İnsan Hakları Kanunu ve İslam Hukuku: Uzlaşma ve Çatışma Alanları / Halid Zahir

Print Friendly, PDF & Email

İslami Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma

 

  1. Giriş

İnsani değerlere yaklaşımda tek kabul edilebilir yol olarak görülen insan hakları savunuculuğu, yirminci yüzyılda ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler, son 5 asırda çoğunluğu Avrupalı olan aydınların fikirlerini temel alarak, 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul ettiğinde, insan haklarına yaklaşım metodu ve şekli, evrenselleşerek nihai noktaya ulaştı. Kararlar, çoğunluğu Müslüman olan pek çok ülke tarafından da imzalandı.

BM önergesinde ifade edilmiş kaygılar, aynı zamanda geleneksel olarak İslam inancının da gündeminde olan konulardı. Dindar insanların beyannamenin içeriğine, dini inançları perspektifinden bakacaklarını düşünmemiz oldukça normaldir. Böyle bir uygulamanın sonucu olarak, beyannamenin bazı görüşleri İslam’a uygun iken bazıları da uygun olmadığını görmekteyiz. Bu yazı, iki yaklaşım açısı arasında muhtemel bir iş birliğinin boyutlarını keşfetme çabası olarak, İslam öğretileriyle bazıları tutarlı olan ve bazıları da tutarlı olmayan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin öne çıkan görüşlerini belirlemek girişimden ibarettir. Aynı zamanda bu yazı, iki görüş açısı arasında neden farklılıklar olduğunu da belirlemeyi hedeflemektedir ve çatışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan durumun üzerine gitmede doğru yaklaşımın ne olduğunu önererek sonuçlanmaktadır.

  1. a) Bu yazıda ifade edilen fikirler, bir yanda insan hakları meselesinden, diğer yanda ise İslam öğretisi açısından bu meseleden ne anladığım hakkında bir yazıdır. Hiç bir şekilde bu fikirler, İslam öğretilerinin tek temsilci anlayışı olduğu iddiasında değildir.
  2. b) Vahiy ve İnsan Zekâsı: Kur’an’a göre, insan zekâsı vahiyle çatışma halinde değildir. Amma ve lakin insan zekâsının vahyin içeriğini anlamada çaresiz kalabildiği anlar da olabilmektedir. Bu yüzden zaman zaman vahiy, belli başlı meselelerde somut cevaplara ulaşmada, insan zekâsının (doğası gereği) yetersizliği yüzünden insanoğluna rehberlik yapmak için devreye girmiştir. Vahyin rehberlikte bulunduğu diğer bir zaman ise, insan zekâsının hoş olmayan çevreye sürekli maruz kaldığı ya da bilinen ahlaksızlıklara bile bile dalarak dejenere olduğu zamandır. Kur’an, ilahi vahiyle normal bir insan fıtratının uyum içinde olduğunu bildirmektedir.
  3. C) İslam hukuku (şeriat) öyle çok ayrıntılı bir hukuk sistemi değildir. Şeriat, kendini Müslümanların bireysel ve kolektif yaşantılarını düzenlemek için sadece birkaç önemli kuralı tanımlamakla sınırlar. Şeriat; insanoğlunun sosyal, ekonomik ve siyasal hayatlarında yer alan ahlaki ve ibadete dayalı kurallardan bahseder. İnsan haklarının bütün kuralları, şeriata karşı olmadıkları sürece, Müslümanların hayatında söz sahibi olabilmektedir. Bu yüzden, insanoğlunu etkileyen seküler anlayış ve İslam öğretileri arasındaki iş birliği için oldukça önemli, büyük bir faaliyet alanı vardır.
  4. d) İslami öğretiler hakkında akademik fikirler oluşturulurken, Kur’an ve sünnetle sınırlı kalmaya dikkat edilmelidir. Zaman zaman, İslam’ın vazettiği şey ile Müslümanların söylediği şey arasında büyük farklar olabiliyor. Aynı zamanda bazen, gerek İslam anlayışı ve pek çok Müslüman âlimin söylediği ve yazdığı arasında da farklar olabiliyor.
  5. İslam’da İnsan Hakları
  6. a) İslam Hukukunda İnsan Hakları: Şeriatta tartışılan hakların iki türü vardır. Allah’ın hakları ve insanların hakları. Bu haklar basit ilkeler şeklinde bahsedildiğinden ve içinde bulunduğu çevrede tatbik edildiğinden, uygulanırken değişen şartları da göz önüne alınarak bunların akıllıca uygulanması gerekmektedir.
  7. b) İnsan Haklarının Seküler Anlayış ile İş birliği Alanı: İslam ile tutarlı olan insan hakları alanındaki herhangi bir gelişme, İslami öğretilerin ruhunun hayata geçirilmesine doğru yeni bir adım olarak kabul edilmelidir. Örneğin savaş esirleri Kur’an’ın vahyedildiği dönemde köle olarak kullanılırlardı. İslam buna mani oldu. Şimdi, Cenova Sözleşmesi kuralları İslam’ın ruhuyla uyum içinde olduğundan, bunlar İslami olarak uygun görülmelidir ve Müslümanlar, bunları İslami anlayışının bir uzantısı olarak desteklemelidirler.
  8. c) İnsan Hakları Bahsi: İslam öğretisi; ailelerin[1], çocukların[2], akrabaların[3], fakirlerin[4], kölelerin[5], eşlerin[6], azınlıkların[7], mahkumların[8] haklarından bahseder. İslami düşünce, aynı zamanda düşünce ve ifade özgürlüğünün[9] altını çizer.
  9. d) İnsan Hakları Savunucularının Endişeleri: İnsan hakları savunucuları her şeye rağmen, İslami öğretilerin bazı görüşleri konusunda ciddi endişelere sahiptirler. Bunlar; cezalandırmalar, kadınlar, azınlıklar, kölelik, demokrasi ve cihat gibi konulardır.

İnsan haklarının felsefesi, bir bireyin doğuştan gelen haklarının olduğunu savunduğu için, o insana bedensel zarar veren ya da ölümüne sebebiyet veren bütün ceza şekillerini kabul edilemez bulur. Böylece, kırbaçlama ya da ellerin kesilmesi gibi İslami cezalar, insan hakları felsefesine inanmış kimsenin kabul edeceği şeyler değildir.

İnsan haklarının temel anlayışı, bütün insanoğlunun rengine, cinsiyetine, dinine, milletine bakılmaksızın eşit davranılmasını talep eder. Diğer bir yandan, İslam öğretisi kadınlara, kocalarının onları boşadığı şekilde boşanma imkânı tanımamaktadır. Benzer şekilde, kocalara evlerinin yöneticisi görevi verilmiştir. Miras kanununda kadınlar, genellikle erkeklerin aldıkları payın yarısını alırlar. Bunun yanında, kadınlardan, genel konuşacak olursak, erkekler için olandan daha titiz ve daha zahmetli bir kıyafet zorunluluğu takip etmeleri beklenir. Bütün bu İslami şartlar insan hakları savunucuları tarafından ayrımcı ve bu yüzden de kabul edilemez olarak görülmektedir.

Benzer şekilde, İslam’da azınlıkların eşit şartlara sahip olmadığı, bu dinin takipçilerine insanları köle ve cariye yapma ve onları alıkoyma hakkı verdiği, İslami siyasetin demokratik olmadığı, İslami öğretilerin ellerindeki şeriatı zorla uygulamak için gayrimüslimlere karşı cihada girişme yetkisi verdiği gibi düşünceler de vardır.

  1. Diğer Birkaç Husus

İnsan hakları savunucularının endişelerinden bazıları, ya bazı Müslümanların İslami olmayan tavırlarına dayanır ya da İslam öğretilerinin yanlış tatbikine dayanır.

  1. a) Örneğin İslam’a göre azınlıklar ibadet, iş yapma, kendi dillerinde dinlerini yaşama haklarına sahiptirler. Fakat bunlara, gayrimüslimlere karşı ayrımcı olmaması beklenen devletin kanunları içinde izin verilmiştir.

Bazı Müslüman ülkelerde, Müslümanlara açıkça başka bir dini tebliğ etme konusunda bazı sorunlar olabilir. Böylesi aleni tebliğ girişimine karşı gelme bahsi, belli bir Müslüman nüfusun hassasiyetleriyle alakalıdır, İslami öğretilerin meselesi değildir. Elbette gayrimüslim tebliğciler için daima makul olan, kendi dinlerini vazederlerken yerel halkın muhtemel tepkilerini de göz önünde bulundurmalarıdır. Hristiyan misyonerlerin faaliyetleri, Müslüman ülkelerde yüzyıllardır çoğu zaman devletten hiçbir kınama ya da tepki almadan devam etmektedir. İslam öğretisinde din değiştirmenin cezasının ölüm olduğu şeklindeki düşünceye rağmen, geçmişte Müslümanların Hristiyanlık dinine geçişleri her zaman olagelmiştir.

Devlet liderlerinin gayrimüslim olamayacağı Pakistan gibi bazı ülkelerdeki uygulama, direkt olarak her hangi bir İslami emirle alakası olmayan bir İslam hukukudur. Gerçek şudur ki, Müslüman nüfusu çok olan bir ülkede devletin başına demokratik yolla bir gayrimüslimin seçilmesi olası değildir. 250 yıllık Amerikan demokrasisinde bütün başkanlar beyaz, erkek ve Hristiyan’dır. Neden Müslüman ülkelerden daha iyisini yapmaları beklensin ki?

  1. b) İslam’ın kölelik kurumuna bakış açısı, insan hakları savunucularının gereksiz endişeye kapıldıkları bir diğer konudur. Meselenin doğrusu şudur; İslam’da kölelik öylesine kesin bir şekilde kaldırılmıştır ki, eğer Müslümanlar Kur’an öğretilerini layıkıyla takip ederlerse ne yeni köle edineceklerdir ne de köleleştirilmiş olanları ellerinde tutabileceklerdir.

Kur’an’ın bu açık tavrı hakkında bazı insanların akıllarında neden bir yanlış anlayış vardır sorusunun tek açıklaması şudur. Kur’an, Arap toplumunda geniş çapta uygulanan kölelik tehdidini ortadan kaldırırken durumun kontrolden çıkmasını önlemek adına meseleyle tedricen ilgilenmiştir. Bazı insanların olmasına inandığı şekilde, köleliğin kaldırılması için tek bir ayet olsaydı; bu emir, uygun alternatif yaşam düzenlemelerinin olmadığı durumlarda kölelere ve cariyelere büyük zararlar verebilirdi.

Bu yüzden Kur’an’da karşımıza çıkan şey, bir yandan kölelik statüsünü kaldırmaya çalışan, bir yandan da onun temelli terk edilmesi için ortam hazırlamak olan bir dizi talimattır. Konu ile ilgili bir dizi emirde Kur’an, müminlerden şunları istemektedir: 1) Hem gönüllü bir merhamet hareketi olarak hem de günahlarınızın affı ve Allah rızasını kazanmak için köleleri özgürleştirin. 2) Toplum içinde statülerini yükseltmek için kölelerle ya da cariyelerle evlenin. 3) Ne zaman isterlerse onlarla güzelce anlaşarak onlara mutlak bir özgürlük sağlayın. 4) Savaş esirleri yapmayın. Onları bedel karşılığında ya da bedelsiz serbest bırakın. Bir yandan bu reform hareketleri 20 yıllık gibi bir zaman diliminde yerine getiriliyorken, o dönemde kabul görmüş kölelik kurumunun toplumun belli bir gerçeği olduğunu kabul eden ayetler de vardı. Rutin bir gerçeklik olarak kölelikten bahseden o dönemin Kur’an ayetlerini keşfeden insanlar, İslam’da kölelik meşruymuş gibi bir izlenime kapılıyor. Fakat eğer Kur’an’ın mantığı ve ayetlerin muntazam siyak ve sibakı takdir edilirse, yanlış anlaşılma giderilir.

  1. c) İslam hakkındaki bir diğer endişe de onun öğretilerinin demokrasiyi tam olarak benimsediği endişesidir. Yanlış anlaşılma, çoğunlukla diktatör monarşiler tarafından yaratılan algıya ve kısmen de günümüz Müslüman devletlerin siyasi sistemleri tarafından yaratılmış izlenime dayanmaktadır. Bu 50’den fazla Müslüman ülkede demokrasinin hiçbir emaresine rastlanmamaktadır.

Gerçek şudur ki, Kur’an Müslümanlara siyasi sistemlerinde üç ilkeyi takip etmelerini emreder: 1) Siyasi sistem İslam’la uyum içinde olmalı. 2) Kitleler idarecilerin siyasi otoritesine itaatkâr olmalı. 3) Siyasi sistem iştirakçilerin karşılıklı istişaresi temelinde hareket etmeli. Bu üç ilkenin anlayışından neşet eden şey, içerisinde Kur’an ve sünnetin yüce kanun olacağı ve kitlelerin doğal olarak istişareye dayalı olarak sisteme sadık olacağı siyasi bir sistemin ana hatlarıdır. Sürecin detaylarının zamanın ihtiyaçlarına göre nasıl biçimleneceği belirlemek, Müslümanların istişare kabiliyetlerine bırakılmıştır. Başka bir deyişle, Kur’an sadece tek bir kısıtlaması olan İslami bir demokrasinin ana hatlarını belirlemiştir ki, O da İslam hukukuna zarar verilmemesidir. Tam olarak bu durumun nasıl karşılanacağını tekrar söylemek gerekirse; karşılıklı istişare ilkesine uygun olarak karar vermek, Müslümanlara bırakılmış bir şeydir. Böylece Müslümanların en büyük dini metni, Müslümanlara var olan ihtiyacı karşılayan en iyi demokratik yapıyı arayıp bulmaları için çok güçlü bir işaret vermiştir.

  1. d) Gayrimüslimlerin ve aynı zamanda pek çok Müslüman’ın zihninde, İslam hakkında en büyük yanlış anlamaya sebep veren İslam öğretilerinden biri de cihat anlayışıdır. Çoğunlukla hareketlerini haklı çıkarmak için ileri sürülmüş bazı dini bahaneler sayesinde, düşmanlarıyla hesaplaşmada Müslümanlara Allah tarafından dini bir izin verildiği zannedilir. Bu algı kısmen, görünüşte Müslüman olan ve İslam’ın özünü anlamamış Müslümanlar yüzünden, kısmen de İslam’ın imajını lekelemek isteyen bazı gayrimüslim medyanın organları tarafından yürütülen propaganda kampanyası yüzünden büyümüştür.

Kur’an’ı birkaç ayetiyle değil de baştan sona dikkatli bir şekilde okumak, aşağıdaki gerçekleri ortaya çıkarır:

  1. I) Allah elçiler aracılığıyla kullarına mesajını iletmiştir. Allah’ın mesajını bile bile reddeden insanlar üzerine Allah ilahi cezalar musallat etmiştir. Bu cezalar bazen askeri saldırılar şeklinde bazen de Nuh, Lut, Hud, Salih, Şuayb ve Musa’nın kavminin başına geldiği gibi doğal afetler şeklinde Allah tarafından yollanmış cezalardır.
  2. II) İnsanlara şiddet uygulayan ve onlara eziyet edenlere karşı İslam hukukunda yer alan temel İslami yaklaşım şudur ki, her kim yeryüzünde kargaşa ve fesat çıkarırsa, böyle bir kişi ya da grup ya acımasızca öldürülmelidir ya da halk arasından sürülmelidir.

III) Haklı bir gerekçesi olmadan bir kimseyi öldüren biri (yasal olarak birine verilen meşru kısas ya da yukarıdaki II. maddede bahsedilenler haklı gerekçe kapsamına girer) bütün bir insanlığı öldürmekle eş değer bir suç işlemiş demektir. Bir kişiyi kurtaran biri bütün insanlığı kurtarmış gibidir.

  1. IV) Müslümanlar haklı bir neden varsa başka bir devlete karşı açılmış bir savaşa katılabilir, bunun dışında katılamazlar.
  2. V) Düşmanla savaşmak için haklı bir sebep varsa bile Müslüman yöneticiler, genel olarak söylemek gerekirse, düşmanın askeri gücünün kendi kuvvetlerinin iki misli olduğu durumlarda askeri maceracılığa girişmemelidirler. Bu ve IV. madde beraberce İslam adına gerilla savaşı ihtimalini devre dışı bırakır.
  3. VI) Müslümanların Müslüman yöneticinin emri altında savaşmasına izin verildiğinin sadece iki sebebi vardır. Din adına işkenceyi/baskıyı bertaraf etmek ya da bir barış anlaşmasına karar vermiş ve daha sonra sözünden dönmüş savaşan bir grubu barışa zorlamak. (Hucurat, 9)

İslami olarak geçerli cihadın yukarıda bahsedilmiş çıkarımlarından biri şudur ki, IV. ve VI. maddelerin ihlalinde diğerlerine karşı askeri saldırıya kim dâhil olursa o ya da onlar, II. ve III. maddelerde bahsedilen maddelerden dolayı suçludurlar.

  1. Asıl Önemli Meseleler

İslam hukukunun insan hakları savunucuları tarafından eleştirilen ve bu meseleler hakkındaki görüşlerinin hatalı olduğu en göze çarpan iki meselesi şudur: İslam’ın kesinleşmiş suçlar için cezalandırma şekli ve İslam’ın kadınlara etki eden kesin cezalarıdır. Bana göre, bu meseleler hakkında İslami öğretilerin ve insan hakları savunucularının idealleri arasında açık bir çatışma olduğu için, çatışma alanlarının ve sebeplerinin ne olduğu ve bu farklar göz önüne alındığında bir uzlaşmaya varmak için neler yapılması gerektiği hakkında bir aydınlatma yapılması gerekmektedir.

Kur’an’a göre İslam adalet sistemi, yeryüzünde acımasızca kargaşa ve fesat çıkarmaktan suçlu bulunan bir kimsenin ya da bir katilin öldürülmesini, zina yapan bir kimsenin yüz kırbaç ile halk önünde cezalandırılmasını, masum insanlara zina suçu atanlara 80 kırbaç vurulmasını ve hırsızlık yapanın elinin kesilmesini emreder. Bütün bu suçlar, insan hakları savunucuları tarafından suçluların temel insan haklarını ihlal edici olarak görülür.

Ayrıca Kur’an, kocaların eşleri üzerinde sorumluluk sahibi olduğunu söyler. Kur’an, hanımların kocalarıyla uyumlu olmasını bekler. Kur’an, kocalara eğer hanımları asi olursa onları düzeltici eylemlerde bulunmasına izin verir. Kur’an, kadınlara erkeklerle aynı ortamdayken giyim kuşamları hakkında daha dikkatli olmalarını emreder. Genel olarak söylemek gerekirse, İslam miras hukukunda kadına mirasın yarısının verilmesine izin verir. Bütün bu kurallar insan hakları savunucuları tarafından kadınlara karşı bir ayrımcılık olarak algılanmaktadır.

  1. Farklılıkların Nedenleri
  2. a) İdeolojik Arka Planlar
  3. I) İslam, bu dünya hayatını her şeyi bilen, onu belli bir amaç için yaratan ve yarattığı iki canlıya akıl ve ahlaki olarak sorumlu bir hayat yaşaması için imkân veren Allah’ın eseri olarak görür. Bu dünyevi hayatta insanın varlığı geçicidir ve sadece imtihan amaçlıdır. Bu imtihan zamanı bittikten sonra sonsuz ödülü ve cezayı barındıran “hesap günü” gelecektir. İnsanoğluna iki kaynak bu imtihan hayatında rehberlik eder. Bunlar, doğru kullanıldığında ona ahlaki bir hayatın yolunu gösterecek olan ve Allah vergisi olarak verilmiş fıtrat ve akıl; ve bir de Allah’ın peygamberleri aracılığıyla insanlara iletişim kurmak için yolladığı ilahi vahiydir. Vahiy silsilesinde, en sonuncu vahiy 610 ve 632 yılları arasında Hz. Muhammed’e gönderilmiştir. Bu vahyin tamamen korunmuş şekli ise Kur’an ve sünnettir. İnsan aklına (ki insan aklının Allah vergisi bir potansiyeli olsa da) rehberlik etmek için gönderilen ilahi vahyin de bazı sınırları vardır. Allah, insan aklından kendisine sunulan rehberlik ışığında (ki bu rehberler fıtrat ve vahyin bizzat kendisi ve onun mücessem hali olan sünnettir) tam potansiyelini fark etmesini ve buna göre hareket etmesini bekler.
  4. II) Seküler dünya görüşü (ki insan hakları savunuculuğundan ayrı düşünülemez), Yaratıcı sorusunu ve yaradılış amacını genelde konu dışı olarak görür. Onu her kim yarattıysa ya da eğer biri yarattıysa, gerçekten önemli değildir. Onun büyük potansiyeli içinde hayatın varlığı önümüzde durmaktadır ve önemli olan da budur. Bu dünya, başlangıçta sürekli devam eden ve muhtemelen de sonsuza kadar devam edecek uzun bir evrim sürecini takip etmiş olan Big Bang ile meydana geldi. Big Bang’dan sonra milyonlarca yıldır devam etmiş olan fiziksel bir evrim var oldu. Bu süreç, hayatın daha ilkel formundan günümüz insanının ortaya çıkısıyla nihayete erdi. Muhtemelen bu süreç Batı dünyasında görülebildiği şekliyle hemen hemen zirve noktasına ulaştı. Maddi mükemmelliğe doğru bu devrimsel yürüyüşte, halen başarılması gereken bazı dönüm noktaları vardır. Ölümün ortadan kaldırılması ve sonsuz hayat, muhtemelen bu sürecin zirvesi olacaktır.

Seküler inancın ortaya çıkan ittifakına göre, fiziksel evrimle beraber yan yana, insanoğlu içinde entelektüel ve ahlaki evrimin sürekli bir akışı mevcuttur. İnsan felsefi yolculuğuna bu dünyanın gerçekliği hakkında ilkel fikirlerle başladı. Pek çok tanrı fikrine ve onları memnun etmek için bazı batıl inançlı yollara sığındı. Bu yolculuğun bir sahnesinde, bir inanışa göre bazı yüksek derecede yetenekli bireyler kendilerini Allah tarafından gönderilmiş olarak takdim ettiler. Ruhsal ve ahlaki öğretilerinin Allah’tan kaynaklandığını iddia ettiler. Fakat yolculuk kaçınılmaz olarak daha da ileri gitmek zorundaydı. Son 500 yıldır dini güçler ve aydınlanma savaşçıları arasında son derece sert mücadeleler oldu. Bu mücadelenin sonucu, doğası itibariyle dinsiz ve tanrısız seküler olan bir dünya görüşünün entelektüel hâkimiyetiyle sonuçlandı. İnsanoğlu bu süreçten zaferle çıktı ve bu süreç akıl ile kurulmuş bir süreçtir ki, insanların sosyal evriminin birkaç döneminde sınırlı katkı sağlamış olmasına rağmen, din, şu an itibariyle insanlığın ruhsal ve entelektüel mücadelesi içinde sadece saygın bir yere layık, geçmişin bir kalıntısı durumundadır.

İnsan hakları kanunu, hâlihazırda tedavülden kalkmış dini dogmanın inatçı direncine karşı, insan aklının ve vicdanının övgüye değer çabasının gurur verici sonuçlarından biridir. Dünyanın bütün toplumları bu kanunları benimsemelidir. Bu kanunlar içinde geliştirilmesi gereken hususlar vardır. Fakat genellikle onun şu anki hali ideal insan haklarına yakındır. Birleşmiş Milletler, dünya milletlerinin sözcüsü olması sıfatıyla, dünya genelinde onun hızla uygulanmasını sağlamalıdır.

  1. b) İdeolojilerin Etkisi

İslam ideolojisi bağlamında, mademki bu dünya hayatı bir imtihan yeri ve insanoğlundan Allah’a kulluğu da içine alan ahlaken doğru bir hayat yaşaması bekleniyor; o halde ideal İslam toplumu, layıkıyla bu yaşam amaçlarını yerine getirmek için insanlara yardımcı bir çevre sağlamak için tesis edilecektir. Böylece toplum içerisinde eğer bir suçlunun suçu şüpheye yer kalmadan kanıtlanırsa, nüfusun geri kalanını caydırmak ve tekrarlanmasının önüne geçmek için o kişiye tam ve örnek teşkil eden ceza verilmelidir. Suçluya gelince, hayatını kaybederse ya da fiziksel ceza alırsa, ceza ona tövbe etme imkânı ve sonuç olarak ahirette başarı sansını artıracak önemli fırsat sağlayacaktır. Geçici hayattaki birazcık sıkıntı, ahiretteki sonsuz mutluluk için küçük bir bedeldir.

Bunun tam tersine insan hakları ideolojisi, bu hayatı sadece bu dünyadan ibaret gördüğü için bir bireye uygulanan fiziksel acı fikrinden nefret eder. Bu, insan onuruna aykırı görünmekte ve hatta bu yüzden halkın önünde kırbaçlanması, elin kesilmesi ve hatta daha kötüsü bir bahane altında öldürülmesini düşünmek bile ürkütücü gelmektedir.

Erkek-kadın ilişkileri bağlamında, aile kurumunun güçlü olması, evlilik dışı ilişkilerin minimize edilmesi İslam’ın hedeflerindendir ve İslam, bir bireyin ruhsal gelişimini sık sık etkileyen karşı cinse olan gereksiz çekim alanının da önüne geçmek ister.

İnsan hakları filozoflarına göre, entelektüel ve ahlaki gelişimin evrimsel sürecinde erkek, ataerkil toplumun baskın bir üyesi olmuştur, kadın ise ikinci sınıf vatandaş olarak görülmüştür. İslam gibi ideolojiler kadını bir şekilde ikinci sınıf vatandaş ya da hayvan konumundan daha onurlu bir konuma yükseltmek için olumlu katkılar sağlamıştır. Fakat her açıdan iki cinsin de tam bir eşitliği hedefine doğru bir tek istikamet olduğu için, İslam’ın karanlık çağlar ve aydınlanma dönemi arasındaki köprü rolü oynadığı dönem kapanmıştır ve bu yüzden de İslam, insanlığı ilgilendiren bu alanlardaki kullanım tarihini doldurmuştur. Bir kadın şimdi, doğası gereği sahip olduğu biyolojik engeller hariç insanoğluna ait tüm alanlarda erkelerle eşittir ya da öyle kabul edilmektedir. Bütün diğer ahlaki ve sosyal gelişmeler alanlarında olduğu gibi burada da insanoğlu bir zirveye ulaşmıştır. Böyle bir nimetin çiçeğinin tam açması biraz zaman alabilir. Fakat buradan geriye dönüş asla mümkün değildir ve aksi düşüncenin de kökü kazınmalıdır.

  1. Sonuç

İnsan hakları maddelerinin ve İslami öğretinin uzlaştığı pek çok ortak nokta var. Bunlar; hayatın, mülkiyetin ve bütün bireylerin onurunun korunması; yaşlıların, küçük yaştakilerin ve engellilerin gözetilmesi; çoğunluğun görüşlerinin onurlandırılması ve azınlık haklarının korunması; ırk, renk ve din temelli bütün ayrımların kaldırılması; bütün bireylerin ifade ve seçim özgürlüklerinin kanun sınırları dâhilinde sağlanması; köleliğin tamamen kaldırılması ve savaş mahkûmlarının saygın bir şekilde ülkesine iadesi; halkın suçlulardan korunması ve suçlular için adaletin sağlanması ve devletin haklı gereksinimleri dışında şiddet ve saldırının ortadan kaldırılmasını sağlamaktır.

Görünüşe göre, bu iki farklı dünya görüşünün insanoğlunun yararına böylesi geniş bir alanda neden hem fikir olduğunun İslami açıdan tek bir açıklaması vardır, o da ilahi vahiydir. İslam öğretilerinin kaynağı, insan aklını kullanışlı/faydalı kılan ve onun kutsallığını vurgulayan bir kaynaktır. İnsan aklı, Allah vergisidir ve bu yüzden pek çok meselede hemen hemen doğruya ulaşması muhtemeldir. İki ideolojinin aynı fikirde olmadığı alanlar da vardır. Bunlar, bazı belli başlı suçlar için suçluların cezalandırılması, haklar ve görevler/yükümlülükler konusundaki İslami öğretiler ve toplum içinde kadının rolü gibi konulardır.

Bu yazıda gördük ki, iki ideolojinin pratik beklentilerinde/uygulamalarında anlaşabilmeleri ve anlaşamamaları için bazı sebepler vardır. Bir insan farklı düşünen ideolojilere rağmen, pratikteki farklılıkların beklendiği kadar büyük olmadığını görünce müteşekkir olmalıdır.

İdeolojilerin dünya görüşüne gelince, gerçek şudur ki bu ikiliyi ayıran uçurum çok büyüktür. Pratik uygulama alanlarının aksine, aralarında bir uzlaşma mümkün değildir. Dünya görüşleri birbirinin zıddıdır. Bu iki düşünce sistemi arasında temel felsefi fark, barışçı mücadeleler sayesinde halledilebilir. Bu mücadeleler, insanoğlunun entelektüel yolculuğu başladığından beri yapılmaktadır, gelecekte de yapılacaktır. Taşıyabileceğimiz tek umut şudur ki bu mücadele, Irak’ta, Afganistan’da, El Kaide kamplarında ya da Pentagon ve Tel Aviv’de değil; kitap dükkânlarında, kütüphanelerde, konferanslarda ve elektronik medya gibi “savaş meydanları”nda yapılsın.

İdeolojik görüşlerin kaçınılmaz olan ve arzu edilebilir fikir alışverişinde bilfiil önüne geçilmesi gereken şey, herhangi bir düşünceyi saçma ya da değersiz olarak görmeye meyleden bir gruba ait kurumların ve etkili bireylerin kibirli tavırlarıdır. Aynı zamanda kimse kimseye zorla fikrini dikte ettiremez. Bu “şahin eğilim” nefret tohumları eker ve diğer gruptan barışı tehdit eden karşılıkların yükselmesini sağlar. Saldırgan fundamentalizm, en azından bazı durumlarda böylesi kibirli bir tavrın sonucudur ya da buna yapılan tepkidir. Askeri liderler belli bir toprağı özgürleştirme girişimlerinde bulundukça, dinlerine şeytani güçlerin saldırdığını düşünen dindar kitlelerden gelen tepki daha güçlü ve daha büyük oranda gelişmiştir.

Yukarıdaki açıdan bakıldığında, insan hakları savunucularının bazı saldırgan girişimleri, görünen o ki, dünya barışına televizyon ekranlarında önümüze sürülen Amerika’ya karşı yapılan anlamsız şiddet ve öfke patlamalarından çok daha büyük bir tehdittir. Sonuncusu sadece öncekinin bir sonucudur.

 

 

[1]  “Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı “öf” bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de hep tatlı söz söyleyesin.” (İsra, 23)

[2]  “Ey inananlar! Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşmanlık edenler olur, onlardan sakının; ama siz affeder, suçlarını örter ve bağışlarsanız bilin ki Allah da bağışlar ve acır.” (Tegabun, 14)

[3]  “Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp savurma.” (İsra, 26)

[4]  Aynı

[5]  “Evlenemeyenler, Allah kendilerini lütfü ile zenginleştirene kadar iffetli davransınlar. Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, onlarda bir iyilik görürseniz, bedel vermelerini kabul edin. Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa bilsin ki Allah hiç şüphesiz onu değil zorlanan kadınları bağışlar ve merhamet eder.” (Nur, 33)

[6]  “Allah’ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin, mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadınlar üzerine hakimdirler. İyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah’ın korunmasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır. Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah Yüce’dir, Büyük’tür.” (Nisa, 34)

[7]  “Allah’ın ve Peygamberinin, ortak koşanlardan uzak olduğunu, büyük hac günü, Allah ve peygamberi insanlara ilan eder. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlı olur, yüz çevirirseniz, bilin ki siz Allah’ı aciz bırakamazsınız. İnkar edenlere can yakıcı azabı müjdele.” (Tevbe, 3)

[8]  “Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler.” (İnsan, 8)

[9]  “Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.” (İnsan, 3)

Check Also

Modernite ve İslamcılık / Nuri YILMAZ

İslamcılık nedir? Kimileri için Müslüman olarak varlığının anlamı, kimileri için soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak ...

Günümüz Şartlarında İslami Mücadele (İslamcılık) / Nuri Yılmaz

İşe yarayan bir şey insanoğlunun gözünde hep değerli olmuştur. Çok işe yarayan bir şey, çok ...

İslamcılık, İslami Mücadele ve Kur’an / Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş Kur’an’da açık bir şekilde dile getirilen Habil-Kabil karşıtlığından da anlaşıldığı gibi insanlığın ilk günlerinden ...