yönetici fakihe ait olacaktır” diyerek Şia’ya yeni bir yorum getirmiş, Şia’nın iktidar ve yönetimle yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştır. Bu ilginin sonucunda da İran’da, bir Şii-İslam[8] devleti kurulmuştur.

* * *

Ehl-i Sünnet’in “devlet” düşüncesi “hilafet” nazariyesi çerçevesinde oluşmuştur. Bu nazariyeye göre hilafet, dinin itikadi değil fıkhi yönüyle ilgilidir. Allah ve Peygamberi kimlerin imam olacağı konusunda herhangi bir açıklamada bulunmamış, bunu ümmetin düzenlemesine bırakmıştır. Dolayısıyla yönetici belirlemek Allah’a değil, ümmete gereklidir. Ümmet Kur’an ve sünnetin genel prensipleri doğrultusunda yönetici belirler. Seçilen kişi başta adalet ve şura olmak üzere İslam’ın genel prensipleri içerisinde görev yapar. Bu görevler; Müslüman halkla ilgili dini hükümlerin infazı, cezaların uygulanması, düşmanlara karşı ülke sınırlarının korunması, ordu teşkil edilmesi, zekat ve vergi gibi mali düzenlemelerin yapılması, zorbalık ve soygunculuğun engellenmesi, insanlar arasındaki ihtilafların çözülmesi vb. toplumsal hayatla ilgili görevlerdir. Bu görevleri yerine getiren bir yöneticinin ne kadar inancına bağlı ve ne kadar ahlaklı olduğunu sorgulamak gerekmez. İnanç ve ahlak herkesin kendi bireysel meseledir. Topluma düşen, ne kadar ahlaksız ve zalim olsa da, görevini yerine getiren yöneticiye itaat etmektir.

Dolayısıyla, Ehl-i Sünnet düşüncesine sahip bir kimse için:

İbadetlere engel olmadığı

Dini hükümlerin uygulanmasına müsaade ettiği

Asayiş ve düzeni sağladığı

müddetçe, bütün yönetimler/devletler meşrudur. Ayrıca “İslam devleti” gibi bir talebi olmaz.

Ehl-i Sünnet ekolü içerisinden sufiler; devlet yönetimiyle ilgilenmeyip, kendi dünyalarında geliştirdikleri uygulama ve merasimlere göre hareket ederek, o alana tamamen ilgisiz kalmışlardır.

Mu’tezile ise Emevi iktidarının dayatmaya çalıştığı, “biz sizin kaderiniziz!” şeklindeki anlayışa karşı “hür irade” ve “adalet” fikriyle ortaya çıkmış ve “Emevi zulmüne” muhalif bir tutum sergilemiştir. Ancak kendi desteğiyle kurulan Abbasi iktidarının dışlaması karşısında siyasi taleplerinden vazgeçip daha çok fikri alana kaymıştır. Harun Reşid döneminde ise iktidarla iyi ilişkiler geliştiren bir kol ortaya çıkmış ve Mu’tezile “devrim”ci özelliğini zamanla yitirmiştir. Abbasilerden sonraki dönemlerde ise Mu’tezili düşünce, Ehl-i Sünnet ekolleri karşısındaki etkisini gittikçe yitirmiştir.

Mu’tezile’ye karşı bir tutum sergileyen ve Ehl-i Sünnet ekolünün genel düşünce yapısını savunan Ahmed ibni Hanbel (781-855), hayatın kendisine göre oluşturulacağı kaynaklar konusunda; iyi niyetli, ama zamanla olumsuz etkileri görülecek bir tez[9] ortaya atmıştır. O, “akıl” ve “nakil” tartışmaları arasında mutlak nakli seçmiş, Kur’an’da yazılanlar ya da hadisler dışında hiçbir kaynağa ihtiyaç olmadığını söylemiştir. Bütün ihtiyaç ve problemlere dair çözümlerin bu iki kaynakta bulunduğunu ifade etmiştir. Hicri 7. asırda ibn Teymiye, “inanç konularıyla ilgili bir tez” niteliği taşıyan görüşleri, siyaset de dahil olmak üzere hayatın farklı alanlarındaki uygulamalara taşımıştır. Böylece Sünni gelenek içerisinde bir “devlet talebi” fikri gelişmiştir. Makalemizin konusu açısından İbn Teymiyye’nin devlet ve devlet yönetimi ile görüşleri önem taşımaktadır.

Sünni gelenek içerisinde bir talep, “şeriat devleti” [10]:

İbni Teymiyye, devlet yönetiminin ve yönetilenlerin ıslah edilmesi için “şeriata dayalı siyaset” fikrini ortaya atmıştır. Bu konudaki fikirleri Memluk sultanı Muhammed bin Kalkavun’a hitaben yazdığı es-Siyasetu’ş-Şer’iyye fi Islahi’r-Ra’i ve’r-Raiyye adlı siyasetname türü eserinde ortaya çıkar. Buna göre, hayalindeki şeriata dayalı siyaset veya “şeriat devleti” projesinin esasları şöyledir:

İktidarın önemi: “İnsanların işlerini üstlenmenin (velayet) dini farzların en büyüklerinden olduğunun, hatta dinin ayakta durmasının ancak onunla mümkün bulunduğunun bilinmesi gerekir. … Hadiste geçtiği gibi “sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir.” (s. 147)

Devletin görevleri: “Allahu Teala iyiliği emredip kötülüğü yasaklamayı farz kılmıştır. Bunun gerçekleşmesi ise ancak güç, kuvvet ve devlet ile mümkündür. Aynı şekilde cihat, adalet, hacc, Cuma ve bayram namazları, mazluma yardım, had cezalarının uygulanması gibi, Allah’ın vacib kıldığı öteki işler de böyledir.” (s. 149 -150)

“… Devletin adaletle hükmetmesi iyiliğin emredilip, kötülüğün yasaklanmasıyla mümkündür. İyiliği emretmek namaz, zekat, oruç, hacc, doğruluk, emanet, ana babaya iyilik, akraba ile bağlılık ve komşularla iyi geçinme vb.dir. Devletin vazifesi, herkese farz namazları yerine getirmesini emretmektir. Bu namazları terk edenler, Müslümanların icmaı ile cezalandırılır; terk edenler bir grup halindeyseler, Müslümanların icmaı ile onlarla savaşılır. Aynı şekilde zekatı, orucu vb. terk eden ve evlenilmesi haram olanlarla evlenen, yeryüzünde bozgunculuk yapan vb. icma ile sabit olan açık haramları helal kabul edenlerle de savaşılır. Mütevatir ve açık hükümlerden herhangi birini yerine getirmeyen her topluluğa karşı, alimlerin ittifakıyla, din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar savaşmak gerekir. Namazı terk eden kimse Müslümanların icmaıyla kafir olur. Eğer namazı terk eden bir tek kişiyse kılana kadar dayak ve hapisle cezalandırılır veya (cumhura göre) tevbe etmesi istendikten sonra kılmaktan kaçınırsa öldürülür. Farzların terk edilmesi ve haramların yapılması yüzünden ceza vermek Allah yolunda cihadın bir gayesidir. … Devletin kötülüğü yasaklaması ise adam öldürmek, yaralama, isyan ve yol kesicilik, hırsızlık, zina ve içki içme, zina iftirası gibi cezası Kitap ve sünnetle belirlenmiş olan suçları menetmek ve haklarında Allah’ın belirlediği kısas, el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, el kesme, kırbaç ve taşlayarak öldürme (recm) cezalarını şartlarına riayet ederek uygulamaktır. Kitap ve sünnette belirli bir ceza öngörülmeyen ve kefareti bulunmayan suçları da tazirle cezalandırmaktır.” (s. 75-113)

Görüldüğü gibi İbn Teymiyye, yüzyıllarca varlığını sürdürmüş olan klasik Sünni tutumu sarsmakta ve bir “devlet talebi” ortaya koymaktadır. Şüphesiz “devlet talebi” ile ortaya çıkan ilk kişi veya fikir grubu o değildir. Ancak yaygın Sünni anlayış karşısında kendisine bir yol bulup ilerleyebilen ve farklı düşünürlerin katkısıyla gelişerek, günümüze kadar varlığını sürdürebilen görüş onun görüşü olmuştur.

O zamana kadarki yaygın kanaat, sultanlara istedikleri gibi yönetme imkanı verirken; Es-Siyasetu’ş-Şer’iyye isimli eserinde İbn Teymiye buna itiraz etmekte ve itaat edilecek sultanla ilgili nitelikler sıralamaktadır. İbn Teymiyye’nin itirazı sultanların işledikleri zulüm ve içine düştükleri aşırılıklar noktasında olmamıştır. Onun talebi “şeriatın uygulanması” noktasındadır. Eğer sultan şeriatı harfiyen uygularsa Allah ondan razı olacak ve iki dünyada mutlu olmasını sağlayacaktır. Aksi halde Allah’ın gazabına uğrayacaktır.

“Devlet talebi” ile ilgili olarak ise iki nokta göze çarpmaktadır:

Birincisi: İbn Teymiyye’nin sultandan şeriat adına talep ettiği uygulamalar, doğrusu tam bir “din devleti”, başka bir ifadeyle bir “dini diktatörlük” görüntüsü vermektedir.

İkincisi: “Öyle görülüyor ki İbn Teymiyye’nin zihninde hukuk (şeriat); olmuş, bitmiş, tamamlanmış bir kurallar bütünüdür. Üstelik ilahi olduğu için hiçbir şekilde değiştirilemez. Sultana düşen asırlar önce bitmiş, tamamlanmış, noktası konulmuş bu hukuk kurallarını alıp ihlasla uygulamaktan ibarettir.”[11]

Devlet talebinde yeni bir boyut, “cahiliyye toplumu” tanımı:

Sultanların hakimiyetlerini “din” unsurunu kullanarak pekiştirdikleri dönemlerde, İbn Teymiyye’nin devlet talebiyle ilgili bir sıkıntının yaşanması beklenmezdi. Çünkü İbn Teymiyye’nin tarif ettiği yönetim tarzı, sonuçta sultanların da işine yarayabilirdi.

Ancak Batı dünyasının yeni bir çağa başlangıç yaptığı “aydınlanma” dönemi, (başlangıçta kimse anlayamasa da) İslam dünyası için sıkıntılı bir dönemin başlangıcı oluyordu. Batı, “dini inkar ve hayat sahnesinden uzaklaştırma” temeli üzerinde çok süratli bir ilerleme ve gelişme kaydetmeye başladı. Bu da güç dengesinin hızla Batı’ya doğru kaymasına yol açtı. Şeriat ile özdeş, yüzlerce yıl önce olmuş, bitmiş ve tamamlanmış kurallar bütünü şeklindeki din anlayışı, İslam dünyasının kendisini geliştirmesinin önünde bir engel olarak dikilmeye başladı. Taklitçi ve donuklaşmış mantık, dinsizlik temelinde gelişen modern düşünce ve sistemler karşısında kendi yorumunu getiremedi. “Ret” cevabından başka verecek cevap bulamadı. Cevap bulmaya çalışan kimselerin yer yer dengeyi tutturamayan söylemleri ise yüzlerce yıllık kabuller karşısında kolayca dışlandı ve damgalandı.

İslam dünyasının kendi içindeki çözümsüzlüğü, hakimiyetlerini bir şekilde sürdürme telaşındaki kimi sultanları, Batı’yı aynen taklit etmeye yöneltti. Artık din ve şeriatı uygulama fikirleri önemini yitiriyor, bu da İbn Teymiyye’nin şeriat devleti talebini uygulanamaz hale getiriyordu. Başka bir ifadeyle, sultanın zulüm ve aşırılıklarını görmezden gelen bu tezin, aslında ne kadar kaygan bir zeminde yükseldiği ortaya çıkıyordu.

Nitekim sultanlar dönemi sona erdiğinde, İslam dünyasında bir sürü ulus devlet türedi ve bunların ortak özelliği; dinin dışlanması, hayat sahasından uzaklaştırılması noktasında, Batı’yı aynen taklit etmek idi. Artık (Suudi Arabistan haricinde) şeriatı uygulayan bir devlet kalmadı.

İşte böyle bir dönemde, kendisinden önce temelleri atılmaya başlayan düşünceleri Seyyid Kutub olgunlaştırdı. İçinden geçilen döneme uygun bir şekilde devlet talebini yeniden yorumladı. İşe önce, geleneksel Sünni anlayışın çıkmazları ve tıkandığı noktalar karşısındaki teşhisiyle başladı:

“Ben, içine düştükleri bu çıkmazın başlangıç noktasını biliyorum.

Bu çıkmazın başlangıç noktası, içinde yaşadığımız cahiliyye toplumunu Müslüman toplum sanmalarıdır. İslâm düzeninin ve fıkhi kurallarının, bugünkü organik yapısı ile sahip olduğu ahlâk ve değer yargıları ile bu cahiliyye toplumunda uygulanabileceğini sanmalarıdır!”[12]

“Cahiliyye toplumu, İslam toplumunun dışında kalan her çeşit toplumdur! Objektif bir tarif yapmak istersek deriz ki: Cahiliyye toplumu, yalnız başına Allah’a kul olma esasına dayanmayan, bu esasa samimiyetle bağlanmayan her toplumun adıdır. Bu objektif tanımla cahiliyye toplumu çerçevesi içerisine (Komünist, putperest, Yahudi ve Hıristiyan toplumları saydıktan sonra) …kendilerini “Müslüman” sanan toplumlar da girer.

Bu toplumların cahiliyye toplumu çerçevesi içine girmeleri, Allah’tan başkasının uluhiyyetine inandıkları için değildir. Allah’tan başka ilahlara tapındıkları için de değildir. Fakat bu toplumlar, hayat düzenlerinde yalnız Allah’a kulluk esasına boyun eğmedikleri için bu çerçeveye giriyorlar.”[13]

Böylece, İbn Teymiyye’nin tezindeki problemli kısımlardan birisi olan “sultanı (otoriteyi) hesap dışı bırakma” tavrını değiştirdi. Düşüncede devrim sayılabilecek şekilde, “cahiliyye toplumu” kavramını yeniden tanımladı.

Ardından da devletin gerekliliğini hatırlatıp, Müslümanları; kendi devletlerini kurmak için mücadele etmeye davet etti:

“(İslam) Sadece inanç olarak benimsenmeye, ibadetlerin bir alışkanlık eseri olarak yerine getirilmesine, sonra da bağlılarının fiilen yürürlükte olan ve hareket halinde bulunan cahiliyye cemiyetinin bünyesi içerisinde bir uzuv ve bir fert olarak devam edip gitmesine rıza göstermez. Zira onların bu şekildeki varlığı, sayıları ne kadar çok olursa olsun, İslam’a “fiili bir varlık” kazandıramaz. Cahiliyye cemiyetinin bünyesi içerisine karışmış, “teorik yönden Müslüman” fertler, bu organik toplumun isteklerine uymaya her zaman kesinlikle mecbur kalacaklardır.”[14]

“Cahiliyye, hiç bir zaman mücerret bir nazariye şeklinde ortaya çıkmamıştır. Hatta çoğu dönemlerde şu veya bu ölçüde hiç bir nazariyeye sahip olmamıştır. Yine o toplumun önderliğine, düşüncelerine, değer ölçülerine, duygularına, anlayışlarına geleneklerine ve adetlerine boyun eğen bir kitle halinde temsil edilir. … Mücerret bir nazariye olarak değil, harekete dönük böylesine bir toplumsal mekanizma tarafından temsil edildiği için, bu cahiliyyeyi iptal etmek ve insanları bir kere daha Allah’a bağlamak davasının mücerret bir nazariyede temsil edilmesi ne doğrudur, ne de yararlıdır. … (Bu davanın) fertleri arasındaki bağlılık, yakınlık ve tutkunluk bakımından; fiilen yürürlükte bulunan cahiliyye cemiyetlerinden daha güçlü, aksiyoner ve organik bir toplumda temsil edilmesi şarttır.”[15]

Seyyid Kutub, “Günün değişen ve gelişen şartları karşısında, toplumsal ihtiyaçlara ve problemlere İslam bakış açısıyla yeniden çözümler üretme”nin gerekliliğini görüyordu. İçtihat kapısının kapanmasını, din adamlarının hakimiyetini ve şeriatın sadece “had”ler (kural ve kaideler) olarak algılanmasını eleştirdi. Ancak “ne yapmalı” sorusunun da, günün sorusu olmadığını ifade etti:

“(İslam) toplum(u) meydana gelmeden önce fıkıh ve yönetim biçimi ile ilgili hükümler alanında çalışma yapmak, havaya tohum serpmek gibi insanın kendini aldatmasıdır. Tohum havada yeşermediği gibi, İslâm fıkhı da boşlukta gelişmez.”[16]

Bu yaklaşım, günün şartları çerçevesinde bakıldığında “haklı” bir düşünce olarak kabul edilebilir. Çünkü o gün için böyle bir tartışma, “olmayan bir şeyi tartışmak” anlamı taşıyacaktır.

Ancak Seyyid Kutub bununla da sınırlı kalmaz. “Kültür” tanımlaması ile Müslümanları sınırlayan bir tutum sergiler:

“Gerçek odur ki bir Müslüman; gerek inanç gerçekleri ile ilgili konularda, gerekse bilumum varlıklarla ilgili genel düşüncede; gerek ibadet ile gerekse ahlak ve davranış prensipleri ile ilgili; gerek değer ve ölçülerle ilgili, gerekse siyasi, ekonomik ve sosyal ilkeler ve prensiplerle ilgili; yahut insani gelişmelerin faktörlerini açıklamak ve insanlık tarihinin hareket seyrini beyan etmekle ilgili olsun, bu meselelerin tümünde, sadece Rabbani kaynağa dayanır. Rabbani kaynaktan başka hiç bir kaynağa dayanma yetkisine sahip değildir. Müslüman bu konuların hepsinde; dinine sadakatini, takvasını ve inancını pratik hayatıyla ispatlayan diğer Müslümanlardan bilgi alabilir. Fakat Müslüman pozitif ilimlerde hem Müslümanlardan hem de Müslüman olmayanlardan bilgi alabilir.”[17]

“Felsefe” çalışmalarının tamamı, “tarih yorumu” çalışmalarının tamamı, genel yorum karakteri taşımayan bazı gözlem ve görüşler dışında “psikoloji ilmi”nin tamamı, “ahlak” konularının tamamı, “karşılaştırmalı dinler tarihi” konusundaki incelemelerin tamamı, bazı gözlem ve istatistiğe dayalı olarak doğrudan elde edilen veriler hariç “sosyal doktrinler”in tamamı, istatistik ve gözlemlerden hareketle bazı genel tahminler yürütmek, sonuçlar çıkarmak ve bunlarla ilgili yorumların tamamı… Bütün bu branşlar, İslam dışı olan cahili düşüncenin sınırları içinde, eskisi ve yenisi ile cahiliyyenin inanç ve düşüncelerinin doğrudan doğruya etkisi altındadırlar ve bu düşüncelere dayanırlar.”[18]

Devlete bu kadar vurgu yapıyorken, devletin nitelikleri ve çözmek zorunda olduğu problemlerle ilgili tartışmaları ise erteler. Öncelikle problemleri şöyle sıralar:

“İslâm düzeni kurallarının, devlet yapısının ve fıkhi hükümlerinin uygulanması için çözüm yollarını araştıran yazarları en başta yanılgıya düşüren şey, yüksek danışmanlar kurulu (ehl’i hal ve’l akd) üyelerinin ya da şura ehlinin; kendilerini aday göstermeden, propaganda yapmadan seçilme yöntemleridir. İnsanların birbirini tanımadığı, yeterlilik, dürüstlük ve güvenirlilik terazisi ile ölçme imkânına sahip bulunmadığı içinde yaşadığımız bu toplumda nasıl olacak bu durum? Yine devlet başkanının seçilme yöntemi de onları şaşırtmaktadır. Devlet başkanını bütün halk mı seçecek, yoksa yüksek danışmanlar kurulu mu aday gösterecek? Yüksek danışmanlar kurulunu -kendi propagandalarını yapmayacakları ve kendilerini aday göstermeyecekleri için- devlet başkanı seçeceğine göre, bu adamlar nasıl tekrar dönüp devlet başkanını seçecekler? Bu durum değerlendirme yaparken etkisini göstermeyecek midir? Bunlar dönüp imamı seçeceklerine, birini aday göstereceklerine göre, en büyük sorumluluk sahibi devlet başkanı üzerinde etkinlikleri olmayacak mı? Bu durum devlet başkanını kendisine taraf olanları seçmeye, bu seçimi yaparken öncelikle bunu göz önünde bulundurmaya zorlamayacak mı?

… Faize dayalı banka işlemleri, faize göre belirlenen kuralları ile sigorta şirketleri… Nüfus planlaması ve daha bilmem neler?.. Araştırmacılar bu ve benzeri “problemlerle” uğraşıp durmaktadırlar, bu “problemler”e ilişkin karşılaştıkları fetva istemlerine cevap yetiştirmeye çalışmaktadırlar.” [19]

Çözüm önerisini ise şöyle ifade eder:

“Günü gelince -cahiliyye karşısında oluşumunu gerçekleştirdikten, hayat içinde harekete geçtikten sonra- bu özel toplum; bankalara, sigorta şirketlerine, nüfus planlamasına ihtiyaç duyabilir de duymayabilir de… Çünkü biz daha şimdiden bu toplumun ihtiyacının aslını, boyutunu ve şeklini belirleyemeyiz. Bu yüzden bu ihtiyaçlara göre kurallar da koyamayız. Aynı şekilde bu dinin elimizde bulunan hükümleri cahiliyye toplumlarının ihtiyaçlarına uymazlar, onlara cevap verecek nitelikte değildirler. Çünkü bu din daha baştan bu toplumların varlığını meşru saymıyor, onların varlıklarını sürdürmelerinden hoşnut değildir. Bu yüzden cahiliyye toplumu oluşundan kaynaklanan ihtiyaçlarını tanımak zorunlu değildir. Bunlara cevap vermek gereğini de duymaz.”[20]

Görüldüğü gibi Seyyid Kutub’un ortaya koyduğu düşünceler, geleneksel Sünni gelenek karşısında “devrim” sayılabilecek türden düşüncelerdir. Devletin ne anlam ifade ettiği, neden gerekli olduğu, nasıl ulaşılabileceği gibi sorular açısından oldukça net cevaplar içerir. Kendi dönem şartları içerisindeki problemleri iyi tahlil etmiş ve bunlara tatmin edici cevaplar verebilmiş olmasından dolayıdır ki, “emir sahiplerine itaat” şeklinde özetlenebilecek Sünni anlayışa ısrarla sahip çıkanlar haricinde kalan kesimde çok büyük etkileri olmuştur.

Sonuç:

Bu değerlendirmelerle, konunun başlığını oluşturan; “devlet sorunu kimin sorunu?” sorusu cevabını bulmuş olmaktadır. Devlet talebine sahip olan fikri çizgi, İbn Teymiye ile başlayıp, Hasan el-Benna, Takiyüddin en-Nebhani, Mevdudi şeklinde bir hat takip etmiş, en son Seyyid Kutub tarafından olgunlaştırılmıştır. Devlet ideali peşinde koşan ve bu iş için en fazla çaba gösteren Müslümanlar bu fikir ekolünün etkisi altındaki Müslümanlardır.

Günümüzde, bu fikir ekolünden gelen Müslümanlar farklı eğilimler göstermeye başlamışlardır. Bunlardan kimileri değişen şartlar karşısında enerjilerini yeni fikirler geliştirmeye harcarken, kimileri ise “acil devlet” düşüncesiyle bir an önce bir devlete sahip olmak için uğraşıp durmaktadırlar: Yeni arayışları “başarısızlığın suçunu inanca yükleyip, onu yeniden yorumlamaya girişmek” olarak algılamakta ve bir çeşit sapma olarak nitelemektedirler. Bu yüzden de yeni arayışlar karşısında eski düşüncelerine daha da sıkı sarılma eğilimi göstermektedirler. Oysa bu durum Müslümanların önüne, bu defa da Seyyid Kutub taklitçiliğinin bir engel olarak dikilmesine yol açmaktadır. Dünya değişmiş, gelişen olaylar İslam’ı insanlık için kaçınılmaz bir alternatif haline getirmiş, farklı coğrafyalarda farklı başarısız denemeler ortaya çıkmış olmasına rağmen; Müslümanlar meseleyi hala “cahiliyye toplumu” ve “acil devlet” kavramları çerçevesinde ele almakta ısrar etmektedirler. Bunun sonucunda da “devleti” en fazla isteyenler, ironik bir şekilde, devletin nasıl olacağı konusunda kafa yormaya en kapalı kesim haline gelmektedirler. Daha öz bir anlatımla; devrimciler devlet istemektedirler, ama devlete ulaşınca ne yapacaklarını bilmemektedirler.

Oysa problemlerin bu şekilde çözülemeyeceği açıktır.

“Nasıl bir devlet” sorusuna tarihin derinliklerinden gelen cevap?

“Devlet modeli” konusunda tarihi bir yanılgı vardır. Birçok kimse zannetmektedir ki, hayatta gerçekleştirilmesi gereken devlet modeli Kur’an’da belirlenmiş ve Resulullah tarafından da bizzat hayata geçirilerek örneklendirilmiştir. Oysa bu yargı her yönüyle gerçeği yansıtmaz.

Birincisi Kur’an; hayatın değişik alanlarına dönük sabit uygulama modelleri ve sistemler öneren bir kitap değildir. Ondan yola çıkarak, “İslam şöyle bir idari sistem öneriyor”, “Şöyle bir ekonomik model sunuyor”, “Hukuk sistemi şudur” şeklinde net değerlendirmeler yapmak mümkün değildir. Kur’an’ın meselelere yaklaşımı, o konuyla ilgili ilke, kavram ve değerleri sunmak şeklindedir. Günün şartlarına uygun uygulama modelleri oluşturmak ise, günü ve Kur’an’ı anlamış akılların işidir. “Sabit model ve sistem önermeme”nin sebebi işi zorlaştırmak için değil, evrenselliğin ve insanoğlunun imtihanının gereğidir: İnsanların ve toplumların ihtiyaç ve yapılanmaları sürekli değişim gösterdiği için, belli bir dönem çok faydalı ve isabetli olan bir model bir dönem sonra dar ve yetersiz kalabilir. Oysa Yüce Allah meseleleri kavram, ilke ve değerler şeklinde ortaya koymak suretiyle, vahyin rehberliğini bütün çağları kuşatacak hale getirmiştir. İnsanoğluna düşen, akl-ı selim ile vahyi kavramak ve günü, onun ilke ve değerlerine uygun hale getirmektir.[21]

İkincisi Resulullah: Medine’deki idari ve sosyal yapıyı oluştururken, çağları aşan ve her dönemde birebir uygulanabilecek bir sistem veya model getirme çabası içinde olmamıştır. Evrensel olanın belli bir dönem ve coğrafyada uygulanmaya çalışılması, kaçınılmaz olarak “yerel” sonuçlar ortaya çıkarır. Çünkü uygulama, günün ve toplumun şartları ve ihtiyaçlarından bağımsız olamaz. Böyle olunca da bir toplumda iyi sonuçlar veren bir uygulama bir başka toplumda yeterince işe yaramayabilir. Bir dönem çok başarılı olan bir uygulama bir dönem sonraki ihtiyaçları kuşatamayabilir. Dolayısıyla Resulullah da, çağları aşan ilke ve değerleri, kendi içinde bulunduğu zaman ve mekana uygun bir şekilde hayata geçirmeye çalışmıştır. [22]

Resulullah’ın bütün söz, fiil ve davranışlarını sünnet kabul eden yaygın mantık, Resulullah’ın bütün uygulamalarına “evrensel” gözü ile bakma eğilimi içerisindedir. Bu yüzden de hadis ve sünnete, (yönetim, siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim vs. gibi) hayatın farklı alanlarına dönük evrensel uygulama modelleri çıkarılması gereken bir “nas” gözüyle bakmaktadır. Oysa tarihi süreç içerisinde İslam’ın öngördüğü model olarak ön plana çıkan “şeriat devleti”, Resulullah döneminde olgunlaşıp ortaya çıkmış bir model değildir. Mesela:

İslam devleti denince ilk akla gelen “hilafet” kavramının yöneticiyi ifade edecek şekilde kullanılması, Resulullah döneminde gerçekleşmiş değildir. Hiçbir tarihi kayıtta Resullullah “halife” olarak anılmamış ve tanıtılmamıştır. Kavram zaten “ardından gelen” anlamında, Resulullah’tan sonrakiler için geçerlidir.

Resulullah’ın iş başına geliş şekli, İslam devletinde yöneticilerin nasıl iş başına gelecekleri ile ilgili örneklik sunmaz. Çünkü peygamber doğal liderdir. Seçimle veya bir başka yolla iş başına gelmez.

Resullullah’ın liderliği, İslam devletinde liderin görev ve yetkileri açısından da örnek oluşturmaz. Çünkü Resulullah, hem lider hem de peygamberdir.

Bu konuyla ilgili daha pek çok örnek[23] verilebilir.

* * *

Genel kanaatin aksine, Hz. Peygamberin ve Kur’an’ın işaret ettiği gerçek devlet anlayışı, asıl Hz. Ömer döneminde inşa edilmiştir (sınırlı bazı yönleri Hz. Ebubekir döneminde). Küçük çaplı bir şehir devleti olmaktan çıkış ve değişik birim ve kurumlarıyla büyük bir devlet formuna dönüş, Hz. Ömer zamanında gerçekleşmiştir.

Hz. Ömer döneminde ihdas edilen kurumlar ve göze çarpan en önemli icraatlar tespit edilebilen kayıtlara göre kırk beş[24] civarındadır. Bu kayıtlara göre:

İslam siyasi düşüncesinde “meşveret” anlayışının gelişip kurumsallaşması yolunda ilk adımı Hz. Ömer atmıştır.[25] Altı kişilik bir şura belirlemiş, kabilesinden kimseyi şuraya dahil etmemiş, kendi oğlunun ise sadece danışman olarak şuraya katılmasını istemiş, şurayı oluştururken Mekke’nin kabile dengelerini gözetmiştir. Bizzat Resulullah tarafından kontrol edilen ve mekan olarak ya evin ya da mescidin bir odasının kullanıldığı Beytülmal, Hz. Ömer zamanında ciddi bir kurumlaşma süreci geçirmiştir. Öncelikle bir mekan tahsis edilmiş; kaydedilmesi, dağıtılması ve korunması için maaşlı memurlar tayin edilmiş; uzak coğrafyalarda şubeleri kurulmuştur. Hatta dağıtımların adil bir şekilde gerçekleşmesi için nüfus sayımı yapılarak, aileler kayıt altına alınmıştır. Resulullah’ın bizzat kendisi tarafından gerçekleştirilen hakimlik, Hz. Ömer zamanında kurumlaşmış, mahkemeler tesis edilmiş ve hakimler tayin edilerek onlara maaş verilmeye başlanmıştır. Hapishaneler kurulmuş, cezalar için kırbaç kullanımı başlatılmış, güvenlik için maaşlı gece devriyeleri görevlendirilmiştir. Okullar açılmış, okullarda görev yapan eğitmen ve öğretmenlere maaş bağlanmıştır. Kimsesiz çocukların bakım ve terbiyesi için tedbirler alınmıştır. Camilerde görev yapan imam ve müezzinlere maaş bağlanmış, vaazlar tanzim edilmiştir. Harp dairesinin teşkilatlandırılması, arazi varidat dairesinin teşkilatlandırılması, Kufe, Basra, Kahire ve Musul gibi şehirlerin kurulması, fethedilen ülkelerin vilayetlere ayrılması, gümrük vergilerinin konulması vs. hep Hz. Ömer zamanında gerçekleştirilmiştir.[26]

İslam devlet anlayışı açısından çok büyük adımlar atmış ve bunu yaparken de bütün İslam ekollerinin övgüsünü kazanmış olması sebebiyle, Hz. Ömer’in anlayışı ve hareket tarzının doğru tahlil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu sayede, “devlet” meselesine yaklaşımlarla ilgili çok önemli prensiplere ulaşabiliriz.

Hz. Ömer’in anlayış ve hareket tarzı ile ilgili ipuçları veren birkaç olay şöyledir:

Savaş ganimetlerinin dağıtımında Resulullah: “Bilesiniz ki, ganimet olarak her ne ele geçirirseniz geçirin, bunun beşte biri Allah’a ve peygamberine, yakınlara, öksüzlere, yoksullara ve yolu kesilmiş olanlara aittir.” (Enfal 8/41) ayeti çerçevesinde, ele geçirilen her şeyi savaşa katılanlar arasında pay ediyor, beşte birlik kısmını da “beytül mal”dan ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyordu. Fakat ardı ardına gelen fetihler ve hızla genişleyen topraklar karşısında Hz. Ömer, Resulullah’ın uygulamasından farklı bir uygulamaya imza attı. Irak’ın fethinden sonra bölge genel valisi Sa’d b. Ebi Vakkas’a yazdığı mektupta, bu uygulamasını şöyle ilan etmiştir:

“Anlattığına göre halk senden, elde ettikleri ganimetleri ve Allah’ın fey olarak ihsan ettiği malları aralarında taksim etmeni istemişler. Benim mektubum sana ulaşınca, mal, hayvan ve eşya olarak insanların sana celbettikleri ganimetleri topla. Bunları Müslümanlardan hazır bulunanlara bölüştür. Arazi ve nehirleri işleyicilerine bırak ki, bunların gelirleri umum Müslümanların maaşlarına dahil olsun. Çünkü eğer sen arazi ve nehirleri halen orada bulunanlara taksim edersen, onlardan sonra geleceklere bir şey kalmaz.”[27]

Halife bu gerekçeden yola çıkarak, fethedilen bölgelerin topraklarını gazilere taksim etmek yerine, onlara elde edilen gelirlerden maaş vermeye başlamış, bu toprakların Müslümanların ortak malı olduğunu, Yemen’de bulunan bir çobanın dahi buralarda hakkının bulunduğunu söylemiştir. Halife, Irak topraklarının fethinden sonra kendisine bizzat gelip bu araziyi askerlere dağıtması konusunda ısrar edenlere de, “sizden sonra gelecek Müslümanlara ne kalacak?” cevabını vermiştir.[28]

Bir başka örnekte Hz. Ömer, bir Cuma hutbesinde, yürürlüğe koymayı düşündüğü yeni bir uygulamayı şöyle duyurmuştur: “Bundan böyle evlenmelerde, dört yüz dirhemden fazla mehir istenmesin!” Halbuki bu mesele; “Kadınlara mehirlerini cömertçe verin. Ondan size gönül rızası ile bir şey bağışlarsa, onu da afiyetle yiyin” (Nisa 4/4) ayetinde ifade edilmiş ve Resulullah’ın uygulamaları ayetin ifade ettiği şekilde gerçekleşmiştir. Hz. Ömer ise yüksek mehir bedellerinden dolayı evlenmekte sıkıntı çeken kimseler için bir kolaylık ve bir çözüm olarak, mevcut uygulamayı değiştirmekte bir sakınca görmemiştir. Onu caydıran ise, hesap etmediği bir şeyi kendisine hatırlatan bir ihtiyar kadının sözü olmuştur: “Kur’an cömertçe mehir tayin etmeye izin vermiştir. Sen buna bir sınır getiremezsin!” Kadının uyarısı, sınır getirmenin yol açabileceği hoşnutsuzluk ve sebep olabileceği aile problemleriyle ilgilidir. Ve bunun üzerine Hz. Ömer kararından vazgeçmiştir.

Bu örneklerin bize verdiği mesaj nedir?

Birincisi: Sünni anlayışın genel mantığı Resulullah’ın uygulamalarını birebir taklit etmek olmasına rağmen, Resulullah’tan sonraki ilk uygulamanın sahibi olan Hz. Ömer “taklit” mantığıyla hareket etmemiştir.

İkincisi: Hz. Ömer, küçük bir şehrin ihtiyacını ancak karşılayan uygulama ve kurumlarla koskoca bir devleti yönetmek zorunda kalmamak için, kendisinden önceki uygulamaları, baş gösteren yeni ihtiyaçlar çerçevesinde yeniden yorumlamaktan ve değiştirmekten çekinmemiştir. Ancak yapılan değişiklikler, İslam’ın yeryüzünde gerçekleştirmeye çalıştığı ana esaslara, yani; iyilik ve hayrın yaygınlaştırılması ve adaletin tesisi ilkelerine ters düşen değişiklikler değildir. Bilakis; değişen şartların problemli hale getirdiği ve adaletsizliğe yol açmaya başlayan uygulama ve hükümleri yeniden asıl hedefine döndürmeye dönük değişiklikler olmuştur.

Üçüncüsü: Hz. Ömer’in hareket tarzı ve yaptığı değişiklikler, Kur’an’ın hukuk anlayışı çizgisine de uygundur. Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi esaslı beşeri değerlerin (ihtiyaçlara göre) yeni bir yasama biçimine bürünmesi şeklinde açık bir yön çizer.[29] Resulullah zamanındaki fiili yasama o sırada mevcut olan toplumu, başvurulacak bir örnek olarak kısmen kabul etmek zorunda kalmıştır. Mesela kadınlar ve kölelik meseleleri bu nitelikteki örneklerdir. Kur’an kadının durumunu bir kaç yönde büyük ölçüde düzeltmiştir. Fakat bunlardan en temelli olanı, kadına tam bir kişilik sağlanmış olmasıdır. Karı-kocanın birbirlerinin “elbiseleri” olduğu belirtilmiştir: Erkeğin karısı üzerindeki hakları, kadına aynen tanınmıştır; ancak erkek, ailenin geçimini sağladığı için, daha üstün bir durumdadır. Sayısız kadınla evlenme kesin bir şekilde kurala bağlanmış ve eşlerin sayısı dörtle sınırlandırılmıştır, ancak buna; eşler arasında adaleti sağlayamayacağı korkusu içinde ise, sadece bir tek kadınla evlenmesi gerektiği şartı getirilmiştir. Bütün bunlara “adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında adaleti hiçbir zaman sağlayamazsınız” (Nisa 3/129) şeklindeki genel ifade eklenmiştir. Bu beyanların genel mantıki sonucu, normal şartlar altında çok kadınla evlenmenin yasaklanmasıdır. Buna rağmen daha önceden mevcut olan bir müessese olarak çok kadınla evlilik hukuki sahada kabul edilmiş; ancak zamanla sosyal şartlar daha uygun bir hale geldiğinde tek kadınla evliliğin tesis edilebilmesi için açık yol gösterici istikametler gösterilmiştir. Bunun nedeni de etkin olmak amacındaki hiçbir ıslahatçının gerçek durumu görmezlikten gelemeyeceği ve sırf hayali bir takım buyruklar vazedemeyeceğidir. Bununla birlikte sonraki Müslümanlar Kur’an’ın ortaya koyduğu bu yol gösterici istikametleri gözetmemiş ve gerçekte onun amaçlarına ket vurmuşlardır.

Kur’an’ın kölelik müessesesini ele alışı, aile müessesesini ele alışı ile paralellik göstermektedir. Bir ilk çözüm olarak Kur’an, hukuki sahada kölelik müessesesini kabul etmektedir. Başka seçenek de mümkün değildir, çünkü kölelik toplumun bünyesinde iyice kökleşmişti. Onun bir gecede tamamıyla ortadan kaldırılması, çözümü mutlak surette imkansız olan birtakım sorunların doğmasına yol açmış olurdu. Sadece bir hayalci böylesine hayali bir ifadede bulunabilir. Fakat aynı zamanda köleleri azat etmek ve köleliğin ortadan kalkmasını sağlayacak bir ortamı oluşturmak için her türlü hukuki ve ahlaki çaba gösterilmiştir. “Köle azat etmek” bir erdem olarak sadece övülmekle kalmamış; fakiri ve yetimleri doyurmakla birlikte, köle azat etmenin, insanın geçmesi son derecede lüzumlu bir “sarp yol” olduğu da belirtilmiştir (Beled 90/10-16). Nitekim Kur’an Müslümanlara; eğer bir köle, kendi durumuna göre saptanacak bir meblağı taksitle ödemek suretiyle kendi hürriyetini kazanmak isterse, sahibinin böyle bir akde izin vermek zorunda olduğunu, onu reddedemeyeceğini kesinlikle belirtmiştir: “Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, onlarda bir iyilik görürseniz, bedel vermelerini kabul edin. Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa, bilsin ki, Allah hiç şüphesiz onu değil, zorlanan kadınları bağışlar ve merhamet eder” (Nur 24/33) Burada da biz yine Kur’an’ın takındığı tutumla ilgili açık mantığın tarihin gerçek seyri içinde Müslümanlarca göz önüne alınmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Kur’an’ın, “eğer onlarda bir iyilik görürseniz” şeklindeki sözleri, doğru bir şekilde anlaşıldığı takdirde, sadece şu anlama gelir: “Eğer bir köle geçimini temin etme gücünden yoksunsa, azat edilse bile, onun kendi ayakları üstünde durması beklenemez; dolayısıyla onun hiç değilse efendisinin himayesine sığınması daha iyi olabilir.” [30]

Sonuç olarak, günün ihtiyaç ve problemlerini iyilik ve adaletle kuşatan ve İslam’a uygun çözümler üreten bir “devlet” uygulamasının nasıl gerçekleşeceği; tarihin derinliklerinde Hz. Ömer’in örnekliğinde böyle cevap bulmaktadır.

Günün şartlarına uygun bir devlet projesi nasıl ortaya çıkar?

Günün gelişen ihtiyaç ve problemlerine İslam’a uygun çözümler üretebilen bir devlet projesi için ilk şart, vahyin ortaya koyduğu ve her dönem için geçerli olan katı/sabit bir model bulunmadığı üzerinde uzlaşmaktır. İnsanların sayısı durmadan artıyor, teknoloji gelişiyor, toplumların problem ve ihtiyaçları sürekli değişiyorken; “evrensel” olan vahyin sabit bir model önermesini beklemek, eşyanın ve varlığın tabiatını anlayamamak anlamına gelir. Evrenselliğine uygun olarak Kur’an, bir zihin inşa ederken ve bu zihin yapısının hayatın değişik alanlarında kendisini nasıl göstereceği ile ilgili belirlemeler yaparken; değerler, kavramlar ve ilkelerden yola çıkar. İnsanlık için her dönemde zararlı olarak gördüğü çok sınırlı kimi meselelerde (faiz, içki, domuz vs.) kesin belirlemelere gitmişse de, genel tarzı bu değildir. Tek tek çözümler sunmak yerine; bir mantık, bir bakış açısı ve sınırlar oluşturmaya çalışır. Öyle ki, İslam’ın değerlerini kavrayan ve mantığıyla donanan bir kimse, hangi şartlarda ve ortamda bulunursa bulunsun, aklını kullanarak karşılaştığı ihtiyaç ve problemleri çözebilir.

“Resulullah’ın oluşturduğu devlet” veya “şeriat devleti” gibi tanımlamalar, gerçekte içi doldurulamayan hamasi iddialardır. Resulullah her dönemi kuşatan bir devlet modeli ortaya koymaya uğraşmamıştır. Resulullah’ın arkadaşları, onun uygulamalarını asla değiştirilemeyen uygulamalar olarak görmemişlerdir. Mesela, övgüye layık görülen döneme ait devlet yapılanmasının mimarı olan Hz. Ömer, değişen ve gelişen ihtiyaçlar karşısında, ayetleri ve Resulullah’ın uygulamalarını yeniden yorumlamaktan geri durmamıştır. Dikkat ediniz! Çarpıtmaktan, eğip bükmekten bahsetmiyoruz. Karşılaşılan yeni problemler ve ihtiyaçlar çerçevesinde, mevcut ilke ve prensipleri yeniden anlamaya çalışmayı kastediyoruz.

Ve bugün, (birçok alanda olduğu gibi bu alanda da) eski algılamaları yeniden gözden geçirmeye, vahyin ilke ve kavramlarını yeniden anlamaya şiddetle ihtiyacımız vardır.

* * *

Güne uygun bir okuma yapılabilmesi için, dar pencerelerden bakmayı bırakmak, sığ okumalardan kendimizi kurtarmak zorundayız.

İslam düşünce ekolleri içerisinde devlet ihtiyacını en fazla dile getiren ve bu uğurda en fazla çaba gösteren kesim (ki makalenin ilgili bölümünde İbn Teymiyye – Seyyid Kutub çizgisi olarak ele alınmıştı), bu istek ve çabasının karşılığında en aydın fikre sahip kesim olmalıyken, ne yazık ki bunu başaramıyor. Bunlar enerjilerini, kendilerinden çok da farkları bulunmayan başka Müslümanlarla rekabet ederek tüketmektedirler. Kısır çekişmelerden dolayı büyük tabloyu görememektedirler. Kendileri veya hareketleri dışında kimseyi beğenmemekte, İslam adına kendileri dışında kimsenin doğru işler yapamayacağını düşünmektedirler. “Küçük olsun bizim olsun” anlayışı içerisinde hayatın gerçeklerinden uzaklaşıp gitmektedirler.

Devlet, küçük bir grubun istemesi ve zorlamasıyla ortaya çıkmaz. Çıksa da “zor” kullanılarak yapılan bir iş, problemlerden kurtulamaz. Bir toplumun değişmesi, o toplum içerisinden küçük bir kesimin zorlamasıyla değil, (bir kesim öncülük yapıyorsa bile) genel olarak toplumun istemesi ve katılımıyla gerçekleşir.

Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah da onların halini değiştirmez.” (Enfal 8/53)

Dolayısıyla, bir toplumun iyilik ve hayır yönünde değişim gösterebilmesi için, mümkün olan bütün toplum kesimlerinin ikna edilmesi ve o sürece katılımının sağlanması gerekir. Bu ise sadece eksik ve kusurları görüp dışlayarak değil, “belli yönleriyle iyi olan birisinin iyiliklerini nasıl artırabilirim?” diye sorup ilişki kurarak, yakınlaşarak ve paylaşarak gerçekleşir.

Değişik toplum kesimlerini ikna edebilmenin yolu ise; sert, hamasi ve sığ söylemlerden vazgeçip, söylemlerin altını doldurmaktan geçer. Değişik kesimlerin dikkatini çekecek ve onları ikna edecek hayat projelerine ihtiyaç vardır. Bir toplumdaki herkes Müslüman olmayacağına ve problemler Müslümanca bir dayanışma içerisinde kendiliğinden çözümlenemeyeceğine göre, değişik niteliklerdeki insanlar neyle memnun edilecek, neyle mutlu olacaklardır? İslam nasıl bir yönetim vadetmektedir; Bu yönetim şeklinin (sadece Müslümanlara değil) insanlığa kazandıracakları nelerdir? Nasıl bir hukuk sistemi vadetmektedir ve bunun insanlığa kazandıracakları nelerdir? Nasıl bir ekonomik sistem, nasıl bir eğitim sistemi, nasıl bir sağlık sistemi, nasıl bir sosyal güvence, nasıl bir güvenlik vadetmektedir? Ve hayatın değişik alanlarında ortaya çıkan problemlere dönük çözümleri nelerdir?

Bütün bu sorular çözüm bulduğunda, keskin ve hamasi söylemler yerini ikna edici tezlere bırakacak, bu durum birçok kişinin İslam’a farklı gözle bakmasına sebep olacağı gibi Müslüman olmadığı halde birçok kişinin desteğini de kazanacaktır. Ve Müslümanlar, herkesi “müşrik” gözüyle görüp dışlamanın bir faydasının olmadığını, ortak noktalar ve müşterekler oluşturmak gerektiğini göreceklerdir.

Peki, insanların dikkatini çekecek ve dünyanın problemlerine çözüm olacak projeler nasıl yapılacaktır?

* * *

Bu projelerin oturduğumuz yerden yapılmasının mümkün olmadığı açıktır.

Günün problemlerine ve ihtiyaçlarına çözüm getirebilmek için, öncelikle bu problemlerin ve ihtiyaçların neler olduğunu bilmek; yani, günü doğru bir şekilde anlamış olmak gerekir.

Dünyaya geniş bir çerçeveden bakabilen kimseler, gerçek problemleri görme imkanı elde ederler. Meydana gelen olayların iç yüzünü anlayabilir, perde gerisinde cereyan eden gelişmeleri okuyabilirler. Ne olup bittiğini okuyabildikleri oranda da, sorunların üzerine doğru teşhis ve yöntemlerle gitme fırsatı yakalarlar. Dünyayı kendi dar pencerelerinden gördükleri kadar zanneden insanların durumu, yel değirmenlerini düşman zannedip savaş açan roman kahramanının durumuna benzer. Sınırlı bilgi ve sınırlı bakış açılarının sonucu olarak hayali düşmanlar üretir. Çünkü problemler, problemlere karşı getirilen çözümler ve başvurulan araçlar, herkesin dünyası kadardır. Dünyası küçük olan insanlar, kendisiyle aynı safta olan insanları bile, kendi dar penceresinden düşman gibi görürler. Dolayısıyla, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, dünyası küçük olan insanların teşhisleri de, çözüm önerileri de insanlığın ihtiyaçlarına denk düşmez.

Günün problemlerini doğru teşhis edebilmek için dünyayı doğru anlamış olmak gerekir, ama doğru çözümler üretebilmek için bir şeye daha ihtiyaç vardır: İnançlarından taviz vermeden, hayatın değişik alanlarında başarıyı yakalamış olmak… Ancak böyle kişiler, sorumluluk üstlenmenin ne demek olduğunu bilirler. Oturduğu yerden teşhisler yapmaya ve çözümler üretmeye çalışan insanın durumu, uygun bir kaldıraç bulduğu takdirde dünyayı kolayca yerinden oynatabileceğini düşünen bilim adamının[31] durumuna benzer. Böyle bir şey teorik olarak mümkündür. Gerçek hayatta ise insan, orta boy bir taşı bile yerinden oynatmakta zorlanır. İşte bu misalde olduğu gibi, taşları oynatmanın ne demek olduğunu yaşayarak görmüş olan bir kimse, hayaller peşinde koşmaz. Bir şeyi “yapıyorum, onarıyorum” derken başka dengeleri bozmaz. Bir adaletsizliği engellemeye çalışırken, başka adaletsizliklere sebep olmaz.

Günün siyaset teorileri ve devlet modellerine yaklaşım

İslam’dan ne kadar uzak olursa olsun bütün hayat görüşleri ve hayatın değişik alanlarında boy gösteren bütün uygulama modelleri, insanlığa bir takım vaatlerde bulunarak ortaya çıkarlar. Mutluluk ve adaletin kendi işaret ettikleri yolun sonunda olduğunu, bu yolda yürüyenlerin üzülmeyeceğini söylerler.

Vaatler, bir hayat görüşü veya modelin vitrinidir. İlgi görmesi veya görmemesi, sunduğu vaatlerin çekiciliğine bağlıdır. Bir vaadin çekici olabilmesi için de, hitap ettiği insanların ihtiyaçlarına denk düşmesi gerekir. Hatta diyebiliriz ki, bir hayat görüşü veya bir model, insanlığın ihtiyaç ve problemlerini ne kadar doğru teşhis etmişse, o kadar ilgi çeker. Ne var ki “doğru teşhis” doğru çözüm anlamına gelmez. Beşer kaynaklı hayat görüşlerinin amacı yeryüzünde adaleti tesis ederek insanlığın mutluluk ve huzurunu sağlamak değil; insanları kandırıp, birilerinin çıkar ve menfaatleri uğrunda köleleştirmektir. İhtiyaç ve problemler hakkındaki doğru teşhisleriyle insanları etkilerler ve sonra da çıkar ve menfaatlerinin esiri haline getirirler. Çoğu zaman insanlar köleleştiklerini fark etmezler. Çünkü onları yönlendiren akıl öyle isabetli teşhislerle karşılarına çıkmıştır ki, sıkıntı yaşamaya başladıklarında kabahati ilerledikleri yolda değil, kendilerinde ararlar. Kandırıldıklarını düşünmezler.

İslam ise tevhid ve fıtrat dinidir: Çıkar, hırs ve menfaat gibi insana özgü kusurlardan uzak olan Allah katındandır[32] ve insanların kendisine göre yaratıldıkları gerçeklerle mükemmel bir uyum[33] içerisindedir. Dolayısıyla ne insanları birbirinin kölesi haline getirir, ne de özellik ve kabiliyetleriyle ters düşen önerilerde bulunur.

İslam’ın temelini oluşturan “tevhid” ve en belirgin özelliği olan “fıtrata uygunluk”, onu beşer kaynaklı düşünce ve uygulamalardan tamamen uzaklaştırır. Aralarında; adalet ve zulüm, mutluluk ve hüzün, selamet ve anarşi gibi taban tabana zıt bir ayrılık meydana getirir. İslam olmadıkça ne adalet, ne huzur ve ne de mutluluk ortaya çıkmaz. Dolayısıyla İslam’ın, yeryüzü kaynaklı bütün düşünce ve uygulama modellerine karşı söyleyecek sözü vardır. Bu sözü insanlığa duyurmak Müslümanlar için bir sorumluluk, bu söze kulak vermek ise insanlık için bir zorunluluktur.

Kulak verip vermemek, sonuçta insanoğlunun kendi imtihanıdır, dinlerler veya dinlemezler; ama Müslümanlar, sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken iki noktaya dikkat etmek zorundadırlar:

İslam, zihinleri inşa ederken devrimci, yanlış ve kötü karşısında uzlaşmasızdır. Adil olanı tespit ederken ve yaratılış gerçekleriyle uyumlu çözümler önerirken, başka düşüncelere ihtiyaç duymaz. Sebep oldukları adaletsizlik, yol açtıkları mutsuzluk ve tesis ettikleri zulüm karşısında; eleştirici, reddedici bir tutum takınır. Müslümanları zulüm ve adaletsizliğe rıza göstermemeye çağırır. Bununla da sınırlı kalmayarak; zulme ve adaletsizliğe karşı tüm insanlığı uyarmaya ve adil olanı tüm insanlığa anlatmaya davet eder.

Fakat İslam’ın; zihinleri inşa ederken takındığı devrimci, yanlış ve kötü karşısında takındığı uzlaşmasız tutum, “uyarma” ve “anlatma konusunda nispeten değişir. “Anlaşılması” ilkesine uygun olarak muhatabın durumuna göre İslam’ın çağrısı; kimisi için müjde olur, kimi için inzar (uyarı); kimisi için öğüt olur, kimi için beyan (açıklama); kimisi için davet (çağrı) olur, kimi için tebliğ (bildiri); kimi için irşat (doğru yolu gösterme) olur, kimi için eylem; ve kimi için barış olur, kimi için savaş… Ortamın ve muhatabın durumuna göre değişen farklı yöntemlerle; haksızlık ve zulme karşı durur, doğruluk ve adaleti anlatır.

Doğruluk ve adaletin yeryüzünde tesis edilmesi ise, “zihin” inşa edilirken ve “yanlış” ifade edilirken takınılan tutumdan daha farklıdır:

Birincisi, başlangıç noktasına göre farklılıklar arz eder: Müslüman olan birey (Hz. Yusuf, Hz. Davut ve Hz. Süleyman örneklerinde olduğu gibi) toplumun en tepe noktası olan iktidar makamında veya sıradan bir vatandaş konumunda bulunabilir. İslam, zulme baş kaldırmak ve adaleti tesis etmek için her duruma ve her konuma uygun çözümler içerir. Hakkın ifadesi ve zulmün reddi konusunda aralarında bir ayrılık olmamakla birlikte, her durumun ve her konumun yöntemi diğerine göre farklılıklar taşıyacaktır.

İkincisi, doğruluk ve adaletin tesis edilme yöntemine göre farklılık arz eder: Devrim şeklinde gelen değişim ve bu esnada takınılacak tutum ile yavaş yavaş gerçekleşen değişim ve bu esnada takınılacak tutum birbirinden farklı olur. Devrimle gelen değişim, toplumda benimseme ve hazmetme problemine sebep olan bir değişim şeklidir. Ancak söylemde ve tavırlarda net ve keskin olma imkanı verir. Hedeflenen sonuçlara daha kısa sürede ulaştırır ve değişime öncülük eden kesimin daha kolay tatmin edilmesini sağlar. Yavaş değişimler ise toplumun benimsemesi ve hazmetmesi için faydalı bir değişim şeklidir. Ancak dikkatli bir üslup gerektirir. Sertliğe ve keskinliğe imkan vermez. Değişime öncülük eden kesimin tahammül sınırlarını zorlar.

* * *

Sorumluluklarını yerine getirirken Müslümanların göz önünde bulundurmaları gereken hususlar olarak dile getirdiğimiz bu saptamalar, beraberinde şöyle bir soruyu zorunlu kılmaktadır:

İslam’ın zihinleri inşa ederken çok açık ve net bir söylem dili kullanması ve devrimci bir üslup takınması gayet yerinde ve anlaşılır bir tutum olmakla birlikte, söylemin hayatta gerçekleşmesi esnasında nasıl bir tutum izleneceği neye göre belirlenecektir?

Bu soruya kestirmeden, “elbette ki en açık ve en net tutum” cevabını vermek, muhtemelen herkese daha sevimli ve kolay gelecektir. Nitekim devlet ideali peşinde koşan ve bu iş için en fazla çaba gösteren Müslümanlar (yani İbni Teymiye ile başlayıp Seyyid Kutub ile olgunlaşan fikri çizgi) bu tutumu savunmuşlar, olası diğer tutumları “uzlaşmacı” olarak görmüşlerdir. En uzlaşmasız kimlik olması bakımından kendilerini, “devrimci” olarak tanımlamakta bir sakınca bulmamışlardır.

Bu noktada “devrim mi iyi ve hayırlıdır, yoksa diğer yöntemler mi?” meselesini tartışmak istemiyoruz. Çünkü makalemizin ana fikri bu tartışma için uygun bir zemin teşkil etmiyor. Burada İslam’ın, iyi niyet ve samimiyet içeren her değişim sürecini (Allah’ın izniyle) iyilik ve hayra ulaştırmaya muktedir olduğunu söylemekle yetineceğiz: İster devrim, ister darbe, ister fetih, isterse halkoyuyla seçim şeklinde olsun…

Fakat bu noktada esas göz önünde bulundurulması gereken husus, toplumun gerçekliğine hangisinin uyduğu meselesidir. Toplumun gerçekleriyle örtüşmeyen hiç bir değişim taban bulamaz. Toplumsal taban bulamayan hiç bir değişim ise kalıcı olamaz. Zemin olmadığı halde topluma dayatılan değişim biçimleri, er geç başarısız olmaya mahkumdur. Her ortam için geçerli olabilecek sabit bir değişim modeli düşünülemez. Değişim şeklinin, toplumda var olan kültürel olgunluğa ve akla uygun düşmesi gerekir. Darbelere alıştırılmış ve baskıcı yöntemlerle yönetilen bir toplum nasıl serbest propaganda ve halkın seçimi ile kolay kolay değiştirilemeyecekse; demokratik kültürü özümsemiş ve uç görüşlerin bile kendisini ifade etmesini hazmedebilen bir toplum da darbeyi veya devrimi kolayca kabullenmez.

Oysa İslam, her ortamda kendisine uygun bir değişim süreci gerçekleştirebilir.

Baskıcı toplumlarda, gizli saklı yöntemler kullanır. Zalimleri tanımlayarak ve zulmün nasıl son bulacağını anlatarak, zulme boyun eğmeyen zihinler inşa eder. Sonra da zalimlerin zulümlerini gerçekleştirmesine ve kalıcı hale gelmesine imkan veren kurumlara denk düşecek kurumlar; kullanılan araçlara denk düşecek araçlar vasıtasıyla toplumda hayırların yaygınlaşmasını sağlamaya çalışır.

Demokratik toplumlarda, demokrasi düşüncesinin arka planında yatan art niyetleri deşifre eder. Bütün düşüncelerin kendisini ifade etme imkanı bulması bir özgürlük gibi görünse de; aslında bu sistemde güçlülerin borusunun öttüğünü ortaya koyar. Halkın tercihinin; medya, ordu müdahalesi ve türlü türlü tertiplerle yönlendirildiğini anlatır. Yol açtığı adaletsizliklere karşı adaleti, sebep olduğu iki yüzlülük ve menfaatçiliğe karşı ahlakı savunur. Zihinlerde tevhid ve adalet ekseninde bir devrim gerçekleştirmeye çalışır. Ve toplumun hazmedebileceği usul, yöntem ve araçlarla (ki buna temsil ettiği değerlerle çelişmemesi halinde; siyasi propaganda, parti, seçim, meclis sandalyeleri ve bu yolla iktidara talip olma gibi araçlar da dahil olabilir) iyilik ve hayrın yaygınlaşması için çalışır.

Kısacası toplumlara kendi değerlerini açık bir şekilde anlatır ve hayırların yaygınlaşması için; toplumun alışık olduğu, özümsediği araçlardan kendi düşüncesine ters düşmeyenleri kullanmaktan çekinmez.

Toplumun değişim yöntemleri açısından durum buyken, hayatın değişik alanlarında ortaya çıkan uygulama modellerinde de benzer bir yaklaşım öngörebiliriz.

Mesela kapitalist ekonomi modelinin uygulandığı bir toplumda İslam’ın; kapitalizmin ürettiği adaletsizlikten zulme, ahlaksızlıktan vicdansızlığa varıncaya kadar söyleyecek birçok sözü vardır: Bireye sınırsız özgürlük fikrinin onu nasıl ihtiraslarının esiri haline getirdiği, ihtiraslarının esiri olan bir insanın nasıl yoldan çıkıp güç yetirebildiği herkese zulmetmeye başladığı, ahlaksızlığın doğal bir sonuç değil bir tercih ve bir sapma olduğu, malın bir mükafat değil bir imtihan olduğu, ahirette herkesin Allah’ın huzuruna çıkıp hesap vereceği vs… Öngördüğü ekonomik sistemde ise yer alamayacak birçok uygulaması vardır: Faiz ve rant gelirleriyle bireyin sınırsız servete sahip olması, aşırı tüketim nedeniyle büyük bir israfın ortaya çıkması, kazanma hırsı nedeniyle toplumda yardımlaşma ve dayanışma ruhunun son bulması, gelir adaletsizliği, açlık, yoksulluk vs… Bütün bunlar bir vakıa olmakla birlikte İslam, ekonomik alanda adaleti; var olan her şeyi yıkarak, sıfırdan her şeyi yeniden tasarlayarak ve inşa ederek yapmaz. Elbette yıkacağı ve yeniden tasarlayacağı şeyler olabilir ama her noktada böyle davranmaz. Aksine faydalı olan tecrübeleri korumaya çalışır. Mesela üretim sistemleri, fabrika tasarımları, kurumlar, kurumların işleyiş modelleri, şirket yapılanmaları, muhasebe sistemi, kalite sistemleri, denetim kurumları, mevcut teknoloji, makine ve araçlar bu kabildendir. İslam bu tecrübelerin içerisinde kapitalizmin zulmüne hizmet eden unsurları ayıklar, sonra da kalan birikim ve tecrübeyi ya kullanır ya daha da geliştirir.

Örnekleri artırmak ve hayatın değişik alanlarında ortaya çıkmış tez, model ve sistemlere uygulamak mümkündür.

Elbette ki yukarıdaki açıklamalarla bu model ve sistemlerin bütün sıkıntılı yönlerini hallettiğimizi iddia edemeyiz. Sadece bir yaklaşım biçimi örneklemesi yapmaya çalıştık. Realizasyon aşamasında çok daha titiz inceleme ve araştırmalar yapmak gerekir. Ve bunların sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için her alanın uzmanlarıyla çalışmak icap eder. Çünkü zararsız gibi görünen bir uygulamanın bile olumsuz fikirlere zemin hazırlama ihtimali bulunabilir.

Biz ise sadece, bu konuda çalışabilecek uzmanların önünü açmak istedik. İnancın bir parçası olduğu zannedilen yanlış ön kabulleri ve kalıpları yıkmaya, böylece araştırmacı ve üretken akılların serbest kalmasını sağlamaya çalıştık. Bütün dünyanın İslam’ın çözümlerine ve önerilerine ihtiyaç duyduğu bir dönemde, çözümleri ve önerileri keşfedecek Müslümanların bağlardan ve kalıplardan kurtulmaya ihtiyaçlarının olduğunu düşünüyoruz. Bu başarılabildiğinde, arkasının kolayca geleceğine inanıyoruz.

Araştırmacı ve üretken akılları teşvik ederken birkaç gerçeği ısrarla vurgulamak ihtiyacı duymaktayız:

Bir modelin (veya sistemin) İslam’a uygunluğundan bahsedilebilir, ama hiç bir uygulama modeli İslam ile özdeş hale getirilemez. Bir modeli İslam ile özdeş hale getirmek, o alandaki gelişmelerin önünün kapanması anlamı taşır. Oysa hayat nasıl tekamül içerisindeyse, hayatın değişik alanlarındaki ihtiyacı karşılamak için geliştirilmiş olan sistemlerin de tekamül içerisinde olması gerekir. Farklı toplumsal ortamlarda, İslam’a uygun ama birbirinden farklı uygulama modellerinin ortaya çıkması mümkündür. Bir ortamda gelişen model o toplum için idealken, başka bir toplumda problem ve sıkıntılara yol açabilir.

Hiç bir şeyin birdenbire ortaya çıkmaması gibi, toplumun İslami bir inanç ve düzene sahip olması da birdenbire gerçekleşmez. Vahyin ilk indiği dönemlerde olduğu gibi Yüce Allah’ın direkt uyarı ve yönlendirmelerinden bahsedemeyeceğimize göre, insan gayret ve çabasıyla ortaya çıkan şeyin kusurlarının bulunması kaçınılmazdır.

Her kusuru olan şeyi peşinen reddetmek yerine, iyiye doğru bir gelişme olup olmadığına bakmak gerekir. İyiye doğru olan gelişmeleri desteklemek, kötü olanların karşısında durmak; bunu da tevhid/şirk ekseninde değil “marufu emredip, münkerden alıkoyma” ekseninde yapmak (ki bugün ihtiyaç budur); bireyi seyirci olmaktan çıkarıp olaylar içerisinde bir aktör haline getirir. Herkese gücü nispetinde olayları yönlendirme imkanı sunar. Olaylar ve gelişmeler içerisinde hamasi ve genellemeci bir tavırla değil, doğru duruşuyla yer alan kişi SORUMLULUK sahibi olur. Hamasetten, soyut söylemlerden uzaklaşır. “Hiç bir şeyi beğenmeyen, ama kendisi de hiç bir şey yapamayan” bir birey olmaktan kurtulur.

Sonuç:

Bu yazıyla ulaşmak istediğimiz sonuç, günün şartlarına uygun bir devlet modeli oluşturmak için gereken fikri ve zihni alt yapıyı oluşturmaya çalışmak idi. Mevcut anlayışlar göz önünde bulundurulduğunda, modeller üzerinde çalışabilecek uzmanların ve ekiplerin önünün açılması bile çok önemli bir adım niteliği taşımaktadır. Ne var ki olumlu sonuçlar elde edebilmek için sadece güçlü tezler içeren makaleler yazmak yeterli gelmez. Okuyucunun da ön yargısız olması ve yanlışlıkları sorgulamaya kendisini açması gerekir. Yüzyıllar boyunca oluşmuş kanaatlerin (birçok kimse için) bir anda ortadan kalkabileceğini düşünmüyoruz. Ancak okuyucuyu akletmeye davet ediyoruz:

Gelin hep birlikte düşünelim.

“Ezberlerimizi” yeniden sorgulamaya açalım.

Ön kabullerimizi bir an olsun terk edelim ve duyduklarımıza “acaba böyle olabilir mi?” şüpheciliğiyle yaklaşmayı deneyelim.

Ve kararımızı aklederek verelim.
– BİTTİ –

 

[1]  1991

[2]  Bu konuya örnek olarak, Vatikan’ın resmi yayın organı günlük “L’Osservatore Romano” gazetesini vermenin yeterli olduğunu düşünüyorum (Yani orada bile örnek gösteriliyor olması daha fazla söze ihtiyaç bırakmıyor). Gazetede 4 Mart’ta yayınlanan ve İtalyan ekonomi uzmanları Loretta Napoleoni ve Claudia Segre’nin kaleme aldığı makalede, krizden çıkış yolu olarak “İslamî bankacılık” sistemi tavsiye edildi. İslamî bankacılığın dayandığı etik kuralların, kapitalist finans sistemine güven ve nakit para akışı sağlayacağına dikkat çekildi. İslam’a uygun yatırım araçlarının suni ekonomi balonlarının oluşmasını engellediği, faizi, aşırı borçlanmayı, finans piyasalarında manipülasyon ve spekülasyonları yasakladığı ifade edildi.

[3]  Kabil’in denetimi ele geçirdiği 1996 yılından, ABD’nin saldırısına uğradığı 2001 yılına kadar iktidarda kalmıştır.

[4]  Tirmizi, Fiten, 48; Ebu Davud, Sünnet, 8; Müsned-i Ahmed, 5:220–221; Suyuti, Camiü’s-Sağir, 2:13

[5]  “Ey iman edenler, Allah’a, peygambere ve kendi ellerinizle iş başına getirdiğiniz yöneticilere itaat edin.” (Nisa 4/59)

[6]  Ömer b. Abdülaziz (d.682 – ö.720) ve Nureddin Zengi (d.1118 – ö.1174) dönemleri bu yönden incelemeye değerdir.

[7]  Muhammed Rızâ el-Muzaffer, Akâidü’l-İmâmiye, Tahran ts., s. 34

[8]  Devlet anayasa tarafından “Şii” olarak tanımlanmaktadır.

[9]  Ahmet bin Hanbel tarafından ortaya konup savunulan bu görüşe Selefiyye denmiştir. Aslında Selefiyye, inanç konularında; Kur’an’da ve hadiste yer alan hususları olduğu gibi kabul eden, teşbih ve tecsime (benzetme ve cisimlendirmeye) karşı olan, te’vile (yoruma) de basvurmayan Ehl-i Sünnet’in genel niteliği olarak kullanılmıştır. Fakat Hanbeli mezhebinin ortaya çıkmasıyla, daha çok bu mezhebin görüşlerine sahip kimseleri ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.

[10] Bu başlık altında ele alınan konu için: “R. İhsan Eliaçık. Adalet devleti. Dünyanın siyasi birikimi. İbn Teymiye” kitabından yararlanılmıştır.

[11] İhsan Eliaçık. Adalet devleti. Dünyanın siyasi birikimi. İbn Teymiyye

[12] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[13] Seyyid Kutub. Yoldaki işaretler. La İlahe İllallah bir hayat metodudur.

[14] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Müslüman cemiyetin doğuşu ve özellikleri.

[15] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Müslüman cemiyetin doğuşu ve özellikleri.

[16] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[17] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür.

[18] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür.

[19] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[20] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[21] Tarihi gerçekler ışığında daha geniş bilgi ve analizler için bkz. “Nuri Yılmaz. Medine İslam Devleti: Bir model mi, bir örnek mi?” başlıklı makale

[22] Tarihi gerçekler ışığında daha geniş bilgi ve analizler için bkz. “Nuri Yılmaz. Medine İslam Devleti: Bir model mi, bir örnek mi?” başlıklı makale

[23] Tarihi gerçekler ışığında daha geniş bilgi ve analizler için bkz. “Nuri Yılmaz. Medine İslam Devleti: Bir model mi, bir örnek mi?” başlıklı makale

[24] Şibli Numani. el-Faruk (Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi. Çev: Talip Yaşar Alp) 395-397

[25] İhsan Eliaçık. Adalet Devleti. Dünyanın siyasi birikimi. Hz. Ömer

[26] “Şibli Numani. el-Faruk (Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi. Çev: Talip Yaşar Alp) 395-397” alınan bilgilerle düzenlenmiştir.

[27] Ebu Yusuf. Kitabu’l Harac, s 26. Belazüri; Belazüri, Futuhu’l-Buldan. S 370-371

[28] Belazüri. Futuhu’l-Buldan. S 375; Taberi. Tarih. IV 31-34

[29] Fazlur’rahman. İslam. Kur’an.

[30] Fazlur’rahman. İslam. Kur’an

[31] Archimedes. Suyun kaldırma kuvveti ve kaldıraçlar konusunda önemli keşifler yapmış olan bilim adamı.

[32] Yüce Allah Kur’an’da, sadece kendisine itaat eden bir insanla, kendisinden başkalarına itaat eden bir insanın karşılaşacağı durumu şöyle örneklendirir: “Allah, istekleri farklı birçok kişiye hizmet eden bir adamla, tek kişiye hizmet eden bir adamı örnek verir. Hiç bunların durumu bir olur mu?” (Zümer 29/29)

[33] “Öyleyse sen, Allah’ı bir kabul eden olarak dine yönel: İnsanların kendisine göre yaratıldığı gerçeklere… Allah’ın yaratışında bir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum 30/30)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir