İnsan Doğa İlişkisi ve Aşılamayan Ön Kabuller / Tamer ATAÇ

Print Friendly, PDF & Email

Bu çalışma; enformasyonun gelişmesi ile yükselen bilgi teknolojisi ve akışkanlığının, insan ve doğa ilişkisinde yarattığı/yaratacağı tahribat, bunun nedenleri ve çözüm yolları gibi konuları ele almayı hedeflemektedir.

Doğa ve insan ilişkisi, tarihte değişik medeniyet havzalarında farklı farklı tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar, varlığın nedenlerine ilişkin sorulara verilen yanıtlardan ayrı düşünülemez. İnsan; zihninde oluşan varlık tanımlamaları sonucunda iş ve oluşa (eyleme) geçmektedir. Yani insanın eylemliliği, hayat algısı ile kopmaz bir bütünlük arz etmektedir. Bu çağın fikri oluşumunun başlangıcı olan aydınlanma düşüncesinden önce, insanoğlunun ontoloji algısı, kadim kültürler olan Hint, Çin ve tevhidi dinlerdeki gibi varlığın anlamlı ve değerli oluşu şeklindeydi. 16. ve 17. yy.a gelindiğinde, Batı’da aydınlanmayla beraber; anlamsız, faydalanılabilir, ilahi değil, ölçülebilir, hesaplanabilir, sayılabilir mekanik bir dünyanın algısı egemen olmaya başlamıştır.

Daha sonra Francis Bacon, Descartes gibi düşünürlerle, Newton gibi fizikçilerin kuramsallaştırdığı; mekanik parçalara ayrılabilir, matematiksel düzlemde sistematize edilebilir, duyumsuz evren algısı; doğaya egemen olma anlayışıyla birleşince, ele geçirilmesi ve baş eğdirilmesi gereken bir evren algısına dönüşmüştür. Bacon bu konuda şunları söyler: “Doğanın hizmetkarı ve yorumcusu olan insanoğlu, deney ve düşünme yoluyla doğa düzeninin sırlarını anladığı ölçüde eylemde bulunabilir ve bilgi edinebilir. Doğaya egemen olmanın koşulu, ona boyun eğdirmedir.” Bacon’un bu doğa tanımlamasını ve insanın onunla ilişkisini, bu günün modern insanının doğa ve insan ilişkisindeki algısının başlangıcı olarak görebiliriz.

Bu düşüncenin ardından Charles Darwin’in türlerin kökeni tezi ile ondan önceki Batı düşüncesinin denetlenebilir insan doğa ilişkisi ve durağan evren algısından; kökeni rastlantıya dayanan, değişen, sürekli gelişen, güçlü olanın ayakta kaldığı, zayıfın elimine olduğu doğal ayıklama teorisiyle iç ve dış kuvvetlerle oluşan varlık algısına ulaşılmıştır. Bu algı tamamen rastlantıya dayanan nedensizlik gibi absürt bir temele oturmuştur. Psikoloji ve sosyolojinin önemli kilometre taşlarından olan Erich Fromm şunları söylemektedir: “İnsan doğanın bir parçasıdır, onun fizik kurallarına bağımlıdır ve bu kuralları değiştiremez, ama yine de doğayı aşar, doğanın bir parçası olmasına karşın ondan ayrı düşmüştür; yurtsuzdur, ama öte yandan bütün öteki yaratıklarla paylaştığı bu yurda zincirlerle bağlıdır. Bu dünyada rastlantısal bir yere, rastlantısal bir zamanda fırlatılmıştır ve oradan yine rastlantı sonucu ve kendi istencine bağlı olmadan ayrılmak zorundadır.” Günümüzde yaşanan ve doğaya da yaşatılan cehennemin arka planında var olan düşünce ve onun pratik açılımı böyle olmuştur.(1)

Bu süreç ister istemez kendi içinden çeşitli karşı duruşları da beraberinde getirmiş, değişik itirazlara ve önerilere neden olmuştur. Ortaya çıkan itirazların ortak dili olan ekoloji tanımını da ilk defa Heinrich Philipp August Haeckel kavramlaştırmıştır. (16 Şubat 1834 – 9 Ağustos 1919)

Ekoloji kavramı; canlılar ve canlı çevre, insan, hayvan ve bitkilere ait bireyleri veya bunlardan oluşmuş toplumları ifade etmek için kullanılmıştır. Kavram sonraları çoğunlukla esası sorgulamadan, var olana getirilen eleştiri olan çevreciliğin dili haline getirilmeye çalışılmış, nihayetinde de bir itirazın disiplini şeklinde ifade edilmiştir.

Yukarıda özetlenmeye çalışılan algı ve onun pratik açılımı, sadece Batılı insanın süreci olmaktan çıkarılarak, tüm dünya insanlarının süreci haline getirilmiştir. Bu durum; tahribatı Batı’dan başlatarak, dalga dalga tüm yeryüzü coğrafyasına yaymıştır. Bu algı; ön kabulü olan aydınlanma anlayışına dokunulmadan, araçlarına yönelik çeşitli eleştiriler almış, itirazlara hedef olmuştur. Bunlar toplumsal ekoloji, (eko-sosyalist) feminist ekoloji, yüzeysel ekoloji, (çevrecilik) derin ekoloji vb. şeklinde nitelendirilmiştir. Bunun dışında bir de hayatı ve evreni anlamlı kılan bir ön kabulden hareket eden “amaçlı evren algısı” insan doğa ilişkisindeki kadim tanımlamalardan biri olarak hayatın içinde yerini almaktadır.

Kapitalizmin doymak bilmez talanını, insan doğa ilişkisinde insanın doğaya yabancılaşmasının asli sebebi olarak gören eko-sosyalizmle ilgili olarak, eko-sosyalizmin manifestosunu ortaya koyan Joel Kovel, Michael Löwy şunları söylemektedir: “Eko-sosyalizm ilk dönemdeki sosyalizmin özgürleştirici amaçlarını sürdürür ve hem sosyal demokrasinin yumuşatılmış, reformist hedeflerini hem de sosyalizmin bürokratik biçimlerinin üretimci yapılarını reddeder. Bunun yerine, sosyalist üretimin yolunu ve amacını ekolojik bir çerçevede yeniden tanımlamanın üzerinde durur. Özellikle toplumun sürdürülebilirliği için hayati önemde olan ‘büyümenin sınırları’ konusunda öyle yapar. Şaşırmamak gerekir ki, bunlar kıtlık, sıkıntı ve baskının dayatılması olarak karşılanıyor. Ancak amaç ihtiyaçların dönüşümü ve niceliksel boyuttan uzaklaşılarak niteliksel boyuta doğru keskin bir değişimdir. Meta üretimin dilinden bu, şu anlama gelir: Kullanım değerlerinin değerini değişim değerlerinin üzerinden belirlemek- doğrudan ekonomik faaliyeti temel alan ve geniş kapsamlı bir öneme sahip olan bir tasarı.”(2)

Eko-sosyalizmin insan ve doğa ilişkisindeki yaklaşımı; kullanım değerini, değişim değerinin üzerine taşımak, bunu yaparken ekonomik faaliyetleri temel almak şeklinde olup. Görüldüğü üzere araçları aşan bir önermede bulunmamakta, ön kabullerin tartışılması kesinlikle gündeme getirilmemektedir. Bu anlayış varlığın anlamını tartışmaya açmadığından, esasa bir itiraz değil, esasın doğurduğu uygulamaların tartışılmasıyla yetinilmekte, bu yolla her şeyin düzeltilebileceği düşünülmektedir.

Eko sosyalizme paralel olarak, Marksizm’in ve kapitalizmin ekoloji ve cinsiyet sorunlarını görmediği iddiasından hareketle eko-feminizm ortaya çıkmıştır. Eko-feminizm; kadının doğaya yakınlığı, erkeğinse kamu gücüne yakınlığı sonucu eşitsiz bir ilişki geliştiği ve kadının erkekten daha aşağı konumlandırıldığı tezini savunmaktadır. Bu yaklaşımda kadın doğa ile bir bütünlük ortaya koymakta, doğaya ve kadına verilen zarar, egemen kültürün doğa ve kadını nesneleştirmesinden kaynaklanmaktadır. Eko-feministlere göre erkeğin kadın üzerindeki egemenliği ile insanın doğa üzerindeki egemenliği arasında bir bağlantı vardır. Onlara göre, doğanın tahribinden sorumlu olan yaklaşım insan merkezcilik değil erkek merkezciliktir. Bundan çıkış yolu olarak da üretilmiş tüm hiyerarşik ilişki biçimlerini reddetmeyi görmektedirler.(3)

Yüzeysel ekoloji (çevrecilik) olarak nitelendirilen anlayış; ön kabulün içindeki öteki olmayı bile hak etmeyen bir yaklaşımdır. Yıkımla ortaya çıkan sonucun tamir edilebilir bir süreç olduğunu iddia eden çevrecilik; sürdürülebilir kalkınma gibi bir argümanla, merkezin kendini değiştirmeden, varlık algısına yönelik esasa dokunmadın, insanlara kendi atıklarını toplattırarak tahribatını gizleyen bir manipülasyon sürecidir.

Bu esasın gözden kaçırıldığı ve sürecin temellerini sorgulamayan anlayış; bir yandan yenilebilir ve yenilemezlerin listesini yaparken diğer yandan isteyerek veya istemeyerek kafa karışıklığına neden olmaktadır. Bu durum var olan insan doğa ilişkisi ve bunun ürettiği modern yaşam biçiminin hangi temelden üretildiğinin görülmesine engel olmaktadır. İnsan doğa ilişkisinde ortaya çıkan süreç konusunda bırakın esası sorgulamayı, araçları bile anlamaktan yoksun bir yapı arz etmektedir. Egosantrik yaklaşım tarzı olan yüzeysel ekoloji algısı; manipülasyona açık ve kapitalizmin kendi içindeki rekabetin aracı haline gelebilmektedir. “Yalnızca insanların ahlaki bir değere sahip olduğunu varsayan bu yaklaşımda, her ne kadar doğal dünyaya karşı sorumluluklarımız olduğu söylenirse de, doğal dünyaya karşı ‘doğrudan’ sorumluluğumuz yoktur. Yaklaşıma göre, doğaya verilen önemin ve getirilen korumanın amacı, insanın çıkarlarını kollamaktır.” (4)

İnsan doğa ilişkisinde ortaya çıkan anlayışlardan birisi de derin ekoloji olarak adlandırılan ve kendisini “doğa merkezli” bir düşünüş olarak tanımlayan; tüm yaşam biçimlerini (bakteriler ve virüsler de dahil olmak üzere) “içsel değerler” açısından birbiriyle eşitleyen “bio-merkezcilik” görüşünü paylaşan düşünce ekolüdür.

Düşüncenin teorisyenlerinden Aine Dekke Eide Naess’in (27 Ocak 1912 – 12 Ocak 2009) 1973 de yayınladığı “Sığ ve Derin Uzun Menzilli Ekoloji Hareketi” adlı makalesinde çevre hareketi olarak tanımladığı derin ekolojiyi, temellerde değişiklik yapmayı önermeyen çevreci hareketten farklı olarak, dünya görüşünde, insan değerlerinde ve amaçlarında, politikalar ve yaşam tarzında köklü değişiklikler yapılması gerektiğini savunan bir hareket olarak tanımlar.

Aine Naess’in ileri sürdüğü derin ekoloji kavramı 8 temel ilke üzerine kurulmuştur:

  1. Yeryüzündeki her şey değerlidir. O halde insan merkezci düşünceden uzaklaşılmalıdır.
  2. Ekosistemin önemi kabul edilip türlerin devamı sürdürülmelidir.
  3. İnsanlar yaşamları için gerekli ihtiyaçlarını, çevreyi yok etmeden, en sade şekliyle ihtiyacı kadar almalıdır.
  4. Ekosistemdeki tüm yaşam dengeli olmalıdır.
  5. İnsanların çevreye olan olumsuz etkileri herkes tarafından kabul edilmesine rağmen pek çok kişi bu olumsuz etkiye katkıda bulunmaktadır.
  6. Yapılacak değişmeler, ekonomik ve ideolojik kurumları mutlaka etkileyecektir.
  7. Yaşamın niteliği her şeyden önemlidir.
  8. İnsanların derin ekoloji ilkelerini kabul etmeleriyle çok büyük değişiklikler yaşanacaktır. Buna gerekçe olarak, mekanistik dünya görüşü ile gelişen endüstri toplumunun gereklerine göre şekillenen yaşam felsefesinin maddeci, faydacı ve insanı birbirinin kurdu kabul eden bir anlayış olduğuna dikkat çekmektedir.

Derin ekoloji düşüncesi; aydınlanma ile başlayıp, kendi zindanının duvarlarını ören anlayışın, zindandan kurtulma hamlesi olarak nitelendirilebilir. Modern zamanlarda oluşan insan doğa ilişki algısına, ilk defa dağınık da olsa bir itiraz yükseltme yoluna gidilebilmiştir. Bu itiraz, bünyesinde barındırdığı zayıf yönler ve kafa karışıklıklarına rağmen, 400 yıllık çılgın ve absürt bir süreçten sonra, insanın varlık bütünlüğünü keşfetmesi açısından önemsenebilecek bir durumdur.

Amaçlı evren algısına gelince “Doğanın düzeni sadece nedenlerin ve sonuçların maddi düzeni, anlayışımızı berraklaştıran diğer teorik kategorilerin düzeninden ibaret değildir. Doğa; eşit derecede her şeyin bir amacı yerine getirdiği, var olan dengeyi korumaya yardım ettiği bir amaçlar bölgesidir. Vadideki cansız çakıl taşından, okyanusun yüzeyindeki ufacık bir planktona, tahta kurdunun bağırsağındaki kamçı şeklindeki mikroba, galaksilere, güneşe, dev ağaçlara, balinalara, fillere kadar var olan her şey meydana gelmesi ve büyümesiyle, hayatı ve ölümüyle, diğer varlıklar için gereken, Allah’ın onlara tayin ettiği bir amacı yerine getirir. Bütün yaratıklar birbirine bağımlıdır. Tüm yaradılış kısımları arasında var olan mükemmel ahenkten dolayı sekteye uğramadan çalışır.(5) Amaçlı evren algısı tüm yaratılmışı organik bir bütünlük içinde algılar. Öncelikle doğa insanın mülkiyetinde değil, Allah’ın mülkiyetindedir. İnsana oradaki tasarruf hakkı Allah tarafından verilmiştir. İnsan O’nun tarafından tayin edilmiştir. İyi bir kiracı gibi yaratıcının mülkünü dikkatle korumak zorundadır. İnsanın elinde tuttuğu kullanma hakkı, ona doğaya zarar verme ya da onu istismar etme ve ekolojik dengeyi harap etme hakkını vermez. İnsan doğa ilişkisinde bütün araçları ile varlığın üzerine çökmüş ve onu yaratılışın dışına zorlayarak, temelinde rastlantısal varoluş anlayışını reddeden amaçlı evren algısı, ön kabullerde değişim olmadan hiçbir şeyin değişmeyeceğini ilan eder. “Şundan dolayıdır ki, bir topluluk kendi (iyi) durumunu değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimetini değiştirmez ve Allah işitendir, bilendir.” (6) Burada nimetleri insanın yaşamında araçlar olarak gören algı durumunun değişmesini de referans değerlerin yani ön kabulün değişmesi olarak görür.

Amaçlı evren algısında varlık görüşü insanın, doğanın, hayatın, ölümün var edilişini bir anlama dayandırarak yeryüzündeki tüm eylemliliği bir anlam temeline oturtur. “Bir de şunu bilin ki gökleri ve yeri ve ikisi arasında var olan hiçbir şeyi bir oyun ve eğlence olarak yaratmadık.”(7)

Tüm varlığın bir denge üzerine yaratıldığını ifade ederken bu dengenin bozulmaması noktasında insanlığa çağrıda bulunur. “Ve semayı da (yarattı), onu yükseltti ve terazide (ölçüde, dengede) taşkınlık etmeyesiniz diye teraziyi (ölçüyü, dengeyi) koydu. Ölçüyü hakkaniyetle dikin/ayakta tutun, teraziye (ölçüye, dengeye) zarar vermeyin.(8) Bu evren algısı tüm varlığı ubudiyet mantığı içinde organik bütünlük olarak görürken, insanı bu bütünlük içinde, farkındalık temelinde sorumluluklarıyla ayırmaktadır. “Göklerdeki varlıkların ve imkanların, yerdeki varlıkların ve imkanların tamamı, Allah’ın koyduğu düzen içinde görevlerini yaparak, Allah’ı tesbih ve zikrederler. O kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.” (9) O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine onlar inanmayacaklar mı?”(10)

Pratik olarak insan da tabii varlığı itibarıyla bu sistemin bir parçasıdır. Parçası olduğu bütünden sorumluluk anlamında ayrılmaktadır. Yoksa biyolojik, fiziksel, kimyasal, yapısal bir ayrılış değildir.

Böyle bütünlük içinde bir bakış açısının açık ifadesi şudur; İnsanın doğaya, yaratılmışa karşı yaptığı tüm zarar verici eylemler aslında kendine karşı yaptığı bir yok etme eylemidir. Doğaya gösterilecek şefkat, merhamet ve uyumluluk kendi varlığına gösterdiği öz saygının farklı bir ifadesidir. Bu özsaygının getirdiği sorumluluk, diğer varlığın işleyişinde yaşanacak olan ifsadın önlenmesi, organik bütünlüğün korunması, adaletin ayakta tutulması sorumluluğunu insana verir.

Bu temel tanımlamalardan ortaya çıkacak pratik; insan ve doğa algısını ubudiyette bütünleştirirken, hayatın problemli alanlarına müdahale hakkını ve sorumluluğunu insana vermektedir. Bu sorumluluk, ön kabulde bütünlüğü bozmadan, insanın sosyalleşmesiyle ilgilidir. Tüm saldırganlıklara ve doğaya karşı yapılan hak ihlallerine karşı durulması gerekir.

Amaçlı evren algısı sonuçta bir ön kabuldür. Bu algının reddi ve kabulü diğer algılarda olduğu gibi hayatın araçlarını ortaya çıkarır. Davranış önce varlığa ilişkin bir tanımlamayla başlar. En başta belirttiğimiz gibi var oluşun anlamına ilişkin sorulara getirilen cevaplar insanın eylemlerinin şeklini de belirleyecektir. İnsan bu anlamda var oluşun nedenleri üzerine getirdiği yanıtları şu yöntemle belirlemektedir: Beş duyu tarafından kavranan ve toparlanan bilginin akıl tarafından bir ön kabul (paradigma-referans değer) temelinden hareketle kullanılması ve pratiğe aktarılması, yaşamdaki tüm araçları (tarım, sanayi, sanat, teknoloji) belirleyen bir yaklaşıma dönüşmektedir. Bu ön kabulün neyle oluşturulacağı, insanlığın tarih boyunca en çok üzerinde durduğu bir konu olmuştur. Bugün var olan hayat biçimimizin hangi ön kabulden üretildiği ve bunun bilime, sanata, teknolojiye, tarımsal faaliyetlerimize günlük ilişkilerimize nasıl yansıdığı ortadadır.

İnsanlık bugün için araçlara bakarak esası gözden kaçırmak gibi bir çelişkinin içine düşmektedir. Bize düşen, esası perdeleyen tuzağa düşmeden araçların ötesine geçerek bugün var olan dünyaya ve onun ön kabullerine ayna tutarak, var olanın tutarsızlığı ve onun ürettiği ve üreteceği dünyanın durumunu göstermektir.

KAYNAKÇA

  1. ”Zygmunt Bauman Ölümlülük, ölümsüzlük ve diğer hayat stratejileri sayfa 37 Erich Fromm ,The Anatomy of human Destructiveness (Harmondsworth:Penguin Boks 1977) S.302.
  2. http://www.ecosocialistnetwork.org
  3. “(Sınırları yıkmak feminist yeşil bir sosyalizme doğru ayrıntı yayınları. MELLOR Mary)
  4. Türkiye’de Çevre Koruma Ve Ekonomik Büyüme İlişkisi İnsanmerkezli (Antropocentric) Yaklaşımlar- SENCAR Pelin S.49)
  5. ”İsmail. R.Faruki. Tevhit sf.75 insan yayınları
  6. Kuranı Kerim (Enfal 53)
  7. Kuranı Kerim (Enbiya 16)
  8. Kuranı Kerim (Rahman 7-9)
  9. Kuranı Kerim (Haşr 1)
  10. Kuranı Kerim (Enbiya 30)

Check Also

İslam Düşüncesinde Muhalefet / Nuri Yılmaz

İslam ve muhalefet! Genel geçer bilgiler çerçevesinde bakan pek çok kimsenin yadırgayacağı bir başlık! Ve ...

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 1 – Ebu Bekir ve Ömer Dönemi / Hamdi TAYFUR

İslam tarihi boyunca ortaya çıkan bütün fırka ve mezheplerin kendilerine dayanak yaptıkları dönem dört halife ...

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 2 Osman ve Ali Dönemi / Hamdi Tayfur

Osman Dönemindeki Muhalif Hareketler: 11-Osman’ın Ömer’in oğlu Ubeydullah’a kısas uygulamamasına Ali ve bir grup sahabenin ...