İktidara Gelme Yöntemi Olarak Devrim / Yusuf İMAMOĞLU

Devrime Giden Süreç

İnsanoğlu topluluklar halinde yaşayan bir varlıktır. Topluluk halinde yaşamak ise organize olmayı gerektirir. Toplumun huzuru için işlerin yolunda gitmesi, kimsenin haksızlığa uğramaması, kargaşanın bertaraf edilmesi gerekir. Ayrıca dışarıdan gelecek tehditlere, deprem, kuraklık gibi doğal şart ve afetlere karşı da emniyet gerekmektedir. Toplumda düzen, disiplin ve adaleti sağlamak, tehlikelere gerektiği gibi tedbirler almak ve karşı koymak, bireylerin tek başına üstesinden gelebileceği işlerden değildir. Bunun için toplumun bir bütün olarak hareket etmesi gerekir; bu da organize olması anlamına gelir.

Toplumun organize olması bir taraftan iş bölümü bir taraftan da yapılanma demektir. Aile içindeki iş bölümü nasıl aile bireylerinin hayatını kolaylaştırıyor ve her birinin verimini artırıyorsa toplumun tamamı da aynı şekilde işleri aralarında böler ve hayata kolaylık getirirler. Ayrıca ihtisaslaşma için gerekli ortamı temin etmiş olurlar. Organize olmanın gerektirdiği yapılanma devlet aygıtının ortaya çıkmasına da yol açmaktadır. Devletin ortaya çıkışı, faydaya mebni olmakla beraber şu anlamlara da gelir:

▪  Toplumun iradesinin belli ellerde toplanması

▪  Toplumsal gücün gerçek sahibinin halk olmasına rağmen belli kişi ya da kurumlara güç atfedilmesi

▪  Kendilerine güç izafe edilenlerin,[1] güçlerini nesnelleştirme çabasının ortaya çıkardığı gerçek güçler: ordu, kolluk güçleri, yasama, yargı, ekonomik yaptırımlar

▪  Bu gücün kimi zaman halka rağmen bir güç olması

▪  Belli ellerde biriken bu gücün insanın karşısında duramayacağı boyutlara ulaşması: imparatorlukların ya da global güçlerin teşekkülü

▪  Halkın, kendi işlerini sevk ve idare ile görevlendirdiği aslında kendilerinden bir farkı olmayan(!) özel veya tüzel kişilerin toplumun bütün güçlerini ele geçirmesi

Devlet yapılanmasının neden olduğu güç atfetme ve gücün belli ellerde toplanmasında doğal şartlar ve ihtiyaçlardan öte insanın hırs ve zaaflarının daha etkin olduğu söylenebilir. Belli kişi ya da kurumlara güç atfedilmesi, hem güce karşı insanın zaafı ve onu elde etme hırsıyla hem de insanın kendi çıkardığı problemlerle ilişkin bir durumdur. İnsanların hırs ve tamahla birbirlerine galebe çalma isteği savunma ve orduların, birbirlerine uyguladıkları haksızlıklar siyasi otoritelerin ortaya çıkarılmasının en önemli nedenidir. Herkes kendi hakkına bihakkın rıza gösteriyor olsaydı ne otoriteye ne de onca paralar harcanarak teçhiz edilen ordulara da ihtiyaç olmayacaktı.

Birlikte yaşama/toplum olma ve organize olma isteğinin ürünü olan devlet, hırs ve tamahın egemen olduğu bir örgütlenmeye dönüştüğünde insanın en büyük baş belası haline de gelmiş olmaktadır. Devletin aslında gereksiz olduğunu, ilk toplumun böyle bir otoriteye sahip olmadığı için huzur içinde olduğunu, insanlığın gideceği yerin devletsiz toplumlar olması gerektiğini savunan düşünürleri bu açıdan anlamak/haklı bulmak mümkündür. Ancak söz konusu bu devletsiz toplumların, her türlü organizasyondan mahrum oldukları söylenemeyeceği gibi; merkezi üst-otorite zorunlu olmasa da toplumsal huzurun, beşeri hırs ve tamahlara kurban gitmemesi için iş birliğine, yardımlaşmaya, dolayısıyla organize olmaya kıyamete kadar ihtiyaç duyulacağı reddedilemeyecek bir gerçektir. Ayrıca insanlık, vahyin önderliğinde oluşan organizasyon ve devletlerin sağladığı huzurlu ve adil ortamları unutmamalıdır.

Devlet olmanın ortaya çıkardığı en önemli sorun, insanların yönetenler/güç sahipleri ve yönetilenler/güçten mahrum olanlar şeklinde alt ve üst sınıflara ayrılmasıdır. Güce sahip olmak, güçten mahrum olanlara cebrî ve hileli yollarla zulmetme imkanı verir. Organize bir toplum olmanın gerektirdiği yükün asıl kısmını güçten mahrum olanlar taşır, bedellerini de çoğunlukla onlar öder. Mali kaynaklar, onların emeklerinden ve azıcık kazançlarından ödedikleri vergilerden oluşurken, toplam gelirin büyük kısmını paylaşan elit kesim çok daha az bir bedel öderler. Rekabet zayıfların aleyhine işler. Sahip oldukları doğal kaynaklar ülke sahiplerinin çıkarları uğruna harcanır ya da uluslararası ortaklarıyla paylaşılır. Savaş meydanlarında ise ön saflar onlara ayrılır, akan kan her durumda onların kanıdır. Yönetilen/güçten mahrum olan kesimin, işleri idare edip yoluna koymak, disiplin ve emniyeti sağlamak hatta kendilerini korumak ve kollamakla görevlendirdiklerine atfettikleri güçler kendi aleyhlerine dönmüş olur. Adaleti, eşitliği sağlamakla görevli olanlar zulmün ve dengesizliğin nedeni haline gelir.

Yapılanma gereği ortaya çıkan kurum/kuruluş ya da kişilerin zalimler haline gelmesi başka bir sürecin başlaması demektir. Ele geçirdikleri güç ve otorite ile insanları ezen, kazançları sömüren, değerleri yozlaştıran odaklara karşı toplumlarda bir kin ve nefretin oluşması kaçınılmazdır. Yüzlerindeki maskeler, suret-i haktan görünüşleri onları ilelebet saklayamaz, gerçeklikleri bir gün mutlaka ortaya çıkar. Zulmün anlaşılması zalimlere karşı koymak için bir sürecin başlaması anlamına da gelir. İşleri aralarında bölüşüp paylaşarak kolaylaştırmak ne kadar insani bir durum ise bunun bir zulme dönüşmesine engel olmak da ondan daha fazla insani bir durum hatta haktır.

İnsan doğası ilelebet zulüm ve baskı altında yaşamaya tahammül edemez. Er geç zulme karşı tepkisini ortaya koyar ve onu alaşağı etmenin yollarını arar. Nitekim tarih bunun örnekleriyle doludur:

1648 İngiliz devrimi[2]

1789 Fransız İhtilali[3]

1775’ten 1787’ye kadar süren ayaklanma ve isyanlar sonunda gerçekleşen Amerikan devrimi[4]

1871 Paris Komünü devrimi[5]

1917 Rus devrimi,

Fransızlara karşı 1945’ten 1962’ye kadar devam eden ayaklanma sonunda gerçekleşen Cezayir devrimi

Ve daha niceleri

Ancak burada sayılanların belli bir sonuca ulaştığı söylenebilse de toplumdan zulmü kaldırıp yerine adaleti tesis ettiği iddia edilemez. Çünkü yeni durumun yeni zulümler ortaya çıkardığı müşahede edilmiştir. Sosyalist devrimlerin birey kapitalizmi yerine devlet kapitalizmi inşa etmesi, kilise ve krallık diktatörlüğüne karşı sınıf diktatörlüklerinin tesis edilmesi gibi. Her türlü haksızlığa karşı çok daha berrak ve zulmü ortadan kaldıracak çabanın en güzel örneklerini peygamberlerin mücadelelerinde bulmak mümkündür. Çünkü onlar, güç ve otoriteyi toplumun bir kesiminden alıp bir başkasına vermenin değil, kendilerine gönderilen vahy ve Rablerinin yardımı ile toplumun temel yapı taşı olan insanı eğitip, her durumda adaleti talep eden bireyler haline getirmenin mücadelesini vermişlerdir. Bu bakımdan bütün peygamberlerin,  Hz. Nuh’un, İbrahim’in, Yunus’un, Musa’nın, İsa’nın vd. son olarak da Muhammed’in verdiği mücadeleler doğruyu arayanlar için dikkatle incelenmesi gereken örneklerdir. Bu mücadelelerden çoğu iktidarı dönüştürmekle sonuçlanmasa bile mesajları kendilerinden sonrakilere, zulme karşı nasıl mücadele edeceklerini göstermektedir. Hz. Yusuf, Süleyman, Davut ve Muhammed gibi örneklerde ise iktidar/otoritenin de dönüştüğünü görmek mümkündür. Onlar toplum idaresini dönüştürdüklerinde yerine bir başka zulmü getirmemiş, insanlığa kıymeti ölçülemez bir örneklik ve rehberlik bırakmışlardır.

Otoritenin zulmüne karşı oluşan tepkinin halk hareketlerine dönüşmesi durumunda karşısında durabilecek güç yoktur. Ancak bu tepkinin sağlayacağı dönüşümün, başı sonu dahil bütün süreciyle başka bir zulmü ortaya çıkarmayacak şekilde kanalize edilmesi daha güç ve daha önemlidir.

Bu yazıda genelde toplumu özelde ise iktidarı değiştirmekte bir yöntem olarak düşünülen devrimin doğasının ortaya çıkarılması hedeflenmektedir. Amaç, iyiliğini kötülüğünü, doğruluğunu yanlışlığını ispat etmek değil, bu yöntemle iktidara gelmenin nasıl bir şey olduğuna ne gibi şartlara dayandığına ve nasıl sonuçlara yol açacağına ışık tutmaktır. “Zulüm ve haksızlıklarla dolu aynı zamanda İslam’a mugayir birçok unsur taşıyan bir devri kapatıp yepyeni ve temiz bir sayfa açmak şeklinde görülen devrim gerçekten böyle bir doğaya sahip midir? Sorunlardan kendisi azade midir? Köklü çözümler sağlama imkan ve gücüne sahip midir? Alternatifi olmayan bir yöntem olmaya layık mıdır?” gibi sorulara cevaplar aranacaktır. Bu sorulara cevaplarımızı devrimin doğasını ortaya koymaya çalışarak arayacağız.

Şüphesiz ki, devrim bu boyuttaki bir makalenin sınırlarına sığmaktan daha kapsamlıdır. Dolayısıyla önce diğer değişim yöntemleri içindeki yeri tespit edilmek suretiyle kavramın sınırları belirlenmeye sonra makalenin kavramla ilgili kastı özelleştirilmeye daha sonra da doğası tespit edilmeye çalışılacaktır.

İktidarı dönüştürmekle toplumu dönüştürmek arasında her zaman bir ilişkinin kurgulandığı söylenebilir. Bu kurgunun zayıf olduğu yaklaşımlarda iktidarı alaşağı etmenin gerekçesi, uyguladığı zulümden toplumun kurtarılması, daha güçlü olanlarda ise toplumu dönüştürmenin bir aracı olması için iktidarı değiştirme çabasıdır. Toplumsal değişme teorilerine değinmek hem genelde devrim konusunun hem de bu noktanın aydınlanmasına yardımcı olabilir.

Toplumsal Değişme Teorileri

Değişim kuramları/modelleri, boyutuna veya niteliğine göre farklı şekillerde sınıflandırılmaktadır. Burada organizmacı, evrimci, diyalektik ve diğerleri şeklinde bir sınıflama takip edilmiştir.

Organizmacı Kuramlar, “uygarlık ya da kültürleri, canlı organizmalar gibi doğan, büyüyen ve ölen varlıklar şeklinde ele”[6] almaktadırlar. Toplumsal yapının canlı organizmalara benzetildiği bu kuramda değişim, değişen ve çoğalan ihtiyaçların yeni yapıları ortaya çıkarması şeklinde izah edilir. Uygarlıkları ya da toplumları, onları meydana getiren parçaların arasındaki uyum ve gelişip büyümeleri sonra da yok olmaları bakımından ele alıp incelediği için karmaşık toplumsal yapının unsurları arasındaki gerilim, çatışmalar ve karmaşa dönemlerinin izahı göz ardı edilmiştir. Zira toplumsal yapı, belli ölçüdeki çatışmalarla dengede durabileceği gibi kendisini sarsan ama yıkmayan kaos dönemlerinden de geçebilir. Organizmacı kuram, yapısal fonksiyonel model içinde de değerlendirilmektedir. Yapısal-fonksiyonellik, ihtiyaç karşılama ve öteki parçalarla ahenkli bütünleşme demektir. Buna göre her toplumsal birim ve kurum bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar, toplumsal mekanizmanın işleyişinde bütünün bir parçasıdır, toplum düzenli ve ahenkli ilişkiler bütünüdür, toplumda herkesin yerine getirmesi gereken bir rolü vardır.

Organizmacı kuram içinde değerlendirilen isimlerden İbn-i Haldun[7], toplumların değişme ve gelişme seyirlerini devletleşmeyi göz önünde bulundurarak inceler. Modern sosyolojinin birçok alanındaki temellerini atan İbn-i Haldun, devletlerin doğuşunu ve yerini bir başkasına bırakmasını asabiyet ile izah eder ve onların doğum, gelişim ve yok oluş sürecinden geçtiğini söylediği için bu kuram içinde değerlendirilir. Danilevsky[8], belli bir ömür biçtiği kültürel tarihsel tiplerin insanlığa, kendine has bir yönüyle katkıda bulunduğunu söyler. Böylece insanlık çeşitli bölgelerden devşirdiği tecrübe ve katkılarla gelişmektedir. Spengler[9], kültürleri, doğumu, gençliği ve ölümü olan organizmalar olarak görür; tarih ise bu organizmaların biyografisidir. Kroeber’in[10] daha çok yüksek kültürlerle ilgilendiği görülmekte. Diğerlerinden çok daha az olan bu kültürler de diğerleri gibi organizmaya benzetilir, yani doğup gelişmeleri vardır. Ancak belli bir noktada donar, uygun şartlar bulabilirse tekrar harekete geçerek gelişmeye devam edebilir. Toynbee[11] de toplumların fiziksel organizmalar gibi gelişip büyüdüğünü, büyüme sırasında katılaştığını, engellerle karşılaştığında boyun eğerse yok olacağını direnip üstesinden gelirse gittikçe güçleneceğini söyler.

Evrimci kuramlar ise insanlığın doğrusal bir çizgi üzerinde geliştiği ana fikri çerçevesinde şekillenmiştir. Bu doğrusal çizgi, sürekli ilerleme anlamına gelmekte, toplumların gelişme çizgileri izlenerek gelecekte nasıl bir şekil alacaklarının bilinebileceği savunulmaktadır. Modelin ana temaları, tekâmül, süreklilik, kesinlik ve zorunluluktur. Sürekli lineer bir çizgide gelişen insanlık, bilimsel ve teknik gelişimine bağlı olarak sosyallik, değerler ve yaşam biçimi olarak geçmişe göre daha gelişmiş niteliklere haiz olacaktır. Dolayısıyla gelecek de bugünden ileri olacaktır. Evrimci anlayış determinizme dayanmakta, geleceği kutsayan pozitivist zihniyetin bir ürünü sayılabilir. Kökeninde tevhidi dinlerdeki insanın, tanrının üstün bir yaratılışla yarattığı ve dünyaya efendi olarak gönderdiği inancına muhalefet olduğu düşünülmektedir.

Kuramın örnek temsilcilerinden Childe[12], organik evrim ile kültürel evrimin birbirine benzediğini söyler ve teknolojinin belirlediği kültürel temelde bir evrimi savunur. Spencer[13], toplumun herhangi bir müdahale olmadan evrimleştiğini, büyüdükçe organize olduğunu, bunun farklılaşma ile beraber sosyalleşmeye duyulan ihtiyacın bir ürünü olduğunu savunur. Comte[14], insanın doğayı algılayış biçimiyle evrimleştiğinden yola çıkarak meşhur üç hal kanununu ortaya koyar, bu aşamalardan her toplumun geçeceğini iddia ederek determinist bir yaklaşım sergiler. Weber[15] ise Comte’a benzer bir şekilde kültürel değişmenin doğrusal bir yönde gittikçe rasyonelleştiğini, değerlerdeki değişimin toplumsal yapıyı da değişime zorladığı noktalarda çıkan krizlerin karizmatik kişiliklerce çözüme ulaştırıldığını söyler. Durkheim[16], nüfus artışı, yardımlaşmaya duyulan ihtiyaç, dayanışma türleri ve ihtisaslaşma temelinde bir evrimleşmeden söz eder. Bu kuramın bir başka örneği olan Ziya Gökalp[17] ise toplumların, kavim, ümmet ve millet olma sürecinden geçtiğini söyler.

Diyalektik Kuram ise evrimci kuramın özel bir biçimidir. Evrim sırasında ortaya çıkan her aşamanın, kendisini ortadan kaldıracak, zıddını yaratacak tohumlar taşıması fikrine dayanır. Bu kurama göre her şey her zaman değişir, değişim sırasında her şey birbirini etkiler, her şey kendi zıddını beraberinde getirir, evrilerek belli bir aşamaya ulaşan değişim bir aşamadan sonra devrime yol açar. Evrimci kuram, değişimi, lineer bir çizgi şeklinde tekdüze ve doğrusal bir gelişme şeklinde ifade etmekte idi. Diyalektik kuram, evrimci anlayış gibi “değişimin daha iyiye ve daha istikrarlı bir dengeye doğru” olduğunu kabul eder, “diyalektik gelişme de aynen evrim gibi değer yargıları taşır” ancak sürecin sıçramalı bir şekilde gerçekleştiğini söyleyerek yöntem konusunda farklılık gösterir. Bunun meşhur ifadesi tez-antitez-sentez üçlemesidir, her toplumsal değişimin kendi zıddını doğurduğunu ifade etmektedir. Diyalektiğe de tez-antitez-sentez üçlemesine de farklı anlamlar yükleyenler, farklı alanlarda kullananlar olmakla beraber kuramın söz ettiği değişimin mutlak oluşu diyalektiğin özünü teşkil eder, onun için tarihsel determinizm olarak da tanımlanır.

Bu kurama örnek olabilecek isimlerden Sorokin, her kültürün kendi içinde değişme tohumları taşıdığını, bu tohumların harekete geçmesi ile kültürel sistemin kendi alternatifini doğurduğunu ifade eder. Başka bir örnek olarak Marx ise sınıf ilişkilerinden doğan bir çatışmadan bahseder ve ekonomik/çıkar ilişkileri temelindeki bu çatışmanın mükemmel topluma doğru tez-antitez-sentez yöntemi ile süreceğini savunur.[18]

Bu üç kuram büyük boy modeller olarak kabul edilmektedir. Bunların dışında orta boy ve küçük boy modeller de söz konusudur. Parsons’un “toplumsal farklılaşması”, Merton’un “Anomie”si, Pareto’nun “Seçkinlerin Dolaşımı”, Dahrendorf’un “Çatışma Grupları” orta boy modeller içinde; Moreno’nun “Sosyometri”si, Hagen’in “Yaratıcı Kişilik” modelleri de küçük boy modeller içinde değerlendirilmektedir. Orta boy modelleri, yapısal-fonksiyonel ve çatışmacı modeller olarak ikiye ayıranlar da vardır.[19]

Ralph Dahrendorf’un (1929-2009) organizmacı modellerin zıddı sayılabilecek, Çatışma Grupları modeli üzerinde hem Marksizm’in hem de Pareto’nun Seçkinlerin Dolaşımı modelinin etkili olduğu söylenebilir. Pareto, yönetici (üst) kesim ile yönetilen (alt) kesim arasında bir mücadele olduğunu söyler. Alttan yukarıya yükselmeler, yönetici seçkinlerin taze kan kazanmasını sağlar, bu yükselişe direnen aristokrasi, kendileri günün ihtiyaçlarına cevap vermekten gittikçe aciz kaldığı, istekli alt tabaka ise hazırlıklı olduğu için çökmeye mahkûmdur. Dahrendorf da değişimi çatışma ile açıklar. “Otorite sahipleri ile otoriteden mahrum olanlar çatışan çıkarlara sahiptir.” Yöneticilerin çıkarları, yönetimlerinin meşruluğunu da sağlayan toplumun değerlerini de ifade etmektedir. Yönetilenlerin çıkarları ise bu ideolojiye ve onun korunduğu toplumsal ilişkilere karşı bir tehlike ifade etmektedir. “Otoritenin olduğu her yerde çatışma vardır… çatışma kanalize edilebilir… bastırılabilir ama yok edilemez.” Zorlamalar çatışmayı çatışma ise değişimi doğurur. Toplumsal bütünlük çatışan zıt kuvvetlerin dengelenmesi ile sağlanabilir. Alt ve üst gruplar arasındaki bu çatışmada yönetici kesim gelen isteklere uyum sağlayarak değişebilir, alttan gelen sızmalara izin verirse değişim yavaş ve evrim şeklinde, izin vermezse yönetici kesimin zorla yerinden alındığı yapısal devrim şeklinde olur.[20]

Toplumsal Değişim Kuramları Üzerine Birkaç Söz

Toplumsal değişimin doğasını ve dayandığı ilkeleri anlama konusunda beşeri çabanın sağladığı faydaları reddetmek doğru olmaz. Zira toplumsal değişim, Allah’ın konu ile ilgili sünnetleri çerçevesinde hareket etmekte ve bu yasalar, anlamak için çaba sarf edenlerin ulaşmasına açık bir yerde bulunmaktadır. Ancak onlar, kendilerine çaba sarf ederek ulaşmanın mümkün olduğu hakikatler ise de taraflı ve önyargılı yaklaşımlarla ulaşılan sonuçların yanlışlığını şüphesiz/itirazsız gösterecek nesnellikte de değildirler. O halde tarafsız ve önyargısız olmak için azami bir gayret ve dikkat sarf edilmesi gerekir. Yoksa ne genel olarak toplumsal değişimin doğasını, dolayısıyla ne de devrimi doğru bir şekilde tanımlamak mümkün olmaz. Yukarıdaki kuramlar bu kuralları doğru tanımlamada ciddi sorunlar içermektedir. Değişimleri anlamak ve izah etmekte tarih en önemli veri ve nesnel delil teşkil eder. Ancak vakıadan yola çıkarak kurallar tespit etmeye çalışan bu yaklaşımlarda kimi zaman taraflılık, kimi zaman eksiklik göze çarpmaktadır. Genel olarak da her birinin gerçeğin ancak belli bir yönüne işaret ettiği söylenebilir. Gerçeğe uygun ise bir yöne işaret etmek önemli ve faydalıdır. Ancak doğruyu ondan ibaret görmek birçok yanlışa kapı açmaya da neden olmaktadır.

İş bölümü, teknolojinin gelişimi gibi hususların kültürel gelişime, farklılaşmaya neden olduğu doğrudur. Bunlar gerçeklerin daha iyi anlaşılabilmesi için fırsatlar da sağlamaktadır. Matbaanın keşfinin kutsal kitabın tanınmasına, onun da kiliseyi doğru anlamaya fırsat tanıması gibi. Bununla ilintili olarak dış dünyayı doğru tanımlamanın soyut gerçekliği idrak etmeye katkısı da inkar edilemez. Bilimsel gelişmelerin putperestliği zayıflatması gibi… Nereden bakıldığına bağlı olarak, toplumsal dengenin, uyumla sağlandığı kadar farlılıklarla hatta çatışmalarla sağlandığı da bir gerçektir. Ancak kuramların göz ardı ettiği çok önemli noktalar vardır. Gelişim, dünyadan daha çok istifade etmeye imkân tanıyan soyut ya da somut gelişmelerle değil değerlerin ıslahı ile izah edilmelidir. Gelişmişlik, zenginlik/müreffehlik ya da birçok bakımdan profesyonellikle değil adaletin ne kadar sağlandığı, varlığın ve yaratıcının ne kadar doğru tanımlandığı ile ilgilidir. Teknolojik bakımdan çok ileri olan toplumlar kendilerinden daha geri olanlardan çok daha zalim çok daha köleci olabilirler. İnsanlığın kaydettiği gelişimin hangi hususlarda sürekli ileriye hangi hususlarda ileri olduğu gibi kimi zamanda geriye doğru olduğunu iyi anlamak gerekir. “Tarihsel ilerleme doğrusal ve dairesel iki kulvarda hareket ediyor. İlerleme ‘reel’ alanda, ‘olguların’ dünyasında doğrusal, ‘değerler’ dünyasında daireseldir. Olguların dünyasında dünya toplumlarının… sıçrama yaptığı doğrudur… hak, adalet, ahlak gibi değerler dünyasını oluşturan alanda sürekli geri dönüş, tekrar ileriye geriye gidiş-geliş yaşamaktadır.”[21] Yani değişim ileriye doğru olabildiği gibi geriye doğru da olabilir. Teknolojik, bilimsel ya da kültürel gelişmeler iyiye hizmet ettiği kadar kötüye de hizmet etmektedir. Örneğin, kitle iletişim araçları gerçeklerin hızlı bir şekilde yaygınlaşmasını sağladığı kadar yanıltıcı bilginin de hızlı yaygınlaşmasını ve dezenformasyonu da sağlamaktadır. İnsanlığın primitif yapılardan modernizme, putperestlikten tevhide doğru bir seyir çizdiği iddiası kuramların neye dayandıklarını daha iyi belirginleştirmektedir. Yapılan gerçeği örtmekten ibarettir. “Lewis Morgan da insanlık tarihini üç aşamaya ayırır: Vahşet durumu, barbarlık durumu, uygarlık.”[22]

Toplumun değişmesinde hayrı ve iyiliği isteyen bir “irade”ye kuramlarda yer verilmemiştir. Hatta organizmacı yaklaşımda değişim tesadüften ibarettir, evrimci yaklaşım daha nesnel koşullar arama peşindedir, diyalektik yöntem ise tarihi belli bir noktaya ulaştırmanın çabasındadır. Oysa tarihi oluşturan ana damar peygamberlerin mücadelesidir. İnsanlık hayr ve iyilik adına ne kazanmışsa bu mücadelelerden kazanmıştır. Kendi becerisi, çalışması, aklı ve çabası ile ne üretmişse peygamberlerin rehberliği onlara hayra giden bir yön kazandırmıştır. Çok farklı değişimlerden söz edilebilir, ama bir gelişmeden söz edilebilecekse işte bu rehberlikten yayılan ışığın ne kadar anlaşıldığı ve ne kadar içselleştirildiğidir gelişmenin dozajını belirleyen. Toplumun gelişmesini asıl sağlayan şey doğru değerlerle teçhiz olmak, onlarla hayata yön vermektir.[23] Yaşanan süreç, kazanılan tecrübe bu değerlerin anlaşılması için imkan sağlamakla birlikte bunların üzerini örtecek yepyeni bahaneler de üretmektedir.

Yazıdaki amacımız toplumsal değişmeyi irdelemek değil onun bir çeşidi olan devrimi ele almak olduğundan kuramların uzun boylu değerlendirilmesi gerekmemektedir. Ortaya konmuş olmaları, sanırız konuyu ne kadar aydınlatabildiklerini izah etmeye yeterlidir.

* * *

Kuramların çizdiği çerçevelerle devrim anlaşılmak istendiğinde, kimine göre kendiliğinden gelişen bir tepki, kimine göre belli bir azınlığın yaratıcı fikri, diğer birine göre yapının kendi zıddını taşımasından ya da sınıf çatışmasından kaynaklanan bir durum olarak izah edilmesi mümkündür. Oysa bizim maksadımız bir toplumsal dönüşüm çabası olarak devrimi anlamaya çalışmaktır. O halde kastedilen devrimin diğer değişim yöntemlerinden ayırt edilmesi, tanımlanması ve doğasının ortaya konulması gerekiyor:

Devrim nedir?

Fransızca revolution[24] kelimesinin karşılığı olarak kullanılan devrim, kökeniyle de alakalı olarak birçok anlamda kullanılmakla beraber, makaleyi ilgilendirdiği tarafıyla “Bir rejimin bir başka rejim tarafından aniden ve şiddet yoluyla ortadan kaldırılması… Bir sınıfın başka bir sınıfı aniden ve zorla ortadan kaldırarak iktidara el koyması…” şeklinde tanımlanmaktadır. Tanım, darbe, ihtilal hatta işgal şeklinde anlaşılmaya kapı açacak yönler barındırmakta. Biz ise daha özelde “halkta biriken otorite karşıtlığının eyleme dönüşerek mevcut otoriteyi yerinden atmasını ve yerine yenisini getirmesini” kastediyoruz. Otoritenin başka yöntemlerle değişmesi ya da değiştirilmesine başka ifadelerin kullanılması daha doğrudur.

Zira, iktidarların, yerlerini bir başkasına bırakmak zorunda kalmasının birçok nedeni vardır:

Harici bir otoritenin/gücün saldırısına maruz kalarak mağlubiyete uğrayabilir. Bu mağlubiyet mevcut otoritenin tarihten silinmesiyle sonuçlanabilir. Böyle bir değişim için kullanılacak doğru ifade ise işgaldir.

Toplum içinden silahlı bir grubun örneğin askeriyenin veya askeri bir birliğin iktidarı zorla ele geçirmesi mümkündür, hatta böyle bir değişim görece kalıcı da olabilir. Ancak bu devrim sayılamaz, bunun için kullanılabilecek daha doğru ifade darbedir.

Otorite, savaş veya doğal afet gibi nedenlerle toplumun ihtiyacına cevap vermekte acze düşebilir. Bu durum, otoriteden veya otorite boşluğundan kaynaklanan zulümlerin ortaya çıkmasına uygun zeminin teşekkül ettiği kaos ortamlarına dönüşebilir ve sonuçta iktidar bir elden diğerine geçebilir.

Uyguladığı zulme karşı halkta biriken tepkinin otorite karşıtlığına dönüşmesiyle gerçekleşen devrime maruz kalabilir.

Devrim kavramı kullanıldığında bazen bu yöntemlerden birçoğu kastedilmektedir. Örneğin askeri bir darbe kastedildiği gibi küçük bir azınlığın zorla iktidara el koyması da kastedilmektedir. Bu tür kullanımlar, devrim ile diğerlerinin mesela darbenin birbirine benzeyen yönlere sahip olmasından kaynaklanır. Bu benzerliğin en önemli yönü iktidarın ani bir şekilde el değiştirmesidir. Ancak hedefi daha doğru tayin etmek için diğerlerine darbe ya da ihtilal gibi kelimeleri kullanmak daha doğrudur.

Ayrıca rıza ile gerçekleşen otorite değişiklikleri aslında bir otorite değişimi olarak da nitelenemez. Seçimle işbaşına gelen bir partinin ya da babasının koltuğuna oturan bir hükümdarın durumu aynı otoritenin devamı demektir. Ancak rıza ile gerçekleşen otorite değişiklikleri içinde ayrı tutulması gereken bir nokta vardır. Otorite halktan gelen talep ve tepkilere karşı durmayıp boyun eğebilir, hatta tepkiye neden olan değerlere inanarak onların safına geçebilirler. Ancak nadir görünen bu durumu, devrimin problemlerine de değinmek istediğimiz için göz ardı etmeyi tercih ettik.

* * *

Zulmü ortadan kaldırıp yerine adaleti tesis etmekle devrim arasında karşılıklı ve bire bir ilişkiden tam olarak söz edilemez. Her devrimin zulme karşı adaletin yanında olduğu iddia edilemeyeceği gibi zulme uğrayanların gerçekleştirdiği her tepki ve sonuca ulaşmış her eylem de devrimle ifadelendirilemez. Devrim, zulme uğrayanların, daha genel bir ifade ile mevcut otoriteden rahatsız olanların otoriteye tepkisinin bir çeşididir. Ancak kimi devrimlerin kötüden iyiye doğru değil iyiden kötüye doğru olduğu da unutulmamalıdır. Devrimlerin her zaman iyiye doğru olmadığı gibi her zaman iyi sonuçlar ürettiği de söylenemez.

Devrimi hem tanımlamanın hem de anlamanın en iyi yolu onun doğasını ortaya koymaktır. Böylece ne kadar doğru ve gerekli olduğu aynı zamanda neye mal olacağını anlama fırsatı da elde edilmiş olacaktır. Devrimin doğasında olan özellikler şöyle sıralanabilir:

Devrim, nedenleri, süreci, sürece etki eden faktörleri, idaresi ve gereklilikleri açısından özelliklere sahiptir.

Hiçbir Devrim Nedensiz Değildir.

Her toplumsal değişikliğin önemli ve köklü nedenleri olduğu gibi devrimin de çok boyutlu ve çeşitli nedenleri vardır. Bu nedenler, siyasi, ekonomik ve toplumsal olmak üzere sınıflara ayrılabilir. Mevcut otoritenin idarî zafiyetleri, başka sınıf ya da gruplara kapalı olması, toplumsal güçlere yabancılaşması, beklentilere cevap vermekte acze düşmesi, siyasal çatışmalara hakimiyet sağlayacak mekanizmalara sahip olamaması ve savaş gibi nedenlerle zayıflamış olması, siyasal nedenler arasında sayılmaktadır. Gelir dağılımdaki adaletsizlik, beklenen düzeyde gelir artışı sağlayamaması, toplumsal yaşam maliyetinin zayıfların sırtına yüklenmiş olması gibi nedenler ekonomik sebepler arasında; bütünleşmeyi sağlayacak enstrümanlardan mahrum olmak, toplumsal kuralların deformasyonu ve yok olmasıyla ortaya çıkan kaos (anomie), güvensizlik hissinin artışı, toplumsal yapıdaki tutarsızlık ve basitlik, çıkar çatışmalarındaki şiddetin artması gibi nedenler de toplumsal nedenler arasında sayılmaktadır.[25]

Sayılan bu nedenlerin bir kısmı doğrudan devrim fikrini ortaya çıkaran nedenler iken bir kısmı da zeminin oluşmasına ya da zeminin daha kolay bir zemin haline gelmesine katkı sağlayacak nedenler olarak da görülebilir. Nedenlerden hiçbirisi tek başına devrime kaynaklık edemez. Söz gelimi sadece otoritenin zaafa uğramış olması devrim nedeni olmaz; sadece dünya görüşünde otorite ile ters düşmek de devrim nedeni olmaz. Bu, hayatın bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bir noktada zulüm varsa bunun ortaya çıkışı ve icra edilişi başka alanlardaki zulümlerle de ilgili olmak durumundadır. “Nedenler” birbirini tetikleyen amiller olarak düşünülmelidir.

Devrime asıl neden teşkil eden şey ise otoritenin zulmüdür.[26] Zulüm, şüphesiz ki sadece ekonomik ya da fizikî ilişkileri içeren tek boyutlu bir olgu değildir. Ancak halkta oluşan rahatsızlığın da temel nedenidir.

Otoritenin, kendilerine, kendi çıkarlarına, inandıkları değerlere zarar verdiğini düşünen halk kitlelerinde meydana gelen bu rahatsızlık gelişerek sorunun ancak otoritenin değişmesi ile çözüleceği kanaatinin oluşmasına kadar tırmanır. Var olan kötü durumun ancak mevcut otoritenin ortadan kaldırılması ve istenen birinin yerine getirilmesi ile izale edilebileceği fikri sabit hale gelir. Bir hareketlenmeye ve başkaldırıya kadar giden eylemlere neden olan bu rahatsızlık marjinal bir kesimin değil halkın çoğunluğunun hissettiği bir rahatsızlıktır.

Devrimin otorite sahipleri ile otoriteden mahrum bırakılmış ve hakları elinden alınmış kitleler arasındaki rahatsızlıkla ilgili boyutunda önemli bir nokta vardır. Devrim bir rahatsızlık algısı ile filizlenmektedir. Bu rahatsızlığa neden teşkil eden şey, siyasi, ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla beraber çıkarlarla ilgili olduğu kadar değerlerle de alakalıdır. İşte bu rahatsızlıktaki değerler kısmı ile haklar, çıkarlar veya refah seviyesi arasındaki ilişki önemlidir. Şöyle ki: Otoriteye karşı rahatsızlığını daha çok belli bir ideolojiden kaynaklanarak ortaya koyan yapılanmalar refah seviyesi ile ilgili adaletsizlikleri de bir argüman olarak kullanmaktadırlar. Dünyalıkların dağılımındaki adaletsizlik (buna bazı sosyal haklardan mahrum bırakılmak da dahil edilebilir), işin somut göstergesi olması sebebiyle kolayca kullanılmasına karşın refah seviyesindeki görece artışlar devrimcilerin işine gelmeyen bir durum oluşturmaktadır. Bunun için öreğin Marksistler zengin ile fakir açığının büyümesini isterler. Devrimci potansiyelin gelişmesi için yukarıdan duyacakları rahatsızlığı artıracak her türlü haksızlık devrim için enerji birikmesi anlamına gelmektedir. Bu sebeple devrimci anlayış, vatandaşların kendilerini daha rahat hissedecekleri hiçbir gelişimi desteklemez tam aksine bunun devrimin köküne kibrit suyu dökmek olduğunu düşünür.

Devrimin Gerektirdikleri

İdeoloji, yapılanma-liderlik, uygun zaman ve zemin, bu gerekliliklerin önemlilerindendir.

Her devrime neden teşkil eden bir dünya görüşü, ideoloji ya da iddia olmak zorundadır. Sadece maddi mahrumiyet içinde olmak ya da haksızlığa uğramış olmak tek başına devrim nedeni haline gelemez. Böyle bir şeyle toplanan kitleler bir başarı elde etseler bile arkasını getirme imkan ve ufkuna sahip olamaz, bastırılan bir isyandan ibaret kalırlar. Ancak bastırılsa bile köklü bir düşünceye sahip olan direnişin etkileri kolaylıkla silinemez. Devrimin ideolojisi belli bir yöne ağırlık vermiş olabilir. Ancak bu yönden ibaret olamaz. Mevcut sisteme sadece belli bir noktadan karşı çıkan bir ideoloji, ideoloji olamayacağı gibi sitemin değişmesini de başaramaz. Böyle bir şey ancak ıslahatçılıkla izah edilebilir. Oysa devrime kaynaklık eden görüş siyasi, ekonomik, aktüel, sanat ve bilim gibi birçok yönü olan ve sisteme birçok yönden muhalefet eden sakıncalı bir görüştür. Devrimin ideolojisi, halkta bir bilince yol açmalıdır. Bu bilinç oluşmadan ideoloji tek başına bir anlam ifade etmez. Marks’ın sınıf bilinci ile tarif ettiği şey de budur. Kendi içinde sınıf olanlar, sınıf bilincine ulaşarak kendileri için sınıf haline gelmeden devrimin taşıyıcısı olamazlar.

Devrim ideolojisi aynı zamanda devrime neden olan rahatsızlıklara karşı çözüm reçetesidir de. Devrim her ne kadar mevcut durumdan duyulan rahatsızlıkla filizleniyor olsa da umutsuzluk değil umut üzerine kurulu bir direniştir. Diğer bir ifade ile devrimi üreten umutsuzluk değil tam aksine umuttur. Çünkü devrimi, mevcuttan kurtulma çabası değil peşinde koşulan hedefler/umutlar belirler. Devrim ideolojisi de bu umutların formüle edilmiş şeklidir.

Devrime neden olan tepki her ne kadar halkın tepkisi olsa da organize olamayan kitle devrim yapamaz. Dolayısıyla her devrimin bir öncü sınıfı vardır. Bu öncü sınıf hem ideoloji hem de eylem olarak kitleyi yönetir. Zamanlama, idare ve söylem bakımından bu öncü topluluk ne kadar kabiliyetli ve başarılı ise arkasındakilerin şansı da o kadardır, daha fazla değil. Organize olmakla liderlik paraleldir. Liderliğin kabiliyeti kendisini bütün devrim süreci boyunca gösterir. Liderliğin mi yoksa devrim fikrinin mi önce oluştuğu, cevabı zor ve değişken bir sorudur. Ancak fikrin zenginleştirilmesinden sürecin her aşamada iyi yönetilmesine kadar liderliğin göstermesi gereken başarılar sağlanamazsa yapıyı tehlikeler bekliyor demektir. Aşamalardaki gerekli refleksler yapıyı bir arada tutar ya da dağılmasına yol açar. Örneğin ayaklanma aşamasındaki basiretsiz ya da yersiz kararlar, kontrolü zor bir durumdaki kitlenin idaresinde çok ciddi sorunlar yaratacaktır.

Devrim Sürece Sahip Bir Dönüşüm Şeklidir.

Bu süreç, hız, yön ve aşamaları itibariyle diğer değişim yöntemlerinden farklı özelliklere sahiptir:

Devrim, birey-grup-toplum şeklinde bir seyir takip eder. Hazırlık, ayaklanma, devrimin kurulması, devrim ateşinin soğuması ve karşı devrim şeklinde beş aşaması olan ve belli bir hıza sahip bir süreçtir.

Devrimin oluşumu bir süreç demektir. Otoritenin değişmesi gerektiği, bunun nedeni ve sabit bir fikir haline gelmesi bir anda değil bir süreç içinde gerçekleşir. İşin burasına evrim aşaması da denebilir. Belli bir evrime dayanmayan bir hareket devrimle sonuçlanmaz. Ya da daha genelde “belli bir gelişim süreci olmayan bir halk hareketi olmaz” da denebilir.

Hazırlıklar sadece ideolojinin topluma kazandırılması ile bitmez; nasıl bir hareketi hedeflediğine göre ayaklanma aşamasının nasıl kurulacağını öngörmesi de gerekir. Otoritenin alaşağı edilmesini başarana kadar ki süreci başarıyla geçtikten sonra kazanacağı özellikler de kurgulanmak zorundadır. Sonrasında meydana gelen zafer sarhoşluğu ile çevreye verilecek her türlü zarar devrim ateşinin soğuma hızını ve karşı devrimlerin oluşmasını hızlandırır. Devrim ateşinin soğumaya başlaması devrimin oluşumuna neden teşkil eden ideolojinin ilkelerinden uzaklaşmanın başladığı noktadır. Aslında bir haksızlığa karşı başlayan hareket, elde ettiği güçle statükocu olmaya başlamışsa karşıtlarına karşı ilkeden çok güce başvuruyorsa soğuma başlamış demektir.

Devrim başından sonuna kendi doğasına sahip bir süreç olmakla beraber otoritenin dönüştürülmesi kısmı görece hızlı bir değişimdir. Direniş ve ayaklanma süreci yıllarca süren devrimlerden söz edilebilir. Ama otoriteyi alaşağı etme hamlesine karar verildikten sonra bunun en hızlı şekilde yapılmasının amaçlandığı söylenebilir. Bu aşamanın uzaması devrimin işine yaramaz, karşı devrimlerin oluşmasına neden olabilir. Bu noktadaki hızlı değişimin yol açtığı sorunlar ise dönüşümün halka yayılmasında önemlidir.

Devrimin hızı diğer değişim yöntemleri ile kıyaslandığında, otoritenin değişimi darbe ve işgal kadar hızlı olmaz. Direniş hareketlerinin başlaması ile başarıya ulaşması arasında geçen süre bunlara göre daha uzundur. Yıllar süren direniş hareketlerinin örneklerini bulmak mümkündür. Ancak ıslahatçılık gibi yöntemlerle karşılaştırıldığında ise daha hızlı bir değişim hareketi/sürecidir. Çünkü değişimin otoriteyi ilgilendiren kısmı bir anda gerçekleşmiş olmaktadır.

Devrimin yönü de diğer değişim yöntemlerine göre farklılık arz eder. Devrimin, darbe, ihtilal hatta demokratik mücadele gibi değişim yöntemleriyle kıyaslandığında aşağıdan yukarıya ama ıslahatçılık gibi bir yöntemle kıyaslandığında da yukarıdan aşağıya değişimi hedefleyen bir yöntem olduğu söylenebilir. Aşağıdan kasıt halk, yukarıdan kasıt ise devlet mekanizmasıdır.

Devlet aygıtını ele geçirmenin hedeflerinden biri de toplumsal dönüşümü sağlamaktır. Bu fikir, devletin değişmesiyle halkın da değişmek zorunda kalacağı ya da bu aygıtla halkın değiştirilmesi için bütün enstrümanların ele geçirilmiş olduğu savunulmuştur. Diğer yandan halkın değişmesinin, otoriteyi değişmeye zorlayacağı, değişmezse bunu zorla yapabilecek bir güce ulaşmış olduğu da savunulmuştur. İslami bir dönüşümden söz edilecekse bunun ancak insanların kendi iradesiyle değişmeleri sonucu mümkün olacağı unutulmamalıdır. Zira toplumların doğaları gereği ister yukarıdan isterse aşağıdan başlamış olsun, bir dönüşümün başarıya ulaşması toplumu oluşturan bireylerin dönüşmesiyle mümkündür.

İradilik ve Kendiliğindenlik

Toplumun değişim ve dönüşümünde tartışılan bir konu da bu değişimin kendiliğinden mi yoksa zorlama ile mi olduğudur. Doğal afetler, nüfus artışı, ya da coğrafi nedenlerle meydana gelen sosyal değişimler, doğal bir süreçle oluşan farklılaşma ve gelişimlerle toplumun kendiliğinden değiştiği doğrudur. Bu gelişmeler idari yapıda da değişikliklere yol açabilir. Sınırlarını çizdiğimiz devrimde iradilikten kasıt, devrimin taşıyıcısı olarak görülen kitlenin yönlendirilmesidir. Halkın herhangi bir güç ya da odak tarafından yönlendirilmeden ortaya koyduğu tepki de kendiliğindenlik olmaktadır. Devrimde kendiliğindenlik olduğu kadar iradilik (volontarizm)de gözlenmektedir. Bunun en somut ifadesini Marksist düşüncenin Lenin tarafından formüle edilmesinde bulmak mümkündür. Ona göre kitle devrim ideolojisi doğrultusunda yönlendirilmeli hatta zorlanmalıdır.

Belli bir bilinç ve ideoloji kazanan halk her ne kadar mevcut durumun tahlilini yapmaya ve hedefleri belirlemeye müsait bir kafa yapısına sahip olsa da yukarıdaki gerekçelerle de beraber yönlendirilen bir süreç yaşamak zorunda kalmaktadır. Devrime inanmış olan halkın bir irade tarafından yönlendirilmesinin dışında otoritenin değiştirilmesi aşamasında zor/şiddet kullanma gerçeği de unutulmamalıdır. Dolayısıyla otoritenin değiştirilmesini ilgilendiren kısım kendiliğinden değil bir zorlama ile gerçekleştirilmektedir. Bu bakımdan sistem içi mücadelelerle karşılaştırıldığında darbeye veya ihtilale benzetilebilir ancak onlar kadar zorlamacı olduğu iddia edilemez. İstek ve zamanlama bakımından halkın iradesini yansıtabildiği oranda da kendiliğinden olabilir.

Son olarak devrimin anlaşılması ve tanımlanmasında Marksist ideolojinin etkisini unutmamak gerekir. Neo-Marksizm’in ideoloji ve söylem biçiminde getirdiği farlılıkları göz ardı etmemekle beraber, devrimin evrim aşamasında, devrim sırasında ve sonrasında nelerin olacağı ve olması gerektiği ile ilgili düşüncelerde Marksizm önemli bir etkiye sahiptir.

Sanıyorum ki, bunlarla devrimin tanımı ve doğası az-çok ortaya konmuş oldu. Bu kadarıyla bakıldığında devrim, mevcut otoriteden rahatsızlık duyan belli bir topluluğun adalet ve hak talebi ile ortaya çıkarak kendini ifade etmesinin en doğal ve sonuca ulaştıran bir yöntemi olduğu söylenebilir. Ancak devrime bir de problemleri yönünden bakmak gerekir. Çünkü her toplumsal değişim yönteminin nasıl artıları olduğu gibi eksileri de varsa devrim de öyledir. Toplumsal değişimi arzulayan bir hareketin bir yöntemi tercih etmemesinin nedeni onda gördüğü kusurlar, yol açacağı başka sorunlardır. Devrimin de eskiyi tamamıyla ilga ederek yerine iyisini sorunsuz bir şekilde ikame edebileceği söylenebilir mi? Soruya isabetli bir cevap verebilmek için devrimin ne gibi zafiyet, sorun ve problemler içerdiğini bilmek gerekir.

Devrim ve Problemleri

Devrimi, “mevcut iktidarın, haksızlıkların, yozlaşmanın ve bozulmanın sebebi olduğuna inanan halk tarafından değiştirilmesi” olarak tanımladık. Halkın, istediği, razı ve layık olduğunu kendi başına getirmesi anlamında olumlu görünmesine rağmen sorunlardan azade bir yöntem olduğu iddia edilemez.

Devrim, birey-grup-toplum şeklinde bir seyir takip eder. Bu, devrime kaynaklık eden düşüncenin, birey veya bireyler sonra da bir grup üzerinde bilince dönüşmesi, ardından bu grup tarafından topluma kazandırılmaya çalışılması demektir. Buradaki “düşünce”den kastımız, Mussolini veya Hitler örneğinden farklı olarak grup tarafından insanlığın kurtuluşu olarak kabullenilen bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü önce değişik iletişim ve hareketin kendine has eğitim yöntemleri ile topluma kazandırılmaya çalışılır. Burası işin başlangıç noktasıdır. Bu inancı paylaşan ve inandığı değerler doğrultusunda derinleşen kitleler kendi aralarında toplumun geri kalanından farklı bir ilişki biçimi geliştirir ya da toplum içinde kendi toplumlarını oluşturur. Toplumun genelinden daha organik olan bu yapı yatay genişleme ile belli bir aşamaya kadar büyür, aynı zamanda etki alanını genişletmeye çalışır. Halkını sınıflı bir toplum haline getirmesi, bunlardan bir kısmının haklarını gasp etmiş olması, ahlakı yozlaştırması, haksız bir otorite iddiasında bulunması sebebiyle zulmetmiş ya da zulme ortak olmuş toplum içindeki kendi ilke, inanç ve değerlerine bağlılıkları sebebiyle birbirlerine tutkun olan bu topluluk, belli bir güce/otoriteye karşı koyma gücüne ulaştığında ise fiili direniş hareketlerini başlatır ve kendi prensipleri doğrultusunda, inandığı değerlerin temsilcisini iş başına getirene kadar direnişi sürdürür. Atlanmaması gereken önemli nokta, sürecin, harekete öncülük eden bir grup tarafından sevk ve kontrol ediliyor olmasıdır. Bu öncü grup, öncelikle kendi hayatları yani fiili örneklikleri sonra da sözlü eğitim ve davetleriyle yapıyı yönetir.

Devrimin, öncekini yıkıp yerine yenisini inşa etmek şeklinde anlaşıldığını da unutmamak gerekir. Bu yıkma ve yapma sadece otorite ile ilgili değildir. Önceki kirli ve kötüdür, çünkü statükoyu besleyen değerler taşımaktadır. Devrime kaynaklık eden düşüncenin niteliğine bağlı olarak adetlerin, gelenek ve alışkanlıkların yeni bir şekle kavuşturulması hedeflenir. Öngörülen, eskinin yerine yeni bir sayfa açılmasıdır. Bireylerin eski ve eskilerle bağını yeni dünya görüşü belirler. İcabında bireylerin önceki hayatları ile bütün bağlarını kesmesi gerekir.

İşte bu durum üç aşamadan oluşan devrimin hazırlık aşamasını teşkil eden davet/propaganda kısmında önemli problemlere yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Devrim üç aşamadan[27] oluşur; hazırlık, fiili direniş dönemi ve iktidarı ele geçirme ya da devrim sonrası. Hazırlık; inancın, ideolojinin topluma kazandırılması aşamasıdır. Buna hedef kitlenin bilinçlendirilme aşaması da denebilir. Çünkü her devrimci anlayış bütün toplumu değil örneğin Marksizm gibi özellikle bir sınıfı/proletaryayı hedef seçmiş de olabilir. Hazırlık aşaması sadece hedef kitlenin belli bir bilinç düzeyine ulaştırılması değil aynı zamanda aynı olay ya da olgulara aynı tepkileri vermelerinin sağlandığı bir aşamadır da. Böylece aynı dünya görüşünü paylaşan, içinde bulundukları şartları benzer bir şekilde değerlendirenler bir topluluk, cemaat ya da örgüt haline gelmektedir. Bu yapının hazırlık süresi boyunca kendisini mümkün olduğunca çok sayıda kişiye anlatması ve onları da bünyeye dahil etmeye çalışması gerekmektedir. Sayısal olarak çoğalan yapı süreç boyunca bilinç olarak da derinleşmelidir. Bunu gerçekleştirebilmek için kendine has eğitim programları uyguladığı gözlenebilir.

Hareketin kendisini bireyler ya da iletişim araçlarıyla muhataplarına/toplumun geri kalanına anlattığı bu aşamada, anlatmaya çalışan bireyleri “davetçi” olarak isimlendirebiliriz. Davetçinin kendisini ve “diğerleri”ni tanımlama biçimi, kendileri ile diğerleri arasındaki ilişkiyi belirler. Hareket açısından bu noktada toplumun üçe ayrıldığı söylenebilir: Devrim ideolojisini kabul edenler, buna sempatizanlar da dahil edilebilir; karşı safta yer alan otorite ve onun her türlü yandaşı üçüncü olarak da ortada duran halk kitlesi. Bunlardan özellikle “tarafını tam olarak belli etmemiş halk kitlesi”ne karşı tavırda davetçinin kendisini tanımlama biçimi önemlidir. Muhtemeldir ki, belli bir devrim düşüncesinin farklı fraksiyonları farklı gruplar tarafından toplumda temsil ediliyor olabilir. Bir grubun, kendisini, taşıdığı dünya görüşünün tek ya da en doğru temsilcisi olarak görmesi, aynı düşüncenin başka versiyonlarını en azından kazanılması gereken halk kitlesi arasında saymasına yani henüz dışarıda bir kesim olarak görmesine neden olmaktadır. “Diğerleri” içine itilen her kesim hareket için potansiyel bir sorun da demektir. Benzer bir düşüncenin takipçisi olduğu halde sürecin bir noktasında harekete yakınlaşması mümkün olan kitleler böylece hareketin kendisi tarafından karşı tarafa itilmiş olmaktadır. Kurtuluşun tek reçetesine taraf olmadıkları için de statükonun yanında yer almış, hareketin önüne engel teşkil etmiş olarak değerlendirilmektedirler.

Hareketin bu yaklaşımı, kendisini topluma anlatmasına ciddi bir engel oluşturmaktadır. Sadece benzer bir dünya görüşünü taşıyanlarla değil, statükonun yarattığı haksızlığa karşı durmak gerektiğini düşünen birçok kesimle ayrışması, derdini onlara izah edememesine, yalnızlaşmasına da neden olmaktadır. Niceliğe değil niteliğe önem veren bir yapı için bu durum göze alınan bir durum ise de ortaya çıkan sonucun ne kadar öngörülerek karşılaşılan bir durum olduğu önemlidir. İslami yapıların halktan nasıl uzak kalmış, sosyalist hareketlerin din düşmanlığı yaptıkları için dışlanmış olmaları kendi istedikleri bir sonuç olmasa gerektir. Toplumun kendisi demek olan halka rağmen bir oluşum ve hareket, gelişen her aşamada aynı engellerle karşılaşmak durumunda kalacaktır. Kendisini reddeden ya da aşağılayan bir hareketi halk kitleleri ne devrim sürecinde ne de devrimden sonra desteklemeye gerek duymayacaktır.

Hazırlık aşamasının en büyük sorunu hareketin taban olarak gördüğü halka kendisini anlatamaması, onunla karşı karşıya gelmesidir. Oysa propaganda aşamasındaki başarı, kitleye yayılmasındadır. Bu başarının altındaki sır: Halkın derdine ortak olmak ve onların dertleri ile aynı derdi paylaşabiliyor olmak, buna karşı çözüm önerilerini ve bunun altındaki dünya görüşünü net bir şekilde anlatabilmektir. Bu yüzden, halka en fazla ulaşabilen devrimci hareketler, kültürel çeşitlilik ve zenginliği az  olan, bu yüzden muhalif söylem ve hareketlerin de çok sınırlı olduğu toplumlarda ortaya çıkabilmişlerdir.

Davet/propaganda aşaması, statükonun değişmesi gerektiğinin izah edildiği bir aşama olduğu gibi fikrin de olgunlaştığı aşamadır. Fikrin olgunlaşmasının iki yönünden söz edilebilir. Birincisi ve önceliklisi ortada olan yapının devrime kaynaklık eden düşünce bakımından eleştirisidir. Çünkü mevcut durumun dayandığı bir ideoloji vardır ve bunun tutarsızlığının ortaya konması, bu ideolojiyi yaratan odakların dağıtılması gerekir. İkincisi ise hakların gasp edilmiş, kitlenin mahrum bırakılmış, mazlumlar haline getirilmiş olmasıdır. Çoğunlukla bunlar birbirinin sebep ve sonucudur. Putlara dayalı sistemin hem ahlaksızlığa hem de putların hizmetçilerine çıkar sağlamaya imkan tanıması gibi. Putlara karşı çıkılması, putların hizmetçilerinin çıkarlarının da tehdit edilmesi demektir. Bunun neye mal olacağını anladıkları için hizmetçiler putlarla oluşan ahlaka da sahip çıkmaktadırlar. Ancak burada yönlerden sadece biri üzerine yapılan vurgu mesajı muğlaklaştırmaktadır. Bu muğlaklıkta hareketin ortam tahlilindeki başarısızlığının da rolü vardır. Devrim düşüncesine katılmayan her birey, grup ya da yapı mevcut iktidarın destekçisi sayılmakta ve onlara karşı da savaş açılmaktadır. Onların sahip oldukları, devrim yolunda harcanabilir değerler olarak görülmektedir. Halka karşı terör eylemleri işlenebilmekte, taraf olmaları için cebri ve hileli yollara başvurulmaktadır. Geçmişteki örgütlerin, kendi dışındaki bütün grupları ve hatta halkı hedef alan silahlı eylemlerinin hatırlanması yeterlidir.

Her ortamın statükosundan istifade eden bir kesimi vardır. Sistemler de kendi bekaları için böyle bir hissiyatın mümkün olduğunca fazla sayıda insan tarafından paylaşılmasını ister. Devrimci anlayışın bu aşamada bu tür kesimlerle karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. Bir taraftan dünya görüşünün topluma anlatılıp diğer yandan da rahatlarının kaçmasını istemeyenlere nasıl zulüm ve baskı altında bulunduklarını izah etmek kolay iş değildir. Birçok yorumunun toplum içinde yaşadığı bir düşünceyi, topluma anlatmak, velev ki bu, “en doğru yorum” da olsa, tek başına bir anlam ifade etmez. Halkın kendi inanç ve değerleri bakımından bir zulme uğradıklarına ikna olmaları da gerekir.

Bunları yapmak için Türkiye’deki devrimci anlayışa sahip kesimlerin kitlenin yanında olmaktan çok karşısında olmayı, isteyerek veya istemeyerek seçtikleri görülmektedir. Devrimci anlayışın gelişip güçlenmesi için halkın sistemden rahatsız olmasına neden olacak şeyler desteklenmiş, rahat ve huzur içinde olmasına neden olacak şeyler ise destek bulmamıştır. Sosyalist anlayış devrimci ruhun gelişmesi uğruna, değer, ahlak deformasyonunu bile arzu etmiştir. Devrimci anlayışın topluma kazandıracaklarından çok mevcut yapının neler kaybettirdiğini ispat etmek daha önemli olmuştur.

* * *

Hazırlık aşaması bir şekilde atlatılıp belli bir çoğunluğa ulaşarak direniş yapabilecek bir noktaya gelindiğinde ise problemler azalmak yerine artmaktadır. Örgütlenmenin, söylemin ve sabrın gücü ve yükselebildiği aşaması bu noktada kendisini daha fazla gösterecektir. Direniş ve eylem aşamasının başarılmasını sadece kitlenin eylemlere katılmasıyla izah etmek toplum gerçekliğine uygun düşmez. Çünkü kitleden çok daha kolay organize olan az sayıdaki resmi kurum ve kolluk güçleri kitleleri çok daha kolay caydırabilmektedir. Dolayısıyla o tür güçlerin de olaya katılmadan direnişlerin başarıya ulaşma şansı olamaz.

Devrim başarılıp otorite ele geçirildiğinde problemlerin biteceğini ve yeni günün kolay günler getireceğini düşünen devrimci yaklaşım yanılmaktadır. Devrimin kalıcılığı başarısı ile ilgilidir. Bu da ne öncülerin devrime sadakati ne de devrime kaynaklık eden düşüncenin niteliği ile sağlanamaz. Kalıcılık devrimden sonra başlayan sürecin önceden kalmış problemleri çözebilmesi ile sağlanabilir. Çünkü bu problemler hareketin çıkış sebebidir.

Bu aşamada da bir taraftan düşüncenin halka kazandırılması gerektiği gibi diğer taraftan da çözüm bekleyen birçok problem ve ihtiyaç vardır. Devrime kaynaklık eden düşünce biçiminin hem genel halk kitlesi tarafından hem de aynı ideolojinin değişik kesimleri tarafından kabullenilmemesi muhtemeldir. Bu durumda devrimcilerle bunlar arasındaki çatışmaların, devrimci güç tarafından toleranslı davranılarak uzun bir süreçte halledilmeye çalışılması ya da daha dengeli davranması ile ortadan kaldırılabileceğini varsayabiliriz. Fakat diğer taraftaki çözüm bekleyen toplumsal problemler öncü grubun peşini bırakmayacaktır. İş, aş, güvenlik, huzur bekleyen kitlelerin ihtiyaçlarını karşılayabilmek ise devlet tecrübesi gerektirmektedir. İşte bu noktada devrimci hareketin hazırlık süresi boyunca bir devlet tecrübesi edinmiş olup olmadığı önemlidir. Çünkü devrimci anlayışta sadece devrime kaynaklık eden düşüncenin değil aynı zamanda mevcut iktidar sahiplerinin de değiştirilmesi vardır.

Yeni durumda bilimsel konulardan eğitim politika ve müfredatına, teknolojiden ekonomik plan ve programlara, idari konulardan uluslar arası ilişkilerin gerektirdiği yetenek ve ustalıklara kadar düzinelerce konuda yetkin kadrolara ihtiyaç duyulacaktır. Eğer devrimci düşünce hazırlık süresince statüko ile işbirliği içinde olmamak için iktidara bulaşmamak gerektiği şeklinde kurgulanmışsa yeni durumu kontrol edebilmekte çok daha fazla problemle karşı karşıya demektir.

Bütün bunların bir şekilde halledildiğini varsayalım. Yine de yeni sistem ve otoriteyi benimsemek istemeyen ve karşı darbe ve devrim girişim ve hazırlıklarının olacağı muhakkaktır. Hem de devrim bütün alanlarda başarı sağlamış olsa bile.

Çatışmacı bir anlayış ve tecrübe ile bugünlere gelmiş olan kadronun bunlara karşı koyma kabiliyet ve alışkanlığı başka bir problem olarak karşılarına çıkacaktır. Çünkü devrimci anlayış çatışmacılık gibi bir zafiyete sahiptir. İktidara sahip olduktan sonra kendilerine uyum sağlamayan ve karşı duranlara nasıl tavır takınacakları bu anlayıştan önemli ölçüde etkilenmek durumundadır. Farklı anlayışlara, taleplere baskıcı ve sindirici mi yoksa özgürlükçü mü davranacakları ufuklarına bağlı olmakla beraber çatışmacı geleneklerinin baskıya eğilme ihtimali yüksektir. Diğer yandan ister baskıcı isterse özgürlükçü davranmış olsunlar, her ikisinin de nasıl bir etki meydana getireceği ve bu etkiye nasıl karşı koyacakları konusunda henüz bir gelenekleri oluşmamıştır.

Devrim her ne kadar hazırlık sürecine sahip olsa ve bu hazırlık süresince kendisini topluma anlatmaya çalışmış ve bulduğu destekle direnişe geçmiş olsa da iktidar ani olarak değişmiştir. İktidarın değişmiş olması halkın değiştiği anlamına gelmez. İktidarı ani olarak değiştirmek mümkün olmasına rağmen halkı ani olarak değiştirmek mümkün değildir. Hatta halk değiştirilemez ancak bir süreç içinde kendi istek ve rızası ile değişir. Bu değişim dış etkenlere tamamen kapalı değildir. Otoritenin değişmesi de, ne kadar güçlü olursa olsun sadece bir dış etkendir.

* * *

Anlatılmak istenen, devrimin sanıldığı kadar sorunsuz ve dertlere deva bir yöntem olmadığıdır. Hatta devrimin, eskisini tümüyle ortadan kaldırarak yerine eskisinden tamamen farklı ve eski sorunlardan azade, temiz bir sayfa gibi yeni bir başlangıç olduğu düşüncesi de toplum gerçekliğine uygun bir düşünce değildir. Değişik camia ve yapıların devrimi sorunsuz bir yöntem olarak düşünmedikleri hatta burada bahsettiğimiz aşamaların problemleri ile ilgili fikir sahibi oldukları da söylenebilir. Bu kanaate gelmeleri ise yakın dönemde yaşanan hadiselerle de ilgilidir. Ülke sınırlarının anlamını yitirmesi yakın zamanlarda kendisini daha fazla hissettirmiştir. 70’li yıllarda memleketin kurtarılmış bölgeleri vardı. Sol hareketlerin etkisindeki bu bölgelere kolluk güçlerinin girmesi mümkün değildi. Müslümanlar ise bölgecilik yapılmasının İslami düşünceye uygun olmadığına inandıkları için böyle bir şeye tevessül etmiyor aynı zamanda gerçekçi de bulmuyordu. Memleketin tamamı hedeflenmeden bir dönüşümün ve kurtuluşun olmayacağını düşünüyorlardı. O gün ülke sınırları içinde geçerli olan bu söylem bugün ülkelerin oluşturduğu bölgelere hatta dünyaya doğru genişlemiş sayılabilir. Örgütlerin ve yapıların peşine düşülmesinde ne ülke sınırları kalmıştır ne de uluslar arası hukuk.

Her şeye rağmen zulmün olduğu yerde öyle veya böyle direnişlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır, hatta gereklidir. Bu direniş hareketlerinin kendilerine devrimi bir yöntem olarak seçmesi durumunda ise edindikleri yöntemin doğasını bilmeleri gerekir. Hareketin önünde duran tehlikeleri ve hatta imkanları bilmesi onu korkaklığa itmekten çok cesaretlendireceği insani bir hakikattir. Çünkü bilinen bir durumla karşılaşmak bilinmeyen bir durumla karşılaşmaktan çok daha iyidir. Karşılaşılacak durumu öngörememek yılgınlığa ve yenilgiye yol açarken öngörülebilen durumlar tedbir almayı ve bir aşama ilerisini hesap etmeyi sağlar.

Sonuç

Devrim kötülenmesi ve reddedilmesi gereken bir değişim yöntemi değildir. Devrimi kötü yapacak bir şey varsa o da iyinin kötüye doğru değiştirilmek istenmesidir. Hakkı ve adaleti gözeten bir devrim çabası ise ancak desteklenmesi gereken bir çabadır.

Bu yazıda devrim kötülenmeye çalışılmadığı gibi hedeflerini gerçekleştiremeyeceği de iddia edilmemiştir. Çoğunlukla sempatik bir yüze sahip olan bu yöntem görünen cazibesinin ötesinde objektif bir şekilde tartışılmaya çalışılmıştır. Rahatsızlık kaynağı olan statik durumun kökten değiştirilmesi şeklinde anlaşılan devrim bu algı nedeniyle özellikle de statükodan olumsuz etkilenenler için bir çekim gücüne sahiptir. Hakim olandan farklı ideolojilere sahip kesimlerde ve haksızlığa uğrayanlarda özenti oluşturmaktadır. Özenti bazı gerçeklerin görünmesini engelleyen duygu ve yaklaşımlar yaratır. Gerçeklerin göz ardı edilmesi de hata yapma ihtimalini artırır.

Kendisine kaynaklık eden düşünce ne olursa olsun, velev ki bu doğruluğunda hiçbir şüphe olmayan İslam bile olsa devrim sorunsuz bir değişim yöntemi değildir. Çünkü fikrin doğruluğu başka, bunun gerçek hayatta uygulanışı hem de birçok soruna açık, hassas bir konu olan toplumsal dönüşüme kaynak olarak icra edilmesi başkadır. Çünkü işin bu noktası inanç,  samimiyet, sabır ve Allah’ın yardımı ile beraber insani tecrübe, kabiliyet ve yeteneklerin de etkisini gösterdiği bir noktadır. Dolayısıyla da devrimin her aşaması sorunlara gebedir.

Sorunlarını gündeme getirmekteki maksat ise yıldırmak değil doğal olarak ortaya çıkacak durumlara işaret etmektir. Ortaya çıkacak/çıkaracağı sorunlar bilinmeden, öngörülmeden tedbir almak mümkün olmaz.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  Sihirbazlara ve putlara, aslında olmayan güçlerin atfedilmesinde olduğu gibi

[2]  Orta Çağ Avrupa’sının klasik tablosu olan kral ve kilise arasındaki çıkar işbirliğinin ortaya çıkardığı dini ve siyasi baskı ortamının bir örneği de İngiltere idi. Kilisenin baskıcı teokratik yapısı, yayılmacı tutumuyla yeryüzündeki bütün iktidarları kiliseye bağlama isteği, endülüjans, teslis… Krallığın da kilisenin zulmüne ortak olarak baskıcı, zalim yapısı, derebeylik düzeni… Varlığını korumaya çalışırken insanların elinde şekillenerek oluşan dinin dogmaları sorgulanmaya ve Protestanlık geniş yankı bulmaya başlamıştır. Diğer yandan siyasi yapı da sorgulanmakta monarşik yapılar yerine halkın sesinin iktidarda yer alması gerektiğini savunanlar, kralın değil parlamentonun asıl belirleyici olmasını isteyenler İngiltere’de de artmaktadır. Yeni gelişmekte olan ekonomik güçler/burjuva ise iktidara daha yakınlaşma ve onu paylaşma isteği taşımaktadırlar. İngiliz devriminde bütün bunların etkisini görmek mümkündür. 1648 yılında Oliver Cromwell liderliğinde başarıya ulaşan bu devrim, Protestanlığın etkisiyle Anglikan Kilisesi’ne karşı da olduğu için “püriten” olarak nitelenmektedir. Krala karşı 6 yıllık savaşın sonunda zafere ulaşan ordu, krala karşı gelen ve köylülerden, zanaatkârlardan vs. oluşmaktaydı. Oliver Cromwell, İrlanda ve İskoçya’da kendisine karşı oluşan isyanları da bastırdı, küçük mülkiyet sahiplerinin muhalefetini ve kralcıları ezdi. (Böylece İrlanda, İskoçya ve Galler arasında yüzyıllardır süren savaşlara son vererek bunları Britanya adı altında birleştirmiş oldu.) Bir iç savaş sonucu gerçekleşmiş olan bu devrime, dini aristokrasiye karşı olmak kadar, yeni gelişmekte olan orta sınıf ile saray ve aristokrat sınıf arasındaki mücadeleyi de ifade ettiği için burjuva devrimi de denmektedir. Devrimle, mutlak monarşinin, feodal beylerin ve doğrudan krala bağlı kilisenin etkinliği yok edildiği için kapitalizmin gelişmesini engelleyen etkenler de yok edilmiş oldu. “İngiltere’de devrimden sonra, tarımın ve ücretli el emeğine dayalı sanayin ve özellikle demir ve yünlü imalathanelerin hızla geliştiği görüldü.” (http://www.msxlabs.org/forum/tarih/238985-ingiliz-devrimi.html) Cumhuriyetin koruyucusu unvanını alan Oliver’in 1658’de ölümünden sonra yerine oğlu Richard geçti. Ancak 1660’ta ileri gelenlerin yeni devrim dalgalarından duydukları korku II. Charles’ı tahta geçirmeleriyle krallığa yeniden dönüş yapılmış oldu. (http://www.frmtr.com/kultur/674167-ingiltere-yi-ingiltere-yapan-oliver-cromwell.html)

[3]  “Batı’da gerçekleşen üç büyük devrim (İngiliz, Fransız, Amerikan) birbirinden geniş ölçüde etkilenmişlerdir. Üçünde de temel öğe Katolik kilisesine karşıtlıktır. Kiliseyi yönetimden kovmaktır.” (R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları, S. 140) Orta Çağ zulmüne karşı oluşan tepkiler içinden Fransız İhtilali hem şiddeti hem de meydana getirdiği etki alanı bakımından diğerlerinden daha büyüktür. Hakları gasp edilenlerin krallık ve kiliseye karşı tepkisinin sonucu olarak Fransız İhtilali, bir çeşit egemenlik mücadelesidir de. Egemenliğin zalim kral ve papadan alınıp halka verilmesi, toprakları bölüştürme, radikal yasalar çıkarma, herkesin birbirine ‘yurttaş’ diye seslenmesini kurallaştırma mücadelesi. İngiliz devriminde de olduğu gibi birçok etkenin beraber işlediği bu devrim krallığa son vermiş ancak ondan sonra iş başına gelen Napolyon yepyeni bir diktatör olarak yeni bir kral haline gelmiştir. Hem de bu krallık diktatörlüğünü Kuzey Afrika gibi ülke sınırlarının dışında da göstermeye çalışmıştır. (R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları)

[4]  İspanyollar, Portekizliler ve İngilizler 1492’deki keşfinden sonra Amerika’ya akın ederek kıtanın tamamını işgal edip yerlileri katliamdan geçirdiler. Orta ve Güney Amerika’yı İspanyol ve Portekizliler, Kuzeyi ise İngilizler paylaştı. Yerleşik hale gelen sömürgeciler zamanla sömürgeci devletlerin sömürgesi haline geldikleri için onların boyunduruğundan kurtulmak istiyorlardı. Kuzeydeki İngiliz toplulukları, Britanya İmparatorluğu’nun kolonisi olmaktan kurtularak egemenliğin kendi halklarına verilmesini istiyorlardı. 1775’te başlayan bağımsızlık savaşı 1787’de George Washington’un başkan olarak seçilip yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle ABD’nin doğmasına kadar davam etti. Amerikan devrimi bu bağımsızlık savaşıyla başlayıp biten bir süreç değildir. Kimliğini belirlemesi bağımsızlık savaşından sonra devam eden devrim sürecinde şekillenmiştir. Bu kimlik belirleme çabası, İngiliz karşıtlığından etkilendiği kadar Fransız İhtilali’nin etkisiyle tanrının yeryüzünden kovulduğu tezinden de etkilenmiştir. Böylece sonuçta Amerikan devrimi ile hem İngilizlerin hem de kilisenin yönetimden kovulduğu cumhuriyetçi bir rejim doğmuş oldu.

[5]  1871 yılında bütün hakimiyeti 73 günlük süren bir devrimdir. Sanayi devriminden sonra işçi sayısında hızlı bir artış olmuştu. İngiliz ve Fransız Devrimi gibi etkenlerin de katkısıyla 1848’den sonra artan işçi ayaklanmalarının Avrupa’yı sarsmaya başladığı görülmektedir. Paris komününün ayaklanması ve başarıya ulaşmasında Fransa’nın bir savunma yöntemi olarak Paris’te işçilerin 20 birimde, ulusal muhafız taburları adıyla mahalle mahalle örgütlenmiş olmasının da etkisi varsayılmalıdır. 1871, 18 Mart günü ulusal muhafız merkez komitesinin, birliklerine Paris’in merkezine doğru yürümesini emretmesiyle direniş başlamış oldu. Süvari birliği dağıtıldı, savaş bakanlığına kızıl bayrak çekildi, hükümet halkın tepkisinden korkarak sarayına sığındı, polis örgütü dağıtıldı, bakanlıkların yerine komisyonlar kuruldu, hatta merkez komite zorla iktidarı ele geçirmiş olmamak için seçim bile yaptı. Ancak saraydaki eski yönetim planlarını tamamlayıp güç topladıktan sonra hareket geçerek direnişi ve Paris komününün dağıttı, çoğunu da katletti. İşin başlamasıyla bitişi arasında sadece 73 gün geçmişti. (R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları)

[6]  Emre Kongar, Toplumsal Değişim Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Bilgi Yayınevi, S: 67

[7]  İbn-i Haldun (1332-1406), “sosyolojinin kurucusudur… İlm-i Tabiat-ı Umran adı ile toplumların işleyiş ve değişmeleri hakkındaki evrensel kuralları ortaya koymaya çalışmıştır… Batılı düşünürlerin çoğunun öne sürdüğü ilkelerin çekirdekleri (yapıtında) görülür… Toplumların değişmesinde coğrafya koşullarının önemini vurgulayan coğrafyacı okulun tohumlarını atmıştır… Sıcak ve soğuk iklimlerin niçin insanın gelişmesine engel olduğunu… iş bölümü yolu ile evrim… emek, kar, kazanç ve artı değer gibi konuları, yenilmiş kavimlerin kendilerini yenen kavimlerden nasıl kültürel olarak etkilendiklerini ortaya koymuştur.” (Emre Kongar, Toplumsal Değişim Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Bilgi Yayınevi, S: 68-71) Böylece uygarlık, medeniyet, toplumsal gelişme ve değişme gibi pek çok konuyu, nasıllığı ve nedenleri ile birlikte incelemiştir. Toplumsal değişmenin sabit yasalarla gerçekleştiğini bu yasalar bilinmeden tarihi ve sosyolojik doğru bir incelemenin mümkün olmayacağını savunur, bunun yeni bir bilim olduğunu söyler ve ona “ilmu’l-umran” adını verir. Umran, “alemdeki mamurluk, medeni faaliyetler ve içtimai hayattır.” (İbn-i Haldun, Mukaddime, Dergah Yayınları, Tercüme: Süleyman Uludağ, C: 1, S: 113) Devletin kuruluş aşamasından yıkılışına kadar geçen süreci beş aşamada toplumsal değişme bağlamında inceler. Özellikle kuruluştan sonraki rahatlık, duraklama ve çöküş aşamalarına dikkat çekmesi de önemlidir. Ona göre “devlet iki temel üzerine kurulur. Bu temellerden biri şevket ve asabiyet olup, kuvveti ordudan ibarettir. İkinci temel asker beslemek için… muhtaç olduğu paradır.” (E. Kongar, A.g.e. S: 71) Burada denebilir ki İbn-i Haldun için ayırt edici olan husus, yani devleti kuran asıl şey asabiyettir. Toplumsal yapılanmaların vasfının oluşmasında ve değişmesinde coğrafya, iklim gibi birçok etkene dikkat çekmesini göz ardı etmemekle beraber devlet yapılanmasındaki değişimin belirleyicisinin asabiyet olduğunu söylemektedir. Buna göre belli koşullar içindeki toplumsal değişimleri de asabiyete dayalı düşündüğü söylenebilir. “İbn-i Haldun’un siyaset, mülk ve hatta amme hukukunun esasını asabiyet nazariyesi teşkil eder.” (İbn-i Haldun, Mukaddime, Dergah Yayınları, Tercüme: Süleyman Uludağ, C: 1, S: 95) Ancak asabiyetten kastettiği şeyde akrabalık ve nesep ilişkileri baskın gibi görünse de bunlarla sınırlı olduğu iddia edilemez. Mukaddime mütercimi Süleyman Uludağ, İbn-i Haldun’a göre iki türlü asabiyetin olduğunu iddia ediyor: nesep asabiyeti ve sebep asabiyeti. Sebep asabiyeti ile de grup hissi, hizip duygusu gibi bir arada bulunmaya neden olan kan bağının dışındaki sebepleri sayıyor. Sebep asabiyetinin Mukaddime’de tamamen göz ardı edilmemiş olduğunu söylemeye çalışıyor. Günümüzde ideolojik ve çıkar ilişkilerinden kaynaklanan yakınlıklar da aynı kavram ile ifade edilmek istendiğinde asabiyet, devrimin de temel nedeni olarak gösterilebilir. Sosyal değişimlerle ilgili analizleri özellikle de hem nedensellik hem de nasıllık bakımından ele alındığı için diğerlerinden çok daha kapsamlı ve tutarlıdır. Aslında İbn-i Haldun’un organizmacı model içine sığmadığını not etmek gerekir. Çünkü onun modeli hem organizmacı hem de yapısal-fonksiyonel modelden daha kapsamlıdır. Kapsamlı oluşundan öte evrimci ve diyalektik özellikler de taşımaktadır. Devletleri doğan büyüyen organizma gibi değerlendirmesi ve onlara bir ömür biçmesi nedeniyle organizmacı kuramlar arasında sayılmıştır.

[8]  Nicolai J. Danilevsky (1822-1885), kuramını belirlediği Rusya ve Avrupa adlı eserinde “kültürel tarihsel tip tanımlamasından yola çıkarak, tarihi birbirinden farklı uygarlıkların bütünü olarak ele alır.” “Her biri bir uygarlık olan Kültürel tarihsel tip” (E. Kongar, A.g.e. S: 77) dil bağı nedeni ile sıkı ilişki içinde olan ırk ya da milletler ailesidir. “Her uygarlık doğar, kendi morfolojik değer ve şekillerini geliştirir, böylece bütün insanlığa katkıda bulunduktan sonra kendine has temel özellikleri başka uygarlıklarca izlenmeden kaybolur… Uygarlıkların çoğunlukla insanlık tarihine bazı özel alanlarda katkılarda bulunduklarını gözlemiştir.” (E. Kongar, A.g.e. S: 77) Yunan uygarlığının güzellik ve felsefeyi, Sami uygarlığının dini, Avrupa’nın bilim ve teknolojiyi, Roma’nın hukuku geliştirmesi gibi. “Bir uygarlık yaratıcı görevini bitirdiği zaman, artık yaratıcı bir bütün olarak ölmeye mahkûmdur.” (E. Kongar, A.g.e.) O’na göre insanlık tarihindeki gruplar üçe ayrılır: Uygarlıkları yaratan tarihin olumlu insanları, Mısır, Asur, Babil, Fenike gibi. Duraklama ya da gerileme dönemlerindeki uygarlıkları yok eden tarihin olumsuz insanları, Hunlar, Türkler ve Moğollar gibi. Üçüncüsü de gelişme aşamasında duraklayarak yapıcı veya yıkıcı rol oynayamayan topluluklardır.” (http://www.antropoloji.net/index.php?option=com_content&task=view&id=37&Itemid=15)
İnsanlık tarihi, tek yönlü bir çizgi olmadığı gibi gittikçe de tek tipleşen doğrusal bir hareket değildir. Gerçekte ayrı çizgiler boyunca gelişen ve birçok farklı uygarlık tipleri aracılığıyla çeşitli yanlar ya da değerler gösteren çok yönlü hareketlerden oluşur. Çünkü her bir uygarlık insanlığa farklı bir alanda katkıda bulunmuştur. Her bir uygarlığın kendi içinde; siyasal bağımsızlık, kültürel gelişme, güzel sanatlardaki verimlilik ve bilimdeki ilerleme şeklinde bir gelişim seyri takip ettiğini söyler. Avrupa ile Rusya arasındaki çatışmanın ve kendisinin Panslavist bir yaklaşıma sahip olmasının, değerlendirmeleri üzerindeki etkisini göz ardı etmemek gerekir.

[9]  Oswald Spengler’in (1880-1936), “kültürleri organizmalar olarak görür… Tarih, çocukluğu, gençliği, ergenliği ve yaşlılığı olan bu kültürlerin ortak biyografisidir… Uygarlık, kültürel organizmaların son aşamada ortaya koydukları bir olgudur.” (E. Kongar, A.g.e. S: 79) Tarih boyunca sekiz kültür sayar (Mısır, Babil, Hint, Çin, Greko-Romen, Arap, Meksika, Batı). Her bir kültürün bir ana sembol ya da ana ilke ile belirlendiğini; kültürün, bilim, felsefe, sanat vs. gibi icraatlarının bu ana ilkenin niteliğini taşıdığını; “Kültürlerin neden ve nasıl doğduklarının bir sır olduğunu” (E. Kongar, A.g.e. S: 80) söyler. Ona göre değişimin temeli kültürdür. Topluluklar göçebe ve çiftçi-köylü iken kültür öncesi aşamadadır. Onlar için sınıf, devlet siyaset yoktur. Derebeylik aşamasında sınıflar, seçkinler, rahipler ortaya çıkar. Devlet ve ulusal hakimiyet fikriyle beraber kültürün yaşlanması başlar, kentsel değerler kırsal değerlerin yerini alır. Devletin ortaya çıkması yeni bir kentleşme anlayışını ortaya çıkarır. Kültürün son aşaması olan uygarlık aşamasında kentsel değerlerle insanlar iyice yozlaşır. Makineleşme ve yabancılaşmadan kaçanlar köye dönmek ister. “Bu durum, anarşi ve devrim havasının doğmasına, anarşi ve güvensizlik diktatörlüklerin oluşmasına yol açar. Diktatörlük, dejenere bir demokrasi üzerinde yükselir, para ekonomisini ve siyasal nizamı egemenleştirir, sonunda beraberlik olur ve kültür ölür.” (R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları, S: 102)

[10] Alfred L. Kroeber (1876-1960), yüksek kültürler dediği kültürlerin bilim, felsefe, sanat gibi sistemlerini, devlet örgütlenişi ve kuvvet dağılımı gibi yönlerini inceleyerek gelişmelerini, zirveye ulaşmalarını, duraklamalarını, yeniden canlanarak harekete geçmelerini, her kültürdeki yaratıcı deha sahibi kişileri inceleyerek ölçmeye çalışır. O’na göre “bir etkinlik başlar, gelişir, zirveye erişir, gerilemeye başlar ve orada donar. Ondan sonra tekrarlanarak, taklit edilerek, ya da azalarak sonsuza kadar devam edebilir.” (E. Kongar, A.g.e. S: 82) Kültürlerin birden fazla gelişme evresi olabileceğini; sanat, bilim, felsefe gibi alanlardaki gelişmelerin siyasal ve ekonomik alanlardaki gelişmelere paralel olabileceği gibi bu paralelliğin her zaman zorunlu olmadığın söyler. O’na göre: Her bir kültürün nasıl gelişeceğini gösteren bir örnek evrensellik yoktur; kültürel gelişmelerin birbiri ardınca muntazaman geldiğine ilişkin bir kanunun varlığı için yeterli delil yoktur; kendine özgü temel niteliklere sahip yüksek kültürler son derece azdır; bu yüksek kültürlerin ömrü diğerlerinden daha azdır; bunların yaratıcılıkta zirve noktası birden fazla olabilir, sonra kaydettiği gelişmeler öncekilerden daha ileri olabilir; hiçbir ulusal kültür bütün alanlarda başarılı olamaz. Elde ettiği sonuçlar neden böyle olduğunu değil nasıl olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

[11] Arnold J. Toynbee (1889-1975), toplumların fiziksel organizmalar gibi büyüdüğünü, güçlenip verimlileştiğini savunur. “Fakat bu olgunlaşma sırasında örgütsel bir katılığa da giderler.” “Bu örgütsel katılık, toplum herhangi bir meydan okuma ile karşılaşana kadar devam eder.” Toplum bu meydan okumaya boyun eğerse yok olur, karşı gelip onu alt edebilirse yeni bir dinamizm kazanır ve gelişimine devam eder. Toynbee’ye göre tarihsel inceleme, birbirini izlese bile tek tek olayları değil toplumları esas almalıdır, “toplumlar, devletlerden daha yaygın olan varlıklardır.” Uygarlıkları üçe ayırır: Tam gelişmiş uygarlıklar, Eskimolar ve Osmanlılar gibi durdurulmuş uygarlıklar ve “erken ortaya çıkmış bu yüzden, gelişememiş uygarlık-altı düzeyde kalmış toplumlar.” Uygarlıkların ortaya çıkışı, toplumda yaratıcı, meydan okuyucu küçük bir azınlığın bulunmasına ve çevresinin gelişip yayılmaya müsait olmasına bağlıdır. Buradaki yaratıcı azınlıktan kasıt seçkinlerdir. Ona göre fizik ve teknik olarak gelişme ile uygarlığın gelişmesi arasında olumlu bir ilişki zorunlu değildir. Ancak “Uygarlığın gelişmesi bir bütün halinde olur. Mesela teknikte, siyasal üstünlükte ileri olan bir uygarlık diğer alanlarda gelişmemişse durmak ve bütünlüğünü tamamlamak zorundadır. Yoksa ilerleyemez.” (R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları, S: 103) Uygarlığın gelişimi, kendi kendini yönetmesi, kendi niteliğini belirlemesi, değerlerini kutsallaştırmasında sağladığı birikim “ve uygarlığın mekanizma ve tekniğinin basitleştirilmesinde görülür.” Uygarlıkların nasıl ortadan kalktığını şöyle izah eder: Uygarlık ya da devlet içerden veya dışarıdan gelen meydan okumaya karşılık veremezse; yaratıcı azınlık niteliğini kaybeder, çoğunluk yönetici kesimden ümidini keser ve onları izlemeyi bırakır, yeni meydan okumaya yönelen halk baskı ile ayakta durmaya çalışan yönetimi zorla yerinden atar. “Bu yok oluşu Toynbee, bir uygarlığın ya da bir toplumun, yapısal esnekliğini kaybetmesine bağlamaktadır.” Uygarlık çökmeye başladığında dış proleterlerin hücuma geçtiğini, bunun bölünmelere yol açtığını, bölünmelerin de “gericiler, ilericiler, ilgisizler ve değiştirici dinsel kurtarıcılar”dan oluşan dört tip kurtarıcı davranışın ortaya çıktığını söyler. (E. Kongar, A.g.e. S: 85-89)

[12] Gordon Childe’ye (1892-1957) göre, “organik evrim ile kültürel evrim arasında önemli benzerlikler vardır”, teknolojinin belirlediği kültürel temelde bir evrimi savunur. “İnsan evrim çizgisinde ilerledikçe hayatta kalma şansı artar. Çünkü araç ve gereç geliştirmekte ve bunları doğaya karşı kullanmayı öğrenmektedir.” (E. Kongar, A.g.e. S: 96) Kültür ve geleneklerdeki değişimlerin bilinçli kişiler tarafından kontrol edilebileceğini de ifade eder. Ona göre insan-doğa çelişkisi teknolojiyi doğurmuş, teknoloji insan toplumunu etkilemiş, kültürel evrim de teknolojiye göre gelişmiştir, teknoloji ideolojiyi doğurmuş olmaktadır. İnsan sürekli doğaya karşı korunma ihtiyacı göstermiştir. Giyinme ihtiyacı tekstil, yiyecek ihtiyacı gıda, barınma ihtiyacı inşaat, güvenlik ihtiyacı harp sektörlerini ortaya çıkarmış, alım satım ihtiyacı ticareti doğurmuştur. Bütün bunlar kültürleşmeyi gerektirmiş, dolayısıyla gelişen teknoloji kültürü de yönetimi de etkilemiş, insanın kültürel olarak evrimleşmesine ve değişmesine neden olmuştur.

[13] Herbert Spencer (1820-1903), “toplumu orta boy düzeyde bir organizma olarak görür. Bu organizmanın (toplumun) gelişmesi büyük boy düzeyde belli bir evrimdir. Toplum bu evrim sırasında gittikçe karmaşıklaşır, bünyesindeki ve parçalarının fonksiyonlarındaki farklılaşma artar.” Spencer, toplumun herhangi bir müdahale olmadan kendiliğinden evrimleştiğini savunur. Savunduğu evrim, “bir yandan homojenlikten heterojenliğe giden bir değişme iken, öte yandan da aynı şekilde, belirsizden, belirliye giden bir gelişmedir. Yalınlıktan karmaşıklığa… karışıklıktan düzene… belirlenmemişten belirlenmiş tertipliliğe… sadece benzeşen kısımların çoğalması değil, birbirinden farklı bulunmaktaki seçiklikte artma” sürecidir. (E. Kongar, A.g.e. S: 97-98) Ona göre toplumlar tıpkı organizmalar gibi büyüdükçe organize olur ve organların birbirine olan ihtiyacı onları dengeye getirir. Göçebe topluluklar büyüdükçe yerleşik hale geçer, belli sınırlara sahip olur, kendi içinde kurumsallaşır, sınıflar asker ve çiftçi sınıfın birbirinden farklılaşması gibi birbirinden ayrılır, farklılaşan sınıfların birbirine ihtiyacı ve tek başına olamaması onları bir arada ve dengede tutar. Gelişmenin artması, farklılaşmanın da artmasıdır. Gelişmenin zirvesi farklılaşmanın da zirvesidir. Bu evrimleşme savaşların kalktığı hükümetlerin öneminin azaldığı, “kişi haklarının daha iyi korunduğu” bir noktaya doğru gider.

[14] Auguste Comte (1798-1857), gelenekçi ve reformcu yaklaşımı, “toplumsal statik” ve “toplumsal dinamik” terimleri ile açıklamaya ve birleştirmeye çalışır. “Toplumsal statik, toplumdaki düzeni, değişmezliği, eş zamanda meydana gelen olayları inceler. Toplumsal dinamik ise ilerlemeyi, değişmeyi, evrimi konu alır.” (E. Kongar, A.g.e. S: 101) İnsanın doğayı algılayış biçiminin toplumsal değişmenin temel amili olduğunu savunur. İnsanlık tarihi, birbirini takip eden üç evreden oluşmaktadır. Oluşturduğu bu evrelerin işleyişine yaklaşımı pozitivist, organizmacı aynı zamanda da deterministtir. Evrelerden her birini de insanın dış dünyayı algılama biçimi belirlemektedir. Birincisi, doğaüstüne önem verilen, hayal gücünün duyu organlarına egemen olduğu, olayların tanrısal güçlerle izah edildiği “teolojik evre”dir. Kendi içinde fetişist, politeist ve monoteist olmak üzere üç evreden oluşur. Fetişizm, nesnelerin canlı, zeki ve ruh sahibi olarak düşünülmesi, politeizm çok tanrıcılık, monoteizm ise tek tanrıcılıktır. Teolojik evrede ekonomi tarıma dayalıdır, yönetim ise askeridir. İkinci evre “metafizik evre”dir. Hayal gücüne duyu organlarının eklenmesi, dış dünyayı algılamada tanrı fikrinin yerine niteliği belli olmayan nesnelerin geçmesine yol açar. Derebeylik, kölelik, dini ve askeri otoriteler bu evrede zayıflamakta endüstrileşme başlamaktadır. Bu sürecin tamamlanması üçüncü aşama olan “pozitivist evre”yi ortaya çıkarır. Pozitif bilim ve endüstri bu evrenin belirleyicisidir. Gerçekler artık sadece ve sadece deneylerle elde edilen bulguların sonuçlarından ibarettir, vahye, tanrıya veya başka bir şeye dayanan değil. Comte, bütün toplumların eş zamanlı olmasa bile bu süreçten geçeceğini pozitivist aşamaya ulaşacağını iddia eder.

[15] Max Weber (1864-1920), “toplumsal değişmeyi kültürel ve toplumsal olarak ikiye ayırmakla” beraber Comte’a benzer bir şekilde kültürel değişmenin doğrusal bir yönde gittikçe rasyonelleştiğini söyler; büyüden bilime, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa geçiş gibi. Bu gelişimde karizmatik liderlerin kilit bir rolü vardır. Anlamlar, değerler, inançlar alanındaki değişmenin toplumsal yapıyı ve onun işleyişini etkilemesiyle ortaya çıkan krizler karizmatik liderin ortaya çıkışıyla giderilir. Bunu da toplumsal örgütlerin esnek olmayışına bağlar. Karizmanın kurumsallaşmasıyla denge oluşur ve değişim tamamlanır. “Karizmanın kurumlaşması toplumsal değişmenin kültürel değişmeye uyumu sürecidir.” Krize yol açan problemler Marks’ın aksine üretim sürecinden değil, tüketim sürecinden kaynaklanmaktadır. Ona göre kültürel değişim bir birikimin sonucudur ve sürükleyicidir, toplumsal yapı ve örgütlerin değişmesini zorlar. Karizma işi sonuca vardırır. Değişimde teknolojinin değil ideoloji ile kişinin katkısını önemser.

[16] Emile Durkheim (1858-1917) “topluluk”ların evrim sürecinden geçerek, insan ilişkilerinin niteliğinin değiştiğini ve “toplum” haline geldiğini söyler. “İnsan ilişkilerinin niteliğini belirleyen değişken ise topluluk ve toplumların teknolojileri ve işbölümü özellikleridir. Gelişen teknoloji sonucu, işbölümünün artması, toplumsal varlıkların örgütlenişini etkiler ve insan ilişkileriyle beraber toplumsal yapıyı da değiştirir.” Ona göre toplumsal olayların nedenleri toplumun kendi içinde aranmalıdır. Değişim de öyledir. “Değişime yol açan şey iş bölümüdür.” Nüfus artışı iş bölümünü gerektirir, bu da farklılaşmaya neden olur. Farklılaşan öğelerin birbirine ihtiyacının artması dayanışma ve birlikteliği ortaya çıkarır. Mekanik dayanışma organik dayanışmaya doğru evrilir. “Organik dayanışmanın egemen olduğu toplumlarda bireycilik gelişmiştir. İhtisaslaşma artar, din evrenselleşir, yerel bağlar zayıflar ve evrensel değerler gelişir.” “Birbirlerinden farklı ve birbirleriyle dayanışma halinde olan bireylerin meydana getirdiği topluma bağlılık da daha yüksek olur.” (E. Kongar, A.g.e. S: 110-111) Hukuk ve çeşitli alanlardaki kanunlar da işbölümünün sonucudur. Toplum nüfusunun artışıyla doğru orantılı olarak değişmiş olur. Toplum ideallerle oluşur, insanın bu ideallere kapılması onun toplumsallığından kaynaklanır. Toplum insanı, kendisini aşması için teşvik eder.

[17] Ziya Gökalp, Durkheim’den çok etkilenmiştir. Evrimci modeli esas alarak toplumların, kavim, ümmet ve millet olmak üzere üç aşamadan geçtiğini söyler. “Kavim devrinde toplumlarda dil ve ırk birliği vardır. Toplumsal bütünlük bu yolla sağlanır… Ümmet devrinde toplumsal yapıya evrensel dinler egemen olmuştur… Kavimler artık kendilerine özgü olan niteliklerini ve dolayısıyla kişiliklerini kaybederler. Millet (ulus) devrinde toplumlar, kendilerine özgü niteliklerine ve dolayısıyla kişiliklerine yeniden kavuşurlar. Bu kişiliğin yaratılması bir toplumun kendi bünyesindeki değerleri, yüksek bir uygarlık düzeyinde yeniden örgütlemesiyle ortaya çıkar.” (E. Kongar, A.g.e. S: 114) Kendi döneminde Türklerin geldiği aşama ulus olma aşamasıdır. Türk ulusunun ilerlemesi için Osmanlı ümmetinin Türk milletine dönüşmesi, bunun için de kuvvetli bir kültür gereklidir. Bunu sağlayarak batı medeniyetinin içinde yerini almalıdır.

[18] Kuramın temsilcilerinden Sorokin (1889-1968), değişmeyi “kültürel üst sistemleri” yani ideoloji ile açıklar. Kültürel üst sistemin belirleyicisi ise gerçeğin algılanış biçimidir. Sorokin’e göre toplumun değişmesi, “anlamlar, değerler ve kurallar bütün olan kültürel sistemin/ideolojinin” değişmesi ile başlar. “Her kültürel sistem kendi içinde değişme tohumları taşır, zamanla bu tohumların harekete geçmesiyle kültürel sistem kendi alternatifini doğurur.” Buradan yola çıkarak, 50’li yıllarda kapitalizmin çökeceğini çünkü kapitalizmin kendi çöküşünü hazırlayan tohumlar taşıdığını, mevcut uygarlık devam edecekse materyalist değerlerden ilahi açıklamayı esas alan akılcı değerlere yönelmelidir. Bunu da insan beyninden beklemektedir. (R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları, S: 113.)
Diğer önemli isim ise sisteminin merkezine sınıf çatışmasını yerleştiren Marks’tır. Hegel’in diyalektiği ile Darwin’in evrim teorisini sosyal bilimlere uygulayan Karl Marks (1818- 1883), tez-antitez-sentez üçlemesiyle diyalektik materyalizmi savunur. Toplumun değişmesi, kültürün veya kurumların değişmesine değil sınıf çatışmasına dayanır. Çünkü ona göre “alt yapı yani ekonomik ilişkiler her zaman üst yapıyı (din, sanat, bilim, ahlak, kültür kurumları) belirler”. “Marks toplumsal değişmeyi toplumun kendi içinden gelen üretim ilişkileri çatışmasına bağlamaktadır.” Çatışma işçi sınıfının sınıf bilincine ulaşması ve devrimci güç haline gelmesi ile başlar ve devrim, sınıfsız toplumun oluşmasına kadar devam eder. Burada her oluşumun kendi içinde karşıtını barındırması sebebiyle evrimci aynı zamanda çatışmanın oluşturulması ve kontrol edilmesi sebebiyle de devrimci bir yaklaşım görülmektedir. Üretim araçlarının mülkiyeti, üretim biçimi çerçevesinde ortaya çıkan sınıflar ve sınıf çatışması zorunlu bir tarihi süreç takip eder. Kölelik, derebeylik ve kapitalizm sürecinden sonra zorunlu olarak ortaya çıkacak aşama komünist aşamadır. Son aşamada sınıf olmayacağı için süreç bitecektir. Marks’a göre bu doğal evrim süreci müdahalelerle hızlandırılabilir. İşte bu müdahale fikri, sonraki takipçileri tarafından işlenerek, işçi sınıfının profesyonel kadrolarla eğitilip, kendilerine öncülük edilerek devrimci güç haline getirilebileceği savunulmuş ve süreç kendi doğallığından tamamen çıkmıştır. Şiddet esasına dayanan işçi sınıfı adına gerçekleştirilen kanlı devrimler, işçilerin değil onların eliyle gerçekleşmiştir.

[19] E. Kongar. A.g.e.

[20] R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları, S: 119-121

[21] R. İhsan Eliaçık, Devrimci İslam, İnşa Yayınları, S: 11-12

[22] E. Kongar, A.g.e. S: 127

[23] “İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” 13, Ra’d: 11)

[24] “Bir yıldızın hareketinin başlangıç noktasına dönmesi” “Dolanan bir cismin durumu” “Vücut sıvılarının dolanımı” “Yeryüzünün çehresini değiştirerek alt üst eden olay” “Bir devletin politikasında ve yönetim biçiminde ansızın ortaya çıkan kesin ve köklü değişiklik” (R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları, S: 164)

[25] R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları, S: 165-166

[26] “Memleketler, mülk ve saltanat, küfür üzerine durabilir de zulüm üzerinde duramaz.” (İmam Maverdi)

[27] Daha önce hazırlık, ayaklanma, devrimin kurulması, devrim ateşinin soğuması ve karşı devrim şeklinde beş aşama ile izah ettiğimiz devrim sürecini, kolaylaştırmak için özetleyerek, hazırlık, direniş ve devrim sonrası ya da iktidar olarak üçe indirgeyebiliriz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir